<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-23224017</atom:id><lastBuildDate>Sun, 22 Nov 2009 10:45:43 +0000</lastBuildDate><title>Nihat Akkaraca</title><description>Nihatakkaraca</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>272</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-2834660689491252978</guid><pubDate>Sun, 16 Aug 2009 09:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-08-16T13:17:54.359+03:00</atom:updated><title>Yeni Kitap "Zamanın Sesi - Datça Manileri" Çıktı</title><description>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SofXHXiFfYI/AAAAAAAABAU/GweqpbmZRfc/s1600-h/zaman%C4%B1n+sesi+dat%C3%A7a+manileri.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 277px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SofXHXiFfYI/AAAAAAAABAU/GweqpbmZRfc/s400/zaman%C4%B1n+sesi+dat%C3%A7a+manileri.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5370497602238643586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Manilerimiz gerçek öyküleriyle derlendiğinden çok çarpıcıdırlar. Yaşanmış Datça öyküleri de öyle. Öykülere ve manilere gerçek dışı ne bir katkımız, ne de eksiğimiz konmakta. Her öykü ve mani günlerce süren bir koşuşturma ve soruşturmanın sonucu meydana gelmekte. Bir maninin öyküsünü almak için bazen 5-6 yaşlı dinlemekteyim. Mani kimin için, neden, ne zaman söylenmiş. Karşı taraf ne demiş. Bunlar didik didik ediliyor. Öyküler de öyle. Okuyucumuz arasında yerel halk da olduğundan ne ilave ne eksik yazamıyoruz. Ama bunu bir rapor gibi de sunamıyoruz. Okunması için yumuşatılması, ruh katılması lazım. Bunu da olayın özüne dokunmadan yapmamız gerekiyor. İşte zor tarafı da bu. Bir öykü yazarı veya bir araştırmacı olma peşinde değilim. Sadece bu yarımadada kaybolmakta olan bir kültürü yaşatmak istiyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihat Akkaraca&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı edinmek ve bağlantı için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;melikeakkaraca@hotmail.com&lt;br /&gt;meltemsemizoglu@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Datça'da yerel satış noktalarında&lt;br /&gt;- İstiklal Kitabevi - İstiklal cad. İstanbul&lt;br /&gt;- Ödemeli isteme posta çek hesabı : 5422151 Hakan Semizoğlu hesabı&lt;br /&gt;  Kitap isteme mail adresi : hakansemizoglu@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-2834660689491252978?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2009/08/yeni-kitap-zamann-sesi-datca-manileri.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SofXHXiFfYI/AAAAAAAABAU/GweqpbmZRfc/s72-c/zaman%C4%B1n+sesi+dat%C3%A7a+manileri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-1473824898078990688</guid><pubDate>Tue, 10 Feb 2009 05:18:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-03-07T10:58:51.703+02:00</atom:updated><title></title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SZdDwjJ7yoI/AAAAAAAABAM/KMTfd-CBUGc/s1600-h/babi%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5302781587601738370" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 268px; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SZdDwjJ7yoI/AAAAAAAABAM/KMTfd-CBUGc/s400/babi%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-1473824898078990688?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2009/02/sevgili-babamz-prostat-buyumesi-ve.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SZdDwjJ7yoI/AAAAAAAABAM/KMTfd-CBUGc/s72-c/babi%C5%9F.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>67</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-3673538263838355290</guid><pubDate>Mon, 19 Jan 2009 15:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-20T08:37:04.905+02:00</atom:updated><title>KISSADAN HİSSE II</title><description>BİR GEZGİN VE KÖYÜN BİLGESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş zamanlarında etraftaki köyleri yaya olarak dolaşır, bundan büyük bir zevk alırdı. Biraz önce geldiği köy sanki terkedilmiş gibiydi. İn cin top oynuyordu. Birini bulup sebebini öğrenecek hem de bundan sonraki köyün yolu hakkında biraz bilgi alacaktı..&lt;br /&gt;Köyün içinde biraz yürüdü, caminin yanına gelince bir yaşlı gördü. Güneşe karşı, duvarın dibine çökmüş, sırtını caminin duvarına dayamış, yola bir şeyler yazmak istiyormuş gibi elindeki çomakla önündeki toprağa çizgiler çiziyor hem de güneşleniyordu. Uzun, beyaz sakallarıyla yaşı seksenin üstünde gösteriyordu. Yüzündeki durgunluk ve aldırmazlıktan, bu dünyada onca yıl boşuna yaşamadığı anlaşılıyordu. Gezgin, İhtiyarın karşısına dikildi, selamlaştıktan sonra köyün neden bom boş olduğunu sordu:&lt;br /&gt;İhtiyar:&lt;br /&gt;“Bütün köy halkı, çoluk çocuk ağanın imecesine gittiler. Akşama gelirler.” dedi&lt;br /&gt;“Ya, öyle mi? Peki, ben Mandalı köyüne gitmek istiyorum kaç saat çeker buradan?&lt;br /&gt;İhtiyarın cevabı:&lt;br /&gt;“Sen yoluna yürü bakalım.”&lt;br /&gt;Gezgin, İhtiyarın onu iyi anlamadığını düşünerek üsteledi:&lt;br /&gt;“Amca , Mandalı köyüne kaç saatte gidebilirim, onu sordum sana!”&lt;br /&gt;Cevap gene aynı:&lt;br /&gt;“Sen yoluna bi' yürü bakalım…&lt;br /&gt;Gezgin, ihtiyarın bilgi vermek istemediğini düşündü, kızarak kendi kendine konuştu; “Ulan burada köyün bunağıyla mı uğraşacağım,” diyerek adımlarını açtı. Elli metre uzaklaşmıştı ki, ihtiyarın seslendiğini  duydu:&lt;br /&gt;“İki buçuk saatte gidersin!”&lt;br /&gt;“Çattık belaya!” dedi kendi kendine gezgin. İhtiyara doğru döndü:&lt;br /&gt;“E, amca! Deminden beri ben de sana onu soruyordum, madem biliyordun neden o zaman söylemedin?”&lt;br /&gt;İhtiyarın cevabı oldukça bilgeceydi:&lt;br /&gt;“Oğlum ben senin yürüyüşünü görmeden, Mandalı’ya kaç saatte gideceğini nasıl bilebilirdim?..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-3673538263838355290?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2009/01/kissadan-hisse-ii.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>8</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-6345375595128171223</guid><pubDate>Wed, 14 Jan 2009 18:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-14T20:44:57.351+02:00</atom:updated><title>KISSADAN HİSSE</title><description>Geçtiğimiz günlerde bir toplantıda eski Cumhurbaşkanları'ndan Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demirel de soruyu yönelten kişiye:&lt;br /&gt;"Bak! Sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun" demiş. Demirel'in anlattığı fıkra :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var... Karakuşi Kadı, fırıncıya 'Ben bunu aldım' demiş.Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş.Az sonra ördeğin sahibi gelmiş: 'Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp 'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış... Gayrimüslim de peşinde kovalıyor...Bir duvardan atlarken, bilmeden öteki taraftaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş.Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış...Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadının karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi:&lt;br /&gt;'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikáyet etmiş.Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:&lt;br /&gt;'Ne yaptın bu adamın ördeğini?'Fırıncı 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış:'&lt;br /&gt;Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek fırıncının beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş... Onun şikáyetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:&lt;br /&gt;'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla...'Davacı 'Ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı, 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.' Tabii gayrimüslim şikáyetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş.Çocuğunu kaybeden kadının kocasına da Karakuşi Kadı, 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.'Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye: 'Senin şikáyetin ne?'Bre…Yahudi ellerini açmış, 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi !'Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, kıssadan hisse:" Ananı "öpen" kadı ise, kime şikáyet edeceksin?.. Bugün ülkedeki durum bu! Anladın mı?" demiş...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-6345375595128171223?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2009/01/getiimiz-gnlerde-bir-toplantda-eski.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>13</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-2998126546925803702</guid><pubDate>Wed, 31 Dec 2008 08:38:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-31T10:40:35.499+02:00</atom:updated><title>"BADEM"İN KEYFİ YERİNDE</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SVsvrls4hzI/AAAAAAAAA_s/rOg9SG166q0/s1600-h/%C4%B0n%C3%B6n%C3%BC055.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5285871013550655282" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 165px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SVsvrls4hzI/AAAAAAAAA_s/rOg9SG166q0/s320/%C4%B0n%C3%B6n%C3%BC055.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-2998126546925803702?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/12/bademin-keyfi-yerinde.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SVsvrls4hzI/AAAAAAAAA_s/rOg9SG166q0/s72-c/%C4%B0n%C3%B6n%C3%BC055.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-1583566491348360614</guid><pubDate>Mon, 22 Dec 2008 19:20:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-22T21:27:30.518+02:00</atom:updated><title>YENİ BİR KİTAP</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SU_pB9rhL0I/AAAAAAAAA_c/IQQajnCQNXA/s1600-h/Datca%27y%C4%B1+Sevmek+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282697107875114818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 224px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SU_pB9rhL0I/AAAAAAAAA_c/IQQajnCQNXA/s320/Datca%27y%C4%B1+Sevmek+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Datça yazlıkçılarından Salih Başer, Datça'nın yerel gazetelerinden  "Yarımada'nın sesi" ne yazmış olduğu yazıları bu kitapta topladı.  Datça yayınlarına bir kardeş daha geldi.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-1583566491348360614?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/12/yeni-bir-kitap.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SU_pB9rhL0I/AAAAAAAAA_c/IQQajnCQNXA/s72-c/Datca%27y%C4%B1+Sevmek+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>9</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-4369076174947805875</guid><pubDate>Sat, 20 Dec 2008 20:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-22T11:42:43.609+02:00</atom:updated><title>ANI-ÖYKÜ</title><description>MUĞLA’DA SOKAĞI SULAMANIN CEZASI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezai, Datça’nın ilk üç şoföründen biriydi. Daha sonraki yıllarda Datça’nın en renkli, en dakik şoförü olan Mahluk&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=23224017&amp;amp;postID=4369076174947805875#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt; ise, Sezai’nin muavini olarak çalışıyordu. Kamyon, Datça belediyesinindi. İş çıktıkça Muğla’ya, Marmaris’e gider gelirlerdi. O gün Muğla’ya boş gittiler. Ertesi gün çimento sarıp geleceklerdi.&lt;br /&gt;O yıllarda Muğla’nın sokaklarının yarısı topraktı, henüz asfalt veya taşla kaplanmamıştı.. Sezai, sebze halinin olduğu sokağa kamyonla biraz süratli girip, yolun bütün tozunu kaldırınca esnaf, belediye zabıtasını çağırdı. Zabıta, şehri kirletmekten hatırı sayılır bi’ ceza kesti. Sezai, hiç itiraz etmeden ödedi cezayı.&lt;br /&gt;O gece Muğla’da kalacaklardı. Muğla Belediyesine ceza ödediklerinden, biraz tasarruf etmeyi düşündüler. Park parası ödememek için kamyonu otogarın arka tarafında bir sokağa park ettiler. Kendileri de otel parası vermemek için kamyonda uyumaya karar verdiler… Akşam üzeri lokantaya gitmediler. Bakkaldan aldıkları peynir, salam, domates ve biralarla kamyonda geçiştirdiler akşam yemeğini. Sezai şoför mahalline, Mahluk arkada kamyonun kasasına erkenden yatıp, uyudular. Epey bi’zaman geçtikten sonra Sezai uyandı. Muğla sokaklarında el ayak iyice çekilmiş, in cin top oynuyordu. Zaman, herhalde yarı geceyi biraz geçmişti. Akşamki biranın etkisiyle sıkışmıştı. Gecenin yarısında Muğla’da tuvalet arama niyetinde değildi. Hem ne olacak, sadece küçüğünü yapacaktı. Arabadan inip kapıyı kapatınca, kapıdan çıkan sesle Mahluk da uyandı.&lt;br /&gt;Uyku sersemi, Sezai’yi sokakta görünce, sordu:&lt;br /&gt;“Nereye gidiyorsun, abi?”&lt;br /&gt;“Suss! sesini yükseltme, sıkıştım! Şuralarda işimi göreceğim.&lt;br /&gt;Mahluk, alçak sesle:&lt;br /&gt;“Ben de, abi,” deyip Sezai’nin yanına geldi.&lt;br /&gt;Sezai:&lt;br /&gt;-“Şu yol kenarındaki çam ağaçlarının altından yürüyerek yapalım da, yolun öbür ucundan gelen olursa görmesin, gören olursa bile ne yaptığımızı anlayamasın.” dedi. Fikir, Mahluk’un da aklına yattı. Zaten çocukluğundan beri kural dışı olmaya bayılırdı..&lt;br /&gt;Şoför Sezai önde, muavini Mahluk onun arkasında, ağaçların altında yürüyor, hemde yolu ıslata ıslata ilerliyorlardı ki, oto garın duvarının üstünden önlerine aniden biri atladı. Arkadan biri daha… İlkin, karanlıkta ne olduğunu anlayamadılar. Ne zaman ki, bir ses, “Ne yapıyorsunuz siz ulan, gecenin bu saatinde?” diye gürleyince, uyku sersemliğinden biraz daha ayıldılar ve yola atlayanların gece bekçisi olduğunu anladılar.&lt;br /&gt;Sezai biraz utandı, hiç sesini çıkarmadı. Gece bekçisinin ikinci sorusunu anadan doğma kekeme olan Mahluk, kekeleyerek cevapladı:&lt;br /&gt;“Bi, bi, biz mi?” dedi. “Bi, bi biz, toz olmasın diye yo yo yo yolları sulama ya çaılışıyorduk, diyebildi. Bu cevaba iyice öfkelenen bekçilerden biri:&lt;br /&gt;“Siz bizimle dalga geçmeyi görürsünüz şimdi!: Yürüyün bakalım karakola!” diye bağırdı.