Çarşamba, Ağustos 30, 2006

İki fıkrayla günaydın

BREJNEV’İN VE KRUŞÇEV’in zekaları


Dün Akşam şöyle bi dolaşmak için limana doğru yürüdüğümüzde barlardan birinin önünde biralarını .içen tanıdık bi arkadaş grubuna rastladık. Henüz taa uzaktan gördüklerinde ayağa kalkıp oturmamız için ısrar ettiklerinde dayanamayıp oturduk. Grup biraz milletlerarası gibiydi. Biri (erkek)Alman, biri (erkek)Avustralyalı, biri (bayan)Rus, biri (bayan) Türk; ikide biz, karı koca.
Sohbet dönüp dolaşıp henüz Türkiye’de Televizyon yayını yokken, bizim Sinop’ta Rus ve< Romen kanallarının nasıl izlediğimiz konusuna gelince ben, bir gün Brejnev’in Tv ye çıkıp üç gün devamlı konuşma yaptığını anlattım. Çünkü o üç gün içinde Rus kanalını ne zaman açarsak açalım, Brejnevi kürsüde konuşurken görüyorduk.
Bunu anlatınca Gruptaki Rus bayan gülümseyerek konuya girdi:
“O,” dedi, “yaptığı konuşmanın çok uzun oluşundan değil, okuma özürlü olduğundan öyle uzatırdı” deyip fıkra gibi bir şey anlattı:
“Moskova Olimpiyatları’nın açılış konuşmasını yapmak için kürsüye çıkan Brejnev, başlamış elindeki yazıları okumaya:
“O, O,. O,” Dördüncü O’yu demeden kürsünün yanında duran bir bürokrat paçasından çekiştirmiş, Brejnev’i:
“Başkanım” demiş. O O’lar okunmayacak, onlar Olimpiyatın logosu, yani sembolü…
“Öyle mi?” deyip devam etmiş Brejnev konuşmasına…


Bunu dinleyince ben de herkesin bildiği, fakat henüz kendisinin bilmediği bir fıkrayı anlattım Rus bayana:
Kruşçev Batı Almanya ziyaretinden gece yarısından sonra dönmekteyken, kışın dondurucu soğuğunda trenin pencerisini açıp kolunu pencereden aşağı sarkıtıp, geri çekiyormuş. Aynı kompartmanda seyehat edenler buna pek anlam verememişler ilkönceleri.
Hatta içlerinden biri: “Sayın Başkanım” demiş. “Eğer hava durumunu öğrenmek istiyorsanız, emredin hemen öğrenelim.
“Yok” demiş Kruşçev, “Ben nerede olduğumuzu anlamak için böyle yapıyorum” dediğinde herkes sadece birbirlerinin yüzüne bakmışlar.. Aradan bir yarım saat geçtikten sonra Kruşçev tekrar kolunu aşağıya sarkıtmış ve geri çekmiş, saatsiz kalan bileğini oradakilere göstererek:
“Çocuklar” demiş, “şu anda Doğu Almanya’dayız…
Bu fıkra da Rus bayanı çok güldürdü…

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Küçük kızımız da evleniyor. Kına Gecesinden esintiler

Kına gecesi Datça, İskele, Ilıca Kamping de kutlandı. Denizin kenarında, çimenler üstünde, keşkekli, Davullu bir geceydi. Düğün 12 Ağostos Sinop'ta...
Kına yakma töreni devam ediyor

Kına Gecesi


Denize düşen ışıkların katkısıyla gece, perilerin düğünü gibiydi..

Salı, Temmuz 18, 2006

ESKİ DATCA'dan HABERLER

Yer; Eski Datca
Mahal: Eski Datca'daki derneğimiz DADYADER
Bu küçücük odada Eski Datca çocuklarının eğitimiyle uğraşmaktayız; İngilizce, Tiyatro, Bilgisayar ve boyama gibi.
Daha bir ay evvel oynadıkları oyun (Tiyatro) halen Datca'da dilden dile dolaşmakta. Eski Datca her kültürden insanın yaşadığı bir yer. Bu gibi etkinlikler bütün bu kültürlerin kaynaşmasına yardımcı olmaktadır.
Resimde görülen iki kızımız gittikleri okulda satranç öğrenmişler; sonra Eski Datcalı diğer çocuklara da öğretmişler. Başka çocuklar plajlarda zaman geçirirken, bizimkiler zamanlarını küçücük dernek odasında kafalarını yorarak derğerlendirmekteler...
Onlarla gurur duyuyoruz.
Resimde görülen iki yakışıklı ise ileride yarışmalara katılma niyetindeler.

