Cuma, Eylül 08, 2006

Datça'dan bir eşek masalı















FİLOZOF EŞEK

Yazan: Nihat Akkaraca

BİLGE EŞEK


Datça Yarımadası’ndaki eşeklerin en akıllısıydı. En yaşlısı ve tecrübelisi de oydu. Eşeklerin çoğu onu yakından tanırlardı. Her gün sahibini sırtına bindirir, Goru’daki evden taa Gızılcaöğün’e giderler, akşama doğru bi’ yük odunla eve gelirlerdi. Eşek, gerçekten çok akıllı olduğundan, sahibi onu o kadar çok severdi ki, yıllardan beri aralarında en ufak bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Adamın bütün hayatı eşeğiyle geçtiğinden zamanla eşeğin dilinden anlamaya başlamıştı.

Bir gün sırtında odun, arkasında yaşlı sahibi Osman, Kamança Deresi’nden Gargı’ya inip Arap Memed’in evinin yanına geldiklerinde, kulakları sağır eden eşek anırtıları ve nal sesleri duydular. Sesler, deniz kenarındaki Petro Tarlası’ndan geliyordu. Durup dikkatle baktıklarında tarlaya doluşmuş altmış kadar eşek gördüler. Eşek anırtılarına iyice kulak veren Bilge Eşek, hem cinslerinin bir bayram hazırlığı içinde olduklarını anladı. ve anladıklarını Osman’a hemen tercüme etti.

Osman:
“Allah Allah! Ne bayramıymış bu? Doğrusu merak ettim.” dedi
“Ben de anlamak isterim bizim bu eşşeoğlueşşekler neyi kutluyorlar acaba? Şunların yanına kadar gitsek de bi sorsak.” deyince:
“Tamam!” dedi Osman. “ hadi gel, şunlara bi bakalım, öğrenelim maksatlarını.” .
“Bardak Fırının yanından deniz kenarına indiler, çakıllara bata çıka ilerleyip Petro Tarlasına girdilerinde, ikisi de gördüklerine inanamadılar. O güzelim pamuk ve susam tarlasının durumu içler acısdıydı. Dizboyu yükselmiş olan pamuk ve susam bitkileri, çifte atarak tarlada koşturan eşşeklerin ayakları altında yastık gibi yerlere yatmış, henüz olgunlaşmamış karpuz ve kavunlar parçalanıp etrafa saçılmış, ayakta yalnız mübadeleden önce, Petro zamanında dikilmiş olan portakal, mandalin ve turunç ağaçları kalmış. Eşeklerin bazısı sırtlarındaki semerleri yere atmış çifte atarak sağa sola koşuyor, bazısı kafalarını ileri uzatmış anırarak bayramlarını dağdaki eşekler duyurmaya çalışıyor, bazıları da bir araya gelmiş ayakta sohbet etmekteydi.

Bilge Eşek’i gören eşeklerden bir kaçı, sırtında odunla bile ayramımızı kutlamaya gelen soydaşımız var diye çok sevindiler. Koşarak gelip “Hoş geldin” anırtılarıyla karşıladılar Bilge eşeği. Bilge Eşek; onu karşılayanlarla kısa bir sohbet ettikten sonra, Osman’a tercüme etti konuştuklarını:
“Yıllardır Datça’daki eşeklere semer yapan Semerci Mahmut dün ölmüş. O ölünce artık semer yapan olmayacak, semer olmayınca da bizim bu eşşekler yük taşımaktan kurtulacaklarmış. Bugünü bayram ilan etmeleri bu yüzdenmiş. Ben bu zavallı soydaşlarımdan utanç duyuyorum doğrusu. Kafaları hiç çalışmıyor…İzin ver de ben şu aptallara şurada kısaca bi’ konuşma yapayım. Kutlayacakları bu aptalca bayramdan belki vazgeçiririz, dedi

Bizim bilge eşek, sırtındaki odun yüküyle, deniz kenarındaki terkedilmiş Petro Evi’ne doğru yürüdü, evin tarla tarafına yapılmış olan yarım metre yüksekliğindeki avlu duvarına ön ayaklarını koyarak yükseldi. Kürsüye çıkmış, nutuk atmaya hazırlanan bir politikacı gibi dinleyenleri gözden geçirdi ve en yüksek sesiyle anırmaya başladı. Bu anırmanın Türkçesi şöyleydi:
“Beni dinleyin aptal soydaşlarım! Semerci Mahmut öldü diye sevinip kutlamak istediğiniz bu bayramdan vazgeçin. Aksine, yas tutun, yas!” Yüksek perdeden bu anırtı hepsinin dikkatini Akıllı Eşek’e çekmeye yetmişti. Bütün eşekler susmuş, dikkatle onu dinlerken, başka bir anırtı duyuldu:

“Sen kendini akıllı mı sanıyorsun, ihtiyar? Bak hala sırtında odunla dolaşmakta ve konuşmanı bile sırtında odunla yapmaktasın. Sende akıl olsa çoktan o yükten kurtulurdun.” diyerek akıllı eşeğe verip veriştirmeye başladı. –Bu eşşek herhalde kutlamayı tertip komitesindendi- Eşeğin konuşmasını hepsi anırarak alkışladılar. Anırtı, Kargı koyunun yamaçlarında, Gökdere ve Kamança boğazında yankılandı.
Onu sabırla dinleyen Bilge Eşek tekrar söz aldı:

“Evet, sırtımda odunla dolaşıyorum ve bu yükle sizleri uyarıyorum. Neden? Çünkü sırtımdaki semer öyle ustaca yapılmış ki, sırtıma öyle güzel oturuyor ki, yükümü iki katına çıkarsalar da, size bir saat daha nutuk çekebilirim burada. Sırtımdaki bu mükemmel semer, öldü diye sevindiğiniz semerci Mahmut Usta tarafından yapılmıştı. Bundan sonra olacakları ben size söyleyeyim: Zannediyor musunuz ki, Semerci Mahmut öldü diye sahipleriniz size semer yaptırmayacak? Şaşarım aklınıza! Hem de semerleri kim yapacak biliyor musunuz? Ben, üzerimde dolaşan “yavsılar[1]” kadar eminim ki, bundan böyle semerlerimizi, başka semerci olmadığından, Semerci Mahmut’un acemi çırağı Kör Sadullah yapacak. Zaten bir gözünü geçen yıl semer yaparken kaybetti. Yaptığı beş on kadar semeri hangi soydaşımız kullandıysa sırtları iki günde yahır[2] oldu. Çünkü semerin çulunu kaşa bağlarken attığı düğümleri keçenin içinde değil dışında bırakmıştı. Ne kaş yapmasın, ne keçe dikmesini, ne sırtımızın ölçüsünü almasını bilir, ne karın kolanından anlar ne paldumdan. Yaptığı semerler sırtlarımızda yara açınca arayacaksınız rahmetli Mahmut Usta’yı. Dua edin şu anda sırtınızda taşımakta olduğunuz semerler eskimesin. Bakın bazılarınız semerini yere atmış. Onları hemen alın, temizleyip sırtlarınıza bağlayın. Yoksa en yakın zamanda Kör Sadullah semer yapmaya başlayacak, usta oluncaya kadar onun yaptığı semerler sırtlarımıza iyi oturmayacak, keçenin dışında bıraktığı düğümler sırtımızda yaralar açacak, semer sırtımızda dandirik duracağından yükler devrilip belimizi zedeleyecek. Anladınız mı şimdi bu kutlamanın aptalca olduğunu? Semerci Mahmut öldü diye bayram yapacağınıza, yasını tutun. Şunu da unutmayın: Gelen gideni arattırır…”

Tarladaki bütün eşekler kulaklarını dikmiş, bakışlarını akıllı eşeğe doğru çevirmiş, dikkatle onu dinlemekteydiler. Konuşma bitince bir müddet sessizliğe gömüldü Gargı Koyu. Belli ki eşekler söylenenleri hemen algılayamamışlardı. Kısa süren bir sessizliktren sonra eşekler arasında bir kaynaşma başladı. Sırtlarındaki semerleri yere atmış olan eşekler, semerlerindeki çamurları ayakları ve kocaman dudaklarıyla temizlemeye başladılar. Belli ki, akıllı eşeğin dediklerini anlamaya başlamışlardı. Diğerleri de sessizliği bozup akıllı eşeği en yüksek perdeden anırtılarla, müthiş bir şekilde alkışladılar. Bu alkış, kutlama komitesindeki eşeğin alkışlanmasından on kat daha gürültülüydü. Neredeyse on mil ötede Sömbeki Adası’ındaki Rum eşekleri bile alkış sesini duymuş olmalılardı. Kutlama eylemi durmuş, bütün eşekler sakinleşmişti. Olanları dikkatle izleyen Oduncu Osman’ın yanaklarına doğru birkaç damla yaş süzüldü.. Böyle bilgili bir eşeğe sahip olması onu çok duygulandırmıştı. Osman, gözlerinde yaş, ayakta çakılmış kalmış, ne yapacağını ne diyeceğini bilemez durumdayken, eşeğinin gür sesiyle irkildi:

“Haydi iyi kalpli sahibim ve yoldaşım, yolumuza devam edelim, geç kalıyoruz. Biz görevimizi yaptık. Umarım büyük bir yanlışlığı da önledik. Buraya gelmeme izin verdiğin için sağol. “

“Eve varınca yarım kile arpayı hak ettin.” dedi Osman.

“Sağol, saman da olsa olur ama, biraz arpaya hayır diyemem.” diyerek Goru’daki evlerine bir an evvel varabilmek için, Osman arkada eşek önde, Mendelle Yokuşu’nu yorgun argın tırmanırlarken bilge eşek, sahibine anlatıyordu:

“Ben henüz küçük bir sıpa iken rahmetli dedem anlatmıştı. Bizim bu aptal soydaşlarımız yıllar önce de böyle bir eşşeklik yapmışlar. Anlatmamı ister misin?” dediğinde, Oduncu Osman:

“Tabii anlat, dinlerim. Daha bi sigara içimi yolumuz va önümüzde.” dedi.

Eşek anlatmaya başladığında Mendelle yokuşunu bitirmişler, Goru’daki eve yaklaşmışlardı. Bir soru sorarak anlatmaya başladı:
“Sen hiç düşündün mü, neden erkek eşekler bir eşek dışkısı gördüklerinde mutlaka burunlarıyla onu deşer parçalarlar ve dağıtırlar?”

“Erkek eşeklerin eşek pisliği gördüğünde onu burnuyla dağıttıklarına tanık oldum ama, neden öyle yaptıklarını hiç düşünmedim doğrusu,” diye cevapladı eşeğini Osman.
Eşek anlatmaya devam etti:

“Bizim geçmişimiz seni ilgilendirmediğinden, bunu bilmemen doğal. Ben dedemden dinlediklerimden aklımda kalanları anlatayım:
Yıllar önce, yük taşımaktan bıkıp usanan eşekler örgütlenerek insanlara başkaldırmak istemişler. Böyle bir karar almak için toplandıklarında içlerinden birisi demiş ki:
‘Arkadaşlar! İsterseniz eyleme kalkışmadan önce ülkenin kralına ülkenin bir dilekçeyle başvuralım, durumumuzu anlatalım. Eğer dilekçeye olumlu yanıt alamazsak eylemi o zaman başlatırız.’
Bu öneri büyük bir çoğunluıkla kabul edilmiş. Okuma yazma bilen akıllı bir eşeğe uzun bir dilekçe yazdırmışlar. Dilekçede, bazı insanların onları nasıl hor kullandıklarını, sırtlarına sardıkları ağır yük yetmezmiş gibi, yükün üstüne bir de kendilerinin oturduğunu, ağırlığı taşıyamaz hale gelip yola yığıldıklarında sahiplerinden masıl dayak yediklerini ve belli bir yaşa geldiklerinde, semersiz çulsuz, dağlara bırakıldıklarını bir bir anlatmış, insanların acımasızlığını vurgulamışlar. sonra eklemişler; bütün bunlar bir yana, iyilikten anlamazlar. Bir iki aylıkken anasız kalan bebeklere, ana sütüne en yakın süt diye bizim sütümüzü içirdiklerini,i huylu olsun diye, bizim dilimizi kesip kötü huylu kocalara yedirdiklerini, bütün bunlara karşın kadir kıymet bilmediklerini bir bir anlatmışlar dilekçede… Sonunda da ‘Bizi bunlardan kurtarın, yoksa biz başımızın çaresine bakacağız gibi’ bir tehditle dilekçeyi noktalamışlar.
Bu dilekçeyi krallarına ulaştıracak genç bir erkek eşek seçmişler. Genç eşeğin yolu çok uzun olduğundan, yola çıkmadan önce karnını iyice doyursun diye akşamdan bir samanlığa bırakmışlar. Samanlıktaki bol saman ve arpayla kendinden geçen eşek, semerinin altına sıkıştırılmış dilekçeyi kaybettiğini sabah anlamış. Ahırdaki samanları saatlerce karıştırmış, dilekçeyi bulamamış. Sabah erkenden onu yolcu etmek için samanlığa gelen diğer eşekler durumu öğrendiklerinde, dilekçeyi samanla birlikte yemiş olabileceğini düşünerek, eşeğin o gece yaptığı dışkıları burunlarıyla deşerek aramaya başlamışlar. O gün bu gündür benim aptal soydaşlarım gördükleri her eşek dışkısının içinde o dilekçeyi arar dururlar. Valla, ben bunların bu durumlarını gördükçe eşekliğimden utanıyorum.”
Akıllı eşek lafını bitirdiğinde evin avlu kapısından içeri girmişlerdi. Bilge Eşek, yükünden kurtulduğu her günkü yerde, avlunun ortasında durdu. Osman, odunları indirmeden önce eşeğin önüne geçerek onu iki kulağı arasından öptü:

“Sen ne bilgili eşekmişsin yahu, yaşlandıkça filozof oluyorsun.” diyerek iltifat eti.. Bu iltifattan hoşlanan eşek, alçak gönüllüğünü göstermek için:

“Fazla abartma Osman, bu kadar aptal eşeğin içinde filozof geçinmek zor olmasa gerek,” dedi.
Onlar avluya girerken ayak seslerini duyup odunların indirilmesine yardıma gelen karısı Fatma, kocasını eşeği öperken görmüştü:

“Bizim uzun kulakla aranızdaki muhabbete hayranım doğrusu. diye takılınca, kocası:

-“Bu öpücük sevgiden öte, bilgiye olan saygımdan. Sana biraz sonra anlatırım olup bitenleri.” dedi.
Bu arada ikisi de odun yükünün birer tarafına geçip urganın ilmeğini çözmüşlerdi. Osman, bir, iki,üç deyince ilmekler aynı anda çekildi ve odunlar aynı anda yere yığıldı. Eşek derin bir nefes aldıktan sonra burnundan çıkardığı “furrrkk, furrrk” sesleriyle hakettiği arpayı hatırlattı sahibine. Oduncu Osman akşam yemeğinde o gün olanları karısına anlatırken, eşeği de ahırında, kafasına asılmış torbadan arpasını yemekteydi. Karınlar doyurulduktan sonra erkenden yatılıp dinlenilecek. Çünkü; her günkü gibi ertesi sabah, şafakla yola çıkılacak, Kamança Deresi’nden tırmanılıp Gızılcaöğn’e oduna gidilecekti…


[1] At ve eşekler in üstünde yaşayan bir tür sinek. At sineği.
[2] At ve eşeklerin sırtında açılan yara.


