Pazar, Mart 23, 2008

DÜNYA ŞİİR GÜNÜ

Datça Pazarında "Ne alırsan on lira" nidaları arasında, şiir de vardı dün.
Şairler; İzmir’den Oğuz Tümbaş, Ahmet Günbaş, Onur Şenli, Hüseyin Alemdar’ lar
Bulgaristan’dan Nurten Recep, Romanya’dan Lidya, Ankara’dan diğer şairler… Etkinliğin koordinatörü artık Datçalı saydığımız, bize sık sık şiirli günler yaşatan şair ümit Yaşar...
Datça pazarında tezgahların arasına koydular masalarını. Şiirler yankılandı tezgahların arasında. Onur Şenli, “Agora Meyhanesi"ni pazara açtı dün. Bir çok izleyici ilk kez dinledi tümünü bu ünlü şiirin. Datçalı şairlerin şiirleri de yankılandı beton yığınları arasında. Pazara gelenlerin filelerini şiirler doldurdu dün. Bu haftaki diyetimiz şiirli olacak.
Ne yazık ki dün, hava muhalefetinden dolayı Rum dostlarımız gelmemişti pazara Simi’den. Yoksa onların filelerine de girecekti şiirler, belki biraz da kıskanacaklardı bizi…
Bu yüzden ben bi şeyler yazmaaya çalışacağım orada yayımlanan The Symi Visitor Gazetesi’ne. Birkaç da resim ekledik mi yazıya, tamamdır…


Romanya güzeli Lidya, o güzel kırık Türkçesiyle şiirini okuyor. Sol tarafta etkinliğin koordinatörü Ümit Yaşar. Sağda, İzmir'in değerli şairlerinden ve edebiyat adamlarındanbiri: Oğuz Tümbaş.



Bulgaristan'dan gelen Nurten Recep
İzmir'den Leyla Işık şiir kitabını imzalıyor.

Dünya Şiir Günü için çok sevdiğim bir şiiri de ben koyayım buraya
jacques Prevert'den
*****************
Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun yavaş ya da çabuk gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarma yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu.
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kanadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

Cumartesi, Mart 22, 2008

"BOYAYLIM ABİ!"

“Boyaylım abi!” diye seslendikten sonra elindeki fırçayı önündeki sandığa vuruyor: Tak! Tak! Tak!” Tekrar sesleniyor: “Boyayalım abi!”
Boş olduğu zaman bunu herkese yapıyor. Normal bi durum… Kendine ayakkabı boyacılığı gibi bir meslek seçmişse müşteriyi çağırması olağan. Boya sandığının üstüne ayağını koymuş adamın pabucunu boyarken, kaldırımdan geçen biri tanıdığıysa, fırçayı sandığın kenarında takırdaıp, “Boyaylım abicim!” diye seslenmesi de olağan. Hele nisan ayından ekim ayı sonuna kadar hemen hemen herkesin sandalet giydiği bir yörede ayakkabı boyacılığına soyunmuşsa insan.
Ama bazen çok üstümüze geliyordu ki Amet, bir arkadaşım yakınıyordu:
“Bazen yolumu değiştirmek zorunda kalıyorum, bıktım bu Amet’in oradan her geçişimde, ‘Boyayalım M…. Abicim’ diye seslenişinden. Bir gün önce boyatmış olsam da pabuçlarmı, ertesi gün önünden geçerken gene sesleniyor aynı sözcüklerle…’Boyaylıım, M…. Abi.’
İnan ki bazen ta postanenin arkasından dolaşıyorum gazete almaya giderken….”


Sonra ben yakınıyorum:
“Ah! Sorma M…. Abi, Amet beni de bıktırıp usandırmıştı. Her geçişimde, boş olsun veya çalışıyor olsun adımla sesleniyordu: “Nihat Abi, boyaylım. Tak, tak tak! Gel abi hemen boyarız!..
‘Acele işim var Amet,’ deyip geçiyordum ki, arkamdan Amet’in dedikleri beni şaşırttı: “Acele işi olan adamın Datça’da ne işi var.” demesin mi? Duymamazlıktan geldim, yürüyüp gittim.
Etrafta beni tanıyan varsa utanırdım bazen. Pabuçlarımı pintilikten boyatmıyor sanacaklar diye. Pabuçlarımın boyanması gerekli olsa bile, durup zamanımı orada boşa geçirmek istemiyordum. Evden çıkınca şöyle tur atıp konuşacak bir arkadaşa rastlarım diye dolaşmak istiyorum aslında.

Fakat, ben bir çaresini buldum da rahatladım.. Nasıl mı? Anlatayım:
Biliyorsun Datça’da bir işi yaptırmadan önce parasını peşin verirsen, o işin bitmesini bi iki yıl beklersin. Benim de aklıma o geldi. Bi gün gene o caddeden, hatta caddenin karşı kaldırımından geçerken fırçanın boya sandığında çıkardığı sesi duydum: ‘tak! tak, tak!’ Arkasından Amet’in sesi: ‘Boyaylım mı Nihat Abi?’
Şöyle bi durakladım, yolun iki tarafına bakarak trafiği kolladım ve vardım Amet’in karşısına. Cebimdeki bozuk paraları çıkardım ve sordum: ‘Pabucu kaça boyuyorsun Amet?’.
‘Bir buçuk, abi!’
‘Tamam Amet. Şimdi benim pabuç boyatmaya zamanım yok, al şu parayı. Bir lira, şu da elli kuruş, etti mi birbuçuk. Tamam mı? İşim olmadığı bi zaman boyaylım, olur mu?” Hiç sesini çıkarmadı, parayı aldı, sandığın çekmecesine bıraktı, elindeki fırçayı sandığa üç kere vurarak tıklattıktan sonra, yoldan geçenlere seslendi: ‘ Boyaylım Abiler!...'

Bak abi, üç ay oluyor, Amet’in önünden günde bazen üç kez geçiyorum, beni ne görüyor, ne de sesleniyor. Ben kurtuldum. Tavsiye ederim sen de aynını yap ve kurtul.”
dedim arkadaşım, M….’e.

Salı, Mart 18, 2008

AYAK SESLERİ

Bu sabah kahvaltımı yaparken, gözüm ve kulaklarım tesadüfen TV ekranına takıldı. Keşke takılmaz olsaydı… Kanal D’de iki erkek ve eğitimli olduklarını sandığım üç kadın... tartışma var… Kadınlardan biri program sunucusu, diğer ikisi konuk. İki erkekten biri, yazmış olduğu kitabı milyonlara duyurmak isteyen ve bunu da ustalıkla başaran bir uyanık. Adı Hamdi Kalyoncu imiş. Kitabın konusu ne biliyor musunuz? Çok eşliliğe övgü. Ekrandakiler tam yarım saat bu kitabın tartışmasını yaparak o kitabın milyonlara duyurulmasını sağladılar. Kitabın yazarı çok eşliliğe övgüler yağdırırken üç bayan susuyor, tam içlerinden birisi ona cevap verirken hepsi aynı anda konuştuklarından izleyici hiç bişey anlamıyordu. Yazar, bunun farkında olmanın keyfiyle sırıtarak söz alıyor, bizimkiler uslu uslu dinliyordu
Adam, elindeki kitabını yazmak için beş yıl araştırma yaptığını, Osmanlılarda çok eşliliğin ne kadar güzel yürüdüğünü sırıta sırıta anlatıyor, bir de o zamanlar Osmanlı'da, son zamanlarda Mısır’da, Suriye’de yapılan istatistiklerden bahsediyor, bizimkiler sormuyordu, Osmanlı zamanında doğru dürüst nüfus sayımı bile yapılamazken nasıl oluyor da inanılır bir istatistik yapılabiliyordu, böylesine hassas bir konu üstüne, diye. Ben hayretler içinde kaldım. Bu yazdıklarımdan başka diyecek söz bulamadım o ekranda gördüklerim ve duyduklarıma…
Ekrandaki görüntü, şeriatın gölgesi; seslerse şeriatın ayak sesleriydi çünkü.

