Cuma, Nisan 18, 2008

TİPİK BİR DATÇA EVİ

Bir gün önce kendisinden öğrenmiştik Reşadiye Mahallesi’nde restore ettiği ve 1940’lı yıllardaki Datça evleri gibi donattığı evini. İskele’den Reşadiye’ye doğru yol alırken evi hayalimde canlandırmaya çalışıyordum. Gözümün önüne odanın üç tarafına sıralanmış şilteler, duvara çepeçevre yaslanmış uzun, içi çavdar sapıyla doldurulmuş yastıklar, yastıkların üstünü süsleyen örtüler geliyordu. Mehmet Ali Ağa Konağı’nın hemen kuzey tarafında, bir birine yakın üç dört evin oturduğu küçücük tepeye taş merdivenlerle tırmanınca aradığımız evi çabucak bulduk. Avlu duvarı, bahçe kapısı (Datça ağzıyla “Goca Kapı”), evin görünen çatısı “aradığınız ev budur” diyordu bize sanki.
Güler yüzle karşıladı bizi Saniye Hanım. Yılların öğretmenliği hem yüzüne hem de diline iyice yansımış. Düzgün ve anlaşılır bir türkçe. Dinledikçe anlıyorsunuz o da Datça aşıklarından biri. Yıllar boyu ayrı kaldığı memleketini o kadar özlemiş ki; emekli olup gelince babadan kalma evini büyük bir özenle restore ettirmiş. Hem de ne restorasyon!. İnsanın ağabeyi de o meşhur Ergin Usta olunca… Hani şu Mehmet Ali Ağa Konağı’nın ağaç işlerini yapan usta.
Şimdi söz resimlerde:
Not: Yukarıdaki resimde görülen yatağın örtüsü ipektir. Datça'da bu tür dokumaya "Atkıçözgü" denir. İpeğin üretilmesi, dokunması yereldir.

(Daha iyi görebilmek için resimlerin üstüne tıklayın.)




Perde ve örtülerdeki motifler yalnız Datça çiçeklerini yansıtır. Hepsi de Saniye Hanım'ın elinin ve aklının eseridir.







Evin tavanına yakın çakılmış duvarı çevreleyen raflara, kalaylı, kenarları çentikli bakır çanaklar sıralanacak.




Perşembe, Nisan 17, 2008

17 NİSAN

Çok yoğun olduğum günler... Bu yoğunluğun içinde Datça tembelliği de var tabii. Hani biraz dalga geçtiğim anlar. Koşuşturmanın verdiği yorgunluğa bir de yapmak istediğin bir şeyi yapamamanın ağırlığı binince, insanın durumu, şu anda benim içinde olduğum duruma dönüşüyor. Bezgin ve yorgun...
Anlayanlar anladı sanırım: Her yıl 17 Nisan günü kutladığımız Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü'nü bu yıl kutlayamadık...

Pazartesi, Nisan 07, 2008

PANEL


Yukarıdaki afişte belirtilen yer, gün ve saatte Datça Turizminin konuşulacağı bir panel düzenlenmiştir. Panele herkes davetlidir. Datça'da yaşayan herkesi ilgilendirdiğinden buradan da duyurmayı istedim. Gelin, dinleyelim, konuşalım, anlaşalım...

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Aslı’nın bloğunda okudum. Evine gene hırsız girmiş. Aslı’ya buradan geçmiş olsun mesajlarımı yolluyorum. Bizim eve de girdi iki kez hırsız. İlk kez girdiğinde epey götürdü ama, ikinci kez bişey bulamadı. İlk kez girdiği yıllarda ben yaptığım işten para kazanıyordum. Elimde iyi kötü para bulunurdu. Şimdi yaptığım iş para getirmiyor, aksine götürüyor. Bugünlerde eve hırsız girmeye kalksa, girerken duyacağı yakalanma korkusuna değmez. İkinci kez girdiğinde zaten öyle olmuştu, eli boş çıkmıştı. Ne kadar üzülmüştüm hırsız adına o zaman.
Aslı’nın bloğunu okuyunca başımdan geçen bir olay geldi aklıma.

MUTLULUK(!)




O yıl turistten daha çok hırsız gelmişti Datça’ya. Her gece birkaç evin soyulduğunu duyardık. Daha çok yabancıların evinin soyulduğu söylenirdi. O yılların hırsızları daha zarif ve vicdan sahibiydi. Çünkü benim tanık olduğum birkaç hırsızlık olayında pasaportlara, kredi kartlarına, kimliklere hiçbir zarar verilmemişti. Mağdurlar ilk anda şoka giriyordu ama, biraz sonra boşaltılmış cüzdanlarını, pasaportlarını, kredi kartlarını bahçede bulunca, neredeyse hırsızı bulup teşekkür etmek istiyorlardı; evlerine davetsiz girdiği için değil, kartlarını, pasaportlarını geride bıraktığı için. Datça’da yazlık evleri olan Norveçli dostlarımızın bir kaç yıl önce başlarına gelen olay gibi:
Arkadaşım Amund, sabahın 04.30’unda telefon açtı Norveç’ten;
-Yardım eder misin, lütfen? Bizim eve hırsız girmiş, çocukların paralarını, kameralarını, pasaportlarını almış gitmiş. Para ve kamera önemli değil ama, pasaportlar çok önemli, çünkü, dört gün sonra pasaportsuz nasıl dönecekler Norveç’e? diye yakındı.
Hemen giyindim, Özbel’deki evlerine gittim. Sabahın beşinde çoluk çocukla iki aile ayaktaydı. Hepsinde korkudan bet beniz kalmamıştı ama, sezilecek kadar da bir mutluluk vermekteydi yüz hatları. Haydi Polise gidiyoruz, dediğimde anladım neden yüz hatlarında az da olsa mutluluk okunduğunu. İlk şoku atlattıktan sonra hırsızın girdiği pencereye bir de dışarıdan bakalım diye bahçeye çıkmışlar, pasaportlarını ve banka kartlarını orada bulmuşlar. Hırsız, alacağını alıp bahçeye çıktığında çantadan yalnızca paraları alıp, pasaport ve kartları düzgün bir şekilde gül ağacının dibine bırakmış.
“Polise gidersek paramız, kameramız bulunur mu?” diye sorduklarında “Kesin bişey diyemem.” dedim. O zaman gerek yok dediler. Çalınan para, Kron’u bizim paraya çevirdiğimizde o zamanın değerleriyle üç milyar lira kadardı. “Polis bizim elimize bir tutanak verecekse gidelim dediler. Gittik karakola. Fakat, tutanağı da her nedense alamadık. Hırsızı bulmadan veremeyiz dediler. Norveçliler buna hiç üzülmediler. Hırsızı görseler sanki alnından öpeceklerdi. Benim gönlümü almak için midir nedir; “Bizde böyle vicdan sahibi hırsız yoktur, Nihat.” gibi sözlerle anlatıyorlardı mutlulukarını. Norveç’e döndükten on beş gün sonra gönderdikleri mesajda . Çalınan eşyalarının bedelini ve paranın tutarını sigorta şirketinin ödediğini yazdılar. Hem de ellerinde olayı kanıtlayan hiçbir belge olmadan…