&lt;br /&gt;Yolda gece bekçilerine dertlerini anlatmak istedilerse de bekçilerin onları dinlemeye niyeti yoktu. Götürüp polis karakoluna bıraktılar. Nöbetçi komiser işledikleri suça baktı, işledikleri suç, polisiin kapsamında değil, belediye zabıtasının kapsamındaydı.&lt;br /&gt;-“Zaten sabah olmak üzere. Biraz burada bekleyin de yarın size belediye zabıtası ceza kestikten sonra bırakırız.” dedi komiser.&lt;br /&gt;Zabıtanın onlara daha dün toz kaldırmaktan ceza kestiğini anlatmaya çalışıp paçayı kurtarmak istediler ama, komiser kararını vermişti bi’ kez&lt;br /&gt;Mahluk, gecenin bi’yarısında başına gelenlere iyice içerlemiş, pepeliği daha da nüksetmişti.&lt;br /&gt;Cesaretini toplayarak komisere:&lt;br /&gt;Ko ko komiser Bey! Gündüz sok sokaktan to to toz kaldırdık diye ceza kestiler; akşam toz kalkmasın diye su su suladık diye mi ce ce za kesecek bu Muğlalılar bize? dediğinde komiser kahkaha atmaktan zor tuttu kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=23224017&amp;amp;postID=4369076174947805875#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Adı Mehmet Ali’ydi. Çocukken, şoförlük öğreneceğim diye, kapılarının önündeki kamyonu çalıştırmış sokak kapısını yıkarak kendi avlularına kadar girmişti. Oğlunun yaramazlıklarından bıkan baba, o gün çok kızınca diğer çocukların yanında ona “Mahluuk!” diye bağırmış. O günden beri adı Mahluk olmuştu. Aslında mahluk değildi, tam tersine dürüst, dakik, dikkatli bir şofördü. Fakat toplum onun bu özelliklerini biraz aşırı bulmuştu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-4369076174947805875?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/12/ani-yk.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>10</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-1387519618133742444</guid><pubDate>Thu, 18 Dec 2008 07:03:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-18T09:04:18.345+02:00</atom:updated><title>ÖNEMLİ BİR TOPLANTI</title><description>&lt;a href="http://datcaytg.blogspot.com/2008/11/30-kasm-2008-palamutbk-toplantisi.html"&gt;30 kasım 2008 PALAMUTBÜKÜ TOPLANTISI&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Datça Yerel Tarih Grubu 30 Kasım Pazar günü Palamutbükü Badem Restaurant'ta 2009 yılı çalışma konularını belirlemek üzere toplandı. Çalışma konuları ve çalışma yöntemleri ile ilgili öneriler yapıldı. 21 Aralık Pazar günü saat 13:00'de Palamutbükü Badem Restaurant'ta tekrar toplanarak çalışma guruplarının oluşturulmasına karar verildi. Birbirinden heyecan verici bu çalışma konularında guruba katkıda bulunmak isteyen herkesi 21 Aralık'taki toplantımıza bekleriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-1387519618133742444?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/12/nemli-bir-toplanti.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-4007753782682399731</guid><pubDate>Mon, 24 Nov 2008 18:46:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-30T10:36:56.799+02:00</atom:updated><title>OĞRETMENLER GÜNÜ</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSr2sPbJZPI/AAAAAAAAA9E/YaBh5znV-r0/s1600-h/Kutlama.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5272297553705657586" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSr2sPbJZPI/AAAAAAAAA9E/YaBh5znV-r0/s320/Kutlama.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#330099;"&gt;Değerli öğretmenlerimiz! Sizlerin şahsında bütün öğretmenlerimizin "Öğretmenler Günü"nü kutluyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#330099;"&gt;En içten saygılarımla. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-4007753782682399731?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/oretmenler-gn.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSr2sPbJZPI/AAAAAAAAA9E/YaBh5znV-r0/s72-c/Kutlama.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>7</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-29371311724319500</guid><pubDate>Mon, 17 Nov 2008 18:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-12-15T13:23:12.748+02:00</atom:updated><title>Datca Yerel Tarih Derneği'nin Sepet Etkinliği</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSGyX9DY5oI/AAAAAAAAA8g/Tzq9rgwo4Jo/s1600-h/Il%C4%B1ca+sepet+3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269689163595703938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSGyX9DY5oI/AAAAAAAAA8g/Tzq9rgwo4Jo/s320/Il%C4%B1ca+sepet+3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSGxbkPm8rI/AAAAAAAAA8Q/FrQZUxeT75I/s1600-h/Il%C4%B1ca+sepet+1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269688126143918770" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSGxbkPm8rI/AAAAAAAAA8Q/FrQZUxeT75I/s320/Il%C4%B1ca+sepet+1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Datça Yerel Tarih Derneği, geçen pazar günü yeni dernek bürosu ve sergi evinin önünde bir sepet örme etkinliği gerçekleştirdi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Etkinlik başlamadan önce sepet ustalarının ağzından, eskiden Datça'da sepetin sosyal hayattaki yeri ve ekonomiye etkisini, sepet çeşitlerini, hangi tip sepetin hangi işlerde kullanıldığını dinledik.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sepet örme becerilerini yıllardır ayakta tutan iki arkadaşımız, Karaköy'den İsmet Eski ve Yaka Köyü'nden İhsan Aras, getirdikleri bol miktarda doğal malzemeyi öğrenmek isteyenlere de vererek sepetin nasıl örüldüğünü gösterdiler.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Datça'nın bu çok özel geleneksel el sanatını yeniden canlandırıp, pazarlarda bolca kullanılan plastik poşete savaşı bu etkinlikle başlatabiliriz belki de.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu etkinlik "PLASTİK POŞETE HAYIR!"&lt;/div&gt;&lt;div&gt;kampanyasının başlangıcı da olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bugün öğleden sonra gittiğim Kızlan Köyü'nde gördüklerim bana bu umudu verir gibi oldu. Bir adam eski, kullanılmayan ilkokulun bahçesine oturmuş sepet örmekteydi ve örülmüş her tür sepet vardı etrafında.  Sorduğumda, 30 kadar sipariş aldığını, bunun dışında küfe de ördüğünü ve satabildiğini söyledi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-29371311724319500?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/blog-post.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SSGyX9DY5oI/AAAAAAAAA8g/Tzq9rgwo4Jo/s72-c/Il%C4%B1ca+sepet+3.