Pazar, Mart 16, 2008

Sındı köyünde Organik tarım ve pazarlama

Organik ürün yetiştirmek üzere önce bir kooperatif kuruldu. Suni gübre kullanımını durdurdular. Organik gübreyi kooperatif getirtiyor. Resimde görülen ağaçlık alan, Zeytincik Mahallesi'yle Sındı Köyü arasında kalan tarım arazisi. Organik tarımın yapıldığı alanlardan biri.
Üretilen organik ürünün, organik malzemeden yapılmış ambalajlar içinde satılmasını öngördüler.
Köyün kadınlarına ambalaj örme tekniği öğretildi. Bir iki gün içinde üretmeye başladılar. Zeytin, zeytinyağı, payam ve bal yukarıda gördüğünüz ambalajlar içinde satılacak artık.
Bir dostumuza payamı hediye olarak götüreceksek, böyle zarif bir ambalajda götürmemiz daha hoş değil mi?


Bu ambalajlar, resimde bir kaçını gördüğümüz kadınlarımızın hünerli ellerinden çıkmaktadır.



Perşembe, Mart 13, 2008

SUSUZ YILLARA HAZIR MIYIZ?

SU, SU, SU…

Her gelen yıl bir öncekinden daha kurak. Dağda bayırda dolaştığınızda daha açık seçik farkediyorsunuz bunu. Geçen yıl yağmur yağarken akan dereler, bu yıl yağmur yağarken de akmıyor.
Yağmurcu değiliz ki daha fazla yağdıralım. Yağmur duası da bizi aşar. Bunu başkaları yapıyor ama, gene de bulutlar üstümüzden gülüp geçiyor, bi türlü gözyaşı dökmüyor. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey, suyu dikkatli kullanmak. Her aile bir ayda on beş ton su tasarrufu yaptığında, o ay on beş ton suyu gökyüzünden yere yağdırmış olacaktır..
İşte bu düşünceyle çıktık yola, su kullanımında ödün vermeden başladık su tasarrufuna. Sonuç ne oldu biliyor musunuz? Yüzde elli daha az su kullanımı. Nasıl mı yaptık?
Önce, ana borudaki vanayı çatıdaki depo dolduktan sonra kapatmaya başladık.
Depodan gelen suda fazla basınç olmadığından, musluğu açtığımızda boşa fazla su akmıyor. Basınç az olduğunda musluklar da kolay kolay kaçırmıyor.
Bir buçuk litrelik pet şişelere su doldurup ağzını kapattık ve rezervuarların içine koyduk. Böylece rezervuarın her kullanışında bir buçuk litre su tasarrufu sağladık.
Tıraş olurken musluğu açık bırakmadım.
Eskiden hortum elimizde, balkonları ve evin terasını yıkayacağız diye suyu bir saat açık bırakırdık. Bundan vazgeçtik. Süpürüp paspas kullanmaya başladık
Sebzeyi ve meyveyi bir kab içinde yıkayıp biriken suyla çiçeklerimizi suladık.(özellikle yaz aylarında.)
Sonuç bizi de şaşırttı. Su faturasındaki rakam yaz aylarında 60 tondan 30 tona, kış aylarında 35-40 tondan 15 tona kadar düştü.
Biz bu tasarrufu yaparken dışarıda gördüklerimiz bizi yolumuzdan döndürmüyor.
Araba yıkama yerinde yere atılmış bir hortumdan harıl harıl boşa akan suyu görünce, arabayı bezle silmekte olan yıkayıcıyı ikaz ettiğimde bana, “Bizim su şebekeden gelmiyor, kendi kuyumuzdan basıyoruz,” dedi. Kendi kuyusunun da, şebekenin de yer altı suyundan beslendiğinden haberi yoktu belki. Yerin altındaki suyun hepimizin müşterek suyu olduğunu anlatmak gerekiyordu adama.
Ben tasarruf ediyorum da ne oluyor sanki, başkaları suyu dere gibi boşa akıtıyor, deyip tasarruftan vaz geçmemeliyiz. çok yakında karşımıza çıkacak olan kuraklık felaketi için biz gerçek bir insanın yapması gerekeni yapmalıyız O günler geldiğinde nasıl olsa suyu damla damla kullanacağız. İyisi mi şimdiden az suyla çok iş görmeye kendimizi alıştırmış olalım

ÖNCE EKMEK


Çarşamba, Mart 12, 2008

EĞİTİM

SINDI köyünde gördüklerim. Köyün demircisi, ustaların ustası, Cengiz Usta



DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN!..



Datça'nın çok sevdiğim köylerinden birindeyiz. Köyün adını yazmama gerek var mı? Datça'yı bilenler resimde gördüklerinden hangi köy olduğunu zaten anımsayacaklar. Datça'yı bilmeyenler için köy adının ne önemi var. Burası köyün eski okulu. Çocuklar taşıma sistemiyle Cumalı İlköğretim okuluna gidiyor. kÖY OKULU boş kalmamalı, yine eğitimde kullanılmalı.
Köyün kadınları, gözlerini, kulaklarını açmışlar, dikkatle dinliyorlar, öğreniyorlar. Neyi öğrendiklerini, öğrendikleriyle neler yapacaklarını açıklayacağımız günlerde gelecek elbet...





Aynı köyde bir demirci. Eski günlerdeki gibi işine devam. Öylesine zevkle yapıyor ki işini. Yanan kömürün, örselenen demirin kokusu ve üstüne düşen çekicin sesi, insana geçmişi yaşatıyor.



hadi bakeem, sene golay gelsin, ustam!...




Cumartesi, Mart 08, 2008

ÇAĞLA



Daha on beş gün olmadı bembeyaz çiçekti ağaçlar. Birden yeşile bürünüp açık yeşil çağlalarını gösteriverdiler.
Kilosu on iki liradan piyasası açıldı. Biz, Palamutbükü'nde yakaladık çağla toplayanları. (Resimde görülen Aycan'la Berrak gibi.) Fakat bi'de duyduk ki dün fiyatlar birden altı liraya düşmüş bile.

Cuma, Mart 07, 2008

ESKİ FOTOĞRAFLAR

Fotoğraflar vardır, insanı alır geçmişe götürür; Fotoğraflar vardır, gözlere bir iki damla yaş, bazen dudaklara belli belirsiz bir gülümseme getirir. Bazılarına baktığınızda gençlik yıllarını özler hayıflanır insan...
Yukarıdaki fotoğrafın bana ettiği gibi...

Salı, Mart 04, 2008

DURGADIN'IN DOĞUM TARİHİ

Nihat Akkaraca

Köyün muhtarı mahkeme davetiyesini getirmişti Durgadın kadına. Zarfı verirken anlattı bağıra bağıra. Durkadını mahkemeye çağırıyorlardı şahit olarak.
Neyin şahitliğiymiş bu?” diye sorduğunda.anlattı muhtar:
“Hani şu Gocamuratlar’ın oğullarının meres davası varya, seni şahit yazdırmışla. Bi kez gidivireceksin gayri. Şahitlik deel mi alt tarafı.”
Ömründe hiç mahkemeye gitmemişti Durgadın kadın, yalnızca adını duyardı mahkemenin, hakimin,şahitliğin…
“Goca köyde bul bula beni mi bulmuşla şahit yazdıracak. Yalınız başına, yaşlı bi gadınım, yerimden kıpırdayamayıkdurun, naal gidecen ta bi günlük yola eşek üstünde.”
“İyi ya işte, yaşlı olduğundan seni göstermişle şahit, herşeyi bili deye,”
dedi muhtar.
“Oolum şindiye gadan hakim gömüş deelin, ne deyecen ben orda?”
Muhtarın, Gocamuratlarlar’ın büyük oğluyla arası iyiydi. Durgadın kadının onun lehine şahitlik yapmasını istiyordu.
Deyzeciim,” dedi. “Hakime yalan demede, bildiklerini deyivi yete. Hiç korkma!
Gocamuratlar’ın böyük oğlan seni Datça’ya götürecek, getirecek eşeğiyle.”