Aynı yıldı sanırım. Yani, megakent hırsızlarının da tatile çıktığı yıldı . Bir sabah erkenden uyanıp alt kata indiğimde merdivenin dibinde gördüm para cüzdanımı. İçi boşaltılmıştı. Bir milyar kadar para buharlaşmıştı. Bizim gibi emekli birine vurulan hatırı sayılır bir darbeydi. Allahtan hırsız efendi Kredi kartlarını masanın üstüne bırakmıştı. Mutfağa girince kızım Meltem’in el çantasını yere atılmış gördüm. İçinde bişeyler var mıydı acaba diye Meltem’i uyandırdım. Evet İstanbul’dan torunumla bir gün önce gelmişlerdi tatile ve çantadaki tatil harçlığı hırsızın cebindeydi artık. Akşam çantayı mutfak masasında bırakmıştı. Sonra gördük ki biz de mutfak penceresini açık bırakmışık. Hırsızlar sinek telini söküp girmişler. Biz üst katta uyurken onlar belki oturup kendilerine çay kahve bile yapmışlardır mutfakta.
Polise gitmeye pek niyetli değildim, ama bir hukukçu içgüdüsüyle Meltem mutlaka gitmek niyetindeydi. Hadi bakalım, bi gidelim deyip sabahın erken saatlerinde nöbetçi polislerin karşısına oturduk. Anlattık; bahçemize bakan mutfak penceresinden evimize hırsız girmişti. Paralarımızı alıp gitmişti, ama kartlarımızı bırakmıştı. Tutanak tutan polis o zaman söyledi: Kartları ve çantaları almazlarmış; yakalanırlarsa onlar delil sayılırmış. Doğru.
Bense, parasal bakımdan hatırı sayılır bir darbe almış olmama rağmen, pek mağdur olmuş görünmüyordum. Tanıdık polislere şaka yollu takılıyor, gülüyordum. Keyfim yerindeydi. Bir gün önce kızım ve torunum gelmişti İstanbul’dan. Onun mutluluğu içindeydim aslında. Bu tavrım, tutanak yazan polisin dikkatini çekmiş olacak ki, sordu:
-Nihat abi! Evine hırsız girmiş, paraların gitmiş, kızının paraları da gitmiş, ama bakıyorum sen halâ keyfinden bişey kaybetmemişsin…
-Keyfimden bişeyler kaybetsem faydası varmı ki, dedim ve devam ettim. Kaldi ki hergün olduğumdan daha mutlu olmam gerekir bugün.
-Nedenmiş o?
-Neden olacak? Bu olay bana sahip olduğum şeyleri hatırlattı. Bak! Anlatayım sana; evime hırsız bahçeye bakan pencereden girdi. Öyleyse benim bir evim var, hem de bahçe içinde. Üstelik bahçeye bakan penceresi de var, deyince polis arkadaş:
-Geç onu! Herkesin evinde pencere var, dedi.
-Yanılıyorsun! Herkesin yok. Mesela babamın yattığı yer penceresiz, çünkü mezarda, dedim Polis sustu, ben devam ettim: Hırsız efendi paramı çalmış. Demek ki param varmış. Kızımın parasını çalmış. Şu mutlulğa bak, dedim. Hem kızım var hem de çalınacak kadar parası… Bundan büyük mutluluk olur mu?
Polis yazmaya ara verip dikkatle yüzüme baktı, sanırım duyduklarını kafasından bi kez daha geçirdi ve arkadaşlarına seslendi:
-Arkadaşlar! Gelin bakın! Hiç böyle mağdur gördünüz mü şimdiye kadar? dedi ve tutanağı yazmaya devam etti.

Cumartesi, Mart 29, 2008

YAK FENERİ, KAMER...

Aşağıdaki yazı 902 kelimelik bir öykünün kısaltılmışıdır. 902 kelimeden 429 kelimeye kadar düşürebildim...

Datça Yarımadası’nda Eski Datçalılar’ın Burgaz’a, Reşadiyeliler’in Çayıriçi’ne, Kızlanlılar’ın Kızlan Ovası’na, Karaköylüler’in Güzne’ye, Batırlılar’ın Pustular’a yazlık için üç aylığına göçtükleri yıllardı o yıllar. Kimisi incirlerini toplamak için, kimisi tütünde çalışmak için, kimisi bahçe yapmak için göçerlerdi. Göçmeden önce çam serenleri, kargılar ve mersin çalıları kullanılarak çok düzgün, iki odalı çardaklar kurulur, yaz sonunda köye göçtüklerinde çardaklar bozulur, çardak malzemesi gelecek yıl için bir yerlerde saklanırdı. Her çardak bir tarlanın içinde olduğundan çardakların arasına bazen kocaman tarlalar girerdi. Komşuluklar mesafe olarak uzaktı ama duygusal olarak çok çok yakın, sanki içli dışlı yaşanıyormuş gibiydi. Yediden yetmişe herkes gün doğumundan gün batımına kadar çalıştığından akşam karanlığından önce yemek yenmiş olur, biraz geç yemek yiyen aileler yadırganır konuşulurdu, yemeği karanlığa birakıyorlar diye. Aydınlanmak için gemici fenerleri kullanılırdı. Çünkü çardaklarda gaz lambası kullanmak tehlikeliydi. Rüzgar ya devirir ya da söndürebilirdi. Geceleri karanlıkta tarlada yürümek zor ve tehlikeli olduğundan, komşu ziyaretlerine hep elde bir fenerle gidilirdi.
Herkes gibi Halit Efendiler de o yaz çayıriçi’ndeki bahçelerine göçmüşlerdi. Halit efendi sabahları Reşadiye’ye dükkanına gidiyor akşamüstü dönüyordu. Eşi Kamer Hanım bahçeyle vakit geçirirdi gündüzleri. Akşam yemeklerini yedikten sonra ya onlar komşularına gider biraz oturur sohbet ederler, ya da komşuları onlada toplanırdı.
Halit Efendi Datçalı değildi. Dışarıdan memur olarak gelmiş, batırlı Cemal Ağa’nın beş kızından biri olan Kamer Hanım’la evlenmiş, emekli olunca da Datça’da kalmıştı.
Halit Efendi’nin kendini yorgun hissettiği bir akşamdı. İçtiği iki kadeh rakının rehavetiyle oturduğu yerden azıcık kestirse harika bişey olacaktı Tam bunu düşünürken tarlalarının kenarından çardağa doğru yaklaşan sarımtırak ışıktan anladı komşularından birinin misafirliğe geldiğini. Çardağa yaklaşınca, “Biz geliyoruz komşu.” Dediğinde sesinden anladı gelenlerin komşuları Yaylalılar olduğunu. Gönülsüz de olsa kalkıp güler yüzle karşıladı misafirlerini. Halit Efendi gerçekten efendi bir adamdı. Kamer Hanım da tam anlamıyla hanım…
Biz Datçalılar “Hoş geldin, nasılsın” sohbetini epey uzatırız. Nasılsın sorusundan sonra keyfin nasıl? Diye sorulur, sonra çocuklara ve hatta keyifleri nasıl diye teker teker sorulur. O akşam da öyle oldu. Bu karşılama sohbetinden sonra o zamanın önemli konusu olan “Alaman Harbi” sohbetine geçildi. Halit Efendi gündüzleri Reşadiye’de bulunduğundan gazete okur, radyo dinler haberi olurdu havadislerden. Alaman harbi sohbetinin arkasından tarla tokat işleri konuşuldu, azıcık da dedikodu derken Halit Efendi’nin gözleri kapanmaya başladı. Yaylalı’nın sorularına kısa kısa cevaplar veriyor, belki yarınki işini hatırlarsa kalkar giderler diye, ertesi günü neler yapacaklarını sordu bir ara:
-Yarın tütün kırma işiniz var mı?
-Olmaz olu mu ya, yarın, devrisi gün tütüne devam… dedi yaylalı.

Halit Efendi esneyerek:
-Öyle mi? Tütün işi de zordur hani. Sabah karanlığıyla kalkıp tarlaya gitmek kolay olmasa gerek… Hani neredeyse, erken kalkacaksanız, erken yatın. diyecek Halit Efendi. Ama pek aldıran yoktu. Yaylalı konuşmak üzere ağzını her açışında sanki: “Hadi Fatma, yak feneri gidelim” diyecekmiş gibi geliyordu ev sahibine. Fakat nerdeee… Umurunda değildi misafirin.
Kamer Hanım’ında uykusu gelmiş, açılsın diye çardağın önündeki bulaşıklıkta kahve fincanlarını yıkamaya başlamıştı. Halit Efendi artık dayanamadı, Kamer Hanım’a seslendi:
“Kamer, yak şu bizim feneri bakalım! Bunların kalkıp gideceği yok, biz bari gidelim, deyiverdi Hemen ardından yandı Yaylalıların feneri. Daha onlar çardaklarına varmadan söndürdü Halit Efendiler fenerlerini, sabah güneşi çardağın içini aydınlatana dek sürecek uykularına daldılar. Çayıriçi, geceyi arasıra havlayan bir kaç köpeğin sesine ve kurbağa vırraklamasına bırakıp ertesi gün doğacak güneşi beklemeye başladı...

Salı, Mart 25, 2008

EVDE OLMAK

Valla Elif beni mimledi ama, bu mimlenmenin içinden bir dakikalık öyküyle çıkabildim. Yani tam altmış kelimeyle. Artık öykünün dokunulacak yeri kalmadı. Öykü benim değil; İstvan Örkeny’nin kısaltılmış bir öyküsünü kısaltabildiğim kadar kısalttım. Ama, hala bir anlam var sanırım.