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>6</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-3833640714005992037</guid><pubDate>Sun, 16 Nov 2008 08:09:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-24T11:42:07.667+02:00</atom:updated><title>PASPATUR DERGİSİ GELDİ</title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR_WOUVMvyI/AAAAAAAAA8I/_oZuAAWeug4/s1600-h/Paspatur+Kapak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269165630510907170" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 199px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR_WOUVMvyI/AAAAAAAAA8I/_oZuAAWeug4/s320/Paspatur+Kapak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR_VnhOk1uI/AAAAAAAAA8A/b3fdHA6mHDI/s1600-h/Paspatur+i%C3%A7indekiler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269164963957888738" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 220px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR_VnhOk1uI/AAAAAAAAA8A/b3fdHA6mHDI/s320/Paspatur+i%C3%A7indekiler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Fethiye'de iki ayda bir yayımlanan kültür sanat ve edebiyat dergisi Paspatur'un Kasım-Aralık sayısı geldi. Datça'dan gönderilen yazılara da yer veren derginin ederi 3.00 YTL.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Edinmek isteyenler Nihat Akkaraca'yı arayabilirler:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;0542 741 7599&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Not: DERGİMİZ "PASPATUR" TÜKENDİ. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;OKUYUCULARIMIZA TEŞEKKÜRLER&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-3833640714005992037?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/paspatur-dergisi-geldi.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR_WOUVMvyI/AAAAAAAAA8I/_oZuAAWeug4/s72-c/Paspatur+Kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>6</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-6736047906431277160</guid><pubDate>Thu, 06 Nov 2008 11:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-16T08:19:28.129+02:00</atom:updated><title>BADEM TEKRAR DATÇA'DA</title><description>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR-6fnqckLI/AAAAAAAAA7w/wCnvtTgFnro/s1600-h/%C3%87ocuklar+ve+Badem.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5269135141432496306" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR-6fnqckLI/AAAAAAAAA7w/wCnvtTgFnro/s320/%C3%87ocuklar+ve+Badem.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Badem, çocuk görünce dayanamıyor, atıyor kendini karaya. Oyun oynamak istiyor, sevilmek istiyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRLUP2IT8kI/AAAAAAAAA6Y/jQ4Gz4u8MxY/s1600-h/Badem+2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5265504283043033666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRLUP2IT8kI/AAAAAAAAA6Y/jQ4Gz4u8MxY/s320/Badem+2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Uzunca bir ayrılıktan sonra Datça'yı özleyen Badem, bir hafta Palamutbükünde kalıp oradakilerin gönlünü aldıktan sonra Datça Limanı'na geldi. Hem de yeni giysileriyle dolaşıyor bu yıl. Bu renk daha çok yakışmış Badem'e.&lt;br /&gt;Uzun yoldan geldi. şimdilik bir tanıdığının botunda yorgunluk atıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;.&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-6736047906431277160?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/badem-tekrar-datada.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SR-6fnqckLI/AAAAAAAAA7w/wCnvtTgFnro/s72-c/%C3%87ocuklar+ve+Badem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>5</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-3868733489803192492</guid><pubDate>Tue, 04 Nov 2008 12:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-08T22:36:59.980+02:00</atom:updated><title>ANI</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRBCmSKGwRI/AAAAAAAAA6E/s8CQVONesIk/s1600-h/El+feneri.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264781189872795922" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRBCmSKGwRI/AAAAAAAAA6E/s8CQVONesIk/s320/El+feneri.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;"ŞEYTANIN  ÇIRASI"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şeytanın Çırası”nı torunu getirmişti eve… Nereden bulduysa satın almış getirmiş… İlkönceleri, “Paraları çar çur edikdurusun.” diye dırlandı durdu torununa. Torun, yeni yetme. Söz dinler mi. Gülüp geçiveriyordu onun dırdırına. Oğlanın keyfi yerindeydi. Düğmesini itince, al sana nur gibi aydınlık. Çek düğmesini, sönsün. Çıra gibi mi? Söndürmek için ne kül aramak var ne bişey. Al eline, bas düğmesine, ortalık gündüz gibi, ister öküzleri samanla geceleyin, ister dışarıdaki tuvaletine git. Çekive düğmesini sönsün. Çıra yakacağım diye uğraşacağına… Üstelik köyde henüz ondan başka kimsenin yoktu böyle bi fener. Bu alet geleli, eve çıra da getirmez olmuştu torun. Evin önünde eskiden çıra parçaladıkları yerlerde atılan küçük çıra parçalarını bulup buluşturup kullanıyordu nine Ali Gızı. İnat etti bu şeytan icadını kullanmayacaktı. Köyün alt tarafındaki tarlalarındaki evde, el fenerli, çıralı geceler gelip geçiyordu.&lt;br /&gt;Günlerden bi gün akşamüzeri torun, köy kahvesine, kızı da komşuya gitmişti. O, sızıp kalmıştı köşede. Uyandığında alelacele tarladaki tuvalete gitmesi gerkiyordu... Ortalık zifiri karanlıktı. Sağa baktı, sola baktı, ufacık bi parça da olsa çıra aradı. Oyalandıkça sıkıştı, zamanı kalmadığının farkına vardığında. aklına evdeki “Şeytanın Çırası” dediği alet geldi. El yordamıyla buldu. Sağını solunu oynarken el feneri nur gibi aydınlattı evin içini.&lt;br /&gt;“Eh be!” dedi içinden. “Şeytanınçırasını yaktık. Yakması da golaymış... ” Tuvaletten döndü, eve girdi. Torun ve kızı gelmeden bu şeytan işini karartmalıydı ki; kullanmam dediği aleti kullanmış olduğunu bilmesinler. Karanlıkta el yordamıyla yakmıştı. Şimdi sönmüyordu. El fenerinin her tarafını eliyle denedi. Fener, nuh diyor peygamber demiyordu. Bir ara yere çarpacak oldu. Elini kaldırdı tam atacakken gözüne evin ocağı ilişti. “Şimdi de sönme de göreyim seni” diyerek el fenerinin baş tarafını küle batırdı. “Körolasıca” dedi. “Söneceene taa fazla parladı!” Çırayı söndüren kül de iş görmemişti.. Aklına su geldi. Külde sönmezse Allahın suyu da mı tükenmiş, kül olmadığında çırayı suda söndürürlerdi ya…&lt;br /&gt;Dışarıya koştu. Su dolu kovaya soktu feneri. Ortalık karardı, ama, Ali Gızı’nın içi aydınlandı. Şeytanın çırasını zor da olsa sonunda söndürmüştü. Feneri yerine koydu. Gitti, huzur içinde yattı yatağına.&lt;br /&gt;Torun da meraklıydı, el feneri kullanmayı çok seviyordu. Kahveden gelir gelmez ufak bi iş bahane ederek eline aldı feneri. Düğmesine gitti eli, ama, düğme itilmişti. Acaba ben mi öyle bıraktım diye geçirdi aklından. Feneri elinde oynarken alt tarafından suların damladığını gördü. İlkin pillerin eridiğni sandı. Satıcı demişti; pilleri zamanında değiştirmezsen erir diye. Bi bakmak istedi. Alt kapağını açar açmaz içindeki su boşaldı. Torun anladı olanları. Ertesi gün gitti kasabadan yeni pil aldı. İyice kuruttuğu el fenerini tekrar çalıştırdı. Artık akşamları evden çıkarken feneri de yanında taşıyordu. Evi de çırasız bırakmadı ondan sonra. Ninesine hiç bişey demedi. Ninesi de ona demedi. Bu olanı da Torun, Ali Gızı rahmetli olduktan sonra anlattı sağda solda. Ninesini mahcup etmedi...