Mahkeme günü gelinceye kadar hakime diyeceklerini neredeyse ezberledi. Ezberinde hiç yalan yoktu. “Allah va yokarda, yalan deyemem, ne duydum, ne bildiysem onu derin, o gada!” diyerek kendini iyice alıştırmıştı mahkeme anına.
Hakimin karşısına çıktığında ezberlemediği bir soru geleceğini bilemezdi, çünkü ilk kez hakim görüyordu, Durgadın kadın.
Hakimin ilk sorusunu kolay atlattı da, ikinci soruda takıldı…
Hakim:
-Adın ve soyadın?
“Adım, Durgadın Dönmez oolum!”
“Doğum tarihin?”

"Ben doğumun tarihini falan bilmem oolum," dedi
Doğum tarihini şimdiye kadar ona kimse sormamıştı, yaşını sorarlardı sadece. Hakim soruyu onun anlayacağı şekilde sordu:
“Yaşını soruyorum teyze. Yaşın kaç?”
Yaşını aşağı yukarı biliyordu. Tam olarak bildiğinden emin değildi. Yalan söylemiş olurum diye korktu, bi müddet bekledi. Kafadan atmak istemiyordu. Anası sağken ona söyledikleri aklına geldi. En doğrusu buydu:
“Ben,” dedi, “ Tarihten falan anlamam hakim bey oolum. Anacığım sağken derdi hep; ben, ta Damarası köyünde Hacı Osmanlar’ın İmine var ya, ahretliğim olu, onnan aynı gün doğmuşum…” diyerek topu hakime attı.
-

Pazartesi, Mart 03, 2008

ADD DATÇA ŞUBESİ'NİN JESTİ

Şiltler verilir insanlar onurlandırılır, şiltler alınır insan onurlanır, gururlanır. Bu doğaldır...
Ama bazı şiltler vardır verilen insanı oldukça etkiler. resimde görülen şilt gibi...
Atatürkçü Düşünce Derneği Datça Şubesi Başkanı ve yöneticilerine bana bu onurlanma fırsatını verdiklerinden dolayı saygılarımı ve teşekkürlerimi sunarım. Bu şilt, çocuklarıma bırakacağım en onurlu mirastır...

Cumartesi, Mart 01, 2008

Palamutbükü, Gerence




Tepenin yamacında keçileri ve koyunları, arkasında denizi, belinde kargısı, elinde yün eğirdiği iği, hemen elli metre uzağında evi, gülen bir yüzü ve başındaki örtüsü… İşte Koreli Teyze…
Her palamutbükü’ne geçişimde yol üstünde ya kendisine ya da eşi Koreli’ye rastlarım. Başındakini göstererek: “Sende mi?” diye takıldım. Gülmekten kırıldı…
Hemen anlamıştı neyi kastettiğimi. Akşamları televizyon izliyor musun? diye sorunca ciddileşti, evet anlamına başını salladı ve: "U dediinden başka laf mı va o kutuda,” dedi.
Normal havalarda onu böyle sarmış sarmalamış görmüyordum. Denizden esen serin rüzgarı gösterdi. “Bazen de güneş,” dedi ve ekledi; Bu şekilde mektaba [okula] gidecek olsam beni de almazla mı acaba,?” diye o bana takıldı sonunda.
Sahip olduklarının farkındaydı; mutluluk yüzünden akıyordu...
iyi mi?..

Çarşamba, Şubat 27, 2008

En Kısa Öykü

“Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmemiş.” Çok kısa anlatılmış, çok uzun bir öykü. Elif’in bloğunda okuyunca, öğretmen arkadaşımın ilginç anlatısını hatırladım.
Türkçe öğretmeni dördüncü sınıfa girdi, bütün çocuklar ayağa kalktı. “Oturun!” dedi ve derse başladı.
-Herkes defterini çıkarsın!
Çocuklar defter ve kalemlerini çıkarırken öğretmen, tahtaya geldi, tebeşiri eline aldı, yazdı:
Ders: Türkçe kompozisyon
Konu: Herkes babasının dün ne yaptığını yazarak anlatacak.
Havaya birkaç el kalktı. Öğretmen, “ne var?” anlamına kafasını iyice kaldırıp onlara bakınca cevapladılar:
-Benim babam yok… Benim de… Benim de…
-Babası olmayanlar, annelerini yazabilirler, dedi öğretmen.
. Hepsi önlerindeki kağıtlara eğildiler. Sınıfta çıt yoktu. Öğretmen sıraların arasında dolaşarak bekliyordu sonucu.
Bütün yüzler kendisine çevrilince anladı yazmayı bitirdiklerini.
Öğrencilerden biri topladı yazıları ve masasına bıraktı.
Zil çalmadan kağıtlara şöyle bir göz atmak istedi öğretmen. İyi kötü, herkes bi şeyler yazmıştı. Yazılanlara göre bazı baba oduna gitmiş, bazısı bahçenin yıkılmış olan duvarını yapmış, diğeri kahveye gitmiş, gelmiş gene gitmiş, bunun gibi şeyleri anlatıyordu yazılar. Elinde tuttuğu kağıdı göstererek: “Bu bir satırlık yazı kimin? Adını söyletmeden kendisi çıksın şuraya.” dediğinde kimseden ses çıkmadı. Öğretmen kağıttan okudu yazının sahibinin adını:
-Murat! Gel buraya. Bu ne biçim kompozisyon yazmak? Tek satırlık kompozisyon olur mu?
Murat sıkılarak cevapladı öğretmeni:
-Hocam, babam dün yalnız o yazılanı yaptı. Başka bişey yapmadı.
-Oku bakalım yüksek sesle arkadaşlarına, baban ne yapmış?
Murat okudu:
-Babam dün ata bindi, Reşadiye’ye gitti…
Sınıfta gülüşmeler duyuldu.
-Şimdi herkes teneffüsdeyken sen sınıfta oturacaksın ve en az bir sayfa yazıyla anlatacaksın babanın dün ne yaptığını, dedi öğretmen.
Teneffüs sonunda ancak bitirmişti yazıyı Murat. Çocuklar sınıfa doluşurken götürdü verdi yazdıklarını öğretmenine. Murat’ın kağıdını okumaya başladığında ağzı açık kaldı öğretmenin…
“Babam dün sabahleyin kalktı, çorbasını içti, bizim rahvan ata bindi Reşadiye’ye gitmek üzere yola çıktı, atın nallarının çıkardığı sesten başka ses yoktu etrafta; taka, taka tak… Taka, taka, tak… Taka, taka, tak… Taka, taka, tak…” koca sayfa böylece dolmuş, sadece son satırda, “babam henüz Reşadiye’ye varmadı, son…” diye yazmış Murat..

Salı, Şubat 26, 2008

PAZARLIK

Sina Dağı (Resim internetten alındı.)


Şu sıralar fırsat buldukça Nikos Kazancakis’in “El Greko’ya Mektuplar” isimli kitabını okuyorum. Kitabın 306.ncı sayfasındaki birkaç paragraftan alıntı yaptım. Sina dağında bir manastırı ziyaret ederken gördüklerini anlatıyor..



“Yukarıdan günlük nevalelerini atmalarını bekliyorlar: Her erkek için üç küçük yuvarlak ekmek, her kadın ve çocuk için de ikişer ekmek… Yasa, kendilerinin almalarını emrediyor, saatlerce uzaktaki çadırlarından yola çıkıyorlar; ama bu ekmekçikler açlıklarını gideremiyor; çekirge topluyor, kurutup öğütüyor ve yoğurarak ekmek yapıyorlar.