Kızı dört yaşındaydı. Aklı birçok şeye yetmiyordu. Annesi yaşamlarındaki değişimi kavratabilmek için kızını dikenli tellerin yanına götürdü, uzaktaki treni gösterdi.
“Bak bu trenle gideceğiz evimize.”
“O zaman ne olacak ki?”
“Evimize kavuşaçağız!
“Peki ev ne demek?”
“Bundan önce yaşadığımız yer demek.”
“Orada ne var?”
“Oyuncak ayını ve bebeklerini hatırlıyor musun?”
“Anneciğim orada gardiyan varmı?”
“ Yok!”
“O zaman, oradan kaçabilir miyiz?

Pazar, Mart 23, 2008

DÜNYA ŞİİR GÜNÜ

Datça Pazarında "Ne alırsan on lira" nidaları arasında, şiir de vardı dün.
Şairler; İzmir’den Oğuz Tümbaş, Ahmet Günbaş, Onur Şenli, Hüseyin Alemdar’ lar
Bulgaristan’dan Nurten Recep, Romanya’dan Lidya, Ankara’dan diğer şairler… Etkinliğin koordinatörü artık Datçalı saydığımız, bize sık sık şiirli günler yaşatan şair ümit Yaşar...
Datça pazarında tezgahların arasına koydular masalarını. Şiirler yankılandı tezgahların arasında. Onur Şenli, “Agora Meyhanesi"ni pazara açtı dün. Bir çok izleyici ilk kez dinledi tümünü bu ünlü şiirin. Datçalı şairlerin şiirleri de yankılandı beton yığınları arasında. Pazara gelenlerin filelerini şiirler doldurdu dün. Bu haftaki diyetimiz şiirli olacak.
Ne yazık ki dün, hava muhalefetinden dolayı Rum dostlarımız gelmemişti pazara Simi’den. Yoksa onların filelerine de girecekti şiirler, belki biraz da kıskanacaklardı bizi…
Bu yüzden ben bi şeyler yazmaaya çalışacağım orada yayımlanan The Symi Visitor Gazetesi’ne. Birkaç da resim ekledik mi yazıya, tamamdır…


Romanya güzeli Lidya, o güzel kırık Türkçesiyle şiirini okuyor. Sol tarafta etkinliğin koordinatörü Ümit Yaşar. Sağda, İzmir'in değerli şairlerinden ve edebiyat adamlarındanbiri: Oğuz Tümbaş.



Bulgaristan'dan gelen Nurten Recep
İzmir'den Leyla Işık şiir kitabını imzalıyor.

Dünya Şiir Günü için çok sevdiğim bir şiiri de ben koyayım buraya
jacques Prevert'den
*****************
Önce bir kafes resmi yaparsın
Kapısı açık bir kafes
Sonra kuş için
Bir şey çizersin içine
Sevimli bir şey
Yalın bir şey
Yararlı bir şey
Sonra götürür bir ağaca
Asarsın bu resmi
Bir bahçede
Bir koruda
Ya da bir ormanda
Saklanır beklersin ağacın arkasında
Ses çıkarmaz
Kımıldamazsın
Kuş bazen çabuk gelir
Ama uzun yıllar bekleyebilir de
Karar vermezden önce
Yılmayacaksın
Bekleyeceksin
Yıllarca bekleyeceksin gerekirse
Resmin başarısıyla hiç ilişiği yoktur çünkü
Kuşun yavaş ya da çabuk gelmesinin
Geleceği olup da geldi mi kuş
Çıt çıkarma yok
Kafese girmesini beklersin
Girdi mi kafese fırçanla
Usulcacık kapısını kaparsın
Sonra kuşun bir tüyüne dokunayım demeden
Bütün kafes tellerini teker teker silersin
Yerine bir ağaç resmi yaparsın
Dallarının en güzeline kondurursun kuşu.
Tabii ne yapraklarının yeşilini unutacaksın
Ne yellerin serinliğini
Ne de yaz sıcağındaki böcek seslerini
Otlar arasında
Sonra beklersin ötsün diye kuş
Ötmezse kötü
Resim kötü demektir
Öterse iyi olduğunun resmidir
İmzanı atabilirsin artık
Bir tüy koparırsın usulca
Kuşun kanadından
Ve yazarsın adını resmin bir köşesine.

Cumartesi, Mart 22, 2008

"BOYAYLIM ABİ!"

“Boyaylım abi!” diye seslendikten sonra elindeki fırçayı önündeki sandığa vuruyor: Tak! Tak! Tak!” Tekrar sesleniyor: “Boyayalım abi!”
Boş olduğu zaman bunu herkese yapıyor. Normal bi durum… Kendine ayakkabı boyacılığı gibi bir meslek seçmişse müşteriyi çağırması olağan. Boya sandığının üstüne ayağını koymuş adamın pabucunu boyarken, kaldırımdan geçen biri tanıdığıysa, fırçayı sandığın kenarında takırdaıp, “Boyaylım abicim!” diye seslenmesi de olağan. Hele nisan ayından ekim ayı sonuna kadar hemen hemen herkesin sandalet giydiği bir yörede ayakkabı boyacılığına soyunmuşsa insan.
Ama bazen çok üstümüze geliyordu ki Amet, bir arkadaşım yakınıyordu:
“Bazen yolumu değiştirmek zorunda kalıyorum, bıktım bu Amet’in oradan her geçişimde, ‘Boyayalım M…. Abicim’ diye seslenişinden. Bir gün önce boyatmış olsam da pabuçlarmı, ertesi gün önünden geçerken gene sesleniyor aynı sözcüklerle…’Boyaylıım, M…. Abi.’
İnan ki bazen ta postanenin arkasından dolaşıyorum gazete almaya giderken….”


Sonra ben yakınıyorum:
“Ah! Sorma M…. Abi, Amet beni de bıktırıp usandırmıştı. Her geçişimde, boş olsun veya çalışıyor olsun adımla sesleniyordu: “Nihat Abi, boyaylım. Tak, tak tak! Gel abi hemen boyarız!..
‘Acele işim var Amet,’ deyip geçiyordum ki, arkamdan Amet’in dedikleri beni şaşırttı: “Acele işi olan adamın Datça’da ne işi var.” demesin mi? Duymamazlıktan geldim, yürüyüp gittim.
Etrafta beni tanıyan varsa utanırdım bazen. Pabuçlarımı pintilikten boyatmıyor sanacaklar diye. Pabuçlarımın boyanması gerekli olsa bile, durup zamanımı orada boşa geçirmek istemiyordum. Evden çıkınca şöyle tur atıp konuşacak bir arkadaşa rastlarım diye dolaşmak istiyorum aslında.

Fakat, ben bir çaresini buldum da rahatladım.. Nasıl mı? Anlatayım:
Biliyorsun Datça’da bir işi yaptırmadan önce parasını peşin verirsen, o işin bitmesini bi iki yıl beklersin. Benim de aklıma o geldi. Bi gün gene o caddeden, hatta caddenin karşı kaldırımından geçerken fırçanın boya sandığında çıkardığı sesi duydum: ‘tak! tak, tak!’ Arkasından Amet’in sesi: ‘Boyaylım mı Nihat Abi?’
Şöyle bi durakladım, yolun iki tarafına bakarak trafiği kolladım ve vardım Amet’in karşısına. Cebimdeki bozuk paraları çıkardım ve sordum: ‘Pabucu kaça boyuyorsun Amet?’.
‘Bir buçuk, abi!’
‘Tamam Amet. Şimdi benim pabuç boyatmaya zamanım yok, al şu parayı. Bir lira, şu da elli kuruş, etti mi birbuçuk. Tamam mı? İşim olmadığı bi zaman boyaylım, olur mu?” Hiç sesini çıkarmadı, parayı aldı, sandığın çekmecesine bıraktı, elindeki fırçayı sandığa üç kere vurarak tıklattıktan sonra, yoldan geçenlere seslendi: ‘ Boyaylım Abiler!...'

Bak abi, üç ay oluyor, Amet’in önünden günde bazen üç kez geçiyorum, beni ne görüyor, ne de sesleniyor. Ben kurtuldum. Tavsiye ederim sen de aynını yap ve kurtul.”
dedim arkadaşım, M….’e.