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-3868733489803192492?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/ani.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRBCmSKGwRI/AAAAAAAAA6E/s8CQVONesIk/s72-c/El+feneri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>5</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-272773233543635247</guid><pubDate>Sun, 02 Nov 2008 19:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-06T15:49:11.771+02:00</atom:updated><title>"CIĞILDIRIKLAR" (Ağostos Böcekleri)</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRL1ru3OnTI/AAAAAAAAA6g/oO1k-i8dm0k/s1600-h/ApacheCicada16.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5265541046012386610" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRL1ru3OnTI/AAAAAAAAA6g/oO1k-i8dm0k/s320/ApacheCicada16.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQ4Abk2j4gI/AAAAAAAAA58/7iMEO3XTdBA/s1600-h/A%C4%9Fostos+B%C3%B6ce%C4%9Fi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5264145488191676930" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 90px; CURSOR: hand; HEIGHT: 132px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQ4Abk2j4gI/AAAAAAAAA58/7iMEO3XTdBA/s320/A%C4%9Fostos+B%C3%B6ce%C4%9Fi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hem Turizm Olsun Hem Doğa&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Y&lt;/span&gt;az günlerinde bir ağaç altına öğle uykusuna uzandığımız zaman farkına varırdık onların. Sanki, bizi çabucak uyutmak için onlarcası birden başlardı hiç değişmeyen bir tempoyla ninni söylemeye. Onların cııığ, cııığ, cıığ diye kopardıkları yaygarayı duymadığımız zaman huzursuz olur uyuyamazdık. Seslerinin en çok çıktığı zamandır günün öğle saatleri... Gölgesinde uyumaya çalıştığınız ağaçta sanki yüzlercesi var sanırsınız. Aslında, ya on ya da on beşi geçmez orkestranın üye sayısı. Bazen, aynı anda birden bire, birkaç saniye için susar, hep bir ağızdan tekrar başlarlar cığıldamaya. Biz bu sevimli dostların çıkardıkları sese cırıltı bile demeyiz, sözcüğü biraz yumşatıp cığıltı dediğimizden bu orkestra elemanlarına da Datça ağzıyla “Cığıldırık” deriz . Bizce "Ağostos Böceği" onların sözlükdeki adıdır. Ağostos Böceği dememiz için sadece Ağostos ayında müzik yapmaları gerekirdi diye düşünürüz. Onlar, haziran ortalarından başlayarak eylül ortalarına kadar müzik yaptıklarına göre…&lt;br /&gt;Çocukken onları ağaç gövdelerinde yakalar, kanatlarından tutar, yakından görmek isterdik. Bazı hoyrat ellerde kanatları kopar, uçamaz, ağaçtaki orkestra grubundan bir eleman eksik olurdu. Sadece birini elimize aldığımızda bir kaç saniye içinde çıkardığı ses, ağaçtaki bütün cığıldırıkların susmasına sebep olurdu. Büyüklerimiz, sanırım bu yüzden, devamlı bize: “Sakın ha, öldürmeyin, onlar payamlarımızın olgunlaşıp açılması, incirlerimizin, armutlarımızın çabucak yetişmesi için türkü çağırıyor.” derlerdi.&lt;br /&gt;Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama, bi yerde şöyle bir yazı okumuştum: “Eski Yunanda, hanımların, tıpkı bugün bizim kanarya beslememiz gibi, ufak kafeslerin içinde ağustos böceği beslemeleri ve ötüşlerinden zevklenmeleri âdetti.” diyordu yazı.&lt;br /&gt;Sözün kısası, o günlerde cığıldırıklardan bi’ yakınmamız, onların da bizden pek bi’ şikayeti yoktu. Turizm denen hareketle Ege’yi ve Akdeniz’i etkisi altına alan göç, sanırım, doğanın bu sevimli ağaç şarkıcılarını da etkiledi. Veya etkilemek üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;A&lt;/span&gt;ğostos ayının en sıcak günlerinden biriydi. Datça’daki bir pansiyonda kalmakta olan dostlarımı görmeye gitmiştim. Etrafımızdaki dut ve payam ağaçlarını mesken tutmuş “Ağaç şarkıcıları,” coşmuşlar, ağaçların gölgesinde oturan misafirler için gönüllü müzik yapmaktaydılar. İşletmeci arkadaş içeriden elinde çocukların oyuncak olarak kullandığından biraz daha farklı, su tabancasıyla fırladı dışarı. Ağacın altında durup yukarıya, ağaca su fışkırtmaya başladı. O ağaçtaki orkestranın sesi anında kesildi. Sonra bir ağaç daha, daha sonra son ağaç... Doğa susmuş gibi geldi bana. Veya susturulmuş gibi... Aynı mekanda kahvaltı yapan diğer gezginlerde sessizleşti bu müdahale karşısında… Ama, kimse sesini çıkarmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;********&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;A&lt;/span&gt;radan ya on ya da on beş gün geçmişti. Palamut bükünde bizim Semra’nın “Le Jarden de Semra” adlı kafetaryasındaydık. Bahçedeki kocaman dut ağacı adeta konservatuara dönüşmüştü. Çığıldırıkların sesi artık senkroze olmuş marş söylüyorlarmış gibiydi.&lt;br /&gt;Datça’daki ilginç cığıldırık susturma olayını hatırladım ve Semra’ya sordum:&lt;br /&gt;“Şikayet eden gezgin olmuyor mu bu orkestradan?”&lt;br /&gt;“Bazen, arasıra oluyor tabii…”&lt;br /&gt;“peki, ne yapıyorsun o zaman bunları susturmak için?”&lt;br /&gt;“Valla Nihat Abi, ben, uzun bir deney sonunda buldum bunları susturmanın yöntemini. Yöntemimden hem misafirler memnun, hem benim cığıldırıklarım, hem de ben…”&lt;br /&gt;“Senin yöntemin ne? Yoksa sen de mi su sıkıyorsun ağaca?&lt;br /&gt;“Yok, yok! Bi dakka bekle.” deyip içeri koştu.&lt;br /&gt;Semra yanımıza gelmeden kafeteryayı Çeykovski’nin keman konçertosu sardı sarmaladı. Biz, keman konçertosuna kulaklarımızı vermişken farkına bile varamadık, ağaç şarkıcılarının susup keman konçertosunu dinlediklerinin…&lt;br /&gt;Semra yanımıza oturuken:&lt;br /&gt;“İşte en son, en pratik bulduğum yöntem, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün sonra Mesudiye’deki köy evimin bahçesindeki cığıldırıkları susturmak için denedim bu yöntemi. Ufak bir farkla; bende Çeykovski’nin keman konçertosu yoktu. Vivaldi’nin Dört Mevsimi de aynı işi gördü… &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-272773233543635247?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/11/ciildiriklar-aostos-bcekleri.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SRL1ru3OnTI/AAAAAAAAA6g/oO1k-i8dm0k/s72-c/ApacheCicada16.