Ben, gurbetteki bu kardeşlere heyecanla bakıyorum; yüzyıllardan beri, bu Bizans duvarlarının çevresinde dolanıyorlar, kendilerine bu kepekli küçük ekmekler atılıyor; manastırları ürküterek yaşıyor ve ölüyorlar. Tıpkı Lothor zamanında olduğu gibi, bugün de koyunları yalnız kızlar otlatıyor; kimse onlara dokunmuyor. İki genç seviştiği zaman, gizlice kaçıp geceleyin dağlara çıkıyor; delikanlı flütünü çalıyor, kız şarkı söylüyor, ama birbirlerine asla dokunmuyorlar. Delikanlı kızı satın almak için dağdan iner, kayınpederin çadırı önüne oturur; kız da gelir, delikanlı bornozunu üzerine atar; delikanlının babası da yetişir; şeyh de gelir. İki dünür bir hurma yaprağını tutup çeker ve bölüşürler; kızın babası şöyle der:
-Kızım için bin lira istiyorum!
Şeyh:
-Bin lira, der; senin kızın iki bin lira eder gerçi, damat da vermek ister, ama hatırım için beş yüzünü bağışla ona…
kayınpeder cevap verir:
-Senin için şeyh, beş yüzünü bağışlıyorum.
O zaman yavaş yavaş gelmiş olan diğer akrabalar ayağa kalkar ve çadırda bağdaş kurarlar:
-Benim hatırım için yüz lira daha bağışla…
Öbürü de:
-Yüz daha…
Bir liraya ininceye kadar…
O sırada köşede mısır öğüten kadınlar bağırmaya başlarlar:
-Lu… lu… lu… lu…
kayınpeder ayağa kalkar:
-Un öğüten kadınlar için, der; kızımı yarım liraya veriyorum.
Düğün gecesi yer, içer, neleri varsa harcarlar.
Ve çölün gelenekleri, binlerce yıldan beri, böylece değişmeksizin yaşayıp gider…”

Cuma, Şubat 22, 2008

HAYITBÜKÜ'NDE SABAH

Hayıtbükü, günün ilk ışıklarıyla buluşuyor...

Çarşamba, Şubat 20, 2008

İKİ BÜK, BİR DAĞ

Denizi yastık yapmış uyuyor mu, yoksa sırtüstü yüzmeye mi çalışıyor?

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Bu son


İlkbahar, gelinliklerini giymiş yavaş yavaş geliyor.

Bugün köyleri dolaşırken gördüm ve çektim. Bir hafta önce bloğa koyduğum resimler için "The End" demiştim, ama dayanamadım. Bu resimlerle son diyeceğim. Payamlar sanki tarlanın üstüne ay-yıldız düşürmek istercesine coşmuşlar...





"Her Yerde Kar Var" bizde payam çiçeği. Bu çiçek bolluğunda bal arıları kovanlarına hapsolmuşlar, çıkmıyorlar. Üşütmekten korkuyorlarmış.
Arıcılar üzgün, arılar çiçekten faydalanamıyor diye.






Cumartesi, Şubat 16, 2008

ŞİİR

Reçete

Ali Yüce

Sevgide
Bütün vitaminler vardır
Sevgiler yaz reçeteme
Sevdalar yaz doktor
İyi yaz güzel yaz çok yaz
Bir sevda bana az doktor

Emekli Avni Beye
Ağrı kesici olarak
Gülme hapı yazdı doktor
Sabah öğle akşam
Aç karna alacaksın dedi
Baş üstüne ama doktor
Aç karna gülünmez ki

Perşembe, Şubat 14, 2008

HAYDİ GELİN, BİR ŞİİR OKUYALIM



YOLKESEN

Asarcıklı Ozan
Ali Yüce

İzmir’e gittiniz mi hiç
Salihli’den geçerken
Bağlar yolunuzu kesti mi?
Asma gibi kızlarla
Kız gibi asmalar
Halay çekerken kolkola
Annelerinden izin alıp
Katıldınız mı aralarına?

İzmir’e gittiniz mi hiç
Turgutlu’dan geçerken
Çiçekler yolunuzu kesti mi?
Göz göze geldiniz mi doğayla
Dargındınız küskündünüz barıştınız mı?
Başınızda kavak yeleri esti mi?
Saç sakal ağardıktan sonra?

İzmir’e gittinizse eğer
Aylardan mayıs olmalı
Günlerden Gökova
Dargındınız küskündünüz
Barıştınız mı doğayla
Şiir yolunuzu kesti mi?
Kuruyan ağzınızı dayayıp
İçtiniz mi doya doya?

Ben İzmir’e giderken
Akdeniz’e selam götürdüm
Gelinlik bir kızın gözlerinden
Davul patladı kulağıma
Yarım kaldı halk düğünüm
Ben Asarcıklı ozan
Ne gücendim ne darıldım
Bir delik daha deldim kavalıma

Kocaman bir tablo yapmışlar
Sakar’dan aşağı atmışlar
Öptüm başıma koydum
Kaldırıp astım duvara
Bakınca dilim tutuldu
Gökova’yı gördükten sonra
Daha bir sevdim yurdumu

Cumartesi, Şubat 09, 2008

DATÇA KIŞ YÜZME FESTİVALİ



Birkaç ay önce bu blogda sıradışı bir haberi yazmıştım. Haber Datça’da yakalanan ilginç bir hırsız hakkındaydı. Burada hırsızlık da sıradışı, yarışmalar da sıradışı.
1940’lı yıllardan birinde, Eski Datçalılarla Reşadiyeliler arasındaki çekişme yüzünden 23 Nisan kutlamaları iki yerleşim yerinin tam ortası olan Sakızlı Kuyu da yapıldı. Kutlamada etkinliklerden biri eşek yarışıydı. Yarışa her iki taraftan eşekler katıldı. Ödül, en arkadan gelen eşeğe verildi. İtirazlar yükselmişti ama, itirazlar geçersiz sayılmıştı, yarış değil. Daha sonra anladık ki en arkadan gelip ödülü alan eşeğin sahibi, Mehmet Serin ağabeyimizdi. Mehmet Serin ise jürinin başı olan, Cazim Serin’in oğluydu. Sanıyorum, Cazim Serin, bu gibi bir ödüllendirmeyi oğlunu kayırmak için yapmadı. Onun yaptığı, Datçalı'yı yansıtan güzel bir espiriydi. Cazim Serin demek istemişti ki: Datça’da geçerli olan hız değil, onun tersidir.
Ben burada değildim ama, Özbel’de tatil yapan bir arkadaşımdan dinlediğime göre 1960’lı yılların birinde, Datça’da 1 temmuz kutlaması için yapılan yüzme yarışlarında ödül olarak birinciye bir kutu çukulata, ikinciye küçük bir halı vermişler.
Anlatmak istediğim Datça’nın sıradışılığı… Bugün Datça’da Kış Yüzme festivali çerçevesi içinde yüzme etkinliği yapıldı. Başka yörelerde kayak, Datca’da yüzme... Kumluk Plajı’ndan başlanacak, Sömbeki’ye doğru beş kilometre yüzülecekti. Lodos rüzgarlarının getirdiği dalgalar yüzünden etkinlik yarımadanın kuzey tarafına, yani, Bodrum tarafına alındı . Yüzücüler Sömbeki Adası yerine Kos Adası tarafına yüzdüler. Günlerdir yaz aylarını andıran hava, tam yüzme yapılacağı gün karakışa dönmüştü. Yüzücüler, denizin içinde, seyirciler ise yağmurun altında ıslandılar. Türk ve Yuınan yüzücülerin sıcacık dostluğu sanırım deniz suyunu bile ısıttı.
Bu akşam Borusan Senfonisinde Baş Viola sanatçısı Tuba Özkan’ın verceği kısa bir müzik şöleninden sonra toplu bir akşam yemeği yenilecek. Programa göre yarın, Burgaz’daki Arkeolojik kazı yerleri ve köyler gezilecek. Tabii hava durumuna göre.
İşte size Datca’dan kısa haberler.
Bu yüzme etkinlikleriyle ilgili, Datca Ekpres Gazetesinde yayımlanan bir öykümü okumak isteyenler burayı tıklayarak okuyabilirler.