Salı, Mart 18, 2008

AYAK SESLERİ

Bu sabah kahvaltımı yaparken, gözüm ve kulaklarım tesadüfen TV ekranına takıldı. Keşke takılmaz olsaydı… Kanal D’de iki erkek ve eğitimli olduklarını sandığım üç kadın... tartışma var… Kadınlardan biri program sunucusu, diğer ikisi konuk. İki erkekten biri, yazmış olduğu kitabı milyonlara duyurmak isteyen ve bunu da ustalıkla başaran bir uyanık. Adı Hamdi Kalyoncu imiş. Kitabın konusu ne biliyor musunuz? Çok eşliliğe övgü. Ekrandakiler tam yarım saat bu kitabın tartışmasını yaparak o kitabın milyonlara duyurulmasını sağladılar. Kitabın yazarı çok eşliliğe övgüler yağdırırken üç bayan susuyor, tam içlerinden birisi ona cevap verirken hepsi aynı anda konuştuklarından izleyici hiç bişey anlamıyordu. Yazar, bunun farkında olmanın keyfiyle sırıtarak söz alıyor, bizimkiler uslu uslu dinliyordu
Adam, elindeki kitabını yazmak için beş yıl araştırma yaptığını, Osmanlılarda çok eşliliğin ne kadar güzel yürüdüğünü sırıta sırıta anlatıyor, bir de o zamanlar Osmanlı'da, son zamanlarda Mısır’da, Suriye’de yapılan istatistiklerden bahsediyor, bizimkiler sormuyordu, Osmanlı zamanında doğru dürüst nüfus sayımı bile yapılamazken nasıl oluyor da inanılır bir istatistik yapılabiliyordu, böylesine hassas bir konu üstüne, diye. Ben hayretler içinde kaldım. Bu yazdıklarımdan başka diyecek söz bulamadım o ekranda gördüklerim ve duyduklarıma…
Ekrandaki görüntü, şeriatın gölgesi; seslerse şeriatın ayak sesleriydi çünkü.

Pazar, Mart 16, 2008

Sındı köyünde Organik tarım ve pazarlama

Organik ürün yetiştirmek üzere önce bir kooperatif kuruldu. Suni gübre kullanımını durdurdular. Organik gübreyi kooperatif getirtiyor. Resimde görülen ağaçlık alan, Zeytincik Mahallesi'yle Sındı Köyü arasında kalan tarım arazisi. Organik tarımın yapıldığı alanlardan biri.
Üretilen organik ürünün, organik malzemeden yapılmış ambalajlar içinde satılmasını öngördüler.
Köyün kadınlarına ambalaj örme tekniği öğretildi. Bir iki gün içinde üretmeye başladılar. Zeytin, zeytinyağı, payam ve bal yukarıda gördüğünüz ambalajlar içinde satılacak artık.
Bir dostumuza payamı hediye olarak götüreceksek, böyle zarif bir ambalajda götürmemiz daha hoş değil mi?


Bu ambalajlar, resimde bir kaçını gördüğümüz kadınlarımızın hünerli ellerinden çıkmaktadır.



Perşembe, Mart 13, 2008

SUSUZ YILLARA HAZIR MIYIZ?

SU, SU, SU…

Her gelen yıl bir öncekinden daha kurak. Dağda bayırda dolaştığınızda daha açık seçik farkediyorsunuz bunu. Geçen yıl yağmur yağarken akan dereler, bu yıl yağmur yağarken de akmıyor.
Yağmurcu değiliz ki daha fazla yağdıralım. Yağmur duası da bizi aşar. Bunu başkaları yapıyor ama, gene de bulutlar üstümüzden gülüp geçiyor, bi türlü gözyaşı dökmüyor. Bu durumda yapabileceğimiz tek şey, suyu dikkatli kullanmak. Her aile bir ayda on beş ton su tasarrufu yaptığında, o ay on beş ton suyu gökyüzünden yere yağdırmış olacaktır..
İşte bu düşünceyle çıktık yola, su kullanımında ödün vermeden başladık su tasarrufuna. Sonuç ne oldu biliyor musunuz? Yüzde elli daha az su kullanımı. Nasıl mı yaptık?
Önce, ana borudaki vanayı çatıdaki depo dolduktan sonra kapatmaya başladık.
Depodan gelen suda fazla basınç olmadığından, musluğu açtığımızda boşa fazla su akmıyor. Basınç az olduğunda musluklar da kolay kolay kaçırmıyor.
Bir buçuk litrelik pet şişelere su doldurup ağzını kapattık ve rezervuarların içine koyduk. Böylece rezervuarın her kullanışında bir buçuk litre su tasarrufu sağladık.
Tıraş olurken musluğu açık bırakmadım.
Eskiden hortum elimizde, balkonları ve evin terasını yıkayacağız diye suyu bir saat açık bırakırdık. Bundan vazgeçtik. Süpürüp paspas kullanmaya başladık
Sebzeyi ve meyveyi bir kab içinde yıkayıp biriken suyla çiçeklerimizi suladık.(özellikle yaz aylarında.)
Sonuç bizi de şaşırttı. Su faturasındaki rakam yaz aylarında 60 tondan 30 tona, kış aylarında 35-40 tondan 15 tona kadar düştü.
Biz bu tasarrufu yaparken dışarıda gördüklerimiz bizi yolumuzdan döndürmüyor.
Araba yıkama yerinde yere atılmış bir hortumdan harıl harıl boşa akan suyu görünce, arabayı bezle silmekte olan yıkayıcıyı ikaz ettiğimde bana, “Bizim su şebekeden gelmiyor, kendi kuyumuzdan basıyoruz,” dedi. Kendi kuyusunun da, şebekenin de yer altı suyundan beslendiğinden haberi yoktu belki. Yerin altındaki suyun hepimizin müşterek suyu olduğunu anlatmak gerekiyordu adama.
Ben tasarruf ediyorum da ne oluyor sanki, başkaları suyu dere gibi boşa akıtıyor, deyip tasarruftan vaz geçmemeliyiz. çok yakında karşımıza çıkacak olan kuraklık felaketi için biz gerçek bir insanın yapması gerekeni yapmalıyız O günler geldiğinde nasıl olsa suyu damla damla kullanacağız. İyisi mi şimdiden az suyla çok iş görmeye kendimizi alıştırmış olalım

ÖNCE EKMEK


Çarşamba, Mart 12, 2008

EĞİTİM

SINDI köyünde gördüklerim. Köyün demircisi, ustaların ustası, Cengiz Usta



DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN!..



Datça'nın çok sevdiğim köylerinden birindeyiz. Köyün adını yazmama gerek var mı? Datça'yı bilenler resimde gördüklerinden hangi köy olduğunu zaten anımsayacaklar. Datça'yı bilmeyenler için köy adının ne önemi var. Burası köyün eski okulu. Çocuklar taşıma sistemiyle Cumalı İlköğretim okuluna gidiyor. kÖY OKULU boş kalmamalı, yine eğitimde kullanılmalı.
Köyün kadınları, gözlerini, kulaklarını açmışlar, dikkatle dinliyorlar, öğreniyorlar. Neyi öğrendiklerini, öğrendikleriyle neler yapacaklarını açıklayacağımız günlerde gelecek elbet...





Aynı köyde bir demirci. Eski günlerdeki gibi işine devam. Öylesine zevkle yapıyor ki işini. Yanan kömürün, örselenen demirin kokusu ve üstüne düşen çekicin sesi, insana geçmişi yaşatıyor.



hadi bakeem, sene golay gelsin, ustam!...




Cumartesi, Mart 08, 2008

ÇAĞLA



Daha on beş gün olmadı bembeyaz çiçekti ağaçlar. Birden yeşile bürünüp açık yeşil çağlalarını gösteriverdiler.
Kilosu on iki liradan piyasası açıldı. Biz, Palamutbükü'nde yakaladık çağla toplayanları. (Resimde görülen Aycan'la Berrak gibi.) Fakat bi'de duyduk ki dün fiyatlar birden altı liraya düşmüş bile.

Cuma, Mart 07, 2008

ESKİ FOTOĞRAFLAR

Fotoğraflar vardır, insanı alır geçmişe götürür; Fotoğraflar vardır, gözlere bir iki damla yaş, bazen dudaklara belli belirsiz bir gülümseme getirir. Bazılarına baktığınızda gençlik yıllarını özler hayıflanır insan...
Yukarıdaki fotoğrafın bana ettiği gibi...