*Yahır: Eşek ve atların bedeninde oluşan yara (Datca ağzı)

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

İki fıkrayla günaydın

BREJNEV’İN VE KRUŞÇEV’in zekaları


Dün Akşam şöyle bi dolaşmak için limana doğru yürüdüğümüzde barlardan birinin önünde biralarını .içen tanıdık bi arkadaş grubuna rastladık. Henüz taa uzaktan gördüklerinde ayağa kalkıp oturmamız için ısrar ettiklerinde dayanamayıp oturduk. Grup biraz milletlerarası gibiydi. Biri (erkek)Alman, biri (erkek)Avustralyalı, biri (bayan)Rus, biri (bayan) Türk; ikide biz, karı koca.
Sohbet dönüp dolaşıp henüz Türkiye’de Televizyon yayını yokken, bizim Sinop’ta Rus ve< Romen kanallarının nasıl izlediğimiz konusuna gelince ben, bir gün Brejnev’in Tv ye çıkıp üç gün devamlı konuşma yaptığını anlattım. Çünkü o üç gün içinde Rus kanalını ne zaman açarsak açalım, Brejnevi kürsüde konuşurken görüyorduk.
Bunu anlatınca Gruptaki Rus bayan gülümseyerek konuya girdi:
“O,” dedi, “yaptığı konuşmanın çok uzun oluşundan değil, okuma özürlü olduğundan öyle uzatırdı” deyip fıkra gibi bir şey anlattı:
“Moskova Olimpiyatları’nın açılış konuşmasını yapmak için kürsüye çıkan Brejnev, başlamış elindeki yazıları okumaya:
“O, O,. O,” Dördüncü O’yu demeden kürsünün yanında duran bir bürokrat paçasından çekiştirmiş, Brejnev’i:
“Başkanım” demiş. O O’lar okunmayacak, onlar Olimpiyatın logosu, yani sembolü…
“Öyle mi?” deyip devam etmiş Brejnev konuşmasına…


Bunu dinleyince ben de herkesin bildiği, fakat henüz kendisinin bilmediği bir fıkrayı anlattım Rus bayana:
Kruşçev Batı Almanya ziyaretinden gece yarısından sonra dönmekteyken, kışın dondurucu soğuğunda trenin pencerisini açıp kolunu pencereden aşağı sarkıtıp, geri çekiyormuş. Aynı kompartmanda seyehat edenler buna pek anlam verememişler ilkönceleri.
Hatta içlerinden biri: “Sayın Başkanım” demiş. “Eğer hava durumunu öğrenmek istiyorsanız, emredin hemen öğrenelim.
“Yok” demiş Kruşçev, “Ben nerede olduğumuzu anlamak için böyle yapıyorum” dediğinde herkes sadece birbirlerinin yüzüne bakmışlar.. Aradan bir yarım saat geçtikten sonra Kruşçev tekrar kolunu aşağıya sarkıtmış ve geri çekmiş, saatsiz kalan bileğini oradakilere göstererek:
“Çocuklar” demiş, “şu anda Doğu Almanya’dayız…
Bu fıkra da Rus bayanı çok güldürdü…

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Küçük kızımız da evleniyor. Kına Gecesinden esintiler

Kına gecesi Datça, İskele, Ilıca Kamping de kutlandı. Denizin kenarında, çimenler üstünde, keşkekli, Davullu bir geceydi. Düğün 12 Ağostos Sinop'ta...
Kına yakma töreni devam ediyor

Kına Gecesi


Denize düşen ışıkların katkısıyla gece, perilerin düğünü gibiydi..

Salı, Temmuz 18, 2006

ESKİ DATCA'dan HABERLER

Yer; Eski Datca
Mahal: Eski Datca'daki derneğimiz DADYADER
Bu küçücük odada Eski Datca çocuklarının eğitimiyle uğraşmaktayız; İngilizce, Tiyatro, Bilgisayar ve boyama gibi.
Daha bir ay evvel oynadıkları oyun (Tiyatro) halen Datca'da dilden dile dolaşmakta. Eski Datca her kültürden insanın yaşadığı bir yer. Bu gibi etkinlikler bütün bu kültürlerin kaynaşmasına yardımcı olmaktadır.
Resimde görülen iki kızımız gittikleri okulda satranç öğrenmişler; sonra Eski Datcalı diğer çocuklara da öğretmişler. Başka çocuklar plajlarda zaman geçirirken, bizimkiler zamanlarını küçücük dernek odasında kafalarını yorarak derğerlendirmekteler...
Onlarla gurur duyuyoruz.
Resimde görülen iki yakışıklı ise ileride yarışmalara katılma niyetindeler.

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Bu iki kafadar da ablalarından öğrendiklerini aralarında yarışarak pekiştirmekteler.

Pazar, Temmuz 16, 2006

Çehov'dan Bir öykü

Çok sevdiğim bir öyküyü henüz okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum. N. Akkaraca
ATLA İLGİLİ SOYADI
Anton Çehov

Emekli Korgeneral Buldeyev’in dişi ağrıyordu. Ağzını votkayla, konyakla çalkaladı; ağrıyan dişe afyon, terebentin, gazyağı bastırdı; ağzında sigara dumanı tuttu, yanağına tendürdiyot sürdü, kulağına alkollü pamuk tıkadı; ama bütün bunlar midesini bulandırmaktan başka işe yaramadı. Diş doktoru geldi, dişini kurcaladı, kinin yazdı, sonuçta bu da para etmedi. Dişini çekme önerisine general razı olmuyordu. Evdekiler; karısı, çocukları, hizmetçileri, hatta ahçı yamağı Petka, hepsi hepsi kendine göre bir çare öneriyordu. Bu arada Buldeyev’in kahyası geldi, generale kendisini okutup üfletmesini salık verdi.
-Sayın generalim! İlçemizde on yıl kadar önce Yakov Vasilyiç adında bir tekel memuru çalışıyordu. Ağrıyan dişlere öyle bir okuyup üflüyordu ki, sormayın! Adam şöyle bir yüzünü pencereye döner, bir şeyler fısıldar, sağa sola tükürür, ağrınız bıçakla kesilmiş gibi diniverirdi. Böyle keskin nefesi vardı işte!
-Peki, nerede şimdi!
-Tekelden çıkarıldıktan sonra Saratov’a yerleşti, kaynanasıyla oturuyor. Bugün yalnız dişten sağlıyor geçimini. Dişi ağrıyan biri olursa doğruca ona gider. Saratov’da oturanlara evinde bakar, başka kentde yaşayanlara da telgrafla yardım ediyor. Sayın generalim, ona bir tel çekelim. Yani, “Tanrı’nın kulu Aleksey’in dişi ağrıyor. Ağrısını geçirmenizi dileriz.” diye.
Tedavi ücretini de postayla yollarsınız.
-Boş laflar, dolandırıcılık bu
-Siz gene de deneyin bir kerecik! Votkaya pek düşkündür. Kendi karısıyla değil, bir Alman kadınıyla yaşıyor. Küfürcünün tekidir; gelgelelim keramet sahibi adamdır
generalin karısı yalvarmaya başladı;
-Telgraf çek, ne olur! Alyoşa,* telgraf çek! Biliyorum böyle okumalara inanmazsın ama ben kendi üzerimde denedim. İnanmasan da gene çek! Taş attın da kolun mu yoruldu?
Buldeyev;
-Peki, çekelim, dedi. Körolası öyle ağrıyor ki, değil tekel memuruna şeytana bile telgraf çekilir. Of, anacığım, bittim! E, nerede oturuyor bu tekel memuru? Hangi adrese çekeceğiz?
General masaya oturdu, kalemi eline aldı. Kahya;
-Onu Saratov’da tanımayan yoktur, dedi. Yazın, sayın generalim! Saratov kenti… Sayın bay Yakov Vasılyiç… Vasilyiç…
E, sonra?
Vasilyiç… Yakov Vasılyiç… soyadı… Bakın, soyadını unuttum. Neydi soyadı? Demin buraya gelirken aklımdaydı… Durun!
İvan yevseyiç gözlerini tavana dikti, dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Generalin karısı sabırsızlıkla bekliyordu.
-Hadi, ne duruyorsun, çabuk düşün!
-Şimdi, şimdi… Vasılyiç. Yakov Vasilyiç! Unuttum soyadını. Öyle basit bir soyadı ki! Atla ilgiliydi. Kısrakov mu? Hayır, Kısrakov değil. Aygırov’du sanırım. Yok, o da değil.. iyice biliyorum, bir at çeşidiydi. Dilimin ucunda…
-Tayiç olmasın?
-Değil… Durun! Kısrakovski, Kısrakin, Enikov…
-Bu atla değil, köpekle ilgili…Tayciyev miydi!
-İdişev olmasın?
-Hayır, İdişev de değil.
-Beygirov, Beygirski… İğdişkeviç mi yoksa? Hayır, hiçbiri değil!
-Peki, ona nasıl yazacağım? İyice bir düşün, bakalım!
-Şimdi, şimdi… Beygirkin… Taykin… Dorukin…
Generalin karısı;
-Doruyev olmasın? Diye araya girdi.
-Hayır efendim. Dizginov… Yok o da değil… Çıktı aklımdan!
General kızdı.
Tüh, Tanrı cezanı versin! Madem çıktı aklından, ne diye tavsiyede bulunuyorsun? Hadi, yıkıl karşımdan!
İvan Yevseyiç usulca çıktı., general de yanağını tutarark odadan odaya dolaşmaya başladı. “Ah anacığım’ ah, anacığım! Gözüm dünyayı görmüyor!” diye inliyordu.
Bahçeye çıkan kahya gözlerini havaya dikerek tekel memurunun soyadını anımsamaya çalışıyordu:
-Tayov… Tayevski… Tayciyenko… Hayır, bunların hiçbiri değil. Beygirovski, Beygirliyev, Tayenko, Kısrakovski…
Adamı biraz sonra efendisinin yanına çağırdılar.
General;
-Aklına geldi mi? diye sordu.
-hayır, generalim anımsıyamadım.
-Atlıyev olmasın? Ya da Beygirenko! Ha, ne dersin?
Evde herkes atla ilgili soyadı peşine düştü. Atların cinsleri, soyları, donları, yaşları ele alındı; hatta yeleleri, toynakları, dizginleri bile unutulmadı… Evde, bahçede, uşaklar bölmesinde, mutfakta herkes bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, alınlarını kaşıyarak soyadı düşünüyorlardı.
Kahyayı ikidebir konağa çağırıp soruyorlardı;
-Hergeleyviç, toynakin, Yağızov olmasın?
İvan Yevseyiç;
Hiçbiri değil! diyerek gözlerini yukarı kaldırıyor, yüksek sesle düşünmesini sürdürüyordu.; “Atkin, Atski, Atov, Beygirçenko…”
Çocukların odasından;
Baba, Baba! diye sesler geliyordu. Troykayiç!.. Özengiyev!...
Bütün konak ayaklanmıştı. Sabırsızlanan, acı çeken general, soyadını anımsayana beş ruble bağışlayacağına söz verdi. İvan Yevseviç’in peşinden bir sürü insan dolaşıyordu.
-Doruyenko mu? Eşkinov mu? Krovski mi? Diye soruyorlardı.
Akşam oldu, soyadı hala bulunamamıştı. Telgrafı çekemeden herkes yatmaya gitti.
Bütün gece generalin gözüne uyku girmedi; inleye, inleye bir köşeden ötekine dolaştı durdu. Sabahın üçüne doğru konaktan çıktı, kahyanın penceresine vurdu. Ağlamaklı bir sesle:
-Burakov mu? Diye sordu
İvan Yevseviç;
-Hayır, sayın generalim, Brakov dğil, dedi.
Ardından suçluymuş gibi içini çekti.
-Belki adamın soyadı atla değil başka bir şeyle ilgilidir ne dersin?
-Kesinlikle atla ilgili, sayın generalim! Kendi adım gibi biliyorum.
-Sen de ne unutkan bir adammışsın, be kardeşim! Bu soyadı şimdi benim için herşeyden daha önemli. Öldüm, bittim!
Sabah olur olmaz general dişçiye bir adam gönderdi.
-Varsın dişimi çeksin! Daha fazla dayanamıyacağım!
Diş doktoru ağrıyan dişi çekti. Ağrı derhal kesildi, general de rahat bir soluk aldı. Doktor işini bitirdikten sonra visite ücretini ödediler, adam arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Avlu kapısından çıkınca tarlada kahyaya rastladı. İvan Yevseyiç yolun kıyında durmuş, gözlerini ayak uçlarına dikerek bir şeyler düşünüyordu. Alnındaki buruşukluklardan, dalgın bakışlarından koyu, üzücü düşüncelere gömüldüğü belliydi.
“Demirkırov, Eğerliyov, Kadanov, Kılayev. Midilliyev…” diye söylenip duruyordu.
Dişçi ona dönerek:
-İvan Yevseyiç, dostum, sizden beş kile yulaf alabilir miyim? dedi. Köylüler satıyorlar ama onların ki çok kötü.
İvan Yevseyiç diş doktoruna alık alık baktı. Yüzünde vahşice bir gülümseme belirdi. Ona hiç karşılık vermeden, kollarını iki yana açarak öyle bir koşuş koştu ki, arkasından kuduz bir köpek kovalıyor sanırdınız.
Generalin çalışma odasına daldı, avazı çıktığınca haykırdı:
-Buldum, buldum, sayın generalim! Tanrı razı olsun diş doktorundan! Yulafov! Tekel memurunun soyadı Yulafov! Yulafov, generalim! Telgrafı Yulafov’a gönderin!
General küçümseyen bir tavırla, yumruklarını çilik yaparak İvan Yevseyiç’e doğru uzattı.
-Nah sana! Artık senin atla ilgili soyadına gereksinmem yok! Nah sana!

*Aleksey

Cuma, Temmuz 07, 2006

Durgadın Teyze'nin dokuma işleri


Durgadın Teyze, Sındı Köyü'ndeki deposunda çok eski sistemle dokuma işlerine devam ediyor. Bu işin son kahramanlarından biri Durgadın Teyze.
Bu işe devam etmek istiyor ama, yaşam herkesin istediği gibi olmuyor. Durgadın Teyze'nin başında bir hastalık var: Akdeniz Anemisi. Çok çabuk yoruluyor. "Artık bu son dokuma" dedi bize. İstemiyerek emekli ediyor kendisini.
Yazık, Sındı Köyü'nün bir rengiydi Durgadın Teyze...

Cuma, Haziran 09, 2006

KISA BİR ÖYKÜ

GABAĞI YİYEN...."