Datça Kış Yüzme Festivali


Cuma, Şubat 08, 2008

TÜRK VE YUNANLI YÜZÜCÜLER DATCA'DA

Datça Belediyesi sponsorluğunda geçen yıl da yapılan "Datça Kış Yüzme Festivali" için yüzücüler bugünden gelmeye başladılar. 9 Şubat 2008 Cumartesi günü saat 12.00 de Kumluk Plajı'ndan Fener Adası'na ( 5 Kilometre)yüzecekler. Bu sabah iki yakanın yüzücüleriyle kahvaltılı bir sohbet toplantısındaydık. Kahvaltıan sonra limanda kısa bir tur attık. Öğleden sonra Eski Datça'ya gidildi ve gezildi. Daha sonra Knidos gezisi vardı. Akşam yemeği Palamutbükün'de Dostlar Restaurant'da sıcak bir dostluk içinde geçti. Yarın yüzme etkinliğinden sonra, akşam bir müzik dinletisi var. Borusan Senfonisi'nde Viola sanatçısı, baş Viola Tuba Özkan bir müzik şöleni sunacak.Pazar günü Burgazdaki Arkeolojik kazı yerleri ve köyler gezildikten sonra etkinlikler sona erecek.



Salı, Şubat 05, 2008

DATÇA , Yıl 1935


Bu fotoğrafın arkasındaki tarih 1935.
Datça'nın Reşadiye mahallesinde bir bayram kutlamasından

Cuma, Şubat 01, 2008

İLKBAHAR'IN MÜJDECİSİ




Bugün, yarın derken, beklediğimiz ilkbahar adımını attı Datça'ya. Çok değil, üç gün sonra biz de beyazların içinde kalırız. Resim bugün öğleden sonra çekildi..



Perşembe, Ocak 31, 2008

KONUMUZ TÜRBAN İSE

Türban üzerine Evren(Can Yücel'in diliyle, Kâinat Paşa) da konuştu.

Datça Ekspres Gazetesinin köşe yazarlarından Yalçın Uysal'in köşesinden alıntı.
(Not: okumak için küpürün üstünü tıklayın.)



Çarşamba, Ocak 30, 2008

Aziz Nesin'in "ZÜBÜKLÜĞÜN SONU YOK" adlı öyküsünü
buradan okuyabilirsiniz.

"Bir Kitabın Öyküsü" nü de şuradan okuyabilirsiniz

ZÜBÜKLÜK

Aziz Nesin'in "Zübüklüğün Sonu Yok" adlı öykü kitabından bir alıntı:


Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük birtane değil, biz hepimiz birer zübüğüz.

Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük'te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.

Bu zübükler her yerde var, biz zübükler nerde varsak, onlar da var...

Zübük romanından.

Pazar, Ocak 27, 2008

PAYAM KIRAN KADINLAR


Hızırşah Köyü'nde payam kıran kadınlar... Çekiç tıkırtıları arasında dedikodu da yapılıyor, maniler de söyleniyor. Yıllardır kadınların yaptığı bu iş, son yıllarda yavaş yavaş kayboluyor; yerini makinelere bırakıyor.

Biz farkına varmadan sıcacık insan ilişkileri arasına buz gibi makinalar giriyor; ilişkiler kopuyor, insanın insana olan sevgisinin yerini kavgalar, terör ve savaşlar alıyor...

Perşembe, Ocak 24, 2008

SAKIZ SARDUNYASI

Mesudiye'deki köy evimizin pencerelerinden birindeki sardunya. O, ılıman iklimi çok seviyor. Fazla su verilmemeli, erken, yani yılbaşından önce dikilmeli.Toprağına mutlaka dağ gübresi karıştırılmalı. Yarı gölge, yarı güneş alan yerde tutulmalı.Bir de sevgiyle yaklaşılmalı kendisine ki, o da size sevgiyle baksın.

ÇEŞME


Datca Yarımadası'ndaki çeşmelerin hepsi diyemem ama, büyük bir çoğunluğunu fotoğrafladım. Tarihlerini, özelliklerini araştırmada sanırım yaya kaldım. Sağlıklı bir bilgiye ulaşmak çok zor. Araştırmada çok geç kalmışız. Buna karşın araştırmak, resimlemek, öğrenmek çok zevkli. Bu onlarca çeşmenin içinde beni çok etkileyenler var.
Yukarıdaki resimde gördüğümüz çeşme, Belenköy'ün karşısında, Knidos tarafında, "Gocamuhar" denilen yamaçtaki Gocamuhar Çeşmesi. Eskiden "Pınar" sözcüğü yerine kullanılırmış, "Muhar" sözcüğü.
Bu çeşmeden akan suyu hiç tereddüt etmeden içebilirsiniz. Suyun geldiği tepede yapılaşma yok, tarım yok, buyüzden ilaçlama falan da yok. Su açıkta gelmiyor, hep yer altında. Yaz aylarında bile buz gibi su akıyor bu çeşmeden.
Çeşme Rum yapısı. Kolayca yıkılamadığından henüz ayakta duruyor. Kaç yıl daha dayanabilir bu talana karşı bilemem... Bir gün bakacağız, elimizde sadece bu fotoğraflar kalmış...

Çarşamba, Ocak 23, 2008

HAYITBÜKÜ

Karayla içiçe girip, bu kadar sıcak dostluk kurmuş başka bir koy görmedim. İkisi birbirini öylesine kucaklamışlar ki...

Pazar, Ocak 13, 2008

"PAYAM"



Müzmin bir nezlenin (Eskiden biz, sondaki "a"yı uzatarak, iki a imiş gibi “dumaa” derdik) verdiği uyuşuklukla bugün ancak payam üzerine bi’şeyler yazabileceğim. Böyle bir yazı yazmak çoktandır aklımdaydı da hep erteliyordum. Bu yıl Datça’da payamların çiçek açması geç kaldı. Bugünlerde tek tük açmaya başlamaları gerekirdi. Şimdi bazı okuyucular “payam” sözcüğüne takılacaklardır. Bi’çok Datçalı da dahil.. Çünkü ta 1960’lı yıllardan beri onlar da Payama badem demeye başladılar.. Yarımadamızdaki nerdeyse beşyüz yıllık payam, turizmin etkisiyle adını değiştiriverdi. Yerliler, beyaz adamların dilini kullanmaya o kadar meraklılardı ki… Ama, beni şaşırtamazlar. Seyitali Dede’min bubası payam demiş, Seyitali dedem payam dedi, bubam payam dedi, anam da, onun bubası ve dedeleri de payam dedi. Ben neden badem diyecekmişim ki? Hele alttaki yazıyı okuduktan sonra…
Yazı, Ahmet Uhri adında bir yazar tarafından kaleme alınmış. Ahmet Uhri’nin kaynağı nedir, bilmesem bile, yedi ceddimin kullandığı sözcüğü neden değiştirecek mişim? Onların bilgisi kaynak sayılmaz mı?
Bütün bunların ışığında Sayın Ahmet Uhri’nin yazısını da ekliyorum:
*********************************
Bademin Mitolojik Öyküsü (Bakın buradaki badem sözcüklerini ben kullanmıyorum)