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Bu iki kafadar da ablalarından öğrendiklerini aralarında yarışarak pekiştirmekteler.

Pazar, Temmuz 16, 2006

Çehov'dan Bir öykü

Çok sevdiğim bir öyküyü henüz okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum. N. Akkaraca
ATLA İLGİLİ SOYADI
Anton Çehov

Emekli Korgeneral Buldeyev’in dişi ağrıyordu. Ağzını votkayla, konyakla çalkaladı; ağrıyan dişe afyon, terebentin, gazyağı bastırdı; ağzında sigara dumanı tuttu, yanağına tendürdiyot sürdü, kulağına alkollü pamuk tıkadı; ama bütün bunlar midesini bulandırmaktan başka işe yaramadı. Diş doktoru geldi, dişini kurcaladı, kinin yazdı, sonuçta bu da para etmedi. Dişini çekme önerisine general razı olmuyordu. Evdekiler; karısı, çocukları, hizmetçileri, hatta ahçı yamağı Petka, hepsi hepsi kendine göre bir çare öneriyordu. Bu arada Buldeyev’in kahyası geldi, generale kendisini okutup üfletmesini salık verdi.
-Sayın generalim! İlçemizde on yıl kadar önce Yakov Vasilyiç adında bir tekel memuru çalışıyordu. Ağrıyan dişlere öyle bir okuyup üflüyordu ki, sormayın! Adam şöyle bir yüzünü pencereye döner, bir şeyler fısıldar, sağa sola tükürür, ağrınız bıçakla kesilmiş gibi diniverirdi. Böyle keskin nefesi vardı işte!
-Peki, nerede şimdi!
-Tekelden çıkarıldıktan sonra Saratov’a yerleşti, kaynanasıyla oturuyor. Bugün yalnız dişten sağlıyor geçimini. Dişi ağrıyan biri olursa doğruca ona gider. Saratov’da oturanlara evinde bakar, başka kentde yaşayanlara da telgrafla yardım ediyor. Sayın generalim, ona bir tel çekelim. Yani, “Tanrı’nın kulu Aleksey’in dişi ağrıyor. Ağrısını geçirmenizi dileriz.” diye.
Tedavi ücretini de postayla yollarsınız.
-Boş laflar, dolandırıcılık bu
-Siz gene de deneyin bir kerecik! Votkaya pek düşkündür. Kendi karısıyla değil, bir Alman kadınıyla yaşıyor. Küfürcünün tekidir; gelgelelim keramet sahibi adamdır
generalin karısı yalvarmaya başladı;
-Telgraf çek, ne olur! Alyoşa,* telgraf çek! Biliyorum böyle okumalara inanmazsın ama ben kendi üzerimde denedim. İnanmasan da gene çek! Taş attın da kolun mu yoruldu?
Buldeyev;
-Peki, çekelim, dedi. Körolası öyle ağrıyor ki, değil tekel memuruna şeytana bile telgraf çekilir. Of, anacığım, bittim! E, nerede oturuyor bu tekel memuru? Hangi adrese çekeceğiz?
General masaya oturdu, kalemi eline aldı. Kahya;
-Onu Saratov’da tanımayan yoktur, dedi. Yazın, sayın generalim! Saratov kenti… Sayın bay Yakov Vasılyiç… Vasilyiç…
E, sonra?
Vasilyiç… Yakov Vasılyiç… soyadı… Bakın, soyadını unuttum. Neydi soyadı? Demin buraya gelirken aklımdaydı… Durun!
İvan yevseyiç gözlerini tavana dikti, dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Generalin karısı sabırsızlıkla bekliyordu.
-Hadi, ne duruyorsun, çabuk düşün!
-Şimdi, şimdi… Vasılyiç. Yakov Vasilyiç! Unuttum soyadını. Öyle basit bir soyadı ki! Atla ilgiliydi. Kısrakov mu? Hayır, Kısrakov değil. Aygırov’du sanırım. Yok, o da değil.. iyice biliyorum, bir at çeşidiydi. Dilimin ucunda…
-Tayiç olmasın?
-Değil… Durun! Kısrakovski, Kısrakin, Enikov…
-Bu atla değil, köpekle ilgili…Tayciyev miydi!
-İdişev olmasın?
-Hayır, İdişev de değil.
-Beygirov, Beygirski… İğdişkeviç mi yoksa? Hayır, hiçbiri değil!
-Peki, ona nasıl yazacağım? İyice bir düşün, bakalım!
-Şimdi, şimdi… Beygirkin… Taykin… Dorukin…
Generalin karısı;
-Doruyev olmasın? Diye araya girdi.
-Hayır efendim. Dizginov… Yok o da değil… Çıktı aklımdan!
General kızdı.