Salı, Mart 04, 2008

DURGADIN'IN DOĞUM TARİHİ

Nihat Akkaraca

Köyün muhtarı mahkeme davetiyesini getirmişti Durgadın kadına. Zarfı verirken anlattı bağıra bağıra. Durkadını mahkemeye çağırıyorlardı şahit olarak.
Neyin şahitliğiymiş bu?” diye sorduğunda.anlattı muhtar:
“Hani şu Gocamuratlar’ın oğullarının meres davası varya, seni şahit yazdırmışla. Bi kez gidivireceksin gayri. Şahitlik deel mi alt tarafı.”
Ömründe hiç mahkemeye gitmemişti Durgadın kadın, yalnızca adını duyardı mahkemenin, hakimin,şahitliğin…
“Goca köyde bul bula beni mi bulmuşla şahit yazdıracak. Yalınız başına, yaşlı bi gadınım, yerimden kıpırdayamayıkdurun, naal gidecen ta bi günlük yola eşek üstünde.”
“İyi ya işte, yaşlı olduğundan seni göstermişle şahit, herşeyi bili deye,”
dedi muhtar.
“Oolum şindiye gadan hakim gömüş deelin, ne deyecen ben orda?”
Muhtarın, Gocamuratlarlar’ın büyük oğluyla arası iyiydi. Durgadın kadının onun lehine şahitlik yapmasını istiyordu.
Deyzeciim,” dedi. “Hakime yalan demede, bildiklerini deyivi yete. Hiç korkma!
Gocamuratlar’ın böyük oğlan seni Datça’ya götürecek, getirecek eşeğiyle.”


Mahkeme günü gelinceye kadar hakime diyeceklerini neredeyse ezberledi. Ezberinde hiç yalan yoktu. “Allah va yokarda, yalan deyemem, ne duydum, ne bildiysem onu derin, o gada!” diyerek kendini iyice alıştırmıştı mahkeme anına.
Hakimin karşısına çıktığında ezberlemediği bir soru geleceğini bilemezdi, çünkü ilk kez hakim görüyordu, Durgadın kadın.
Hakimin ilk sorusunu kolay atlattı da, ikinci soruda takıldı…
Hakim:
-Adın ve soyadın?
“Adım, Durgadın Dönmez oolum!”
“Doğum tarihin?”

"Ben doğumun tarihini falan bilmem oolum," dedi
Doğum tarihini şimdiye kadar ona kimse sormamıştı, yaşını sorarlardı sadece. Hakim soruyu onun anlayacağı şekilde sordu:
“Yaşını soruyorum teyze. Yaşın kaç?”
Yaşını aşağı yukarı biliyordu. Tam olarak bildiğinden emin değildi. Yalan söylemiş olurum diye korktu, bi müddet bekledi. Kafadan atmak istemiyordu. Anası sağken ona söyledikleri aklına geldi. En doğrusu buydu:
“Ben,” dedi, “ Tarihten falan anlamam hakim bey oolum. Anacığım sağken derdi hep; ben, ta Damarası köyünde Hacı Osmanlar’ın İmine var ya, ahretliğim olu, onnan aynı gün doğmuşum…” diyerek topu hakime attı.
-

Pazartesi, Mart 03, 2008

ADD DATÇA ŞUBESİ'NİN JESTİ

Şiltler verilir insanlar onurlandırılır, şiltler alınır insan onurlanır, gururlanır. Bu doğaldır...
Ama bazı şiltler vardır verilen insanı oldukça etkiler. resimde görülen şilt gibi...
Atatürkçü Düşünce Derneği Datça Şubesi Başkanı ve yöneticilerine bana bu onurlanma fırsatını verdiklerinden dolayı saygılarımı ve teşekkürlerimi sunarım. Bu şilt, çocuklarıma bırakacağım en onurlu mirastır...

Cumartesi, Mart 01, 2008

Palamutbükü, Gerence




Tepenin yamacında keçileri ve koyunları, arkasında denizi, belinde kargısı, elinde yün eğirdiği iği, hemen elli metre uzağında evi, gülen bir yüzü ve başındaki örtüsü… İşte Koreli Teyze…
Her palamutbükü’ne geçişimde yol üstünde ya kendisine ya da eşi Koreli’ye rastlarım. Başındakini göstererek: “Sende mi?” diye takıldım. Gülmekten kırıldı…
Hemen anlamıştı neyi kastettiğimi. Akşamları televizyon izliyor musun? diye sorunca ciddileşti, evet anlamına başını salladı ve: "U dediinden başka laf mı va o kutuda,” dedi.
Normal havalarda onu böyle sarmış sarmalamış görmüyordum. Denizden esen serin rüzgarı gösterdi. “Bazen de güneş,” dedi ve ekledi; Bu şekilde mektaba [okula] gidecek olsam beni de almazla mı acaba,?” diye o bana takıldı sonunda.
Sahip olduklarının farkındaydı; mutluluk yüzünden akıyordu...
iyi mi?..

Çarşamba, Şubat 27, 2008

En Kısa Öykü

“Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmemiş.” Çok kısa anlatılmış, çok uzun bir öykü. Elif’in bloğunda okuyunca, öğretmen arkadaşımın ilginç anlatısını hatırladım.
Türkçe öğretmeni dördüncü sınıfa girdi, bütün çocuklar ayağa kalktı. “Oturun!” dedi ve derse başladı.
-Herkes defterini çıkarsın!
Çocuklar defter ve kalemlerini çıkarırken öğretmen, tahtaya geldi, tebeşiri eline aldı, yazdı:
Ders: Türkçe kompozisyon
Konu: Herkes babasının dün ne yaptığını yazarak anlatacak.
Havaya birkaç el kalktı. Öğretmen, “ne var?” anlamına kafasını iyice kaldırıp onlara bakınca cevapladılar:
-Benim babam yok… Benim de… Benim de…
-Babası olmayanlar, annelerini yazabilirler, dedi öğretmen.
. Hepsi önlerindeki kağıtlara eğildiler. Sınıfta çıt yoktu. Öğretmen sıraların arasında dolaşarak bekliyordu sonucu.
Bütün yüzler kendisine çevrilince anladı yazmayı bitirdiklerini.
Öğrencilerden biri topladı yazıları ve masasına bıraktı.
Zil çalmadan kağıtlara şöyle bir göz atmak istedi öğretmen. İyi kötü, herkes bi şeyler yazmıştı. Yazılanlara göre bazı baba oduna gitmiş, bazısı bahçenin yıkılmış olan duvarını yapmış, diğeri kahveye gitmiş, gelmiş gene gitmiş, bunun gibi şeyleri anlatıyordu yazılar. Elinde tuttuğu kağıdı göstererek: “Bu bir satırlık yazı kimin? Adını söyletmeden kendisi çıksın şuraya.” dediğinde kimseden ses çıkmadı. Öğretmen kağıttan okudu yazının sahibinin adını:
-Murat! Gel buraya. Bu ne biçim kompozisyon yazmak? Tek satırlık kompozisyon olur mu?
Murat sıkılarak cevapladı öğretmeni:
-Hocam, babam dün yalnız o yazılanı yaptı. Başka bişey yapmadı.
-Oku bakalım yüksek sesle arkadaşlarına, baban ne yapmış?
Murat okudu:
-Babam dün ata bindi, Reşadiye’ye gitti…
Sınıfta gülüşmeler duyuldu.
-Şimdi herkes teneffüsdeyken sen sınıfta oturacaksın ve en az bir sayfa yazıyla anlatacaksın babanın dün ne yaptığını, dedi öğretmen.
Teneffüs sonunda ancak bitirmişti yazıyı Murat. Çocuklar sınıfa doluşurken götürdü verdi yazdıklarını öğretmenine. Murat’ın kağıdını okumaya başladığında ağzı açık kaldı öğretmenin…
“Babam dün sabahleyin kalktı, çorbasını içti, bizim rahvan ata bindi Reşadiye’ye gitmek üzere yola çıktı, atın nallarının çıkardığı sesten başka ses yoktu etrafta; taka, taka tak… Taka, taka, tak… Taka, taka, tak… Taka, taka, tak…” koca sayfa böylece dolmuş, sadece son satırda, “babam henüz Reşadiye’ye varmadı, son…” diye yazmış Murat..

Salı, Şubat 26, 2008

PAZARLIK

Sina Dağı (Resim internetten alındı.)