Yazan: Nihat Akkaraca
Düğün yemeklerinde baş köşeyi alırdı hep. Neredeyse, onun pişirilmediği düğün yemeğine, “düğün yemeği” denmezdi.. Daha birkaç ay evvel başlamıştı köy halkı, damad ve gelin adayına:
Elinizi çabuk tutunda bir gabak yemeği yiyelim…”
“Düğün günü yaklaşıyor, gabakları hazırladın mı?...”
“Şu düğününü yap da bi gabak yemeği yiyelim,”
diyerek, şakadan takılmaya…
Damat, kabakları bir hafta evvelisinden koparıp getirmişti bahçesinden. İki tane, koskocaman balkabağı… Kaç aydır arkadaşlarının ve akrabalarının takılmalarıyla, zaten kabağı çok seven damadın kafasına düğününde pişecek kabak yemeği iyice yerleşmişti.. Düğün günü çabucak gelse de, o da bi güzel “düğün gabağı” yeseydi.
Haftalar ve günler çabucak geçti. Kesim, alacakına, kına gecesi derken , düğün günü geldi çattı. Diğer yemekler bir gün evvelden hazırlanmaya başlamışken, kabak yemeği çabucak piştiğinden, hazırlanmaya o sabah erkenden iki üç yardımcı kadın tarafından başlandı:
Birisi kabakları iyice yıkadı, diğeri soğanları soyup doğrarken, bir diğeri kabakları soydu, ve kibrit kutusu büyüklüğünde doğradı. Herşey hazır olunca malzemeyi tencereye yerleştirmeye geldi sıra.
İlkönce doğranmış kabak parçalarını tencerenin tabanına bir kat dizdiler. Bu en alta konulan kabak parçaları tenceredeki yemeği yanmaktan korumak içindi. Yanarsa alt kat yanıyor üstteki yemeğe bir zarar gelmiyordu. Bu tabakanın üstünü doğranmış soğanla kapladılar Soğan tabakasının üstüne de doğranmış kabakların hepsini doldurdular, tencere ağzına kadar doğranmış kabakla doldu.. Doğal olarak maydanoz ve dereotunu unutmadılar. Çünkü dereotsuz kabak yemeği olmazdı. Biraz su, daha sonra yağını ve tuzunu koyup, kapağını kapatarak oturttular ateşe kocaman düğün tenceresini. Beklemeye başladılar. Bir ara tadına bakıp, kabakların tatlı olmadığını anladılar ve tencereye bir avuç şeker attılar. Kabaklar tatlı olsaydı buna gerek yoktu. Kaynadıkça kabaklar yumuşadı ve tenceredeki kabak yemeği yarıya indi. Tencereyi bu yüzden ağzına kadar doldurmuşlardı.
Öğleye doğru misafirler birer ikişer düğün yemeğine gelmeye başladılar. Tarlaya kurulan sofralar öğleyin dolmuştu. İsteyenlere rakı da veriliyordu. Rakı, kocaman tenekelerde Yunan Adaları’ndan gelirdi o zamanlar. Her evde ancak bir iki su bardağı olduğundan düğünlerde rakı bardağı bulmak zordu; ama Yarımada’nın insanları ona da çoktan pratik bir yöntem bulmuşlardı. Portakallar akşamdan yarısından kesilip ikiye ayrılmış; içleri boşaltılıp rakı içmeyenler için portakal suyu yapılmıştı. Kabuklar ise içecek olanlar için rakı kadehi olarak masalara dağıtılmıştı bile. Yani “İÇ-AT” sistemi gibi bişeydi. Portakal kabuğu rakıya miss gibi bir koku da veriyordu. Portakal bulunamazsa kadehler nar kabuklarından yapılırdı. Her ikisi de, o zamana göre”İÇ-AT” sistemiydi.
Düğüne gelen misafirleri karşılayayım, gelenlere sofralarda yer bulayım, damat tıraşı olayım derken damat, kabağı da yemeğide unutmuştu. Bir arkadaşının:
-“Sen otur, yemeğini ye, ben ilgilenirim” önerisiyle kendine bir yer bulup oturdu. Sofrasına her çeşit yemek gelmişti ama, kabak yemeği ortalarda görünmüyordu. Aklında, güzel gelinden çok kabak yemeği olan damat, sofralara yemek ve içki servisi yapan bir tanıdığına seslendi:
“Hasan! Bana bi gabak yemeği kap gel.” Arkadaşından gelen cevap kesindi:
Kabak bitti, başka bişey ister misin?” Günlerdir kabağı bekleyen damadın dünyası yıkıldı. Sofrasındaki yemekleri de öylece bırakıp kalkıp gitti.
Akşama doğru yemek faslı bitmiş, sıra damat ve gelini geleneklere uygun gerdeğe sokma törenine sıra gelmişti. Gelmişti de, damat bir türlü bulunamıyordu. Arkadaşlarının ve akrabaların yardımıyla damadı bir saman damında buldular. Samanların üstüne uzanmış, iki elini kavuşturarak başının altına almış, tavana sabit gözlerle bakışından bişeylere canının sıkıldığı belliydi. Samanlığa girenlerden biri ses tonunu yükselterek konuştu kırgın damada:
“Nerdesin sen arkadaş? Hepimiz seni arıyoruz deminden beri. Gelin kızımız da bekler seni gerdek odasında.” Bir diğer arkadaşı ilave etti, bağırarak, azarlarcasına:
"Köyün İmamı da bekler çoktanberi; neredeyse bırakıp gidecek."

O sırada düğün evindekiler hiç bir şeyden habersiz, oyun havaları çalan davul-zurnanın ritmine kaptırmışlardı kendilerini. Öfkeli damadın sığındığı saman damına da derinden derinden geliyordu davul ve zurnanın sesi.
Küskün damat, gözlerini tavana dikmiş, arkadaşlarının yüzüne bakmadan, kesin ve küskün verdi cevabını:
“Ben gelmiyorum arkadaş! Gabağı kim yediyse o girsin gerdeğe!...” diyerek kırgınlığını belirtmiş oldu...

Çarşamba, Haziran 07, 2006



BİR ŞİİR BİR FANTEZİ

Ölüm nedir diye sorarlarsa bana,
Derim; toprakla abdest almaktır
Kafir suları kestiği zaman.
CAN YÜCEL

Salı, Haziran 06, 2006

DATÇA'da SİESTA ZAMANI

dtqqz
Öğle saatlerine buralarda "Gündikimi" deriz. Gündikiminde yaprak bile kıpırdamaz, köpeklerin kuyruğu bile durur.
Gündikimi zamanı işte iki Datçalı köpek. Ne olsa eminler, sokaktan kimse geçmeyecektir. Öğle uykularını rahatça uyuyabilirler. Isırmak mı??? Kalkıpta insanı ısıracak kadar aktif değiller ki!

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Datca yerel Tarih Grubu'nun Kahvaltılı toplantısı


Datca Yerel Tarih Grubu üyeleri dün 50 kişilik bir katılımla Hayıt Bükü Ortam Restaurantda bir kahvaltı yaptılar. Gruba taze kan taşımak için yapılan toplantı ve kahvaltı muhteşemdi. Geçmişteki çalışmalar gözden geçirildikten sonra önümüzdeki günlerde, özellikle bu yıl Eylül ayı sonlarında Datca'da düzenlemeye çalıştığımız "Ege Kültür Günleri"nin tasarı halindeki programı anlatıldı yeni üyelere.
Ortam Restaurant sahipleri, Mahmut ve Süleyman'ın hazırladıkları zengin kahvaltı saatlerce devam etti.
Kahvaltıdan hemen sonra herkes denizdeydi.

Pazar, Mayıs 28, 2006

NİHAT AKKARACA'yı TANIMAK

Nihat Akkaraca'yı tanımak isterseniz, 1 Haziran 2006 Perşembe günü, öğleyin, saat 12.10-- 13.00 arası
TRT 1 ekranlarında buluşalım mı? Yukarıda belirtilen saatlerde TRT1 İstanbul Televizyonu'nun hazırladığı "BİR İNSAN BİR HİKAYE" adlı programdayım... Görüşmek üzere.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

"1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ" kutlamaları


Barış gününü simgeleyen rozetler.

1 Eylül Dünya Barış günü Kutlamaları


Kutlamaların ilk yılında organizasyona yaptığı katkılardan dolayı, Nihat Akkaraca, Symi Belediyesi tarafından verilen takdirname ve şiltlerini, Symi Visitor Gazetesi sahibi Nikos Halkitis'den alıyor.
(Symi Visitor Adada yayınlanan İngilizce bir gazete.)
Datca Belediyesinin elinde şilt kalmamıştı da!.

1 Eylül Dünya Barış Günü

itnxb
İlk yıl yapılan kutlamalardan. Simili yüzücülerin Datca'da karaya çıktıklarında Datcalı'lar tarafından karşılanışları.

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Köyde Bowling

Ne işiniz var İstanbul'un o kapalı, pahalı bowling salonlarında. hem sağlığıınıza, hem de paralarınıza yazık. Gelin bizim o taraflara, bulun bir iki kabak, beş on atılmış pet şişe, oynayın bowlinginizi açık havada.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

Yıl:1921, Yer Sakarya Caddesi, Sinop


Bu şirin beldede yirmi altı sene yaşadım. İyi ki yaşadım. Hem de en az on yıl bu resimde görülen cadde üzerinde bir evde... Görülüyor ki, Sinop 1921 yıllarında bile şirin bir yermiş.
Sinoplu'ların şu sıralar, kurulacak nükleer santrala karşı verdikleri çetin bir savaş var... Lütfen onlara destek verelim...

Salı, Mayıs 16, 2006

Datca'daki Resim Şenliği'nden başka bir görüntü


Öğleden evvel yapılan resimler, öğleden sonra Atatürk Caddesi boyunca segilenmeye başladı

Bir Kilometre Resim Sergisi


Datca'da gelenek haline gelen Bir Kilometre Res,m sergisi dün, 15 Mayıs Pazartesi yapıldı. Dört yıldır sadece Muğla ve kazalarından gelen ilköğretim okullarının katılmasıyla yapılan bu resim şenliği bu yıl bütün Ege bölgesinden 51 ilköğretimokulunun katılımıyla yapıldı. 750 öğrencinin Okul bahçesinde yaptıkları resimler, öğleden sonra Atatürk Caddesi kenarına dizilerek sergiledikleri resimler halk tarafından görüldü. Bir kilometrelik bir resim sergisi için cadde yetmeyince bu yıl yolun iki tarafı da resimlerlr donandı. Çocukların yaptıkları resim aşağı yukarı yaşadıkları yöreyi ve o yörenin insanının özlemini yansıttığından çok ilginçti. Son günlerde Datca'da takip edilemeyecek kadar sık kültür hareketleri olmakta.
Ben de burada zamanım ve yerim izin verdikçe sizlere duyurmaya çalışıyorum.

Pazar, Mayıs 14, 2006

Datcalı Efeler

Sergiledikleri zeybek oyunlarıyla izleyicileri hayran bırakan efeler grubu istirahat anında.

Eski Datçalı çocukların tiyatro performansı

Eski Datça'da yaşayan Yağmur Keenan'ın sahneye koyup yönettiği oyun dakikalarca alkışlandı seyirciler tarafından. Gerek yönetmen gerekse oyuncuların başarılı performansı parmak ısırtacak kadar ustacaydı.
Bu oyunu sahneye koyup yöneten Yağmur Hanımı ve oynayan çocukları yürekten kutlarız.
DADYADER derneği adına Dernek Başkanı: Nihat Akkaraca

Eski Datça'da Anneler Günü Kutlaması


Bugün Anneler Günü'nü Eski Datça'da bir kermes düzenleyerek kutladık. Dadyader'in organize ettiği Kermeste Eski Datça'da yaşayan kadınlar ürettikleri el işlerini sergileyip sattılari Datçalı çocukların sergiledikleri EGE Oyunlarıyla başlayan etkinlik, harika bir Tiyatro oyunuyla devam etti. Anneler Günü Eski Datca'da ikinci kere kutlandı. Bundan böyle geleneksel olarak her yıl devam edecek.

Bütün Dünya kadınlarının anneler gününü yürekten kutlarım. Nihat Akkaraca

Pazartesi, Nisan 10, 2006

DATCA'da OTOMOBİL ADLARI

1-Tahtalı:
Datca -Marmaris yolu açıldığında, Datca Belediyesi’ne Muğla Valiliği tarafından hibe edilen, midibusa benzer bir otomobildi. Kasasının tamamı tahtadan yapılmış olduğundan ona “Tahtalı” adını takmışlardı. Bu adla yıllarca Datca-Marmaris yoluna gitti geldi. Gidip geldiği bütün yıllar boyunca Datca halkı ona kesinlikle otomobil demedi, ısrarla “Tahtalı” demeye devam etti.

2-Tahtası Kırık:
Tahtalı çürüğe çıktıktan sonra, Datca Belediyesi bir kamyon satın aldı. Kamyonun kasasının tam ortasındaki taban tahtalarından biri kırılmıştı ve kamyon hızla giderken yolcular buradan aşağıya baktıklarında alttan akıp giden yolu görünce kendilerini uçakta zannediyorlardı. Bu kamyonun adı da hemen yakıştırıldı.: “Tahtası Kırık.” Kamyon bu adı alınca artık belediye de kamyonun kırık tahtasını tamir ettirmeyi istemedi. Ne olsa kamyon adını o kırık tahtadan almıştı.

3-Apallo:
Daha sonraları Datça’ya gelen üçüncü kamyonun kasası hep metalden yapılmış olduğundan, milletin aklına hemen “Apollo” geldi. Apollo Ay’a o yıl fırlatılmıştı. Apollo adı bu kamyon sayesinde yıllarca milletin dilinden düşmedi.. Bu Apollo’yu kullanan şoförün adı Mahluk'tu. Neden biliyor musunuz? Mahluk, hareket ettiği yerde mutlaka bir iki yolcuyu almadan giderdi. Bundan da büyük bir zevk duyardı. Mesela, Muğla’ya gittiniz bu Apollo’yla değil mi? Dönüş için biraz acele etmediniz ve 15 saniye geç kaldınız. Artık geç kaldınız sayılmazsınız; Muğla’da kaldınız sayılırsınız. Zira Mahluk, sizin kamyona yaklaşmakta olduğunuzu görmüş olsa bile basar gaza, çıkar gelir Datça’ya. Onun hakkında, gittiği yerde kalanlar tarafından anlatılan onlarca öykü var.

4-Gazık:
Rahmetli Tekin, o günlerde bir kamyon satın aldı. Motoru ilk bir dakika benzin kullanıyor, daha sonra gaz yağı kullanıyordu. Yani Kerosin. Bu bir Rus imalatıydı. Şöfür mahallinin dış tarafında bir yerde de bir yazı vardı “Gaz” diye. Ama Datcalılar hiç beklemediler.. Hemen adını koydular kamyonun: “Gazık”. Gazık geldi, Gazık geliyor, Gazık'la geldim gibi laflar yıllarca Datcalı’nın dilinde dolaştı durdu. Taa ki, Gazık hurdaya çıkıncaya kadar.

Pazar, Mart 26, 2006

Datça'da Köy Enstitüleri için kutlama

Bir Köy Enstitüsü öğrencilerinin tarım dersi.
"Destan Gibi" adlı kitabında, Köy Enstitülerinden bahseden ORHAN VELİ'NİN BİR ŞİİRİ:

Arifiye!
Şoför durdu, Enstitü mektebi, dedi
Süleyman Edip Bey müdürün adı.
Bir yolda burada duralım;
Ellerinde nasır yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yüyüyenlere
Bir selam uçuralım.

Bu yıl Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü yurdun bir çok yerinde Nisan ayı boyunca kutlanacak. Datça'daki kutlama, 20 Nisan Perşembe günü Öğretmen evinde yapılacak. Bu kutlamaya İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Kemal Kocabaş ve arkadaşları konuşmacı olarak gelecekler ve sergiler, belgesel filim gösterileriyle kutlamaya katkıda bulunacaklar. Kutlamaya katılmak isteyen herkes davetlimizdir.
Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Datça temsilcisi Nihat Akkaraca'ya başvurabilirler.
Adres: Nihat Akkaraca, İskele Mah. Atatürk Cad. No 6 Datca
E-mail: nihat.akkaraca@gmail.com Tel: (0 252) 712 3319

Cumartesi, Mart 25, 2006

DATÇA'da DENİZ


Yüzsem de bu suyun içine mi girsem; içsem de o benim içime mi girse?