Tüh, Tanrı cezanı versin! Madem çıktı aklından, ne diye tavsiyede bulunuyorsun? Hadi, yıkıl karşımdan!
İvan Yevseyiç usulca çıktı., general de yanağını tutarark odadan odaya dolaşmaya başladı. “Ah anacığım’ ah, anacığım! Gözüm dünyayı görmüyor!” diye inliyordu.
Bahçeye çıkan kahya gözlerini havaya dikerek tekel memurunun soyadını anımsamaya çalışıyordu:
-Tayov… Tayevski… Tayciyenko… Hayır, bunların hiçbiri değil. Beygirovski, Beygirliyev, Tayenko, Kısrakovski…
Adamı biraz sonra efendisinin yanına çağırdılar.
General;
-Aklına geldi mi? diye sordu.
-hayır, generalim anımsıyamadım.
-Atlıyev olmasın? Ya da Beygirenko! Ha, ne dersin?
Evde herkes atla ilgili soyadı peşine düştü. Atların cinsleri, soyları, donları, yaşları ele alındı; hatta yeleleri, toynakları, dizginleri bile unutulmadı… Evde, bahçede, uşaklar bölmesinde, mutfakta herkes bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, alınlarını kaşıyarak soyadı düşünüyorlardı.
Kahyayı ikidebir konağa çağırıp soruyorlardı;
-Hergeleyviç, toynakin, Yağızov olmasın?
İvan Yevseyiç;
Hiçbiri değil! diyerek gözlerini yukarı kaldırıyor, yüksek sesle düşünmesini sürdürüyordu.; “Atkin, Atski, Atov, Beygirçenko…”
Çocukların odasından;
Baba, Baba! diye sesler geliyordu. Troykayiç!.. Özengiyev!...
Bütün konak ayaklanmıştı. Sabırsızlanan, acı çeken general, soyadını anımsayana beş ruble bağışlayacağına söz verdi. İvan Yevseviç’in peşinden bir sürü insan dolaşıyordu.
-Doruyenko mu? Eşkinov mu? Krovski mi? Diye soruyorlardı.
Akşam oldu, soyadı hala bulunamamıştı. Telgrafı çekemeden herkes yatmaya gitti.
Bütün gece generalin gözüne uyku girmedi; inleye, inleye bir köşeden ötekine dolaştı durdu. Sabahın üçüne doğru konaktan çıktı, kahyanın penceresine vurdu. Ağlamaklı bir sesle:
-Burakov mu? Diye sordu
İvan Yevseviç;
-Hayır, sayın generalim, Brakov dğil, dedi.
Ardından suçluymuş gibi içini çekti.
-Belki adamın soyadı atla değil başka bir şeyle ilgilidir ne dersin?
-Kesinlikle atla ilgili, sayın generalim! Kendi adım gibi biliyorum.
-Sen de ne unutkan bir adammışsın, be kardeşim! Bu soyadı şimdi benim için herşeyden daha önemli. Öldüm, bittim!
Sabah olur olmaz general dişçiye bir adam gönderdi.
-Varsın dişimi çeksin! Daha fazla dayanamıyacağım!
Diş doktoru ağrıyan dişi çekti. Ağrı derhal kesildi, general de rahat bir soluk aldı. Doktor işini bitirdikten sonra visite ücretini ödediler, adam arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Avlu kapısından çıkınca tarlada kahyaya rastladı. İvan Yevseyiç yolun kıyında durmuş, gözlerini ayak uçlarına dikerek bir şeyler düşünüyordu. Alnındaki buruşukluklardan, dalgın bakışlarından koyu, üzücü düşüncelere gömüldüğü belliydi.
“Demirkırov, Eğerliyov, Kadanov, Kılayev. Midilliyev…” diye söylenip duruyordu.
Dişçi ona dönerek:
-İvan Yevseyiç, dostum, sizden beş kile yulaf alabilir miyim? dedi. Köylüler satıyorlar ama onların ki çok kötü.
İvan Yevseyiç diş doktoruna alık alık baktı. Yüzünde vahşice bir gülümseme belirdi. Ona hiç karşılık vermeden, kollarını iki yana açarak öyle bir koşuş koştu ki, arkasından kuduz bir köpek kovalıyor sanırdınız.
Generalin çalışma odasına daldı, avazı çıktığınca haykırdı:
-Buldum, buldum, sayın generalim! Tanrı razı olsun diş doktorundan! Yulafov! Tekel memurunun soyadı Yulafov! Yulafov, generalim! Telgrafı Yulafov’a gönderin!
General küçümseyen bir tavırla, yumruklarını çilik yaparak İvan Yevseyiç’e doğru uzattı.
-Nah sana! Artık senin atla ilgili soyadına gereksinmem yok! Nah sana!