Şu sıralar fırsat buldukça Nikos Kazancakis’in “El Greko’ya Mektuplar” isimli kitabını okuyorum. Kitabın 306.ncı sayfasındaki birkaç paragraftan alıntı yaptım. Sina dağında bir manastırı ziyaret ederken gördüklerini anlatıyor..



“Yukarıdan günlük nevalelerini atmalarını bekliyorlar: Her erkek için üç küçük yuvarlak ekmek, her kadın ve çocuk için de ikişer ekmek… Yasa, kendilerinin almalarını emrediyor, saatlerce uzaktaki çadırlarından yola çıkıyorlar; ama bu ekmekçikler açlıklarını gideremiyor; çekirge topluyor, kurutup öğütüyor ve yoğurarak ekmek yapıyorlar.

Ben, gurbetteki bu kardeşlere heyecanla bakıyorum; yüzyıllardan beri, bu Bizans duvarlarının çevresinde dolanıyorlar, kendilerine bu kepekli küçük ekmekler atılıyor; manastırları ürküterek yaşıyor ve ölüyorlar. Tıpkı Lothor zamanında olduğu gibi, bugün de koyunları yalnız kızlar otlatıyor; kimse onlara dokunmuyor. İki genç seviştiği zaman, gizlice kaçıp geceleyin dağlara çıkıyor; delikanlı flütünü çalıyor, kız şarkı söylüyor, ama birbirlerine asla dokunmuyorlar. Delikanlı kızı satın almak için dağdan iner, kayınpederin çadırı önüne oturur; kız da gelir, delikanlı bornozunu üzerine atar; delikanlının babası da yetişir; şeyh de gelir. İki dünür bir hurma yaprağını tutup çeker ve bölüşürler; kızın babası şöyle der:
-Kızım için bin lira istiyorum!
Şeyh:
-Bin lira, der; senin kızın iki bin lira eder gerçi, damat da vermek ister, ama hatırım için beş yüzünü bağışla ona…
kayınpeder cevap verir:
-Senin için şeyh, beş yüzünü bağışlıyorum.
O zaman yavaş yavaş gelmiş olan diğer akrabalar ayağa kalkar ve çadırda bağdaş kurarlar:
-Benim hatırım için yüz lira daha bağışla…
Öbürü de:
-Yüz daha…
Bir liraya ininceye kadar…
O sırada köşede mısır öğüten kadınlar bağırmaya başlarlar:
-Lu… lu… lu… lu…
kayınpeder ayağa kalkar:
-Un öğüten kadınlar için, der; kızımı yarım liraya veriyorum.
Düğün gecesi yer, içer, neleri varsa harcarlar.
Ve çölün gelenekleri, binlerce yıldan beri, böylece değişmeksizin yaşayıp gider…”

Cuma, Şubat 22, 2008

HAYITBÜKÜ'NDE SABAH

Hayıtbükü, günün ilk ışıklarıyla buluşuyor...

Çarşamba, Şubat 20, 2008

İKİ BÜK, BİR DAĞ

Denizi yastık yapmış uyuyor mu, yoksa sırtüstü yüzmeye mi çalışıyor?

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Bu son


İlkbahar, gelinliklerini giymiş yavaş yavaş geliyor.

Bugün köyleri dolaşırken gördüm ve çektim. Bir hafta önce bloğa koyduğum resimler için "The End" demiştim, ama dayanamadım. Bu resimlerle son diyeceğim. Payamlar sanki tarlanın üstüne ay-yıldız düşürmek istercesine coşmuşlar...





"Her Yerde Kar Var" bizde payam çiçeği. Bu çiçek bolluğunda bal arıları kovanlarına hapsolmuşlar, çıkmıyorlar. Üşütmekten korkuyorlarmış.
Arıcılar üzgün, arılar çiçekten faydalanamıyor diye.






Cumartesi, Şubat 16, 2008

ŞİİR

Reçete

Ali Yüce

Sevgide
Bütün vitaminler vardır
Sevgiler yaz reçeteme
Sevdalar yaz doktor
İyi yaz güzel yaz çok yaz
Bir sevda bana az doktor

Emekli Avni Beye
Ağrı kesici olarak
Gülme hapı yazdı doktor
Sabah öğle akşam
Aç karna alacaksın dedi
Baş üstüne ama doktor
Aç karna gülünmez ki

Perşembe, Şubat 14, 2008

HAYDİ GELİN, BİR ŞİİR OKUYALIM



YOLKESEN

Asarcıklı Ozan
Ali Yüce

İzmir’e gittiniz mi hiç
Salihli’den geçerken
Bağlar yolunuzu kesti mi?
Asma gibi kızlarla
Kız gibi asmalar
Halay çekerken kolkola
Annelerinden izin alıp
Katıldınız mı aralarına?

İzmir’e gittiniz mi hiç
Turgutlu’dan geçerken
Çiçekler yolunuzu kesti mi?
Göz göze geldiniz mi doğayla
Dargındınız küskündünüz barıştınız mı?
Başınızda kavak yeleri esti mi?
Saç sakal ağardıktan sonra?

İzmir’e gittinizse eğer
Aylardan mayıs olmalı
Günlerden Gökova
Dargındınız küskündünüz
Barıştınız mı doğayla
Şiir yolunuzu kesti mi?
Kuruyan ağzınızı dayayıp
İçtiniz mi doya doya?

Ben İzmir’e giderken
Akdeniz’e selam götürdüm
Gelinlik bir kızın gözlerinden
Davul patladı kulağıma
Yarım kaldı halk düğünüm
Ben Asarcıklı ozan
Ne gücendim ne darıldım
Bir delik daha deldim kavalıma

Kocaman bir tablo yapmışlar
Sakar’dan aşağı atmışlar
Öptüm başıma koydum
Kaldırıp astım duvara
Bakınca dilim tutuldu
Gökova’yı gördükten sonra
Daha bir sevdim yurdumu

Cumartesi, Şubat 09, 2008

DATÇA KIŞ YÜZME FESTİVALİ



Birkaç ay önce bu blogda sıradışı bir haberi yazmıştım. Haber Datça’da yakalanan ilginç bir hırsız hakkındaydı. Burada hırsızlık da sıradışı, yarışmalar da sıradışı.
1940’lı yıllardan birinde, Eski Datçalılarla Reşadiyeliler arasındaki çekişme yüzünden 23 Nisan kutlamaları iki yerleşim yerinin tam ortası olan Sakızlı Kuyu da yapıldı. Kutlamada etkinliklerden biri eşek yarışıydı. Yarışa her iki taraftan eşekler katıldı. Ödül, en arkadan gelen eşeğe verildi. İtirazlar yükselmişti ama, itirazlar geçersiz sayılmıştı, yarış değil. Daha sonra anladık ki en arkadan gelip ödülü alan eşeğin sahibi, Mehmet Serin ağabeyimizdi. Mehmet Serin ise jürinin başı olan, Cazim Serin’in oğluydu. Sanıyorum, Cazim Serin, bu gibi bir ödüllendirmeyi oğlunu kayırmak için yapmadı. Onun yaptığı, Datçalı'yı yansıtan güzel bir espiriydi. Cazim Serin demek istemişti ki: Datça’da geçerli olan hız değil, onun tersidir.
Ben burada değildim ama, Özbel’de tatil yapan bir arkadaşımdan dinlediğime göre 1960’lı yılların birinde, Datça’da 1 temmuz kutlaması için yapılan yüzme yarışlarında ödül olarak birinciye bir kutu çukulata, ikinciye küçük bir halı vermişler.
Anlatmak istediğim Datça’nın sıradışılığı… Bugün Datça’da Kış Yüzme festivali çerçevesi içinde yüzme etkinliği yapıldı. Başka yörelerde kayak, Datca’da yüzme... Kumluk Plajı’ndan başlanacak, Sömbeki’ye doğru beş kilometre yüzülecekti. Lodos rüzgarlarının getirdiği dalgalar yüzünden etkinlik yarımadanın kuzey tarafına, yani, Bodrum tarafına alındı . Yüzücüler Sömbeki Adası yerine Kos Adası tarafına yüzdüler. Günlerdir yaz aylarını andıran hava, tam yüzme yapılacağı gün karakışa dönmüştü. Yüzücüler, denizin içinde, seyirciler ise yağmurun altında ıslandılar. Türk ve Yuınan yüzücülerin sıcacık dostluğu sanırım deniz suyunu bile ısıttı.
Bu akşam Borusan Senfonisinde Baş Viola sanatçısı Tuba Özkan’ın verceği kısa bir müzik şöleninden sonra toplu bir akşam yemeği yenilecek. Programa göre yarın, Burgaz’daki Arkeolojik kazı yerleri ve köyler gezilecek. Tabii hava durumuna göre.
İşte size Datca’dan kısa haberler.
Bu yüzme etkinlikleriyle ilgili, Datca Ekpres Gazetesinde yayımlanan bir öykümü okumak isteyenler burayı tıklayarak okuyabilirler.