Salı, Mart 21, 2006

Datça'da Bir Cumartesi




Symi Adası, Datça’ya sadece 9 mil uzaklıkta. Kostas’ın Adası


Datça'da Günlük Yaşamdan bir kesit

Akşama doğru eve dönmüş, sedirde biraz uzandıktan sonra, günün yorgunluğunu, balkonda gazeteleri okuyarak atmaya çalışmaktaydı. Gerçekten çok yorulmuştu o gün. Cumartesi günleri Datça Pazarı için Simi Adası'ndan gelen Yunanlıların içinde arkadaşı Kostas'da vardı. Kostas zaten, hemen hemen her Cumartesi çıkar gelirdi. Onu yoran, Kostas'la “o dükkan senin, bu dükkan benim, şu pazarcı senin" dolaşması değil, aralarında müşterek bir dilin olmamasıydı .Kostas, Türkçe ve ingilizce bilmiyor; kendisi de bikaç kelime dışında yunanca bilmiyordu. Pazar yerinde çok sıkışırlarsa hemen etrafa bakıp ingilizce bilen bir yunanlı buluyorlar, onu birkaç dakikalığına tercüman olarak kullanıyorlardı. Tercüman bulamadıkları zaman da bazı komik yanlış anlamalar oluyordu.. Mesela Kostas, geçen hafta gelişinde "harti" diye tutturmuş, o da "harti"nin Türkçede kağıt anlamına geldiğini bildiğinden,onu kırtasiye dükkanına götürmüştü. Kostas dükkana girerken kafasını iki yana sallayıpta "istediğim bu çeşit kağıt değil" demek isteyince, oradan çıkıp, inşaat malzemeleri satan bir mağazaya götürmüş, orada zımpara kağıdını alıp, Kostas’a gösterdiğinde, Kostas’ın tuvalet kağıdı aradığı anlaşılınca , hem satıcı, hem kendisi hem de Kostas gülmekten katılmışlardı… Yani işin eğlenceli tarafı da yok değildi.Bugün de bütün gün dolaşıp, öğleden sonra saat 15.00 de lokantaya oturmuş karınlarını doyururken, kağıtlı kalemli, sözlüklü, işaretli bir muhabbet gırla gitmişti, masada. Yan masada oturan iki orta yaşlı yunanlı kadın da katılmıştı muhabbete. Kadınlar onlardan evvel kalkmış gitmişlerdi. Onlar kalkıpta para ödemek isteyince lokantacı, yemeklerinin yunanlı kadınlar tarafından ödendiğini söylediğinde Kostas'a takılmıştı., ihtiyar Datcalı. "Bak Simi'de dişçi olarak çalışmış olmanın faydalarına, hala yemek paran ödeniyor; hem de bayanlar tarafından" dediğinde Kostas, zar zor anlatmıştı yemeğin neden ödendiğini de bu çok hoşuna gitmişti..
Kostas'ın binbir zorlukla anlattıklarına göre: İkisinin dostluğu ve müşterek bir dil bilmeden , kağıt kalemle, sözlüklerle ne kadar güzel muhabbet ettikleri yunanlı kadınların çok hoşuna gitmiş bu yüzden ödenmişti hesap. "Yakında ikimize 'Karamalis Barış Ödülü' vermezlerse şaşarım" demişti Kostas. Eee, ne de olsa Kostas'ın dedesi Farmakidis Datça'da yaşamıştı ve bizimkinin dedesiyle iyi dostlukları olmuştu o zamanlar. Şimdi de torunlar sahnedeydi.
Neyse, bütün bunları kafasının içinden geçirirken aklına, bugün aldığı Hannuz balıkları ve pazardan satın almış olduğu "ceneviz otu" geldi. Güneş de henüz gerçekten batmamış, sadece kasabanın batı tarafındaki Yassı Dağ'ın arkasına gitmişti. Yaşlanmakta olan güne biraz renk katıp, biraz daha genç tutmak gerekti. Yerinden kalktı, iki tencereye yarıya kadar su koydu, içlerine birer tutam tuz koyduktan sonra, hafif ateşe oturttu. Bugün pazardan almış olduğu "ceneviz otları" nı ve brokoliyi dolaptan çıkarıp yıkadı. Hannuz balıklarını da çıkarıp hepsini masanın üzerinde hazır etti. Bunların yanında içilecek içkiyi düşündü. Kostas'ın getirdiği iyi kalite Ouzo yu da içebilirdi ama her akşam onu yalnız bırakmayan kırmızı şaraba saygısızlık etmiş olmaz mıydı? "Yok," dedi. "Şarap olsun. Renk? beyazı boş ver. Kırmızı olmalıydı." O da açıldı ve bir bardak dolduruldu. Yemek hazırlanırken arasıra yudumlamak keyifli oluyordu.
Bu ara ocaktaki sulara baktı. İkisi de kaynamaya başlamıştı. Saate bakıp brokoli ve Cenevizleri bir tencereye, balıkları diğer tencereye koydu. Ceneviz ve brokolinin kaynadığı tencereye bir tutam " rezene" attı. Ocağın altını kıstı, birkaç yudum şarap alarak zeytinyağı ve limonları hazırladı. Bu arada üç dakika dolmuştu. Cenevizin kaynadığı tencerenin altını söndürdü. İçindekileri delikli bir kepçeyle tabağa aldı. Üstüne ilkönce limon sıktı, sonra da zeytinyağını döktü. Bu bir salata denemesiydi. Bakalım nasıl olacaktı. Şöyle bi tattı.. ohooooo! harikalar yaratmıştı. Şimdi de altıncı dakikaydı ve bir çatalla kaynayan sudan bir balık alarak pişip pişmediğine baktı. Tamamdı… Balıklar kaynayan sudan alınıp bir tabağa kondu. Gene Limon ve zeytinyağı,sonra hepsi masada. "Hannuz sadece tava yapılır" diyenlerin aklına şaşardı. Keşke herkes deneselerdi. Hem de kazanda kalan balık suyuna pirinç atarak çok iyi balık çorbası da yapılabilirdi. Üç bardak kırmızı şarapla akşam seremonisini tamamladı...
Boş zamanlarını yaşanmış yerel öyküler zırvalayarak geçirirdi. Yemekten sonra öyle bir zırvalama için bilgisayarın karşısına oturdu. Parmaklar klavye üzerinde gezinirken bu yazıyı zırvalamaya başladı. Mutfaktazen Yahoo grubu'na gönderirdi, bunları okuyacak kadar boş zamanı olan okurdu. Kimbilir, belki Datca Yerel Tarih Grubu'ndan da okuyan olurdu birkaç kişi....
Acaba, yetmiş beşlik bu "Datçalı ihtiyar” kim di? Merak eden çıkacak mı? Ben de merak ediyorum....

Pazartesi, Mart 20, 2006

ŞİİR

LİKYA

Evlerimizi mezar yaptık
Mezarlarımızı ev
Yıkıldı evlerimiz
Yağmalandı mezarlarımız
Dağların doruğuna çıktık
Toprağın altına girdik
Suların altında kaldık

Gelip buldular bizi
Yakıp yıktılar
Yağmaladılar
Biz ki analarımızın
Kadınlarımızın ve ölülerimizin uğruna
Toplu ölümleri yeğleyen
Bu toprağın insanları
Bir ateş bıraktık geride.

L İ K Y A L I L A R

Bu şiir Fethiye yöresinde bundan 2500 yıl önce yaşamış bir uygarlık olan Likya Halkı'na ait. Xanthos kazıları sırasında bulunan bir tablet üzerine Likçe yazılmış bir şiirdir. Özgürlüğe olan düşkünlükleri ve onurlarından dolayı düşmana teslim olmayıp, topluca intihar eden Likya Halkı'nı, bu derginin çıktığı toprakların eski sakinini bu dokunaklı, içten, trajik, onursal şiirle anmak istedik.
PASPATUR, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi.. Sayı 1, MART - NİSAN, 2006

Fethiye'de ilk sayısı yayınlanan dergi, çok değerli şiir, öykü ve yazılarla dolu. Dergiyi çıkaranları kutlarız.

Cuma, Mart 17, 2006

Datca Yerel Tarih Grubu'nun Sergisi 2002

Datca Yerel Tarih Grubu'nun ilk sergisinden bir görüntü. Nasıl bir sergi olduğu ziyaretçilerin yüz ifadelerinden anlaşılmıyor mu?

Amed Fidan İle Sohbet

AHMET FİDAN la sohbet

Not: Ahmet Fidan Kızlan’dan. Sohbet, İskele’de bir kahvede yapıldı. Konuşmalar hiç değiştirlmedi.


N.- Eeee! Anlat bakalım Amed, şu yeldermenlerinin iğliğini… Dağda nasıl kesiliyordu? Nasıl dermene taşınıyordu?...
A.-İğiliğin kesilmesi ayrı, daşınması ayrı, dermene getirildikden soona yontulması ayrı, yel dermeninin çarkının içinden geçirilip dermenin üstüne konması gene ayrı iş.
İğlik dermene getirildikten soona yontulması işi vardı. Ööle yuvarlak olduu gibi goyamazsın dermenin üstüne. Özel iğilik yontucula geli, bunu yontarak dörk köşe yaparlar. Yani, o 13 metre uzunluunda, 75 santim çapındaki yuvarlak çam kütüğü yontulur ve dört köşe bir kalas haline getirili. Bu işi yapan üç dört kişi vardı o zamanlar:Halil Öztekin, Memet Çavuş, soy ismi Seyhan, Mustafa Özer, Ömer Yılmaz.. Bu adamla bu işi Rumlardan öğrenmişle. Rumlar gitmeden evvel burada bu dermenleri çalıştırırlarmış. Yanlarında çalışmışla ve öğrenmişle.
Aşcı Ali, lafa karışır- karaköydeki dermen için de GocaDağ’dan iğlik getirmişle köylüle. Şu Körmende sahildeki yeldeğirmenine. Belki o iğliğide bu aynı adamla yontmuşladır. İğlik hala dermenin üstünde duruyor. Gidik görebilisin.
N.- Eee! Arakadaş,, ben seni görüyorum arasıra Kızlan’da kayvede, ama adını falan bilmiyorum. Yalınız birisi va Halil Fidan adında, una çok benzettim seni. Ööle bi kardaşın falan vamı?
A.-Va, Emme u çok genç, benim gada bişey bilmez.
N.- Biliyor, biliyor. Maşallah! unda da kafa motor gibi çalışıyor. Bene çok şeyle anlattı. Ninesinden anasından duyduğu hiçbişeyi unutmamış. Siz neye bööle akıllısınız? Gülme, ciddi söylüyorum. Tarih gibisin baksana maşallah. Hemde bene tutmuş, ilk tarihçi Herodotus’dan bahsedikdurusun. Kaç sene mektaba gittin sen?
A.-Aaa Nihat efendi, mektaba beş sene gittik emme, bi öğretmenimiz vardı… Sorma. Belki tanırsın: Muammer Kara, köy enstitüsü mezunuydu. Ne örgetirdi bize valla..
N. -Aaa, bilmemin Muammeri.. Ben unun gızgardaşınnan bi sene nişanlı galdım, İzmir’deyken. Ama o gız, unun üvey gardaşıydı.
A.-Ülen Nihat efendi, sende az heradus deelsin yani… (Heradatus)
N.-Ee, ne yapalım, Saksıda akıl az olunca hayatın da enişli yokuşlu, zorlu olu, düz olmaz elbet…
A.-Benim Bubama Deli Memed derlerdi. Tam deli deeldi emme, kendi kafasına göre Memed’lere takılırdı. Bunlar bi araya geldilemi, kalkmadan üç gün, dört gün içerle.
Bak sayaan: Gızlandan Deli Memed, Eski Datça’dan Kel Memed, Elee’den Gara Memed, Batır’dan Berber Memed, Emecik den Hacı Memed, Karaköy’den Sarı Memed. Bunnarın içinden Edmecikli Hacı Memed çok güzel keman çalardı. Bunna bi araya geldimiydi, sen bak gayri bayrama. Guzula mı kesmezle, tavuk mu kesmezle… Keman, şarkı türkü gırla giderdi. Biz daha evvel Gızlan’da Kamil Ağa’nın goyunlarına bakardık yarıya. Soonadan Ağa bize goyunları sattıydı. Aldık, epey goyun yapmışdık, altmış yetmiş gadan aldık, yüz elli goyun yapdıydık. Fakat bubama goyun mu dayanı. Kesti, sattı içkiyle bitirdi. Soona biz Garaköy Güznesi’ne göçtük, Memed Ağa’nın oradaki tarlalarını işlemek için. Na bunna bilirlere. Orada bi kaç yıl galdık. İşte o yıllardan birinde, galiba benim askerlikten yeni döndüüm zaman, 1958 olacak. Duyuldu ki Tekir açıklarında bi Yunan vapuru batmış. Sahilde, mal, eşya, şarap ırakı sebilmiş. Bu şarabı, ırakıyı duyarda durur mu bubam. Topladı ne gada Memedi varsa köylerden, eşeklerle gittiler Körmen sahiline... “Altı Memedle.” Herkes Manufatura, mutfak eşyası, daha kıymetli eşyaları toplarkan, bizimkile ne gada ırakı, şarap varsa toplayıp geldile. Şarapla nah bööle fıçılarda. On üç fıçı şarap getirdilerdi. Irakıla tenekelerde. Bazıları şişelerde. Doldurdula bizim samannnığa; samanın içine sakladıla. Başladıla içmeye. Elde galan bi kaç koyunu guzuyu da orada bitirdiydi bubam. İçkileri doldurur giderdi heybelere. Gayri Memed arkadaşlarınnan buluşmuşdur. Eve bir hafta soona geli. Eve geldimiydi çok öfkelidir. Bağırı çağırı, biz çocukları evden gaçırdırdı. Gaçırdamazsa olmadık bi işe yollar. Evde anamla yalınız galdı mıydı gayri.. İşte…. Bilisine… Derdi udur zaten. Anama sataşmıştır. Biz eve döndükmüydük, anam herşeyi bildimizi düşünü, utanı, evin dışında kendine iş yaratırdı bi müddet… Bizim yüzümüze bakamazdı, utanırdı. Ne günlerdi u günle…
N.- Eyi de, biz dermenleri gonuşuk dururduk, nereden geldik bu Memedlere?
A.-Eyiye, Nihat efendi.. Beni sordunda. Oradan geldik. Hani demek istedim ben o adamın oğluyun.
N.-Tamam ama, bubana deli deyenne mi deliydi? Yoğsam buban mı deliydi buna bakmak lazım. Belki buban fazlaca akıllıydı da, daha az akıllı olanlar una deli dedile… Baksana adam hayatını dolu dolu ne güzel yaşamış. Biraz felsefesi de varmış. Yoksa nasıl toplar altı Memedi her köyden bi tane…
A.- Öyleydi işde…