*Aleksey

Cuma, Temmuz 07, 2006

Durgadın Teyze'nin dokuma işleri


Durgadın Teyze, Sındı Köyü'ndeki deposunda çok eski sistemle dokuma işlerine devam ediyor. Bu işin son kahramanlarından biri Durgadın Teyze.
Bu işe devam etmek istiyor ama, yaşam herkesin istediği gibi olmuyor. Durgadın Teyze'nin başında bir hastalık var: Akdeniz Anemisi. Çok çabuk yoruluyor. "Artık bu son dokuma" dedi bize. İstemiyerek emekli ediyor kendisini.
Yazık, Sındı Köyü'nün bir rengiydi Durgadın Teyze...

Cuma, Haziran 09, 2006

KISA BİR ÖYKÜ

GABAĞI YİYEN...."

Yazan: Nihat Akkaraca
Düğün yemeklerinde baş köşeyi alırdı hep. Neredeyse, onun pişirilmediği düğün yemeğine, “düğün yemeği” denmezdi.. Daha birkaç ay evvel başlamıştı köy halkı, damad ve gelin adayına:
Elinizi çabuk tutunda bir gabak yemeği yiyelim…”
“Düğün günü yaklaşıyor, gabakları hazırladın mı?...”
“Şu düğününü yap da bi gabak yemeği yiyelim,”
diyerek, şakadan takılmaya…
Damat, kabakları bir hafta evvelisinden koparıp getirmişti bahçesinden. İki tane, koskocaman balkabağı… Kaç aydır arkadaşlarının ve akrabalarının takılmalarıyla, zaten kabağı çok seven damadın kafasına düğününde pişecek kabak yemeği iyice yerleşmişti.. Düğün günü çabucak gelse de, o da bi güzel “düğün gabağı” yeseydi.
Haftalar ve günler çabucak geçti. Kesim, alacakına, kına gecesi derken , düğün günü geldi çattı. Diğer yemekler bir gün evvelden hazırlanmaya başlamışken, kabak yemeği çabucak piştiğinden, hazırlanmaya o sabah erkenden iki üç yardımcı kadın tarafından başlandı:
Birisi kabakları iyice yıkadı, diğeri soğanları soyup doğrarken, bir diğeri kabakları soydu, ve kibrit kutusu büyüklüğünde doğradı. Herşey hazır olunca malzemeyi tencereye yerleştirmeye geldi sıra.
İlkönce doğranmış kabak parçalarını tencerenin tabanına bir kat dizdiler. Bu en alta konulan kabak parçaları tenceredeki yemeği yanmaktan korumak içindi. Yanarsa alt kat yanıyor üstteki yemeğe bir zarar gelmiyordu. Bu tabakanın üstünü doğranmış soğanla kapladılar Soğan tabakasının üstüne de doğranmış kabakların hepsini doldurdular, tencere ağzına kadar doğranmış kabakla doldu.. Doğal olarak maydanoz ve dereotunu unutmadılar. Çünkü dereotsuz kabak yemeği olmazdı. Biraz su, daha sonra yağını ve tuzunu koyup, kapağını kapatarak oturttular ateşe kocaman düğün tenceresini. Beklemeye başladılar. Bir ara tadına bakıp, kabakların tatlı olmadığını anladılar ve tencereye bir avuç şeker attılar. Kabaklar tatlı olsaydı buna gerek yoktu. Kaynadıkça kabaklar yumuşadı ve tenceredeki kabak yemeği yarıya indi. Tencereyi bu yüzden ağzına kadar doldurmuşlardı.