Badem ağacı, mitolojide Trakya Kralı’nın kızı Phyllis’in bu ağaca dönüşmesiyle anılır. Troia Savaşı’ndan dönen Theseus’un oğlu Demophon, Trakya sahillerine sığınır ve burada Trakya Kralı’nın kızı ile birbirlerine aşık olurlar. Ancak ülkesine dönmesi gereken Demophon hemen geri döneceği sözünü vererek Phyllis’ten ayrılır. Ancak, aradan aylar geçmesine karşın Demophon geri dönmeyince kederinden kendini asan Phyllis’i tanrılar kuru bir badem ağacına dönüştürürler.. Çok uzun zaman sonra Demophon geri döndüğünde olanları öğrenir ve yanına giderek kuru ağaca sarılır. Ağaç bir anda yapraklar ve çiçeklerle donanır. Amygdalus Communis, Payam, Boçça, Piyam, Payem, Şabah gibi adlarla anılır. Sırpça ve Bulgarca’ ya da badem olarak geçen bu ağacın adının aslı Farsça “Badam” dır. Anadolu Türkçesi’nde sıkça görülen d-y dönüşümü sonucu badam ya da badem; Bayam ya da bayem buradan da payam sözcüğüne dönüşmüştür.. Karaburun yöresinde de payam adı kullanılmakta. Denizli’nin Acıpayam ilçesi de adını buradan almakta ve Acıbadem anlamına gelmekte.
Ahmet Uhri
*****************************
Datça için şu sıralar başlıca gelir kaynağı olan bu ürün üzerine yapılan bir araştırma sürecinde üreticiye sorulan sorularda alınan yanıtlar çok ilginçti.
Soru:
-Kaç çeşit payam tanıyorsun?
Cevap:
-Onu bilmeyecek ne va! beş çeşit!... Arkadan sayıyor: En iyisi nurlu, sonra akpayam, daha sonra gababağ, sonra da sırapayam gelir. Ha, bir de dişpayamı va.
Soruyu böyle cevaplandıran üreticinin tarlasına girince, gördüğümüz ilk payam ağacını gösteriyoruz;
Bu payamın türü nedir?:
-Ha! O mu? O, Omar payamı.
-Peki onu neden nurlu cinse aşı yapmıyorsun. Nurlunun fiyatı sıra payamın iki katı, değil mi?
-Aşı mı? Yok abi, o bizim can damarımız. En erken çağlayı o verir. Çağlanın kilosu on lirayken pazarlayabilirsin. Erkencidir. En az yirmi gün daha erken olur çağlası.
-Peki, şu ağaca bakar mısın, Bu ne türdür?
-O İsmet payamı.
-Neden iyi türe değiştirmiyorsun?
-Olur mu? O benim gelir garantim. Her yıl salkım salkım mahsul verir. Hiç biri mahsul tutmasa bu tür ağaç mutlaka iyi kötü mahsul verir. Bakın, diğer ağaçlar boş neredeyse, ama bu ağaç mahsul yüklü...
-Şu ne cinstir?
-Şu mu? Bu nakışlı payamdır. Dış kabuğu soyulduktan sonra kurutulur, kabuklu olarak evde saklanır. Evin ihtiyacı için sandıkta muhafaza edildiğinden, "sandık payamı" da denir. Dış kabuğu nakışla işlenmiş gibidir. Yani süslüdür. Eşe dosta hediye verilir. Çok eskiden şarlatan hocanın birisi, bu payamın üstündeki çizgileri Kuran yazısına benzetip, bu bademden kadınlara muskalar yaparmış.
-Şu da diş payamı. Elle bile kırılır. Evlerde çerez gibi tüketilir.
Bu gibi sorular ve cevaplar uzayıp gidiyor. Araştırma sonucu kaç çeşit payam çıkıyor karşımıza biliyor musunuz? Ellinin üstünde. Her cinsten alınan örnekler bir üniversiteye gönderildi. Genetik sonuçlar alınınca cins sayısı düşer ama gene de kırk sayısından daha az olmayacaktır, Datca’daki payam türleri.
Ha, bir de Şeytan Payamı var. Dağlarda kür olarak insan boyunda büyür. Küçük küçük payamı olur. Çağlayken yenir ama, sonraları çok acı olur. Datça'dan başka yerlerde olduğu bilinmiyor. Bugünkü payamların atasıymış. Bu payamı acı payamla karıştırmayalım. Acı payamın ağacı da kendisi de normal payam büyüklüğündedir.

Payamın öyküsü burada bitmez. Ama, hepsini anlatmak istersek, yerimiz yetmez…

Cumartesi, Ocak 05, 2008

1940'lı Yıllardan bir anı


Aşağıdaki paragrafta anlatılan şartlar altında ilkokulu, daha sonra Köy Enstitüsü'nü bitirip öğretmen olduktan sonra ilkokullara ders kitapları yazan, uzun yıllar ilköğretim müfettişliği yapan, daha sonra İzmir'de bir yayınevinin sahibi olan ve çocuk öyküleri yazıp yayımlayan C. Çete'nin anılarından.


Ben, ilkokulun dördüncü, kardeşim ikinci sınıfındaydık. Babam, ağaların ortağı idi. İşleyeceğimiz tarlalar köyümüze yaya olarak iki buçuk saat uzaklıktaydı. Ailecek tarlaların olduğu yere (İskandil) e göçettik. Bazen ortakların kendilerinin barındığı, bazen hayvanların barındığı damların birinde kendimiz oturuyor, diğerine hayvanlarımızı bağlıyorduk.
Biz okulumuzu aksatmıyorduk. Sabah olmadan ortalık ağarmaya başladığında yola çıkıyor, iki buçuk saat sonra okula varıyorduk.
Yalınayaktık. Sabahın ayazında, patika yoldaki taşlar ayaklarımıza çivi gibi batıyordu. Sanki çivili yolda yürüyorduk. Okul paydos olduğunda evin yolunu tutuyorduk. Bir süre Cumalı, Belen, yazı köylerinin çocukları ile, bir süre Yazı köyün çocukları ile koşa oynaya yürümek güzel oluyordu. Yazıköy kavşağından sonra iki kardeş baş başa kalıyorduk. Daha iki saat kadar yolumuz oluyordu. Eve vardığımızda karanlık oluyordu. Haftada altı gün(O zamanlar Cumartesi günleri de okul vardı.).
Okula ulaşmak için sabahları iki buçuk saat, akşam üzeri eve ulaşmak için iki buçuk saat yol yürüyorduk. Yalınayak, günde beş saat yol yürümekten iki kere ayağım Taşdüvelek oldu. Taşdüvelek olunca ayağının tabanında irin (Cerehat) toplanmaya başlar, irin iyice belirlemeğe başladığı ilk iki günde dayanılmaz acı çekerdim. Geceleri uyuyamazdım. O günler İskandil’deki eve gidemezdim.Okulun bulunduğu köyümüzde (Çeşmeköy) teyzemlerde kalırdım. İrin bir yere toplanıp iyice belirgenleştiğinde teyzem iğnenin ucuyla deler, irini çıkarırdı. Acılarım azalır, o günün akşamı en tatlı uykumu uyurdum.
Bir keresinde kardeşimle biraz geç kaldığımızı, Yazıköy kavşağına yaklaştığımızda, Yazıköy yolundan çocuk sesi gelmemesinden anladık. Öğretmenlerimiz neye geç kaldınız diyerek döver diye okula gitmemeye karar verdik. Kuyucak denen yerde kardeşimle kitaplarımızı okuduk, oynadık. Akşamüzeri okuldan dönüyoruz gibi evimize vardık.

Köy çocukları hep yalınayaktık. Suya, oduna, orağa, harmana, değirmene, kuzu, oğlak otlatmaya, sığır gütmeye yalınayak giderdik. Doğal olarak okula da yalınayak giderdik. Hem bizim sağlığımız açısından, hem de dersliği çamurlu ayaklarımızla çabucak batırdığımızdan, öğretmenler bize nalın giyme zorunluğu getirdiler Köyde nalın yapanlar çoktu. Babam da yapıyordu.
Zorunluluk karşısında birer çift nalın sahibi olduk. Nalınları elimizde taşıyor, okulun bahçe kapısına gelince giyiyorduk. Sanıyorum 11 yaşlarındaydım. Dayım kunduracıydı. O zamanlar hazır ayakkabılar satılmazdı. İstek üzerine kunduracılar ayaklarımızın ölçüsünü alır ince deriden yüzünü, kösele denen kalın deriden altını dikerdi.
Dayım, o yılın dini bayramlarının biri için bana bir çift ayakkabı dikti. Yaşamımda ayakkabı giyişim ilkti. Alışıncaya kadar çok zorluk çektim. Yürüyüşüm değişti. Aksak aksak, sallana sallana, topallaya topallaya yürüyordum.
O bayramda tek başıma bütün akrabalarımı dolaştım. Ayakkabılarımı gösterdim.