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>8</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-6277401186313136787</guid><pubDate>Thu, 30 Oct 2008 12:37:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-30T14:52:45.821+02:00</atom:updated><title>DATÇA'DA CUMHURİYETİN 85. YILI KUTLAMALARI</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQmqw6eD7HI/AAAAAAAAA50/JCUNFcTc-O4/s1600-h/Cumhuriyet+kutlamas%C4%B1+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5262925396864920690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQmqw6eD7HI/AAAAAAAAA50/JCUNFcTc-O4/s320/Cumhuriyet+kutlamas%C4%B1+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; CUMHURİYETİMİZİN 85.YILI DATÇA'DA BİR ÇOK ETKİNLİKLERLE KUTLANIRKEN&lt;br /&gt;29 EKİM AKŞAMI YENİDEN DÜZENLENEN CUMHURİYET MEYDANINDA İLK KEZ BÖYLE KUTLANDI&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQmqmyiXsMI/AAAAAAAAA5s/5yHik3tJs8w/s1600-h/Cumhuriyet+Kutlamas%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5262925222936817858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 214px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQmqmyiXsMI/AAAAAAAAA5s/5yHik3tJs8w/s320/Cumhuriyet+Kutlamas%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Düzenlemesi ve yapılandırılmasını Datçalı genç mimar CAN KAYA' nın üstlendiği bu meydan &lt;/div&gt;&lt;div&gt;geçtiğimiz günlerde yapılan bir yarışmada birincilik ödülü almıştı.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Datça Belediyesi tarafından yaptırılan bu meydanda ilk kez bir bayram kutlaması yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-6277401186313136787?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/datada-cumhuriyet-kutlamalarindan.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQmqw6eD7HI/AAAAAAAAA50/JCUNFcTc-O4/s72-c/Cumhuriyet+kutlamas%C4%B1+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-2936793540557865454</guid><pubDate>Tue, 28 Oct 2008 15:08:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-31T20:10:44.322+02:00</atom:updated><title>"Emine Teyze ve Bilgisayar" Yunan basınında</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQgV7bUiyeI/AAAAAAAAA5M/voeXRj8KjRs/s1600-h/Nihat+Portr.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5262480275272813026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 205px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQgV7bUiyeI/AAAAAAAAA5M/voeXRj8KjRs/s320/Nihat+Portr.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQcrbzf6rpI/AAAAAAAAA5E/283OnjnlIz8/s1600-h/%C3%96yk%C3%BC+Yunanca.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5262222446286253714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQcrbzf6rpI/AAAAAAAAA5E/283OnjnlIz8/s320/%C3%96yk%C3%BC+Yunanca.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; "Datça'da Zaman" dan alınan "Emine Teyze ve Bilgisayar", İmine Teyze ve Şeytan Makinesi adıyla Yunancaya çevrilerek yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın yazarı hakkında ayrıca bilgi de verilmiş...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-2936793540557865454?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/datada-zaman-yunan-basininda.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SQgV7bUiyeI/AAAAAAAAA5M/voeXRj8KjRs/s72-c/Nihat+Portr.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>4</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-4532535402173940468</guid><pubDate>Tue, 28 Oct 2008 14:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-29T08:36:54.162+02:00</atom:updated><title></title><description>OOOO! BLOGLARIMIZ AÇILMIŞ...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-4532535402173940468?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/oooo-ailmi.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-8967492106809029926</guid><pubDate>Sat, 18 Oct 2008 19:40:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-29T19:56:48.906+02:00</atom:updated><title>Datça'da  Genç Bir Edebiyatçı</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPyI9FVquZI/AAAAAAAAAuM/dsX2MEW2iSk/s1600-h/DSC00031.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259229047848352146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPyI9FVquZI/AAAAAAAAAuM/dsX2MEW2iSk/s320/DSC00031.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; S. Aylin, Zeytincik Köyü'ndeki yerel edebiyatçılarımızla. Fatmana'nın biri sohbet ederken, diğer Fatmana resim almaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo8NfCbHpI/AAAAAAAAAt0/QhAPM0d6HIA/s1600-h/Aylin+12.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258581717276106386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo8NfCbHpI/AAAAAAAAAt0/QhAPM0d6HIA/s320/Aylin+12.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Süreyya Aylin Antmen, Datça'nın sonbahar tatilcilerinden biriydi. Sonbaharın kendini iyice hissettirdiği bir zamanda tercih ettiği tatil, umarım onu mutlu etmiştir. Şansına, bir iki gün hariç, havalar iyiydi. Bu bir çaybahçesi buluşması. Yer: "Melisa Çay Bahçesi"&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo8FGTvaeI/AAAAAAAAAts/j74JhjqplSk/s1600-h/Aylin+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258581573198899682" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo8FGTvaeI/AAAAAAAAAts/j74JhjqplSk/s320/Aylin+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Datça'ya gelip de Zeytincik Köyü'ndeki Fatmanalar'ı ziyaret etmemek olmaz. Ama gittiğimizde Fatmanalar'ın hepsi orada değildi. Fatmana'nın evinde Fatmanalar'ı ziyaret. Muhabbet bir sevgi yumağı gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo76bY3DOI/AAAAAAAAAtk/c_rosz79bb4/s1600-h/Gazab%C4%B1n+Fatmana.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258581389878955234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPo76bY3DOI/AAAAAAAAAtk/c_rosz79bb4/s320/Gazab%C4%B1n+Fatmana.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Gazab'ın Fatmana, gittiği doktor ziyaretini bana en ince detayına kadar anlatmaya çalışıyor. Bir şikayet olarak değil, aksine, hayatı gırgıra alarak... Allah ömürlerini uzun etsin. Benim Fatmanalar'ım onlar. Hepsi aynı sokakta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-8967492106809029926?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/datada-gen-bir-edebiyat.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SPyI9FVquZI/AAAAAAAAAuM/dsX2MEW2iSk/s72-c/DSC00031.JPG' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-2155627672644539735</guid><pubDate>Fri, 17 Oct 2008 11:16:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-17T14:49:32.667+03:00</atom:updated><title>KİM ÖLECEK KİM KALACAK</title><description>Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde tutsaklık günleri... Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:&lt;br /&gt;- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.&lt;br /&gt;Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş, Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve:&lt;br /&gt;-Demek Nazım sizsiniz, der.Nazım'a oturması için yer göstermez.Kısa bir konuşma sonrası, gidebilirsiniz, der.Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:&lt;br /&gt;-Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar. Müfettiş hemen atılır:&lt;br /&gt;-Kim duymaz Hayyam'ı.&lt;br /&gt;Nazım:&lt;br /&gt;-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, "görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama, dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak," der çıkar.