Öğleye doğru misafirler birer ikişer düğün yemeğine gelmeye başladılar. Tarlaya kurulan sofralar öğleyin dolmuştu. İsteyenlere rakı da veriliyordu. Rakı, kocaman tenekelerde Yunan Adaları’ndan gelirdi o zamanlar. Her evde ancak bir iki su bardağı olduğundan düğünlerde rakı bardağı bulmak zordu; ama Yarımada’nın insanları ona da çoktan pratik bir yöntem bulmuşlardı. Portakallar akşamdan yarısından kesilip ikiye ayrılmış; içleri boşaltılıp rakı içmeyenler için portakal suyu yapılmıştı. Kabuklar ise içecek olanlar için rakı kadehi olarak masalara dağıtılmıştı bile. Yani “İÇ-AT” sistemi gibi bişeydi. Portakal kabuğu rakıya miss gibi bir koku da veriyordu. Portakal bulunamazsa kadehler nar kabuklarından yapılırdı. Her ikisi de, o zamana göre”İÇ-AT” sistemiydi.
Düğüne gelen misafirleri karşılayayım, gelenlere sofralarda yer bulayım, damat tıraşı olayım derken damat, kabağı da yemeğide unutmuştu. Bir arkadaşının:
-“Sen otur, yemeğini ye, ben ilgilenirim” önerisiyle kendine bir yer bulup oturdu. Sofrasına her çeşit yemek gelmişti ama, kabak yemeği ortalarda görünmüyordu. Aklında, güzel gelinden çok kabak yemeği olan damat, sofralara yemek ve içki servisi yapan bir tanıdığına seslendi:
“Hasan! Bana bi gabak yemeği kap gel.” Arkadaşından gelen cevap kesindi:
Kabak bitti, başka bişey ister misin?” Günlerdir kabağı bekleyen damadın dünyası yıkıldı. Sofrasındaki yemekleri de öylece bırakıp kalkıp gitti.
Akşama doğru yemek faslı bitmiş, sıra damat ve gelini geleneklere uygun gerdeğe sokma törenine sıra gelmişti. Gelmişti de, damat bir türlü bulunamıyordu. Arkadaşlarının ve akrabaların yardımıyla damadı bir saman damında buldular. Samanların üstüne uzanmış, iki elini kavuşturarak başının altına almış, tavana sabit gözlerle bakışından bişeylere canının sıkıldığı belliydi. Samanlığa girenlerden biri ses tonunu yükselterek konuştu kırgın damada:
“Nerdesin sen arkadaş? Hepimiz seni arıyoruz deminden beri. Gelin kızımız da bekler seni gerdek odasında.” Bir diğer arkadaşı ilave etti, bağırarak, azarlarcasına:
"Köyün İmamı da bekler çoktanberi; neredeyse bırakıp gidecek."