HAYITBÜKÜ


Çarşamba, Ocak 02, 2008

EN İYİ SERGİLEME VE KORUMA ŞEKLİ

Eski eserleri bundan daha mükemmel koruma altına alır, sergileyebilir misiniz? Bu müze 24 saat herkese açık.. Özenilerek yontulmuş bir eseri başının üstünde taşıyan bu pencere, Datça'ya henüz camın girmediği, veya yalnızca bir kaç zengin evine girdiği yıllardan kalma. Sözün kısası, pencere de eski bir eser...
(Resmin üstüne tıklayın.)

Pazar, Aralık 30, 2007

YILIN SON YÜRÜYÜŞÜ


Bugün yılın son yürüyüşünü Databiyat Grubu’ndan yirmi arkadaşla yaptık. Öğleyin saat 12.00 de Körmen Limanı’nda buluşup, Akçabük’e yöneldik. Oradan Karaköy’e giden patikaya girerek Dermenderesi’ne doğru yürüdük. İki yıl önce Dermenderesi’ndeki 6 su değirmenini fotoğraflamıştım. Vadinin aşağısında fotoğraflanmamış üç değirmen kalmıştı.
Grubun bir kısmı köye doğru yürürken biz birkaç arkadaş, değirmen yıkıntılarına yönelerek, iki değirmeni fotoğrafladık. Vadinin en aşağısındaki Diyakoğlu Değirmeni’ni, başka bir güne bırakarak geçtik. Burada görünen fotolar Aleko Değirmeninden. Eskiden Karaköy ağası olan Alekolar’ınmış.



İleride bu değirmenler hakkında uzun uzun yazacağım. Vadinin daha yukarılarında bunlardan daha ihtişamlı su değirmenleri var. O değirmenlerden biri de Karaköylü Muradoğlu’nunmuş. “Muğla’da vali olacağına Datça’da değirmenci ol” dedikleri yıllarda Muradoğlu, Eski Datça’nın en güzel kızı Salise'ye talip olmuş ve onunla evlenmiş. Kızın diğer talipleri şaşırıp kalmışlar. Kızını bir çuval unun hatırı için verdiğini anlatan bir mani bile yakmışlar, kızın babasına:
Ekmek Attım fırına
Bişmedi galdı yarına
İmamalisi Gızı vemiş
Bi çuval kokar una.

Kızın Babasının adı İmam Alisi, yani İmamın Ali. Maniyle demek istemişler ki, güzelim kız, bir çuval unun hatırına gitti. Ya... İşte böyle!Değirmenler o yıllarda o kadar önemliydi ki…

Cuma, Aralık 28, 2007

Günün Haberi

Ülkemizdeki “En lâik at” bugün öldü. Haberi, TV kanallarından birinde izledim ve hayvanları çok sevdiğimden dolayı üzüldüm.
Haber şöyleydi: “Geçen yıl yapılan bir açılış töreninden sonra, Başbakan RTE çok değerli atlardan birine binmek istemiş, fakat at huysuzlanarak sırtındakini yere atmıştı. Allahtan Başbakan’ımız kazayı yarasız beresiz atlatmıştı. Aynı at bugün, bağırsak düğümlenmesinden kurtulamayarak ölmüştür.” Sahibinin başı sağolsun.

Perşembe, Aralık 27, 2007

Arkadaşın Ölümü

ARKADAŞIM, SEN NE ZAMAN ÖLMÜŞTÜN?

Nihat Akkaraca

Limandaki kafelerin birinde arkadaşlarla buluşmuş, sohbet ederken birer bardak şarap içmiş, dağılmıştık. Evin yolunu ağır adımlarla arşınlarken, Maya Apart’ın alt katındaki kafeden kulağma bi ses geldi. Dönüp bakınca çocukluk arkadaşımın eliyle işaret ederek beni çağırdığını gördüm.Çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı, hatta aynı sırada oturduğumuzdan, sıra arkadaşımdı, oyun arkadaşımdı, askerlik arkadaşımdı. Askerlikten sonra herkes kendi yoluna gitmiş, yollarımız ayrılmıştı. Birbirimizi bazen yıllık izinlerde, senede bi kez görürdük. Kırmadım, boş zamanım da vardı, döndüm masasına oturdum.. -Tam bi Datçalı ağzıyla- Lafa bir soruyla başladı:
-Nerelerden gelik gelising?

-Şurada, limanda arkadaşlarla buluşup gonuştuk, birer bardak şarap içtik.
-Boşver şarabı. Bu yaştan sonra şarap içsen ne oluu, içmesen ne olu?
Soğuk bir duş etkisi yaptı cevap bende.Kısa bir suskunluğun ardından gene sordu:
-Başka neler yapıkdurusung? Nasıl zaman geçirikdurusung?
-Valla Omar, boş zamanım olunca Mesudiye’deki köy evime gidiyoruz, güzel bi akşam geçirip geri geliyoruz.
-Bu yaştan soona güzel zaman geçirsen n’olacak ki?
Bu cevap daha da soğuk, buzzz gibi geldi bana. Aramızda kısa bir suskunluk daha... Beklemeye başladım ne soracak acaba diye. Sessizliği, ne içeceğimi sorarak bozdu:
-Ne alırsın, gayve mi çay mı?
Benim cevabımın artık hazır olması gerekirdi:
-Omar! Bu yaştan sonra gayve içsek n’olur, içmesek n’olur?
Cevap oturmuştu , sohbeti şakaya getirmek için gülümsedi.
-Yok, yok, ben çaardım, bişey ısmarlamam lazım. Gayve mi olsun?
Eski günleri hatırladım:
-Moskof Çayı, dedim. Garsona bakmaktan vazgeçip, bana bakarak:
-Antikasın, valla! dedi. Garsona:
-Oğlum, bak!. Buraya bi Moskof çayı! diye seslenince, garson anlamadı.
Sanırım Moskof çayını ilk kez duyuyordu garson. Eskiden Datca’da “Moskof çayı” derlerdi kırmızı çaya. Biraz pahalı olduğundan eşraftan üç beş kişi içerdi Moskof çayını. İçenlerin çoğu da gösteriş olsun diye içtiklerinden, kahveciye yüksek perdeden seslenirlerdi: “Yap bi Moskof çayı!”
Garsonun anlamadığını görünce, fikir değiştirdim, orta bi kahve istedim.
O da garsona tekrar seslendi:
-Boşver çayı, orta bi gayve geti sen bu antikaya, dedi.
Hep o bana soracak değildi ya, bu kez sessizliği ben bozdum:
-Sen neler yapıkdurusun? Arasıra yüzükduru musun??
Cevap aynı tonda, aynı anlamdaydı:
-Bu yaştan soona yüzsek n’olu yüzmesek n’olu…
Bu tür cevabın değişeceğine dair ümidim kalmamıştı. Kahvemi çabucak içtim. Kalkarken:
-Ben gitmeliyim, işim var evde, dedim.
-Ne işin var bu yaştan soona? demesin mi.
Hiç cevaplamadan yürüdüm. Eve doğru yürürken, biraz önce bir ölüyle konuştuğumu düşündüm…

Aradan on gün kadar geçmişti. Suya Batmazlar’ın Rüstem’in kahvesinin önünden geçiyordum, gözüm Omar’a takıldı. Bir masada dört-beş Datçalı arkadaşıyla oturuyordu. Şuna bi merhaba diyeyim dedim. Masaya yaklaştım ve masadakiler de duysunlar diye sesimi yükselterek:
-Omar! Yahu, sen ne zaman ölmüştün? diye sordum.
Soru, hem Omar’ı hem masadakileri şaşırtmıştı. Hepsi gözlerini dikmiş yüzüme bakarken devam ettim.
-Üç gün önce mezarlığa gitmiştim, senin mezarını aradım, bulamadım. Sen gerçekten hangi yıl ölmüştün? dedim. Masadakilerin tümü yüzüme hayretle bakarken, Omar’ın gözünün içine bakarak, Gaffar’laştım:
-“ANLADIN SEN ONU!” deyip yoluma devam ettim. Arkadaşım anlamış mıydı, bilemem..
-