N.-yahu Ahmed, şu bi de Kamil Ağa’nın gabaklarının ırgatla tarafından yolunması va. Sen bişeyle duydun mu o olay hakkında?
A.-Duydum tabii. Yakup yolmuş. Yakup saf, yanpiri yanpiri yörüyen, az özürlü biriydi. Devamlı Kamil Ağalara çalışırdı.
N.-Bu kabak yemeği meselesi ırgatlar çalcanın yanındaki tarlada çalışırken mi olmuş?
A.-Yoo. Tekir dediğimiz yerde, hani şu kızlan dağının arkasında, Gökova’ya bakan yerde cavırların bi tarlası varmış. Kamil Ağa orayı maliyeden satın almış ve etrafına kuru duvar yaptırıyormuş.
N. Yani nasıl? Bahçe duvarı gibi mi?
A. Evet. Duvar yapılır hani üstüde pıynar çalısı gibi çalılarla döşenirdiya eskiden, hayvan falan girmesin deye. İşte öyle. Irgatlar orda çalışıyormuş. Kabakların sökülmesi için Yakup’u asıl teşvik eden Mehmet Ölmez. Mehmet Ölmez, Kamil Ağa’nın öz be öz yeğeni olduğundan onda kahya gibi çalışırdı. Kahya gibi olmasına rağmen kendiside işçi gibi çalışırdı. O tarlanın duvarını yaparlarken hergün kabak yemeği gelmeye başlamış da o zaman kabakların kökünü oynattırmışla Yakup’a. Ben bu olayı dedemden dinledim. Dedem en doğrusunu bilirdi, Çünkü dedem aynı tarlada bekçiymiş. Amad dede dedikleri. Bak bene de dedemin ismini koymuşlar. N.- Tarla incirlik, bademlik gibi bişey mi?
A.- Yok canım, harıplık, zeytinlik falan. Biz Kamil ağanın koyunlarına yarıya orada bakardık. Sonadan biz goyunları paraylan satın almıştık işte. Başta dediim gibi. Keçilerini de başkası aldı.Biz satın aldıımızda 60 dene goyun vardı, bir iki sene içinde 150 dene goyun yaptık.Fakat bubam, kim gelirse bi goyun kesip ağırlıyordu. Satıp içiyordu, işte neticede koyunları bitirdik.
N. Öyle adama deli Memed demişle. Aslında akıllı adam.
A.- Yahu işte coştak ya bu. Her gelene içki veri, koyun kese yediri, deli demişle işte…
N.- Karaköy baskını ne zaman olmuş acaba?
A.-Karaköy baskını, Çanakkale harbi başlamadan bi sene evvel olmuş. Yani 1913 te falan. Dedem öyle anlatırdı.
N.- Ama diyorlarki; Sabit, Karaköy’de yaşayan bi Rum kızına tecavüz etmiş. Rum kızı Rodos’ta bir subaya nişanlıymış. Nişanlısı bunu duyunca gelip Karaköy baskınını yapmış. Ame gene derler ki; Sabit Efe de Kızlan’da iki Rum balıkçı tarafından tecavüz edilip öldürülen çoban kızı Zala’nın intikamını almak için Rum kızına tecavüz etmiş…
A.- Ama doğrusunu istersen Zala’yı öldürenler balıkçı deel, gene aynı mevkiide çobanlık yapan Ağsıl adında bir Rum’un iki oğluymuş. Bu Rumların adlarınıda derdi ninem emme şu anda aklıma gelmiyo. Bu Rum’un bir de kızı varmış ve Zala’nın çok iyi arkadaşıymış. Zala’nın öldürülüşünden sona Çandırma bu aileden herkesi sorguya çekince , Rum’un kızı söylemiş ve şahitlik yapmış kardeşlerinin Zala’yı öldirdüklerine. O iki Rum oğlu yargılandıktan sonra Muğla’da idam edilmişle. Zala’nın mezarı halen öldürüldüğü yerde duruyor. Ormancı Memed Teke varya unun bubasının baldızıymış.
N.- yahu bunu iyi bi yerde başka zaman konuşalım. Sende çok güzel bilgiler va.
A. -Yahu bizim anamız durmadan bize bunları anlatı dururdu. “Asıl cavırın çocukları” derdi ve adlarını da söölerdi. Ama şu anda aklıma gelmiyor adları. Hatırlayınca ben sene derin. Öldürülen Zala, aslında bize de hısım geliyor.. Zala’nın iki kız kardaşı daha varmış. Birinin adı Fatma, diğerinin Ayşa, işte bi de bu Zala. Aile İnceburun’da eğleniyormuş. Keçileri varmış. Zala o gün bu dağa keçileri güderken gelmişimiş. Anamın anlattığına göre Zala köyün en güzellerinden imiş. Bir de derdi ki o zamanlar bu dağlar hep işlenirmiş. Bu olaylardan sona zaten seferberlik çıkmış. Seferberlik çıkıkda herkes askere gidince dağlar tepeler işlenmemiş, tarlalıkdan çıkmış. Sonadan yağmurla toprağı hep taşımış, şindi kel yalım galmış.
.N-Ne çok bilgi va sende Ahmed?
A.- Sen biliyon mu ilk tarihçi kim?
N.- Kim? Sizin köyden mi?
A.-Yok Bodrum’dan, Hani ilk tarihçiyi soruyom.
N. Kim?
A.Heredos…
N.- Herodotus demek istedin.
A.- Hah işte, her neyse, O…
N. Seninnen bi daha konuşmam gerek.
A. Gel köye ne zaman istersen. Ben hep gayvedeyin.
N. Sen yeldermenleri hakkında da bişeyle bilisin. Yani tarihleri hakkında.
A.- benim böyüklerimden duyduum, dermenleri yaptıran Elee ağaları… Rumlara yaptırıp işletmesini de onlara yaptırmışla. Sonadan Rumla satın almış dermenleri
Galip Geremeliler’in dermeninde tarih vardı emme okunmazdı netçe. Tarih Rumen rakamlarınnan yazılmıştı. Sonadan ne oldu u daş bilmiyoruz.
Geçen sene bizim eve iki kişi çıkdı geldi. Baktık yannarında dil bilen birini de gatirmişle. Dedile bizim burada bi ev var. Dedik nerede? Buralarda dedi. Ben dedi yedi yaşına kadar burada yaşadım. Evini yatağını gösterivedik. Ağladı adam. Evin yıkıklarına baka baka. Bu ihtiyar Uçar falan vardıya hep onları tanıyor.
N.-Bi de Garfi varmış Rum. Taa aşağıda tarlası varmış. Tarlanın içinde bir de evi. İki dene kızı varmış. İrene adındaki çok güzelimiş.
A. – İrene deel, Eleni olacak.
N.-Yahu bize İrene dedilerdi.
A.-Bazıları garıştırıyor adları. Ninem Elene derdi. Bi de manisi var ya sene demişle köyden galiba.
N.- Evet: Mani şu:
Garfi Cavırın evine
Adı, Güzel Elene
Sümbeki’ye gitmeden
Aşık olmuş Birine. (Aşık olmuş Bedri’ye olması gerek. Ama millet Bedri’den korktuklarından adını kullanamımışlar.)
A.- Biliyurmung? Datca’da üç güzel varmış o vakıtlar. Elene, Gızlanda; Mariya, Eski Datca’da; Dona, Betçe’de…
N. – Bi dene taa va… Onu da ben sööleyen. Batır’da Filibe’nin gızı, Zobi… Ama ayak parmakları altı daneymiş, ona da mani yakmış Batırlıla:
Şu Rodos’un hamamı
Eğri Çıka dumanı
Filibe’de çok gız va
Altı dene barmağı.
Hadi bakalım Ahmed, Hoşça kal, köyde görüşmek üzere…Bu gayvede olmadı bu. Çok gürültü va Bu Datcalıla bizim çok konuşurla. Ne demiş eskile: Marmaras’ın arı lafı, Hisarönün Darı lafı, Darayha’nın garı lafı, Datca’nın guru lafı…
A..- Sende de laf çoğumuş Nihatçığım. Emme köye yakında gel. Güzel bi gonuşalım.
N. Tamam. Söz!....

Salı, Mart 14, 2006

DATÇA YEREL TARİH GRUBUNUN YAZIKÖY TOPLANTISI

Datça Yerel Tarih Grubu köy kahvelerinde toplantılar düzenliyerek köyün insanıyla, köyün yakın tarihini konuşuyor. Yukarıdaki resim2002 Yazıköy toplantısını gösteriyor.

Pazartesi, Mart 13, 2006

Emine Akyel'den Mani

Resimde gördüğümüz: Emine Akyel
Yaş: 86
Yer Eski Datca, Orhan'ın kahvesi
Etkinlik: Öykülü Yerel Manileri okuma günü
Emine teyze, manilerin yanında ilkokuldayken öğrendiği uzun bir Datca şiirini de okudu bize.
Aşağıdaki atışma, dünürüyle, Emine Teyze arasında olmuş.
İmine Deyze’den: (Kendi aksanıyla)
Benim bi damat da Muğla’da va, belkim bilisin. Bi gızım da orada hemşireydi. Orada evlendi galdı. Torunlarım filan va orada. Bazan gide galırın unlarda da: Bigün orda galıyorum gayri. Dünürümde orada. Benim gızın gaynanası. Sofraya oturuyoruz, gözüme bulgur plavı ilişdi:
Hemen aklıma bi mani geldi deyivedim:
Derede dermen daşı
Ben yimem bulgur aşı
Nerde gaynana varsa
Kılınçdan geçsin başı
deyividiydim, ortalık ööle sustu galdı. Ben baktım dünür bozuldu. Kusura bakma ben sene demedim bu maniyi, bööle denmiş dedim. Benim gız da azıcık gülmüştü. Bunun üstüne benim gızın gaynanası demesin mi bi mani:
Seni incikli gelin
Boynu boncuklu gelin
Oğlanı ben doğurdum
Kedi Bacaklı gelin. Bende bunu size demiyorum. Öyle demişle demesin mi: Ben de Altda galımıın, dedim ki:

Yere serdim kilimi
Tut Gaynana dilini
Sen tutmazsan dilini
Gaçırısın gelini. Ortalık süt iliman oluvudu ama şakaya furup gülüştük…

ÖYKÜLÜ DATÇA MANİLERİ

Okuma Yazma üzerine


Okuma Yazma

Kaynak Kişi: Sadiye Kaya
Söylendiği yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca


Henüz herkesin okuyup yazamadığı yıllardı. Eski Datça’dan Kemal, Muğla’da ortaokulu okumuş birkaç şanslı isnsandan biriydi. Oldukça yakışıklı, çok iyi giyinen zevkli insanlardandı. Hatta maliyede memur olduktan sonra bir gramofon bile edinmişti. Evleri, Eski Datça’nın ortasından akan derenin batı tarafındaki tepenin yamacındaydı. Hatta, oraya o zamanlar “Tepe Obası” derdik. Derenin doğu yakasında da Asiye’ler otururdu. Asiye, Eski Datça’nın en güzel kızlarından biriydi. Kemal ile Asiye arasında için için tutuşan bir aşk başlamıştı. O günlerin şartlarında buluşup konuşmaları mümkün değildi. Kemal, Asiye’ye bir mektup yazıp komşusu Rabiye teyzeyle gönderdi. Rabiye Teyze böyle ara bulmaya bayılan birisiydi. Fakat, Asiye’nın okuma yazması yoktu. Mektubu okumadan bir kenara attı. Rabiye teyzenin de yoktu okuma yazması. Böylece daha sonraları gelen mektuplar da okunamamıştı. Asiye, Rabiye Teyzeyle haber yolladı, Kemal’e: “söyle de bana mektup yazmasın, benim okumam yazmam yok. İstersen bu haberi ona şu maniyle ilet” dedi, ve Maniyi Rabiye Teyze’ye ezberletti:

Düvende bez dokumam
Evde fazla otumam
Beyhude mektup yazma
Ben latince okumam (O zamanlar yeni yazıya “latince” deniyordu)

Birkaç gün sonra Kemal şöyle bir maniyle haber saldı, Asiye’ye:

Sen bir güzel çiçeksin
Canlar yakan böceksin
Eğer beni seversen
Okuma bileceksin.

Bu cevap Asiye’yi çok etkiledi. O sıralar okuma yazma seferberliği vardı ve okulda geceleri yaşlılara okuma yazma öğretiliyordu. Hemen gece okuluna gidip bütün gayretiyle çalışmaya başladı. Üç ay sonra Kemal’e eğricik büğrücük latince (yeni yazı)harflerle yazılmış bir mektup geldi. Mektup sadece bir maniyi taşıyordu içinde::

Bilirin hallarını
Beklerin yollarını
Ben okuma öğrendim
Yolla mektuplarını.
Bu iş bu kadar basitti. Aşk, üç ayda Asiye’yi okur yazar yapmıştı.
****************************************

Söz okuma yazmadan açılmışken şu aşağıdaki maniye değinmeden geçmeyelim:




Kaynak kişi: Hamdi Sarı
Söylenen yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca

Cumhuriyetten sonra uygulanan okuma yazma seferberliğinin en yoğun olduğu yıllar… Yaşlısı, genci akşam işten gelip yemeklerini yedikten sonra, Eski Datca’nın üç sınıflı okulunun iki dersliğini dolduruyorlar. Birinde erkekler, diğerinde kadınlar. İki dersliğin arasında daracık bir koridor var. Her iki derslikte olanlar birbirlerini rahatça duyabiliyorlar. Böyle diyorum, çünkü, ben üçüncü sınıfa kadar aynı okulda okudum. Kadınlar, yazıyı ezberlemek için durmadan, yüksek sesle, hep bir ağızdan kelime hecelemeye çalışıyorlar.. Erkeklerden biri kadınların öğrenmek için çektikleri zorluğu şu maniyle dile getiriyor:

Bugün Cuma gecesi
Yüzündedir peçesi
Kadınları delirtti
Latincenin hecesi

Okuma Yazma üzerine son bir Datca manisini daha dile getirip sözü bitirelim:
Datça’nın Mesudiye köyünden Hakkı Hoca, Rodosta medrese eğitimi almış şahıslardan birisiydi. Asker olmuştu. Bulunduğu birlikte bulunan bütün hemşerilerinin mektuplarını o okuyup o yazıyordu. Okuduğu mektuplardan birini hiç unutamamıştı. Askerlik bitip Datca’ya döndüğünde bu sırrı saklayamamış, herkese anlatmıştı. Askerin hasretle yanıp tutuşan eşi, kocasına şöyle bir maniyle seleniyormuş;

Burgazların gavunu
Ağlar ağlar avunu
Bu sene de gelmezsen
Ölmüş belle garını… (Burgaz, Datca’da bir bölgenin adıdır.)




tclbumyh

Pazar, Mart 12, 2006

Daha yakından görelim

Bu plajın kış ziyaretçilerine daha yakından bakalım... Zaten onlar da bize bakmıyor mu?

Cumartesi, Mart 11, 2006

İneklerdeki Deniz sevgisi

Yer: Datca/ Alavarı, Gökova körfezi. Halikarnas Balıkçısı'nın yazılarında anlattığı yerler
Plajı dolduranlar: Emecik Köyü'nün inekleri
Zaman: Aralık Ayı. Aslında zaman farketmez, nasıl olsa yüzme niyetinde değiller. Sadece siestadalar.
Resimleyen: Nihat Akkaraca

ÖZENTİ

ÖZENTİ
Nihat Akkaraca

Askerliği sayesinde iki sene Aydın’da kalmış, şehirli gibi görünmeye çok meraklı olduğundan, artık taşralı gibi yürümemeye, taşralı gibi bakmamaya veya Datçalı gibi konuşmamaya gayret ediyordu. Giyiminde olsun yürüyüşünde olsun bayağı tutturmuştu işi. Hatta terhis gününün yaklaşması bile onu sevindirmemişti. Çünkü terhis olmasıyla taşralılık başlıyacaktı. Terhis gününün yaklaşması sadece telaşlandırmıştı. İyi bir terziye takım elbise diktirmiş, bir çift iskarpin ve bir de siyah camlı, harika bir güneş gözlüğü almıştı. İzmirden vapura güverte biletiyle binmiş olmasına rağmen, ne olur ne olmaz düşüncesiyle vapur Datça’ya demir atınca ikinci mevkiiye geçmiş, vapura yolcu almaya gelen Datçalı sandalcının kendisini ikinci mevkiide görmesini sağlamıştı. Hoş onu ilk gören Datçalı da zor tanımıştı sırtındaki gıcır gıcır takım elbisesi ve gözündeki simsiyah camlı güneş gözlüklerinden dolayı. İlk gördüğü sandalcının eline tahta bavulunu sıkıştırmış, sandalcı arkada kendisi elleri arkasında vapurun merdivenlerinden inerken sendelemiş, ama bunu kimseye çaktırmadan ellerini arkadan bırakıp merdivenin korkuluğunu tutarak inmişti. Sandalın bir kenarına itinayla oturup yolculardan kimseyi gaale almadan İskele Mahallesi’ne, küçümseyerek bir bakışı vardı ki herhangi bir devlet dairesini teftişe gelen önemli bir müfettiş zannederdiniz… Sandaldan inince, sandalcının rıhtıma bıraktığı tahta bavulunu, (ki bu bavul her şeyi mahvediyordu, veya belki de bu yüzden o bavulu elinde taşımak istemiyordu) orada bırakarak. elleri arkasında ağır ağır yürüdü, Rauf’un kahvesinin önünde oturmuş laflamakta olan Datçalı’ları görünce durdu. Gene elleri arkasında siyah gözlüklerin arkasından oturanlara şöööyle bir baktıktan sonra, temiz bir türkçeyle seslendi: “Yahu bu memlekette hamal falan yok mu?” Bir şehirli okmanın iyice tadını çıkartıyor, artık son darbeleri vuruyordu. Ondan sonra fasa fiso…
Kahvenin önünde oturanlardan biri: “Yahu! Bu bizim Omar değil mi?” diğeri: “Hangi Omar?” “Yahu şu Omar görgülü, Gargı, Mendelle’de çoban vardıya.”. Oturanlar neredeyse hep birden: “aaa! Ülen Omar hoş geldin” deyince gayet ciddi olarak Omar, bir elinin işaret parmağıyla bavulunun durduğu tarafı göstererek: Şu bavulu bizim eve kadar götürecek bir hamal bakıyorumda…”deyip ellerini tekrar arkasına bağladı. Omar’ın “bir” kelimesinde “R” kullanışını oradakilerin hepsi yadırgadı. Çünkü “bir” kelimesindeki “r” yi, bilhassa vurgulamıştı. Gerçekte Datçalı olarak “bi hambal” demesi daha hoş olurdu. Oturanlar hafiften tebessümle Omar’a bakarken, Mehmet Badal yerinden kalktı, yardımcı olmak üzere yanına gitti. Ne de olsa eski arkadaşıydı. Mehmet’in ona yardıma gidişi, orada oturanların hafızasında, onun bavulunu taşıyan kişi olarak kalmıştı..
Mehmet Badal’ı bulup araştırdığımda, şöyle anlattı olayı:“
Yok be Nihatcıım! Ben o gün, bavul falan taşımadım, yanına gittim hoş geldin dedim. Milletin aklında bu galmış. Sadece yardım ettim. Eşeğiyle Gargı’ya gitmekte olan Dermenci Mustafa’yı çevirip, Bavulu ona verdik. Omar’ların evi nasıl olsa yolunun üstündeydi. Bavulu eve bırakıvı dedik… Ama Omar, eşekle veya eşeğin arkasından gitmedi. O, takım elbisesi, yeni boyanmış şehirli pabuçları ve siyah gözlükleriyle, elleri gene arkasında daha sonra Gargı’ ya yürüdü, yalnız başına….”
Bu son yürüyüştü, şehirli olarak....