&lt;br /&gt;Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama, Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur...&lt;br /&gt;Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Hükümdarlar, bakanlar,bürokratlar ve savcıların da isimleri nasıl unutuluyorsa,&lt;br /&gt;Nazım Hikmet'lerin, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ların ve nicelerinin isimleri hep var olacaktır.&lt;br /&gt;Kalin saglicakla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Dr. Aytekin Ertuğrul'un  anısından.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-2155627672644539735?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/kim-lecek-kim-kalacak.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-8083949685742484494</guid><pubDate>Thu, 16 Oct 2008 06:25:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-16T09:28:06.444+03:00</atom:updated><title>Kaybettiğimiz değerin ardından</title><description>MUSTAFA KEMAL' İN KAĞNISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediyordu Elif kağnısını&lt;br /&gt;Kara geceden geceden&lt;br /&gt;Sanki elif elif uzuyordu inceliyordu&lt;br /&gt;Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar&lt;br /&gt;İnliyordu dağın ardı yasla&lt;br /&gt;Herbir heceden heceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi kağnısına&lt;br /&gt;Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı&lt;br /&gt;Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik&lt;br /&gt;Nam salmıştı asker içinde&lt;br /&gt;Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü&lt;br /&gt;Doğrulmuştu yola, önceden önceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,&lt;br /&gt;Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar&lt;br /&gt;Kocabaş çok ihtiyardı çok zayıftı&lt;br /&gt;Mahzundu bütün Sarıkız, yanısıra&lt;br /&gt;Gecenin ulu ağırlığına karşı,&lt;br /&gt;Hafiftiler, inceden inceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında&lt;br /&gt;Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri&lt;br /&gt;Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim&lt;br /&gt;Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına&lt;br /&gt;Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti&lt;br /&gt;Niceden niceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu.&lt;br /&gt;Nazar mı değdi göklerden, ne?&lt;br /&gt;Dah etti, yok. Dahha! dedi, gitmez.&lt;br /&gt;Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gıcır gıcır&lt;br /&gt;Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı&lt;br /&gt;Kahroldu Elifcik, düşünceden düşünceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,&lt;br /&gt;Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.&lt;br /&gt;Geçer, götürür ana çocuk mermisini askerciğin&lt;br /&gt;Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım&lt;br /&gt;Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır&lt;br /&gt;Düşerim gerilere iyceden iyceden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocabaş yığıldı çamura&lt;br /&gt;Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar&lt;br /&gt;Örtüldü gözleri örtüldü hep&lt;br /&gt;Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım&lt;br /&gt;Kocabaşın yerine koştu kendini Elifcik&lt;br /&gt;Yürüdü düşman üstüne yüceden yüceden.&lt;br /&gt;--------------------FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-8083949685742484494?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/kaybettiimiz-deerin-ardndan.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>3</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-8793086736669522250</guid><pubDate>Wed, 08 Oct 2008 10:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-08T18:16:54.062+03:00</atom:updated><title>YENİDEN İMECE- Eylül 2008 Sayısı</title><description>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOyPeiB9YmI/AAAAAAAAAss/stMgoQNM14M/s1600-h/Yeniden+%C4%B0mece.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254732619928396386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOyPeiB9YmI/AAAAAAAAAss/stMgoQNM14M/s320/Yeniden+%C4%B0mece.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nin üç ayda bir yayımlanan dergisi Yeniden İmece.&lt;br /&gt;Datça'da yaşayan "Yeniden İmece Dergisi" okuyucularına duyurulur. Derginin Eylül sayısı geldi.&lt;br /&gt;Satın almak isteyenler bana şu telefondan ulaşabilirler: 0542 741 7599&lt;br /&gt;Derginin arka kapağı Bedri Rahmi'nin bir şiiriyle süslenmiş. Bu yüzden burada arka kapağını görüyoruz. Şiiri okumak için resmi tıklayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-8793086736669522250?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/yeniden-imece-eyll-2008-says.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOyPeiB9YmI/AAAAAAAAAss/stMgoQNM14M/s72-c/Yeniden+%C4%B0mece.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-39369125517747266</guid><pubDate>Sat, 04 Oct 2008 19:01:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-08T09:51:13.986+03:00</atom:updated><title>"FATMA DEYZE"</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe-YNUjpGI/AAAAAAAAAsI/dKK4o9yY2g4/s1600-h/Ftma+teyze+4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253376813452993634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe-YNUjpGI/AAAAAAAAAsI/dKK4o9yY2g4/s320/Ftma+teyze+4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; "Datça'da Zaman"ı okuyanlar hatırlarlar. Hani "Bilgisayar ve İmine Deyze" öyküsündeki İmine Deyze'nin komşusu "Fatma Deyze." Eczaneden ilacını alamayan komşusuna: &lt;em&gt;"Sen de gafanı gullan, evindeki habları bene bırak da öyle git eczaneye, evinde hap olmayınca neyi saya&lt;/em&gt;cak o &lt;em&gt;şeytan aleti"&lt;/em&gt; diyen Fatma Deyze. O akılı verdiğinde 98'i devirmişti. Bu yıl 101'i deviriyor.&lt;br /&gt;Yüzünde gülümseme hiç eksik değil. Kendi evinde yaşıyor, kendi işlerini görüyor. Özgür...&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe-MbQcRfI/AAAAAAAAAsA/lJEf0SM5NCk/s1600-h/Fatma+tey+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253376611035399666" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe-MbQcRfI/AAAAAAAAAsA/lJEf0SM5NCk/s320/Fatma+tey+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Fatma Deyze'nin yazlık mutfağında sohbet ediyoruz. Konu tabii ki eski günler. İpek böcekçiliği yaptıkları, her evin mutlaka tütün diktiği yıllardan, savaş yıllarından konuşuyoruz. Eski Datça'da Türkler'le Rumlar'ın bir arada yaşadıkları yıllardan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe9_nU_DeI/AAAAAAAAAr4/8SSmcRZujm4/s1600-h/Fatma+T+kup+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253376390937382370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe9_nU_DeI/AAAAAAAAAr4/8SSmcRZujm4/s320/Fatma+T+kup+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Fatma Teyze'nin eski sistemden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Ne olur ne olmaz, sular her an kesiliverir. Küpünde su hazır olmalı. Küp de öyle kahverengi yüzüyle bakmamalı avluya, eskiden olduğu gibi yüzü badanayla ağartılmalı...