Pazar, Aralık 23, 2007

En Zor Bayram Ziyareti

On yıl önce düşmüş... Kırılmış bir kalça kemiği, görmeyen iki göz. Hiç zaafiyete uğramamış bir beyinle sanki görüyor gibi. Ses gümbür, gümbür.
Yaş Doksan beş. On yıldır son yolculuğa direnen bir eski toprak.
Bu Kurban Bayramında yaptığım ziyaretlerin beni derinden etkileyeni...
Süreyya Aylin Antmen'in şiirsel bir yazısı, sanki bu görüntü için yazılmış gibi...
Durmuş saat.
İskemleler çürük. Odalar bir bir kilitli. Kadın hasta.
Soğuk, kapı kilidinden usulca giriyor. Komodinde bir bardak su.
Gezinen böcekler.
Uzaktan duyulan neşeli bir şarkı. Ter. Kâbus. Sıkılmış dişler. Sayıklama. Bir yumru.
Boyut karışıklığı. Hiçlik. Geri dönüş.
Komodinde bir bardak su. Rüzgârla şımaran perdeler. Bütün kapılar açıldı.
Gıcırtılar. Çocuk sesleri. Duran, duyargalarını kımıldatan böcekler, tedirgin, hazırlıklı.
Nereden geldiği belli olmayan konuşmalar, birbirine karışan kelimeler. Biraz daha uyku.
Bitmiş zaman.

Süreyya Aylin Antmen

Salı, Aralık 18, 2007

BAYRAM KUTLAMASI

Eski dinî bayramları bu iki sözcükle kutlardık.

Cuma, Aralık 14, 2007

YILIN SALATASI!


1- Kırmızı turp, bir baş. ( armut büyüklüğünde)
2- Bir diş sarımsak, büyükçe. Eğer sarımsak küçükse iki diş
3- Taze soğan, iki veya üç adet. (Büyüklüğüne göre ayarlayın)
4- Üç veya dört yaprak roka
5- Dört dal maydanoz
6- Dört dal dereotu
7- Bir adet salatalık, küçük boy, bol çekirdekli olsun
8- Orta büyüklükteki bir elmanın yarısı
9- Brüksel lahanası, altı adet, iştahınıza göre, 8 adet de yapabilirsiniz
10- Ton balığı, Dardanel, kağıt paketlerde satılan. (Paket içinde satılanlar lezzetli)
11- Bir adet yeşil biber.
12- Marul 4 yaprak. (kıvırcık da olabilir, göbekli marul da..)
13- Zeytinyağı (Datça zeytinyağı olsun. Şirince’den Candan Turhan’ın zeytinyağından da olabilir.)
14- Tuz
15- Elma sirkesi


Büyükçe bir cam kasenin içine turpu rendeliyoruz (Rendenin büyük dişli tarafıyla)
Daha sonra salatalığı, ondan sonra da elmayı, en son sarımsağı, rendenin ince dişli tarafıyla rendeliyoruz. Veya eziyoruz.
Önce rokayı, sonra dereotunu, daha sonra maydanozu ve taze soğanları doğruyoruz.
Bu arada küçük bir çelik tencere içinde su kaynamış oluyor. Brüksel lahanalarını suya atıp başında bekliyoruz. Zamanlamaya çok dikkat etmemiz gerek. Lahanaların özleni, yani damarları açık yeşile dönerken ocaktan alıp suyunu boşaltıyoruz. Daha fazla kaynarsa tadı kalmaz. Lahanalar ağızda cırrrt etmeli. Onlar beklerken biz devam ediyoruz.
Salata kabımıza marul yapraklarını doğradıktan sonra yeşil biberi de doğruyoruz.
Kaynamış olan Brüksel lahanalarını dörde bölüp salatanın içine atıyoruz.
En son bir paket ton balığının yarısını(zaten paket 100 gr lıktır) salataya katıyoruz.
Zeytinyağını kendi zevkinize göre katıyor, arkasından elma sirkesinden gereği kadar ilave
ediyorsunuz. Tuz atmayı unutmayın sakın. Şimdi iş karıştırmaya geliyor. Çok iyi karıştırılması gerek. Soğan ve sarımsak kokusu her tarafa çok hafif dokunmalı. Salata adeta sirke ve zeytinyağı banyosu yapmış olmalı.
Bu arada işin en zevkli tarafını unuttum. Bütün bu işleme başlarken kırmızı şarap açılmış olmalı. İşte bu kısım çok önemli. Şarap deyince ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırıyoruz . Bu sofra iyi bir şarap ister. İyi bir şarap da çok pahalı. Ne yapacağız? Az içeceğiz ama kaliteden şaşmayacağız. Salata yapımına başlarken, açılan şişeden bir bardak şarap tezgaha konmuş olacak. Ara sıra bir iki yudum alacaksınız. Hafiften, kendinize göre ıslıkla veya sesle bir şarkı mırıldanabilirsiniz. Sofraya oturduktan sonra da ikinci bardak gelecek. Artan şarap yarına saklanacak. Bu salatayı yapmak biraz zamanınızı alacak, ama, sonuçta hiç pişman olmayacaksınız.
Ha! Yanında yemek ne olacak? Bu salatanın yanında başka yemeğin pek önemi kalmıyor. Rahat bir uyku için bu salata yeter. Afiyet olsun. Bu, 2007 nin salatasıydı. 2008 ne getirir bilemem. Eğer beğenirseniz adına “Akkaraca Salatası” diyebilirsiniz.

Pazartesi, Aralık 03, 2007

MADIMAK

Değerli şair arkadaşım Akgün Akova'nın çok sevdiğim şiilerinden birini blog okuyucularımla paylaşacağım, bugün.



MADIMAK OTELİ _Sivastopal,2 temmuz 1993, 37 ölü, milyonlarca şiir yaralı._


sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenciyurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi
askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar
zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu
yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.

Akgün Akova

Pazar, Aralık 02, 2007

OLAY, PROTOKOL VE HABER

Bu akşam haberleri izliyoruz. Ana haberlerin sonlarına doğru önemsiz diye verdikleri haberlere geldi sıra.
Haber Kars’tan. Bir ilkokulun açılışı var. Okulun bahçesinde sıraya girmiş, ilkokul çağındaki çocuklar. Hepsi tiril tiril titriyor, bazıları da o kadar çok üşümüşler ki ağlıyorlar. Korkudan değil. Eksi otuz santigrada inmiş soğuktan. Habere göre tam iki saattir titriyorlar. Çünkü açılışta nutuk çekecek olan protokol denen zevat azıcık geçkalmış. Tabii onlara göre azıcık geç kalmışlar… Gel de o donmak üzere olan çocuklara sor o iki saati. Üstüne üslük bi’de başlarına kar yağmakta… “Çocuklardan bazıları donma tehlikesi geçirdi” diyerek devam ediyor haber…
Burada yanlışı yapan kim? Geç kalan protokol mü? Her ne sebeptense o çocukların orada iki saat kar altında titremesine göz yuman öğretmenlerin mi? Böylesine önemli bir olayı haberlerin en arkasına alan Tv kanalızas... pardon kanalının mı? Yoksa bütün bunlara kafayı takan benim mi?
Acaba bu yüzden mi yaşadığım müddetçe protokollerden bu kadar çok nefret ettim? Yoksa ne işe yaradığını anlayamamış olduğumdan mı?
Eğer o kanalın haberler bölümünde tam yetkili birisi olsaydım (olmaz ya) bu haberi en başa koyarak en önemli haber olarak verirdim
.