DATÇA 1950'li yıllar

N Ne motor sesi ne mazot kokusu: Ne gürültü ne çevre kirliliği. Sadece tabiat ve dostluklar...

İSTANBUL'da BİR DATÇALI (Ceket)

Not: Gerçek yaşamdan alındı (Bir öykü değil)


Nihat Akkaraca

Bazen senede bir, bazende iki senede bir gittiğim İstanbul’da aylak aylak dolaşmayı severim. Huyumdur; metroda, vapurda veya otobüslerde karşımda oturan herhangi birini, o an dışarıya yansıttığı imajla inceler, onun hakkında, kafamda seneryolar yazar, hoşça vakit geçiririm.. Bunun dışında, beni oyalayan bir de vitrinler vardır. Elektronik işiyle uğraştığım yıllarda, İstanbul sokaklarında geçirdiğim zamanın yüzde altmışı, elektronik malzeme satan dükkanların vitrinlerine bakarak geçerdi. Şimdilerde artık daha çok kitapçı vitrinleri, arasıra da olsa giyim vitrinleri zamanımın çoğunu alıyor. Giyim vitrinlerine baktığımı okuyan da, giyimine meraklı, giyinmesini seven, bilen biri zannedecek. Aslında, nasıl pasaklı giyindiğimi beni tanıyan herkes bilir.
İki sene evvel iki haftalığına İstanbul’daydım. Ellerim paltomun ceplerinde, Beşiktaş’ın cıvıl cıvıl kaynaşan çarşısını, “boş gezenin boş kalfası” gibi arşınlamakta, vitrin önlerinde oyalanarak, giysilere bakmaktaydım. Balıkpazarı’nın tam karşısında, küçücük bir dükkanın vitrininde görmüş olduğum bir ceket dikkatimi çekti. Dikkatimi, ceketin ahım şahım bir marka oluşu falan değil, sadece rengi, deseni ve etiketindeki uygun fiyatıydı.. Aynı sokakta üç dört kere volta vurarak hem her geçişte vitrindeki ceketi gözden geçirdim, hem de böyle bir alışverişi yapmam gerekli mi, değil mi diye bütçe hesaplarına girip, karar verdim..
Kapıdan iki merdiven aşağıya inerek kendimi, küçücük bir dükkanın içinde, masanın başında oturmakta olan altmış yaşlarında bir adamın karşısında buldum. Adam fiziğiyle, giyimiyle, konuşma tarzıyla tam bir İstanbullu imajı veriyordu insana. Yüzüme “Hoş geldin, buyurun” der gibi baktığında, vitrindeki ceketi işaret ederek:
“Şu cekete bakmak istiyorum,” dedim. Eliyle alt katı işaret ederek:
“Aşağıya inerseniz, orada ilgilenirler” diyerek beni alt kata yolladı. Alt katta benimle ilgilenen, otuz, otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, cüsseli ve yakışıklı bir adam vardı. Ben kararımı daha sokakteyken vermiş olduğumdan adamı fazla uğraştırmadım. Vitrinde gördüğüm ceketin aynısını isteyerek, üstümdeki paltomu ve eski ceketimi çıkarttım, denemek üzere yenisini giydim. Ceket, sırtıma kalıp gibi oturmuştu. Sanki terziye ısmarlama yaptırılmış gibi… Karşı duvardaki boy aynasının karşısına geçip kendime baktığımda, eski ceketimle ne kadar pasaklı göründüğümü anladım. Bu yüzden de sırtımdaki ceketi birdaha çıkartmak istemedim. Satıcı adam da:
“Gerçekten üstünüze çok güzel oturdu, güle güle giyin” deyince, eski ceket ve paltomu koymak için bir poşet istedim. Artık bu şık görüntümü paltoyla falan kapamak istemiyordum.
Üst kata ödemeyi yapmak için çıktığımızda, masanın başında oturmakta olan dükkan sahibi adamdan da beğeni alınca, iyi bir alışlveriş ettiğimi düşünerek epey sevindim. Ödemek için cüzdanımı çıkardığımda, içinde sadece 15 milyon lira para olduğunu gördüm. Ceketi ödemek için dört onbeş milyona gerksinim vardı. Adamdan özür dileyerek bankamatikten para çekmem gerektiğini söyleyip kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, genç olan: (daha sonra dükkan sahibinin oğlu olduğunu öğrendim)
“Cebinizdeki paraları bırakıp, bankamatiğe öyle gitseydiniz,” dedi. Bense: “Hemen geliyorum” diyerek, rahatça sokğa çıktım.. Nedendir bilmem, nereden kafama takıldı ben, o sokakta, hem de o dükkanın yakınlarında bir bankanın şubesi olduğunu zannediyordum.. Biraz yürüdükten sonra, ortalıkta bir banka şubesi göremeyince, genç adamın “cebinizdeki paraları bırakıp öyle gitseydiniz” dediği kafama dank etti. Parası ödenmemiş yeni ceket üstümde, eskilerin içinde olduğu poşet elimde, sokağın ortasında panikledim. Hemen dükkana geri dönmeyi düşündüm ama, korktum. Ya şimdi dükkan sahibi o genç adamı arkamdan göndermiş: “git yakala şu serseriyi” demiş de, ızbandut gibi herif arkama düşmüşse… Beni sokağın ortasında yakalayıp: “Çıkar ulan şu ceketi, manyak mısın, nesin” diyerek sırtımdaki cekete yapışırsa… Anlat gayri sen derdini sokaktaki millete. Ya da kolumdan tutup, sürükleyerek polis karakoluna götürürse… Ver bakalım ifadeyi polise… Ne diyebilirsin ki. Parası ödenmemiş ceket üstündeyken… Adam beni sokakta yakalamadan dükkana ben kendim girmeliydim. Adamın beni bankamatik kuyruğunda yakalaması bile durumumu hafifletirdi, en azından. Aklıma en yakın banka şubesi, ana caddedeki üst geçitin yanındaki şube ve bankamatik geldi. Oraya yöneldim. Çevreyi çok iyi bilmediğimden, bankayı hemen yakınlarda zannediyordum. Hızlı adımlarla ana caddeye çıktım. Banka şubesine doğru, kafamın içindeki değişik seneryolarla ilerliyor, adımlarımı attığım yeri görmüyordum. Her dakika kafamdaki seneryo değişiyordu. Kah, karakolda bir komiser: “koskoca adamsın, mağazalardan ceket yürütmeye utanmıyor musun?” diyerek, beni azarlıyor, kah, pos bıyıklı bir gardiyan beni kolumdan tutmuş, cezaevinin koridorunda bir koğuşa doğru sürüklüyordu. Kah, cezaevinin demir parmaklıkları arkasından, beni ziyarete gelmiş kızlarıma başıma gelenleri anlatıyordum..
Zaman zaman arkama baktığımda, dükkandaki genç adama benzer birini görüp, ürperdim. Fakat adam benim arkama değil de başka yere sapınca; “hah, o değilmiş” diye bayağı sevindim.
Banka şubesine gelip, kıvrılarak uzamış bankamatik kuyruğunda beklerken, sıkıntıdan akan terlerle ıslanmış olduğumu, üşüyerek tiril tiril titremeye başladığımda anladım. Poşetten paltomu çıkarıp giydim. Paltoyu giyerek biraz olsun kendimi gizlemiş olacğımı da düşünmedim değil… Ne de olsa sırtımdaki yeni ceketi kapatacağından, arkama düşmüş olan adamın beni tanıması zorlaşacaktı, hiç olmazsa
Sıram gelip de paramı çektiğimde, aynı yoldan dükkana dönmeyi göze alamadım. Ola ki,yolda adamla karşılarız ve hiddetlenmişse hışmına uğrayabilirim, diye düşündüm. Dükkana kendiliğimden girmeliydım. Arka sokaklara daldığımda, yolumu da şaşırıp biraz zaman yitirdim, dükkanı buluncaya kadar. Ben dükkana dönmekte geç kaldıkça, korkum da o kadar artıyordu.
Dükkanın kapısından içeri girdiğimde, babanın oğluna bakışından anlar gibi oldum arkamdan neler konuştuklarını. Bakışlarıyla baba, oğluna demek istiyordu ki: “Ben sana demedim mi? Ben adamı adım atışından anlarım, bak! Nasıl döndü.” Belli ki, oğlu arkamdan gelmek istemiş; ama adam bırakmamış olacak (Sonradan tamamen böyle olduğunu öğrendim) Ben ise dükkana girer girmez özür dilemeye başlamıştım.. Dükkan sahibi yüzüme bir müddet tebessümle baktı ve kısaca bir soru sordu:
“Arkadaş! sen nereden geldin?” Soru tam böyleydi.
“Ben, beyefendi, Datça’dan geldim,” deyip, özür dilediğimde, O, bir taşralıyı adım atışından bilmiş olmanın mutluluğunu tadıyordu sanki.
Oğlu, tekrar aşağı kata işinin başına döndüğünde, biz, çaylarımızı içerek devam edecek bir ahbaplığın temellerini atıyorduk. İstanbul’a her gidişimde mutlaka uğrarım o sevimli, küçücük mağazaya. Her seferinde o anıyı anar, güleriz dükkansahibi Abdullah beyle…
Fakat, siz siz olun benim düştüğüm hataya düşmeyin İstanbul’da. Herkes Abdullah Efendi değil orada.

Cuma, Mart 10, 2006

CAHİT ÇETE'den bir anı

Çeşmeköy’de, eskiden de okul varmış. Eskisi yıkılmış. Aynı yere yenisi yapılacak. Cümhıriyetin ilk yılları. Türklerden usta yok. Köyün ustaları Rumlardanmış. Onlar da “Mübadele” içinde gitmişler. Ama köylüler, hangi ustanın nereye gittiğini, nerede olduğunu biliyorlar.
Lozan antlaşmasına göre, köyden giden Rum ustaları getirip çalıştırmak serbest. Köyden giden ustalar Simi (Sömbeki) adasındalar. Getirilirler. Binanın taş yapısını yaparlar. Yapıdaki Rum stili bundandır.
(Derleyenin notu: Bu ustalardan biri çok güzel keman çalarmış. Her akşam kahvede keman çalar, milleti de oynatırmış, kendi arkadaşlarını da. Beraberlerinde getirdikleri Rum amele, ağır işe dayanamamış. Bir gün Palamutbükü’ne gitmiş, Rum ekipin sandalını alarak adaya kaçmış.Burasını anlatan Ahmet Karaman)
Aradan zaman geçince Türklerden de ustalaşanlar çıkar.
İlk ustalar, Sındı Köy’ünden Bekiroğlu’dur. Bizim köyden, onun çırağı Hamdioğlıu’dur. O da, Hamdioğlu da ustadır artık. Yapının geriye kalan çatı, kapı, pencere, sıra işlerini bunlar yapar.
Yapılan kapılar, pencereler ellili yıllarda hala kullanılıyordu. Sanırım altmışlı yıllarda değiştirildi. Çatısındaki kiremitler MARSİLYA markalıydı.
Mübadelede buradan gidenlerin Atina yakınlarına yerleştirildikleri yazılır. Ama yakın adalara yerleştirildiklerini gösterir deliller de var.
Birincisi; ilkokul binamızın yapılması için getirilen, bizim köyden gitme Rum ustaların Simi Adası’nda bulunmaları.
İkincisi; Ellili yılların başlarında, Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı olduğu yıllarda, Yunanlılarla dostluğumuz, hoşgörürlüğümüz çok iyiydi. Adalardaki Rum balıkçılar, bizim sularımıza çıkıp (yasak olmasına rağmen) dinamitle balık avlayabiliyorlardı.
Bunlardan biri bizim kıyıda avlanırken gümrük askerleri tarafından yakalanıyor. Köyün karakoluna götürülürken Çeşme Alanı’na girdiklerinde kıyıdaki eve bakıp ağlıyor. Ev Hacıoğlu amcamın evidir. Evin eski sahibi bunlarmış. Çocukluğu bu evde geçmiş. Ağlaması bundanmış.
Üçüncüsü; Fevzi Hoca Rodos’a gittiğinde orada oturan bir Rum, Datca’nın iskelesinde bulunan babasına, dedesine ait evi sormuş.
(Derleyenin notu: Datça İskelesindeki, dedesine ait evi soran Rum, arkadaşım Kostas Farmakidi olmalı. Bugün gümrük binası olarak kullanılan yapının adı hala “Farmakidi Evi’dir.)
Lozan Antlaşmasına göre Yunan Adalarındakilerle alışveriş yapmak serbestmiş. Bu Montrö antlaşmasına kadar sürmüş.
Alış veriş, değiş-tokuş yöntemiyle yapılıyormuş. Bizimkiler tavuk, yumurta, pava(Mördümük) bulgur, incir, harup götürüyormuş. Karşılığında şeker, rakı, kahve, şarap getiriyormuş. Yunan Adalarının bize en yakını olan Simi adasında bizim köyden gitme Rumlar olduğundan , bu iş daha kolay oluyormuş.
Bir seferinde, adaya yelkenli kayıkla yük götürürlerken, fırtınaya yakalanmışlar kayık batmış. İçinde bulunan iki amcam boğulmuşlar. Gulvezer (Mehmet Çuhadar) amcam bir şeye tutunmasına rağmen boğulmuş. Ortak olduğu kayığa, işi çıktığı için o sefer katılamayan babam, boğulmaktan kurtulmuş.



10


Cahit Çete, Köy Enstitüsü çıkışlı emekli öğretmenlerden. 1931 doğumlu. Geçen yıl Yeniden İmece dergisi'nde yayınlamış olduğum "Datca - Antalya/Aksu Yolcuları" adlı öyküdeki çocuk kahramanlardan biri. O altı çocuğun en genci ve yapı olarak da en ufak tefekleriydi. Aksu Köy Enstitüsünü bitirip öğretmen olduktan sonra Köy Okullarına ders kitapları ve çocuk öyküleri yazmış, daha sonra İzmir'de bir yayın evi kurmuştu. Şu anda Datca/Palamutbükünde, tam denizin kenarındaki evinde emekliliğin tadını çıkarıyor. İleride gerektikçe anılarından kısa parçalar vereceğim.

Perşembe, Mart 09, 2006

ESKİ DATCA'DA EV YAPIMI





O yıllarda ev, yalnız gereksinim olunca yapılırdı. Hiç kimse “Ben ev yapıp satayım” diye ev yapmazdı. Daha çok, ailede evlenecek erkek varsa, bir eve gereksinim duyulurdu. O zamanlar ortalarda mimar, mühendis olmadığından yapılacak ev örneği, etraftaki evlerden seçilirdi. Yapılacak evin türünün seçiminde, ailenin sosyal, ekonomik durumu etkiliydi. Bazı aileler yaşadıkları eve bir oda ilave ederek, oğullarının kendi yanı başlarında, “büyük aile” şartları içinde yaşamasını isterlerdi.. Bu sistemde evlenecek olan erkeğin sosyal güvencesi düşünülürdü sanırım. Mevcut aile içinde beraber çalışıp, beraber harcamaları daha güvenceli ve daha ekonomik oluyordu. Kaldı ki evlenen çocuk, evlendikten sonra da ailesinin tarlasında çalışacak olduğundan bu sistem, daha pratik bir yol olarak görülürdü.
Fakat, bu kuralı etkileyen başka faktörler de ortaya çıkabilir ve çok zaman bu kural yürümez. Bazen, kız evi, bazı şartlarla çıkar oğlan evinin karşısına. Mesela, şu mani Eski Datca’da o yıllarda yakılmıştır ve o günleri bu güne aktaran önemli bir halk dizesidir:

Evini yümsek yaptır (Yümsek=Yüksek)
Pencerene cam dakdır
Benim gızı istersen
Çifte bilezik yaptır.