Datça Kış Yüzme Festivali


Cuma, Şubat 08, 2008

TÜRK VE YUNANLI YÜZÜCÜLER DATCA'DA

Datça Belediyesi sponsorluğunda geçen yıl da yapılan "Datça Kış Yüzme Festivali" için yüzücüler bugünden gelmeye başladılar. 9 Şubat 2008 Cumartesi günü saat 12.00 de Kumluk Plajı'ndan Fener Adası'na ( 5 Kilometre)yüzecekler. Bu sabah iki yakanın yüzücüleriyle kahvaltılı bir sohbet toplantısındaydık. Kahvaltıan sonra limanda kısa bir tur attık. Öğleden sonra Eski Datça'ya gidildi ve gezildi. Daha sonra Knidos gezisi vardı. Akşam yemeği Palamutbükün'de Dostlar Restaurant'da sıcak bir dostluk içinde geçti. Yarın yüzme etkinliğinden sonra, akşam bir müzik dinletisi var. Borusan Senfonisi'nde Viola sanatçısı, baş Viola Tuba Özkan bir müzik şöleni sunacak.Pazar günü Burgazdaki Arkeolojik kazı yerleri ve köyler gezildikten sonra etkinlikler sona erecek.



Salı, Şubat 05, 2008

DATÇA , Yıl 1935


Bu fotoğrafın arkasındaki tarih 1935.
Datça'nın Reşadiye mahallesinde bir bayram kutlamasından

Cuma, Şubat 01, 2008

İLKBAHAR'IN MÜJDECİSİ




Bugün, yarın derken, beklediğimiz ilkbahar adımını attı Datça'ya. Çok değil, üç gün sonra biz de beyazların içinde kalırız. Resim bugün öğleden sonra çekildi..



Perşembe, Ocak 31, 2008

KONUMUZ TÜRBAN İSE

Türban üzerine Evren(Can Yücel'in diliyle, Kâinat Paşa) da konuştu.

Datça Ekspres Gazetesinin köşe yazarlarından Yalçın Uysal'in köşesinden alıntı.
(Not: okumak için küpürün üstünü tıklayın.)



Çarşamba, Ocak 30, 2008

Aziz Nesin'in "ZÜBÜKLÜĞÜN SONU YOK" adlı öyküsünü
buradan okuyabilirsiniz.

"Bir Kitabın Öyküsü" nü de şuradan okuyabilirsiniz

ZÜBÜKLÜK

Aziz Nesin'in "Zübüklüğün Sonu Yok" adlı öykü kitabından bir alıntı:


Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük birtane değil, biz hepimiz birer zübüğüz.

Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük'te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.

Bu zübükler her yerde var, biz zübükler nerde varsak, onlar da var...

Zübük romanından.

Pazar, Ocak 27, 2008

PAYAM KIRAN KADINLAR


Hızırşah Köyü'nde payam kıran kadınlar... Çekiç tıkırtıları arasında dedikodu da yapılıyor, maniler de söyleniyor. Yıllardır kadınların yaptığı bu iş, son yıllarda yavaş yavaş kayboluyor; yerini makinelere bırakıyor.

Biz farkına varmadan sıcacık insan ilişkileri arasına buz gibi makinalar giriyor; ilişkiler kopuyor, insanın insana olan sevgisinin yerini kavgalar, terör ve savaşlar alıyor...

Perşembe, Ocak 24, 2008

SAKIZ SARDUNYASI

Mesudiye'deki köy evimizin pencerelerinden birindeki sardunya. O, ılıman iklimi çok seviyor. Fazla su verilmemeli, erken, yani yılbaşından önce dikilmeli.Toprağına mutlaka dağ gübresi karıştırılmalı. Yarı gölge, yarı güneş alan yerde tutulmalı.Bir de sevgiyle yaklaşılmalı kendisine ki, o da size sevgiyle baksın.

ÇEŞME


Datca Yarımadası'ndaki çeşmelerin hepsi diyemem ama, büyük bir çoğunluğunu fotoğrafladım. Tarihlerini, özelliklerini araştırmada sanırım yaya kaldım. Sağlıklı bir bilgiye ulaşmak çok zor. Araştırmada çok geç kalmışız. Buna karşın araştırmak, resimlemek, öğrenmek çok zevkli. Bu onlarca çeşmenin içinde beni çok etkileyenler var.
Yukarıdaki resimde gördüğümüz çeşme, Belenköy'ün karşısında, Knidos tarafında, "Gocamuhar" denilen yamaçtaki Gocamuhar Çeşmesi. Eskiden "Pınar" sözcüğü yerine kullanılırmış, "Muhar" sözcüğü.
Bu çeşmeden akan suyu hiç tereddüt etmeden içebilirsiniz. Suyun geldiği tepede yapılaşma yok, tarım yok, buyüzden ilaçlama falan da yok. Su açıkta gelmiyor, hep yer altında. Yaz aylarında bile buz gibi su akıyor bu çeşmeden.
Çeşme Rum yapısı. Kolayca yıkılamadığından henüz ayakta duruyor. Kaç yıl daha dayanabilir bu talana karşı bilemem... Bir gün bakacağız, elimizde sadece bu fotoğraflar kalmış...

Çarşamba, Ocak 23, 2008

HAYITBÜKÜ

Karayla içiçe girip, bu kadar sıcak dostluk kurmuş başka bir koy görmedim. İkisi birbirini öylesine kucaklamışlar ki...

Pazar, Ocak 13, 2008

"PAYAM"



Müzmin bir nezlenin (Eskiden biz, sondaki "a"yı uzatarak, iki a imiş gibi “dumaa” derdik) verdiği uyuşuklukla bugün ancak payam üzerine bi’şeyler yazabileceğim. Böyle bir yazı yazmak çoktandır aklımdaydı da hep erteliyordum. Bu yıl Datça’da payamların çiçek açması geç kaldı. Bugünlerde tek tük açmaya başlamaları gerekirdi. Şimdi bazı okuyucular “payam” sözcüğüne takılacaklardır. Bi’çok Datçalı da dahil.. Çünkü ta 1960’lı yıllardan beri onlar da Payama badem demeye başladılar.. Yarımadamızdaki nerdeyse beşyüz yıllık payam, turizmin etkisiyle adını değiştiriverdi. Yerliler, beyaz adamların dilini kullanmaya o kadar meraklılardı ki… Ama, beni şaşırtamazlar. Seyitali Dede’min bubası payam demiş, Seyitali dedem payam dedi, bubam payam dedi, anam da, onun bubası ve dedeleri de payam dedi. Ben neden badem diyecekmişim ki? Hele alttaki yazıyı okuduktan sonra…
Yazı, Ahmet Uhri adında bir yazar tarafından kaleme alınmış. Ahmet Uhri’nin kaynağı nedir, bilmesem bile, yedi ceddimin kullandığı sözcüğü neden değiştirecek mişim? Onların bilgisi kaynak sayılmaz mı?
Bütün bunların ışığında Sayın Ahmet Uhri’nin yazısını da ekliyorum:
*********************************
Bademin Mitolojik Öyküsü (Bakın buradaki badem sözcüklerini ben kullanmıyorum)