O sırada düğün evindekiler hiç bir şeyden habersiz, oyun havaları çalan davul-zurnanın ritmine kaptırmışlardı kendilerini. Öfkeli damadın sığındığı saman damına da derinden derinden geliyordu davul ve zurnanın sesi.
Küskün damat, gözlerini tavana dikmiş, arkadaşlarının yüzüne bakmadan, kesin ve küskün verdi cevabını:
“Ben gelmiyorum arkadaş! Gabağı kim yediyse o girsin gerdeğe!...” diyerek kırgınlığını belirtmiş oldu...

Çarşamba, Haziran 07, 2006



BİR ŞİİR BİR FANTEZİ

Ölüm nedir diye sorarlarsa bana,
Derim; toprakla abdest almaktır
Kafir suları kestiği zaman.
CAN YÜCEL

Salı, Haziran 06, 2006

DATÇA'da SİESTA ZAMANI

dtqqz
Öğle saatlerine buralarda "Gündikimi" deriz. Gündikiminde yaprak bile kıpırdamaz, köpeklerin kuyruğu bile durur.
Gündikimi zamanı işte iki Datçalı köpek. Ne olsa eminler, sokaktan kimse geçmeyecektir. Öğle uykularını rahatça uyuyabilirler. Isırmak mı??? Kalkıpta insanı ısıracak kadar aktif değiller ki!

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Datca yerel Tarih Grubu'nun Kahvaltılı toplantısı


Datca Yerel Tarih Grubu üyeleri dün 50 kişilik bir katılımla Hayıt Bükü Ortam Restaurantda bir kahvaltı yaptılar. Gruba taze kan taşımak için yapılan toplantı ve kahvaltı muhteşemdi. Geçmişteki çalışmalar gözden geçirildikten sonra önümüzdeki günlerde, özellikle bu yıl Eylül ayı sonlarında Datca'da düzenlemeye çalıştığımız "Ege Kültür Günleri"nin tasarı halindeki programı anlatıldı yeni üyelere.
Ortam Restaurant sahipleri, Mahmut ve Süleyman'ın hazırladıkları zengin kahvaltı saatlerce devam etti.
Kahvaltıdan hemen sonra herkes denizdeydi.

Pazar, Mayıs 28, 2006

NİHAT AKKARACA'yı TANIMAK

Nihat Akkaraca'yı tanımak isterseniz, 1 Haziran 2006 Perşembe günü, öğleyin, saat 12.10-- 13.00 arası
TRT 1 ekranlarında buluşalım mı? Yukarıda belirtilen saatlerde TRT1 İstanbul Televizyonu'nun hazırladığı "BİR İNSAN BİR HİKAYE" adlı programdayım... Görüşmek üzere.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

"1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ" kutlamaları


Barış gününü simgeleyen rozetler.

1 Eylül Dünya Barış günü Kutlamaları


Kutlamaların ilk yılında organizasyona yaptığı katkılardan dolayı, Nihat Akkaraca, Symi Belediyesi tarafından verilen takdirname ve şiltlerini, Symi Visitor Gazetesi sahibi Nikos Halkitis'den alıyor.
(Symi Visitor Adada yayınlanan İngilizce bir gazete.)
Datca Belediyesinin elinde şilt kalmamıştı da!.

1 Eylül Dünya Barış Günü

itnxb
İlk yıl yapılan kutlamalardan. Simili yüzücülerin Datca'da karaya çıktıklarında Datcalı'lar tarafından karşılanışları.

Pazartesi, Mayıs 22, 2006

Köyde Bowling

Ne işiniz var İstanbul'un o kapalı, pahalı bowling salonlarında. hem sağlığıınıza, hem de paralarınıza yazık. Gelin bizim o taraflara, bulun bir iki kabak, beş on atılmış pet şişe, oynayın bowlinginizi açık havada.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

Yıl:1921, Yer Sakarya Caddesi, Sinop


Bu şirin beldede yirmi altı sene yaşadım. İyi ki yaşadım. Hem de en az on yıl bu resimde görülen cadde üzerinde bir evde... Görülüyor ki, Sinop 1921 yıllarında bile şirin bir yermiş.
Sinoplu'ların şu sıralar, kurulacak nükleer santrala karşı verdikleri çetin bir savaş var... Lütfen onlara destek verelim...