Bu dizeleri açıklarsak, ev tipini etkileyen bambaşka faktörler olduğunu görürüz.
Maninin yakıldığı yıl 40’lı yıllar, sanırım. Olayın geçtiği günleri ben kendim hatırladığıma göre o zaman 11-12 yaşlarındaydım.
Eski Datca’nın güzel kızlarından biriydi Nergis. Çoban Amad’ın üç kızından biri. Hızırşah Köyü’nden Memed, (ona “İnce Memed” derlerdi) Nergis’e öylesine aşıktı ki, bu aşk dillere destan oldu. İki aile arasında yapılan basit bir törenle nişanlandılar. İnce Memed neredeyse Eski Datca’da yaşamaya başladı. Nergis’den ayrı kalmamak için köyüne gitmiyor, Nergis’in ailesi için çalışıyordu. Mali sıkıntılar yüzünden nişanlılık herhalde bir yıl kadar uzayınca, Nergis’e Kuşadası'ndan başka bir talip çıktı. Belki de talip kendiliğinden çıkmadı. Nergis’in ablası daha önce Kuşadası'na evlenmişti, yenidamat adayını o buldu sanırım. Nergis’in anası, Dudu, iki talip arasındaki farkı düşünmeye başladı. Kuşadası'ndaki adayın iki katlı evi vardı. Evlenirse kızı Nergis, o evde yaşayacaktı. İnce Memed’in evi yer evdi. Kuşadası'ndaki damat adayının evinin penceresi camlıydı; İnce Memed’in evinin pencereleri ağaç kepenkliydi. Kuşadası'ndaki aday iki bilezik takacaktı. İnce Memed tek bilezik takmıştı; o da sırça bilezikti. ( o zamanlar camdan yapılmış bileziklere "sırça bilezik" derlerdi.
Bir ara bir dedikodu yayıldı Eski Datca’ya: Nergis’i nişanlısından ayırmışlar. Yani, nişanı atmışlar, Kuşadalı Ayhan’a söz kesmişler,diye
İnce Memed’in ailesi, kız evini yeniden ikna edebilmek için ne kadar uğraştıysa da olmadı ve iki ailenin arası iyice açıldı. Birbirlerine laf göndermeye başladılar. Bu göndermeler arasında, kızın anası Dudu, yukardaki maniyi yolladı İnce Memedler’e.
Bu ayrılıktan sonra İnce Memed, Nergis' e bir mani yolladı:
Burgaz yolu mezerlik
Oturu tütün dizerdik
Şindiki gızların nişanı
İki altın bilezik
Çünkü, Memed'e göre Nergis iki bileziğin hatırı için onu terkediyordu...

Nergis’in buruk bir düğünü olmuştu o zaman. Çünkü Eski Datca ve Hızırşah halkı, Memed’in tarafını tutarak düğüne katılmadı. İki sevdalıyı ayıran Çoban Amad Dudusu hakkında demedik laf bırakmadılar. Sonuçta, Nergiz gelin oldu ve vapurla Kuşadası’na uğurlandı. Eski Datca’dan bir manici, bu olayı bir maniyle belgeledi:

Bugün ayın otuzu
Gider Vapur Yolcusu
Memed’ciği çıldırttı
Çoban Amad’ın Dudusu.

Dudu, Çoban Amad'ın karısı olduğundan "Çoban Amad Dududsu" derlerdi.

Kanımca, bu kısa öykü ve iki mani, Datca’da ev yapımını etkileyen faktörlerden birini ortaya koyuyordur..
Erkek tarafı, bir kızı istediğinde ilk konuşulan konudur ev konusu. Evi var mı? Nasıl bir ev yapacak? kızımız kayınvalidesiyle mi oturacak? Ev yapılacaksa, nasıl bir ev yapılacak? yer ev mi? Yümsek evmi? İkikatlı ev mi? İstekler böyle sıralanır ama, sonucu gene ekonomik durum etkiler.
Ortalarda mimar, mühendis olmadığından, yapılmış olan evlerden, kafalarındaki tasarıma en uygunu örnek olarak alınır ve hazırlığa başlanır.
Yapılacak ev tipleri bellidir:
1-Yer ev: yere, zemine oturtulmuş, bir hanay bir odadan ibaret en basit taş evdir. Çatısı kiremit değil topraktır.
2-Yüksek ev. (Datca aksanıyla “Yümsek ev.”) Yerden bir buçuk metre kadar yükseltilerek, ağaçtan taban çakılmış, dört-beş basamaklı merdivenle girilen, zemin katın kiler veya depo gibi kullanıldığı tipik bir taş ev. Bu tip evlerin de damı geren (Su geçirmez, killi toprak) dir.
3-İki katlı ev: Daha çok Rum evleri. Bu evi yaptıranlar varlıklı kişilerse, evin pencereleri camlıdır. Eski Datça’yı dolaşırken görürsünüz. Bu tip evler hep bir adla anılırlar: Karanik Evi, Hristoforos Evi, Andonaki Evi gibi… Bu evlerin çatısında çoğunlukla kiremit kullanılmıştır. Hem de Marsilya kiremidi…
4-Konak tipi evler: Şimdi yıkılmış olan Papazoğlu Evi, Reşadiye’deki Mehmet Ali Ağa Evi, Eski Datça’daki Kaba Osman Evi gibi.

Bu evlerden birini yapacak olan kişi ilkönce evi ne zaman yapacağına karar verir. Bu çok önemlidir. O yıllarda ev yapacak olanlar, düğün dernek yapacak olanlar çoğunlukla güz mevsimini beklerlerdi. O mevsimde bademini satmıştır, incirini, harupunu, en önemli gelir kaynağı olan palamut mahsulunu satmıştır. Her ne kadar inşaatın önemli bir kısmı yardımlaşmayla yapılıyor olsa da, Yapı ustalarına, marangoza, imecede yapılacak yemeklere ödenecek para gerekir.
İnşaata başlamak: İlkönce evin babası veya yetişmiş oğlu varsa arkadaşları ve komşuları ile veya kimin o sene kirece ihtiyacı varsa onlarla birleşerek bir kireç ocağı yakmaya karar verirler. Bu 7 veya 8 kişiden oluşabilir. Kireç ocağı için yer tayin edilir. Kirecin yakılacağı yerin taşı, kireç yapmaya uygun olmalıdır ve yer makilik, çalılık olmalıdır. Çünkü, taşı kirece çevirecek olan şey ateştir; ateş için çalıya çırpı gerekir. Taşların daha çok yerden çıkarılması tercih edilir ve duvar taşı iriliğinde kırılır.40 50 kilo gelecek şekilde, yani duvar yapılacak şekilde. Kırılan taşlar ocağın çatılacağı yere getirilir ve bu işi bilen birisi kireç ocağını çatmaya başlar. Bunu herkes yapamaz, ustalık ister.Kireç yapılacak taşlardan, üç-dört metre çapında, daire şeklinde bir yapı yapılır, sarnıc şeklinde. Yan duvar iki metre yükselince çatısı kubbe şeklinde örülür. Kireç ocağının çevresinden kesilmiş olan çalılar, ocağa yakın bir yere getirilerek kurumaya bırakılır. On beş gün sonra hava durumu göz önünde tutulur, Hava rüzgarlıysa yakım işi ertelenir. Sakin, rüzgarsız bir günde yakılmalıdır. Akşam üstü Ocağın içi çalı ile doldurularak yakılmaya başlanır. Bu yakma işi taşlar kireç halini alıncaya kadar devam eder. Bazen 24 saat bazen 40 saat devam eder. . Ocak soğuduktan sonra ki soğuması bir kaç gün sürer. Ocak soğuyunca kireç bir yere yığılır ve ortaklar arasında pay edilir. Herkes kirecini evine taşıyarak bir çukurda söndürür. Sıra,evin duvarı için taş bulmaya gelmiştir. Taş, benim hatırladığıma göre, daha çok eski yıkık evlerden alınır, inşaat yerine taşınırdı. Ev yapacak insan zaten önceden karar verdiğinden, eşeğiyle gittiği her yerde düzgün taş aramaktadır. nerede böyle yapıya uygun taş görse eşeğine yükler getirirdi ev yapacağı yere. Ev yapacak olan kendisi taş taşıyamamışsa, birgün imece yaparak bunu toplu halde eşeklerle evin yapılacağı yere taşırlar.
Harç için kullanılacak korasanın taşınmasına gelmiştir sıra.. Korasan, Eski Datça için, Hızırşaha giden yolun üstündedir. Bu iş için de imece yapılır. Daha çok gençler eşeklerle gelir, kimisi korasanı kazar kimisi taşır ve evin yapılacağı yere yığarlar.
Bu arada yapılacak evin durumuna bakılır. Evin odaları büyükçe yapılacaksa, mesela odanın eni üç metreden fazla ise, dilmeler bel vermesin diye tam ortaya bir Ortadüver** atmak gerekir.Ortadüver, çok sıkı, sağlam bir ağaçtan yapılmalıdır. Eski Datça’da palamut ağacı bol olduğundan, bu ortadüver hep palamut ağacından yapılırdı. Palamut ağacının olmadığı yerlerde pıynar ağacı kullanılırdı. Aslında pıynarda palamut ailesinden bir ağaçtır. Fakat o kadar kalın ve uzun olanını bulmak zordur. Ortadüverin kalınlığı 40x25 cm. olmalı. Uzunluk odanın uzunlığuna göre değişir. O kadar uzun bulunamazsa, iki ortadüver kullanılır, iki ortadüverin birleştiği yere sürme*** denen kalın bir direk konur. İki düverin uçları bu direğin üzerine bindirilir, diğer uçlarıda evin duvarlarına. Taş, korasan ve kireç hazırlandığı sırada, bu düver de gidilip, palamutluktan bir ağaç seçilerek, kesilmiştir ve bu işi bilen bir ustaya yontturularak kabaca kalın lata haline getirilmiştir. Bu düver ve sürme ile beraber pencere ve kapı üstlerine konacak sağlam ağaçlara i
htiyaç vardır. Bu iş için daha çok katran ağacı kullanılırdı. Katranda Fethiye tarafından getirtilir ama, o olmazsa yerine gene palamut ağacından yapılırdı.
Bütün bunlar hazır olduğunda, duvar ustası çağırılır O zamanın ünlü ustaları, Eski Datça ve civardaki köyler için, Eski Datçalı Cumalı Usta ve Batırlı Osman Usta'dır. Bu ustalar bazen birlikte, bazen ayrı ayrı çalışırlardı.Amele olarak evin çocukları, yoksa dışarıdan iki kişi bulunurdu..
Duvar bittikten sonra evin çatısı ve doğramaları için keresteye gereksinim vardır. Eve başlarken, yapılacak evin şekline göre ne kadar ve ne şekilde kereste gideceği hesaplanır, Mesudiye köyüne sipariş verilir. Datça, kereste işini o zaman Mesudiye’den veya Bozburundan temin ederdi. Mesudiye’ye sırf bu kereste işini yapmak için Tavas’dan iki dülger gelmişti. Bunlar ağacı orman idaresinden satın alır, el bıçkılarıyla ihtiyaca göre, tahta veya kereste olarak biçer, satışa hazır ederlerdi. Kereste, Mesudiye’den iskeleye kayıklarla, iskeleden Eski Datça’ya da eşeklerle taşınır. Zor da olsa, Mesudiye’den Datça’ya, 20 kilometrelik yolu göze alarak eşekle taşıtan da olurdu.
Doğramalık kereste “Çakmaksız” adındaki marangoza verilir. “Çakmaksız” o zamanlar Eski Datça'da tek marangozdu. Evin kapılarını, pencerelerini, kısacası ağaç işini verdiğinizde, kapım şöyle olsun, pencerem bu kadar büyük olsun, dolapların süslü olsun demezdiniz. Kaç kapı, kaç pencere ve kaç dolap yapılacaksa onu söylerdiniz, o bildiği gibi yapardı. Dolap kapaklarını sülemeyi unutmaz, Pencere parmaklıklarını dahi süslerdi. Demek istediğim o bildiğinden şaşmazdı. Kimsede ondan kötü yaptı diye şikayet etmezdi. Eskiden Datça’da pencerelerde cam kullanılmadığından, kepenk yapılırdı ve bunu yapmakta gayet basitti. Pencerelere yukarıdan aşağıya doğru 15 cm aralıklarla parmaklıklar konur, ama bu parmaklıklar muhakkak çentiklerle dekore edilirdi. Her iki kepenkin alt ve üst kısımlarına mandallar konur ki, kepenkler kapanınca mandallarla pencere eşiğine tutturulabilsinler.
Duvar işi bitince, eğer eve düver gerekmişse, akşamüzeri gençler kahvede toplanınca tellal bağırır: “hadin bakalım, düver almaya gidiyoruz palamutluğa”. Bütün gençler, onbeş veya yirmi genç karanlıkta düşer yola, ama herkes pür neşedir. Bu düver taşıma ve yerine koyma işi bir şenliğe dönüştürülür. O 700-800 kiloluk düver gençlerin omuzlarında giderken, alt kısmındaki yirmi çift ayakla görüntü, tam bir kırkayağı andırır. (benim aklımda hep öyle kaldı) Düver, evin bulunduğu yere getirilir ve omuzlardan bırakılmadan duvarın üzerine yerleştirlir. Sürme** istiyorsa o da konur ve ertesi gün, dilmeler düverle duvar arasına 30 ar cm arayla dizilir. Hazırlanmış olan Kargılar (Datca dilinde “çığlar”)güzelce soyulur, sağlıklı olanlar ve hepsi aynı kalınlıkta olanlar ayrılır. Birkaç arkadaş çağrılır ve kargılar düverler üzerine sıkça serilir, kırnap dediğimiz iplerle birbirine bitişik şekilde bağlanarak evin tavanı kaplanır. Bunun üstüne de daha evel kesip getirilmiş zakkum dalları serilir. Zakkum dallarının üzerine deniz kenarından toplanan Safran(Deniz otunun kuruyup karaya çıkmış olanı) serilir. Safranın bulunmadığı köylerde “çam pürtüğü” dedikleri çam ağacından dökülmüş kuru çam yaprakları serilir. Safran da Çam pürtüğü de 5-6 cm kalınlığında serilir.
Safran veya Çam pürtüğünün üzerine beş cm kalınlığında tarla toprağı serilerek dama çıkarılmış olan silindir şeklindeki mermer yuvarlakla güzelce bastırılır. Bu toprağın serilmesi işi çok önemlidir ve bu işi iyi bilen kişiler tarafından yapılması gerekir. Toprak serilirken altta kalacak olan safranın veya çam pürçüğünün meydana getirdiği tabakanın bozulmamasına dikkat edilir.. Yani bir yerde fazla diğer yerde daha az olmamalıdır safran. “Geren” denen killi toprak bu tabakanın üzerine serilir.Geren her yerde bulunmaz. Datça’ da belli birkaç yerde vardır. Eski Datça’nın “Geren gazılanı” (bu yerin adı budur) Eski Datça’ya bir kilometre uzaklıktadır. Oradan zamanla o kadar çok geren kazılıp taşınmıştir ki; kazılan yerde bir dönüm büyüklüğünde bir çukur meydana gelmişti. Bu çukur kış aylarında su ile dolunca , toprak, özelliğinden dolayı suyu aşağıya bırakmaa, burası temmuz ayına kadar göl gibi kalırdı ve biz çocuklar burada yüzerdik. Son tabaka olarak serilen “geren” torbalar içinde Rodos Adasından da getirilir satılırdı. Bu geren en kaliteli geren idi ve bunun kullanıldığı damlar kesinlikle su geçirmezdi. Damın akmaması için meyil de çok önemlidir. Son kat olarak geren serilirken öyle bir meyil verilmeli ki, yağan yağmur doğruca oluğa gitsin.Çatısı böyle toprak olan her damın üstünde mutlaka silindir şeklinde mermer bir yuvarlak bulundurulur, dam ne zaman damlatmaya başlasa birisi dama çıkıp bu dam yuvarlağını yuvarlayarak gereni sıkıştırırdı. Bu yuvarlakların çapı tahminen 40-50 cm, uzunluğu da 50 cm kadar olur. Yuvarlaklar galiba ören yerlerindeki yuvarlak mermer sütunlar kesilerek yapılırdı.
Evet, evin damı da bitince, iç sıvası ustalar tarafından yapılır ve sıva kuruduktan sonra badanası yapılır. Marangoz gelip kapı ve perncereleri takar. Duvar dolabı varsa kapakları takılır. En son olarak da eğer ev, yer ev ise, tabanı korasan ve kireçten yapılan harçla sıvanır ve kurumaya bırakılır. Eğer “yümsek ev” ise Taban tahtaları Marangoz Çakmaksız tarafından çakılır. Ev iki katlı ise marangozun biraz daha işi vardır. Alt kattan üst kata merdiven yapılacaktır. Daha sonra odaların badanası yapılır. Biz badana demez “çırpma” derdik. Çünkü badana işinde fırça kullanmaz, yerli yapım süpürge kullandığımızdan, süpürgeyi duvara sürtmez, kireç kazanına batırıp duvara hafif hafif vururduk. Bu yüzden badana işine “ev çırpma” deniyordu. Çırpma işide bitince ev şimdi döşenmeye hazırdır artık
Evin döşenmesi oldukça basit olduğundan fazla bir masraf gerektirmez. Hem oturma odası, hem yatak odası ve misafir odası olarak kullanılan oda basitçe düzenlenecektir. Bir veya iki kilim serilecektir tabana. Bu “makat” olabilir, “kıl kıilim” olabilir, “ehram” da olabilir. Bu kilimlerin hepsi ev halkı tarafından yapılmıştır. Sadece “kıl kilim”in kılına, makat ve ehramın yününe para ödenmiştir. Ama yünü, eğirme ve dokuma işi aile fertleri tarafından yapılmıştır. Odanın iki tarafı şilteler ve yastıklarla döşenecektir. Yastıkların ve şiltelerin sadece yüzünün kumaşına para ödenecektir. O da ucuz kumaştan olduğundan fazla bir masraf getirmez. Duvara dayanan yastıkların içi çavdar sapı ile doldurulurdu.şilteler ise pamukla. Eh, pamukda herkes tarafından ekilir yetiştirilirdi o zaman. Duvara dayanmış olan uzun yastıkların örtüsü beyaz hümayından yapılır, kenarları mutlaka kanaviçe işlemeli olurdu. Bu kanaviçe işlemesini evin hanımı veya kızı yapardı. Zaten evin kadını evlenirken o işleri çeyiz olarak çokca getirmiştir.
Odanın karşısındaki ocağa konacak perdeyi unutmasak iyi olacak. Çünkü ocak perdesş de evin önemli dekorlarından biridir. Beyaz humayin den yapılmıştır, kenarlar dantel ve oya ile işlenmiştir. Perdenin tam orta yerinde renkli ipliklerle işlenmiş süslemeler olur. Ocağın karşısına gelen duvarın dibindebir sandık, onun üzerinede yataklar yığılmıştır. Sandık kavrulmuış veya bandırılmış incirle doludur. İncir,sandığa rastgele döülmez, çiğnenerek bastırıla bastırıla tepildiğinden, ancak kazınarak alınabilir sandıktan. sandık üstüne düzgünce yığılan yataklar ve çarşaflar beyaz bir örtüyle örtülmüştür. Bu örtüde topluiğne başı kadar bir leke olsa, evinkadının pasaklı diye adı çıkar. Sandığın yanında evin iki çıkrığı bulunur. Biri pamuk çıkrığıdır. Bununla pamuğun çekirdeği ayrıştırılır, diğeride pamuğun iplik yapılmasında kullanılan iplik çıkrığıdır. Sandık ve çıkrıklar her evin demirbaşı gibiydiler.
Bazı evlerin bu tür odalarında,ocağın tam karşısına gelen duvara, boydan boya yüksek bir dolap yapılır. Dolabın boyu tavana kadar yükselmez; tavanla dolabın üst kısmı arasında 60 cm kadar bir boşluk kalır. Bu boşluğa evdeki fazla eşyalar konabilir. Bu dolap üç kısıma bölünmüştür, dikey olarak. Her bölmenin bir kapısı vardır. Birinci bölme çamaşır dolabı, ikinci bölme yatak, yorgan ve kilim dolabı olarak, üçüncü bölme de banyo olarak kullanılır.
Artık ev bitmiştir, aile gelip yerleşebilir. Odadaki ocak hem pişirme işini görür hem ısıtma. O yıllarda yakıt olarak sadece odun kullanılırdı. Çok soğuk havalarda odanın ortasına bir mangal konur, ocaktaki közler mangala konarak odanın ısınması desteklenirdi.Yıllar sonra o ocak kullanma zevkini ben gene tatmaktayım. Mesudiye, Mezgit köyünde restore ettiğim bir köy evinde ocağı, kış aylarında kullanmakta olduğumdan, kış aylarını yaz aylarından daha çok sevmeye başladım... Bu ocaklı evleri herkese tavsiye ederim... Kalın sağlıcakla, sağlıklı evlerde....