Badem ağacı, mitolojide Trakya Kralı’nın kızı Phyllis’in bu ağaca dönüşmesiyle anılır. Troia Savaşı’ndan dönen Theseus’un oğlu Demophon, Trakya sahillerine sığınır ve burada Trakya Kralı’nın kızı ile birbirlerine aşık olurlar. Ancak ülkesine dönmesi gereken Demophon hemen geri döneceği sözünü vererek Phyllis’ten ayrılır. Ancak, aradan aylar geçmesine karşın Demophon geri dönmeyince kederinden kendini asan Phyllis’i tanrılar kuru bir badem ağacına dönüştürürler.. Çok uzun zaman sonra Demophon geri döndüğünde olanları öğrenir ve yanına giderek kuru ağaca sarılır. Ağaç bir anda yapraklar ve çiçeklerle donanır. Amygdalus Communis, Payam, Boçça, Piyam, Payem, Şabah gibi adlarla anılır. Sırpça ve Bulgarca’ ya da badem olarak geçen bu ağacın adının aslı Farsça “Badam” dır. Anadolu Türkçesi’nde sıkça görülen d-y dönüşümü sonucu badam ya da badem; Bayam ya da bayem buradan da payam sözcüğüne dönüşmüştür.. Karaburun yöresinde de payam adı kullanılmakta. Denizli’nin Acıpayam ilçesi de adını buradan almakta ve Acıbadem anlamına gelmekte.
Ahmet Uhri
*****************************
Datça için şu sıralar başlıca gelir kaynağı olan bu ürün üzerine yapılan bir araştırma sürecinde üreticiye sorulan sorularda alınan yanıtlar çok ilginçti.
Soru:
-Kaç çeşit payam tanıyorsun?
Cevap:
-Onu bilmeyecek ne va! beş çeşit!... Arkadan sayıyor: En iyisi nurlu, sonra akpayam, daha sonra gababağ, sonra da sırapayam gelir. Ha, bir de dişpayamı va.
Soruyu böyle cevaplandıran üreticinin tarlasına girince, gördüğümüz ilk payam ağacını gösteriyoruz;
Bu payamın türü nedir?:
-Ha! O mu? O, Omar payamı.
-Peki onu neden nurlu cinse aşı yapmıyorsun. Nurlunun fiyatı sıra payamın iki katı, değil mi?
-Aşı mı? Yok abi, o bizim can damarımız. En erken çağlayı o verir. Çağlanın kilosu on lirayken pazarlayabilirsin. Erkencidir. En az yirmi gün daha erken olur çağlası.
-Peki, şu ağaca bakar mısın, Bu ne türdür?
-O İsmet payamı.
-Neden iyi türe değiştirmiyorsun?
-Olur mu? O benim gelir garantim. Her yıl salkım salkım mahsul verir. Hiç biri mahsul tutmasa bu tür ağaç mutlaka iyi kötü mahsul verir. Bakın, diğer ağaçlar boş neredeyse, ama bu ağaç mahsul yüklü...
-Şu ne cinstir?
-Şu mu? Bu nakışlı payamdır. Dış kabuğu soyulduktan sonra kurutulur, kabuklu olarak evde saklanır. Evin ihtiyacı için sandıkta muhafaza edildiğinden, "sandık payamı" da denir. Dış kabuğu nakışla işlenmiş gibidir. Yani süslüdür. Eşe dosta hediye verilir. Çok eskiden şarlatan hocanın birisi, bu payamın üstündeki çizgileri Kuran yazısına benzetip, bu bademden kadınlara muskalar yaparmış.
-Şu da diş payamı. Elle bile kırılır. Evlerde çerez gibi tüketilir.
Bu gibi sorular ve cevaplar uzayıp gidiyor. Araştırma sonucu kaç çeşit payam çıkıyor karşımıza biliyor musunuz? Ellinin üstünde. Her cinsten alınan örnekler bir üniversiteye gönderildi. Genetik sonuçlar alınınca cins sayısı düşer ama gene de kırk sayısından daha az olmayacaktır, Datca’daki payam türleri.
Ha, bir de Şeytan Payamı var. Dağlarda kür olarak insan boyunda büyür. Küçük küçük payamı olur. Çağlayken yenir ama, sonraları çok acı olur. Datça'dan başka yerlerde olduğu bilinmiyor. Bugünkü payamların atasıymış. Bu payamı acı payamla karıştırmayalım. Acı payamın ağacı da kendisi de normal payam büyüklüğündedir.

Payamın öyküsü burada bitmez. Ama, hepsini anlatmak istersek, yerimiz yetmez…

Cumartesi, Ocak 05, 2008

1940'lı Yıllardan bir anı


Aşağıdaki paragrafta anlatılan şartlar altında ilkokulu, daha sonra Köy Enstitüsü'nü bitirip öğretmen olduktan sonra ilkokullara ders kitapları yazan, uzun yıllar ilköğretim müfettişliği yapan, daha sonra İzmir'de bir yayınevinin sahibi olan ve çocuk öyküleri yazıp yayımlayan C. Çete'nin anılarından.


Ben, ilkokulun dördüncü, kardeşim ikinci sınıfındaydık. Babam, ağaların ortağı idi. İşleyeceğimiz tarlalar köyümüze yaya olarak iki buçuk saat uzaklıktaydı. Ailecek tarlaların olduğu yere (İskandil) e göçettik. Bazen ortakların kendilerinin barındığı, bazen hayvanların barındığı damların birinde kendimiz oturuyor, diğerine hayvanlarımızı bağlıyorduk.
Biz okulumuzu aksatmıyorduk. Sabah olmadan ortalık ağarmaya başladığında yola çıkıyor, iki buçuk saat sonra okula varıyorduk.
Yalınayaktık. Sabahın ayazında, patika yoldaki taşlar ayaklarımıza çivi gibi batıyordu. Sanki çivili yolda yürüyorduk. Okul paydos olduğunda evin yolunu tutuyorduk. Bir süre Cumalı, Belen, yazı köylerinin çocukları ile, bir süre Yazı köyün çocukları ile koşa oynaya yürümek güzel oluyordu. Yazıköy kavşağından sonra iki kardeş baş başa kalıyorduk. Daha iki saat kadar yolumuz oluyordu. Eve vardığımızda karanlık oluyordu. Haftada altı gün(O zamanlar Cumartesi günleri de okul vardı.).
Okula ulaşmak için sabahları iki buçuk saat, akşam üzeri eve ulaşmak için iki buçuk saat yol yürüyorduk. Yalınayak, günde beş saat yol yürümekten iki kere ayağım Taşdüvelek oldu. Taşdüvelek olunca ayağının tabanında irin (Cerehat) toplanmaya başlar, irin iyice belirlemeğe başladığı ilk iki günde dayanılmaz acı çekerdim. Geceleri uyuyamazdım. O günler İskandil’deki eve gidemezdim.Okulun bulunduğu köyümüzde (Çeşmeköy) teyzemlerde kalırdım. İrin bir yere toplanıp iyice belirgenleştiğinde teyzem iğnenin ucuyla deler, irini çıkarırdı. Acılarım azalır, o günün akşamı en tatlı uykumu uyurdum.
Bir keresinde kardeşimle biraz geç kaldığımızı, Yazıköy kavşağına yaklaştığımızda, Yazıköy yolundan çocuk sesi gelmemesinden anladık. Öğretmenlerimiz neye geç kaldınız diyerek döver diye okula gitmemeye karar verdik. Kuyucak denen yerde kardeşimle kitaplarımızı okuduk, oynadık. Akşamüzeri okuldan dönüyoruz gibi evimize vardık.

Köy çocukları hep yalınayaktık. Suya, oduna, orağa, harmana, değirmene, kuzu, oğlak otlatmaya, sığır gütmeye yalınayak giderdik. Doğal olarak okula da yalınayak giderdik. Hem bizim sağlığımız açısından, hem de dersliği çamurlu ayaklarımızla çabucak batırdığımızdan, öğretmenler bize nalın giyme zorunluğu getirdiler Köyde nalın yapanlar çoktu. Babam da yapıyordu.
Zorunluluk karşısında birer çift nalın sahibi olduk. Nalınları elimizde taşıyor, okulun bahçe kapısına gelince giyiyorduk. Sanıyorum 11 yaşlarındaydım. Dayım kunduracıydı. O zamanlar hazır ayakkabılar satılmazdı. İstek üzerine kunduracılar ayaklarımızın ölçüsünü alır ince deriden yüzünü, kösele denen kalın deriden altını dikerdi.
Dayım, o yılın dini bayramlarının biri için bana bir çift ayakkabı dikti. Yaşamımda ayakkabı giyişim ilkti. Alışıncaya kadar çok zorluk çektim. Yürüyüşüm değişti. Aksak aksak, sallana sallana, topallaya topallaya yürüyordum.
O bayramda tek başıma bütün akrabalarımı dolaştım. Ayakkabılarımı gösterdim.

HAYITBÜKÜ