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe92GPz_zI/AAAAAAAAArw/fcoICe-zFpk/s1600-h/Sand%C4%B1k+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253376227438493490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe92GPz_zI/AAAAAAAAArw/fcoICe-zFpk/s320/Sand%C4%B1k+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir çok kadın çeyiz sandıklarını ya satmış ya da yağmurun altına bırakarak çürütmüş. Fatma Teyze'ninki gelin olduğu günkü gibi duruyor. Annesinin de çeyiz sandığı olduğuna göre 120 senelik... Fatma Deyze, gerçekten bir yerel tarih; pırıl pırıl hatıralarıyla, eşyalarıyla ve yaşam tarzıyla. Karşında saygı ve sevgiyle eğilmemek mümkün değil. Sen daha çok çok yaşa Fatma Deyze, E mi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-39369125517747266?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/fatma-deyze.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOe-YNUjpGI/AAAAAAAAAsI/dKK4o9yY2g4/s72-c/Ftma+teyze+4.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>5</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-9203022521839463298</guid><pubDate>Fri, 03 Oct 2008 20:49:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-03T23:55:28.141+03:00</atom:updated><title></title><description>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOaGGsrYm-I/AAAAAAAAAro/D64pY6T9FVo/s1600-h/Alim+Erginoglu..jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5253033465004727266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOaGGsrYm-I/AAAAAAAAAro/D64pY6T9FVo/s320/Alim+Erginoglu..jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;"Önce yalnızdım, karanlıktı her şey. Sonra gride buldum kendimi.&lt;br /&gt;Gözüken bir şeyler vardı; kesif bir tutku, sonsuz bir bilinmezlik…&lt;br /&gt;Geceler boyunca kötü rüyalar gördüm. Bir sabah eski bir kıyı kasabasında uyandım. Kekik kokulu dağlarda dolaştım günlerce. Bulutları izledim geçip giden… Kızıl çam ormanlarında kayboldum.&lt;br /&gt;Yeşil: İnsanı rahatlatan tarifsiz güzellik… Yeşil oldum. Tarifsizdim, güzeldim, ama eksik…&lt;br /&gt;Günbatımına yakın turuncu oldum ve giden gün ile eflatun…&lt;br /&gt;Yıldızlar, galaksiler bozdu siyahın sihrini. Gözlerimi kapadım, yıllar boyunca da açmadım. Siyah oldum, küstüm…&lt;br /&gt;Ve bir gün yıllar sonra, maviye açtım gözlerimi. Bir sonraki gün ve diğerinde de… Öptüm öptüm kokladım. Mavim diğer yarım benim."&lt;/em&gt;  (Kitabın ilk sayfasından alındı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araya giren bir sürü etkinliklerden sonra bayramın da araya sıkışmasıyla yeni bitirdim Alim Erginoğlu’nun kitabını okumayı; “Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya.”&lt;br /&gt;Kitap 512 sayfa.&lt;br /&gt;MB Yayınevi’nden 2007 yılında çıkmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ilk yetmiş beş sayfasında yazar Alim Erginoğlu, genç yaşta yakalandığı korkunç hastalığı nasıl yendiğini duru bir dille anlatıyor. Hastalıkla savaşını anlatırken bir insanı daha tanıyorsunuz; onun yanıbaşında, ona bütün gücüyle destek olan eşi Rachel’i.&lt;br /&gt;Yetmiş beşinci sayfaya kadar olan kısmın Datça’da yazıldığı günü gününe belirtilmiş olduğundan, bu kitabı da kısmen “Datçalı Kitaplar” arasına koyacağız. Alim ile yüz yüze görüştüğümde kendisinin de bir Datça aşığı olduğunu anlamıştım. Kitabından ve bloğundan (&lt;a href="http://www.alimrachel.blogspot.com/"&gt;http://www.alimrachel.blogspot.com/&lt;/a&gt;) da anlaşılıyor zaten.&lt;br /&gt;Yetmiş beşinci sayfadan sonra Alim ve Rachel çiftiyle uzunca bir uzak doğu gezisine çıkıyorsunuz.&lt;br /&gt;Kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek ve kitabı nerelerde bulabileceklerini öğrenmek isteyenler Google’a kitabın adını yazarak girebilirler. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-9203022521839463298?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/10/nce-yalnzdm-karanlkt-her-ey.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SOaGGsrYm-I/AAAAAAAAAro/D64pY6T9FVo/s72-c/Alim+Erginoglu..jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>5</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-1708397704319865434</guid><pubDate>Tue, 30 Sep 2008 05:05:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-09-30T08:10:01.161+03:00</atom:updated><title></title><description>&lt;span style="color:#000099;"&gt;BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;Datça ağzıyla:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;BAYRAMINIZ  SAĞLICAĞNAN&lt;/span&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatildekilere sağlıklı, problemsiz, şen şakrak bir tatil dileriz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-1708397704319865434?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/09/bayraminiz-mbarek-olsun.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>4</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-23224017.post-7975254413941729398</guid><pubDate>Thu, 25 Sep 2008 10:40:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-09-25T13:44:12.275+03:00</atom:updated><title>FENER MESELESİ</title><description>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SNtrDIJrUAI/AAAAAAAAArI/B_qzv0Rtz1Q/s1600-h/images%5B5%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249907492102295554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SNtrDIJrUAI/AAAAAAAAArI/B_qzv0Rtz1Q/s320/images%5B5%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Pazar yerindeki çaycı büfesinin önündeki boş taburelerden birine, yerel arkadaşların sohbetini dinlemek için oturmuştum. Sohbet günün olayı olan meşhur FENER üzerineymiş. Tam karşımda oturmakta olan tanış bir arkadaş, çay ısmarlamak için,“Ne alırsın, Nihat?” diye sorduktan sonra devam etti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sen, gazete okuyan, az çok siyasete gulak veren birisin, şu fener konusunu deyivesene bene; hangi feneri gaçırmışla Alamanya’ya? Nasıl sökük götümüşle goca feneri? diye sorduğunda&lt;br /&gt;Arkadaşımın kulakları ağır işittiğinden ötürü, dilim döndüğünce, bağıra bağıra anlattım FENER’in özetini..&lt;br /&gt;Bu kez de tam anlayamadı ya!&lt;br /&gt;-Ne ilgisi va senin anlattığınla denizdeki fenerin? dedi…&lt;br /&gt;Bi kez daha anlatmayı denemedim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/23224017-7975254413941729398?l=nihatakkaraca.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://nihatakkaraca.blogspot.com/2008/09/fener-meselesi.html</link><author>noreply@blogger.com (Nihat Akkaraca)</author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_XJSh9gFGrL0/SNtrDIJrUAI/AAAAAAAAArI/B_qzv0Rtz1Q/s72-c/images%5B5%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>8</thr:total></item></channel></rss>