* Dilme. 8X12cm biçilmiş, 2 veya 3 metre uzunluğundaki kereste**Ortadüver: Dilmelerin

Çarşamba, Mart 08, 2006

BEGONVİL -Datca ağzıyla- Onbiray çiçeği




Boyuna, posuna bakmadan bakın şundaki havaya!

Emine Teyze ve Bilgisayar

Yazan: Nihat Akkaraca
Akşamdan kararını vermişti. Tansiyon hapları tükenmeden hastaneye gidip haplarını yazdıracaktı doktora. Ertesi gün erkenden kalkıp, çabucak kahvaltısını yaptı. Çantasından çıkardığı kutudan bir tansiyon hapı alıp yuttuktan sonra, kalanları saydı. Kutuda altı adet hap kaldığını görünce.: “Zaten bitikgidermiş, tedbir tedbirdir.” dedi, kendi kendine.
Önce Vatan Caddesi’ne çıkmadan, komşusu ve akrabası Fatma Teyze’nin evinin önünden geçerken seslendi: “Huuy! Deyze, Napık durusun bakaan?” İçeriden gelen: “Gel buyur kayvaltı yapıkdurun” davetine, başını kapıdan içeriye iyice uzatarak cevap verdi: “Ben yaptım. Hastaneye tansiyon ilaçlarımı yazdırmaya gidik giderin, gelince gonuşuruz.” deyip yoluna devam etti.
Doksan altı yaşındaki Fatma Teyze de tek odalı evinde tek başına yaşıyordu ama, pek de yalnız sayılmazdı. Yaşadığı tek odalı evin etrafı oğulları ve kızlarının evleriyle çevriliydi, her zaman çocukları ve torunlarıyla haşır neşirdi.
Önce Vatan Caddesi’nden hastaneye doğru inmekte olan Emine Teyze’ye rastlayan her tanıdığı soruyordu: “Hayrola İmine Deyze! sabah erken erken yollanmışın, nereye böyle?” Her karşılaştığı tanıdıkla birkaç laf değiş tokuş yapması, ona kısa bir dinlenme molası gibi geliyordu. Datçalı Datçalı’ya rastladığında ‘bir merhaba’ veya “günaydınla” geçiştirmez; Datca aksanıyla; “Nereye gidik gidesin?” veya “nereden gelik gelisin?”diye de sorar.. Bu bir selamlaşma türüdür; bu, onlar için samimiyetin göstergesidir. Öyle, sadece “merhaba” veya “günaydın”la geçiştirmezler; bu tür kısa selamlaşmalar soğuk ve kuru gelir onlara. Kısa bir merhaba yerine, şöyle kısa bir sohbet etmeyi severler yolda. Eh! Bunun için de herkesin bol bol zamanı vardır, Datça’da. Kimsenin acelesi de yoktur. Eğer birisi "acelem var, bekleyemeyeceğim" derse: "Acelen varsa Datca'da ne işin var?" deyiverirler.
Elimde satın aldığım balıkla, sahilden eve gelirken en az beş Datçalı hemşerim tarafından durdurulurum. Balık poşette olsa bile, “ne balığı aldın?” diye poşetin ağzı iyice açılır, balıklar gözden geçirildikten sonra, ne kadar ödediğim, kimden aldığım, nasıl pişireceğim, ne tür bir içkiyle yiyeceğim sorulur. Elimdeki balık ucuz, üçüncü sınıf bir balıksa (Çarpan, Hannuz gibi) “daha iyisi yok muydu?” gibi içinde azıcık tenkid taşıyan bir soruyla da karşılaşırım bazen. Bu samimi sorgulama beni çok mutlu eder. Sadece merhaba deyip geçseler canım sıkılır; bir müddet ayakta tutup, sorgulamalarının samimiyetlerinden olduğuna inanırım..
Emine Teyze de neredeyse seksenini aşmış gerçek bir Eski Datçalı. Yolda karşılaştığı tanıdıkları, elbette kuru bir “günaydın” veya “merhaba” ile geçmediler onun yanından . Hal hatır soruldu, nereye, niçin gittiği soruldu. O da, her sorana anlattı: “Tansiyon haplarım bitik gide, altı dene galmış, gideen hastaneye de bitmeden yazdıraan doktora.” diyerek yoluna devam etti.
O gün Emine Teyze’nin hastaneye gidip tansiyon haplarını yeniden yazdırdığını Datcalılar’ın yarısı zaten duymuştu... Bütün bu yazdıklarımın tümünü ben de zaten ertesi gün duymuştum.
Emine Teyze hastaneye vardığında doktor henüz gelmemişti. İşlemlerini yaptırıp sırasını aldı ve kanapede oturmuş, sırasını bekleyen bir tanıdığıyla sohbete başladı… İlkönce geçmiş olsunlar, sonra sağlık şikayetleri derken arkasından sohbetin sonu her zamanki gibi çoluk çocuğa, torunlara gelmişti. Emine Teyze arkadaşını dinledikten sonra kendi durumunu da anlattı: Eski Datça’dan taşındıktan sonra, İskele Mahallesi’nin üst taraflarında, Önce Vatan’ın altında, oğlunun yapmış olduğu iki katlı bir evin alt katında kendi başına yaşıyordu. Pek kendi başına sayılmazdı. Üst katta oturan oğlu, gelini ve torunlarıyla haşır neşirdi. Evin alt katında tek başına yaşamak kendisinin tercihiydi. “Nemelazıım, istediim zaman yatarın, istediim zamak kalkarın” diyordu. “Habarları yok, hastaneye geldiğmi bi duysala… Bırakırlamı beni yalınız. Gelinim de getiri, oğlumda getiriEmme ben kendimi gaştarık durun, neye yük olaan onlara.” diyerek durumunu arkadaşına özetledi.
Sohbet ederken muayene sırası da gelmişti. Doktoru onu tanıyordu. 30 luk bir kutu hapı yazdı ve Emine Teyze’ye “hadi geçmiş olsun.” deyip uğurladı.
Elinde reçetesi, sevinerek eczanenin yolunu tuttu. Eczanede birkaç kişi sıra bekliyordu. Sırası gelince reçeteyi eczacıya uzattı. Reçeteyi okuyarak önündeki bilgisayara bişeyler yazan eczacı Hüseyin, doğrularak Emine Teyze’ye baktı ve: “Teyze! Sen bugün bu ilaçları alamazsın, sende altı adet daha hap var, bu altı hap bitmeden yenilerini veremiyoruz, hapların bitince gel, olur mu?” dedi ve ekledi:
“Daha evvel almış olduğun haplar bitmeden sana hap veremiyoruz." Eczacı Hüseyin Bey’in “sende altı adet daha hap var” deyişi Emine Teyze’nin kafasını karıştırdı. “Evde hakikaten altı hapım var ama, eczacı Hüseyin nasıl biliyor bunu” diye geçirdi içi,nden. Ellerini açıp ileri doğru uzatarak: “bak oğlum, bende hap map yok!” deyince, eczacı :
“Sende olmayabilir teyze ama, evinde olması gerek, bilgisayar öyle diyor, evine iyice bak." dediğinde, daha da şaşıran Emine Teyze, evinde kalan altı adet hapı hatırlayarak daha fazla ısrar etmedi. Sadece eczanedeki bu aletin, evindeki hapların sayısını nasıl bildiğine kafası yatmamıştı..
Kendi kendine mırıldanarak eczaneden çıktı. Mahallesine doğru uzanan yokuşu tırmanırken bir kaç tanıdığına rastladı. “Nereden böyle, Emine Teyze?” diyen her tanıdığın haberi oldu alınamayan haplardan. Her sorana,
Eczanedeki bilgisayardan şikayet ederek, yüksünmeden anlattı olanları.
Yokuşu çıktıktan sonra doğrudan evine gitmedi. Komşusu Fatma Teyze’ye uğramalı, onunla biraz laflarken,soluklanmalıydı.
Emine’yi görünce: “Gel bakan, otu şööle, yorulmuşun. Aldın mı ilacını?” diyen Fatma Teyze’ye:
“Offf! Boşuna yorgunluk” dedikten sonra: “Ne ilacı, ne alması gomşucum. Hapların hepisi bitmeden, yeniden vemezlermiş. Eczanede bi makine va, benim evdeki hapları sayıkduru; altı dene daha hapın va, bitmeden gelme deyik duru makine, aklım ermedi bu işe..” diye şikayet etti. Fatma Teyze duyduklarına pek şaşırmış görünmedi: “Aslı vadır! Benim torunla bazan onun lafını ederle. Herşeyleri bilen öyle bi alet varmış…” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Sen de gafanı gullan, madem o alet, evindeki hapları bilikduru, evinde kaç dene hapın varsa yarın bene bırak, eczaneye ööle git, evinde hap olmayınca neyi sayacak o makine?.”
Bu nasihat Emine Teyze’ye oldukça makul geldi. “Bi de öylemi denesem?” diyerek, evine gitmek üzere yerinden kalktı. “Gal sağlıcakla” deyip evinin yolunu tuttu..
Ertesi sabah kalan altı haptan bir tanesini daha kullandı. Fatma teyze’ye gelerek içinde beş hap kalan kutuyu ona bıraktı ve ağır ağır eczanenin yolunu tuttu.
Sabahleyin eczane kalabalıktı. Eczacı Hüseyin Bey de henüz gelmemişti; çalışanlardan bir bayan oturmaktaydı bilgisayarın başında.. Sırasını beklerken içi rahattı. Çünkü evde hap falan yoktu şimdi, bilgisayar neyi sayacaktı da söyleyecekti. Sırası gelince “buyurun teyze,” dedi eczacı kız. Emine Teyze reçeteyi uzattı, kız, reçeteyi aldı, bilgisayara bakarak:
“ Siz beş gün sonra gelin. Sizin beş hapınız daha var ” demez mi! “Hay allah! bu alet bu sabah yuttuğum hapı bile saymış” diye geçirdi içinden.
“Gızım! hap map yok evimde böyün!” dedi, eczacı kıza, ve ekledi:
“Ben hapları Gomşum Fatma’ya bıraktım gelirken, bu makine Fatma’daki haplarıda mı sayıkduru? Bak şu başımıza gelenlere” deyince, Eczacı kız durumu anlamıştı. Gülerek:
“Teyzeciğim, şimdi git haplarını Fatma komşundan al ve kullan, haplar biter bitmez reçetenle gel, biz sana hap veririz tekrar” dedi. Emine Teyze reçetesini alarak evine doğru yürürken kendi kendine: “Ne kül yutmaz aletmiş, çaresi yok, beş gün daha bekleyceez” diye mırıldanıyordu. Mahallesine giden yokuşu dinlene dinlene çıkarken, rastladığı birkaç tanıdıkla daha sohbet etti ayaküstü. “Nereden böyle, Emine teyze?” diyenlere olanları onlara da anlattı. Evine gitmeden önce, hem biraz dinlenmek, hem sabah bırakmış olduğu haplarını almak için komşusuna uğrayıp çene çalmak niyetindeydi. İkisi oturup dertleştiler. “Zamane aletleri kül yutacağa benzemiyor, hadi deyelim, benim evimdeyken bildi hapları, ya senin evine getirdiğimi nasıl bildi? Akıl erecek gibi deel.” diyordu. En iyisi haplar bittikten sonra gitmeliydi eczaneye. Beş gün sonra...