Cumartesi, Haziran 21, 2008

BİR ANI


(TV kanallarından birinde gösterilen "Parmaklıklar Ardında" adlı diziyi görünce hep bu anı gelir aklıma.)


SİNOP CEZAEVİNDEKİ GÜNLERİM


İlk kez ne zaman yüzdüm hatırlamıyorum. Belki de yürümeden önce yüzmüşümdür diye düşünüyorum bazen. Çocukluk ve delikanlılık yıllarım hep denizle içiçe. Burgaz’a yazlığa göçtüğümüzde, Dalacak, Küçük Deniz, Cinali yetmezdi, iskelesinden denize atlamaya gelirdik Burgazdan İskele’ye Denizsiz yaşayamayacağımı düşünürdüm. Askerlik yılları deniz eri olarak denizaltı yatak gemisi Erkin... Gene denizin içindeydim. Askerlikten sonra İzmir, Alaybey… Tam Tersane’nin arkasında, denize elli metre. Alaybey'de rıhtımdan denize girerdik. Su pırıl pırıldı. Pazar günleri İnciraltı'na giderken vapurda gramafon çalıp milleti başımıza topladığımız günler... Ama 50’li yılların sonlarında Ankara’da denizsiz iki koca yıl. Sinema afişlerini dikkatle incelediğim yıllar. Afişte deniz resmi varsa filimde de vardır diye gittiğim sinemalar…
Deniz hasretiyle yandığım iki yılın sonunda yolum düştü Sinop'a. Yarı gece varmıştık oraya. Yorgundum, ayakta duracak halde değildim, kamyonla gelmiştik. Ona rağmen uyumak istemiyordum. Çünkü, denizden iyot kokusu gelmişti burnuma. Kim tutabilirdi beni evde. İki tarafına ahşap evlerin sıralandığı sokağa Meydankapı’dan girdim, sokağı arşınlayarak, bir solukta Tersane’de denizin kenarındaydım. Denizi kokusundan bulmuştum. Görenlerin “delinin teki” diyeceklerini düşünmesem sabaha kadar kalabilirdim deniz kenarında.. İşte yirmi altı yıl sürecek Sinop yaşamım böyle başladı.
Bir şirketin Amerikan Radar Üssü’ndeki inşaat işini altı ayda bitirip Ankara’ya geri gelmek üzere gönderilmiştim. İş bitiminde dönmedim. Ankara’da kendi kendime çalışarak yaptığım yarım yamalak bir İngilizceyle Amerikan şirketinde çevirmen olarak iş aldım. Çamları devire devire (orasını anlatırsam bir komedi dizisi olur) rayına oturttum işimi..
Yirmi yıl çalıştıktan sonra 1980 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra sözleşmeyle çalıştım, tam altı yıl. Şehirde elektronik tamirat dükkanım vardı. Birkaç çırakla yürütüyorduk işi. Sözleşmeli olduğum Amerikan şirketine beni çağırdıklarında gidiyordum.

Biliyorsunuz Sinop, o büyük cezaeviyle ünlüdür. Cezaevi de zaman zaman içinde barındırdığı ünlü edebiyatçı ve siyasi mahkumlarıyla ünlüdür. Örneğin; Sabahattin Âli(1932-1933 yılları) gibi… Ve diğerleri: Refii Cevat, Burhan Felek, Celal Zühtü Benneci (teyyareci Celal), Mustafa Suphi 1913-1918. Zekeriye Sertel gibi daha bir çok yazı ve edebiyat adamları.

“Başın öne eğilmesin
Aldırma Gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma”

dizeleri Sebahattin Âli tarafından burada kaleme alınmış.

Bir gün atölyemde çalışırken cezaevi müdürü geldi. Önceden tanışırdık. Koğuşlardaki 45 kadar TV nin bakım ve tamirini yapardım. Müdür büyükçe bir projeyle gelmişti. Cezaevine kapalı devre TV sistemi kurdurmak istiyordu… İlkin işin teknik yönünü bilemem diyerek çekindim, “Ben bu sistemi kurarım.” diyemedim. O dalda hiçbir tecrübem yoktu. Bir iki gün izin istedim, “Bi düşüneyim,” dedim. Tecrübem yoktu ama, çalıştığım radar üssünde aranılan her çeşit yayını bulabileceğim kocaman bir kütüphane vardı. Bir ilin kütüphanesinden çok daha büyük ve zengindi. Oraya gittim. Kapalı devre TV sistemi konulu teknik kitabı buldum. O işin altından kalkabileceğime inandım ve işi kabul ettim. Cezaevi müdürüyle anlaştıktan sonra işe başladım. Atölyemdeki yardımcılardan ikisini yanıma alıp, her gün cezaevine gidiyordum. Atölyede 13-14 yaşlarındaki bir çırak kalıyordu.. Biz, sabah gidip akşam dönüyorduk.
İş umduğumdan çok ağır ilerliyordu, hızlandırmak elimizde değildi. Altmış kişilik koğuşlarda cezalarını doldurmaya çalışan normal mahkumların, müebbetlerin, terörden hüküm giymiş gençlerin, koğuşa girdiğimizde bize gösterdikleri konukseverlik işimizi yavaşlatıyordu. Bizi kendi halimize bıraksalar, işimizi çok kısa bir zamanda bitirebilirdik. Çünkü oradan bir an önce çıkıp kurtulmak istiyorduk. 50-60 kişilik koğuşlara kucağımızda TV ile girdiğimizde öyle bir alkış kopuyordu ki, zaman zaman bişey mi oldu diye müdür kendisi çıkıp geliyordu. Alkış almak hoşumuza gidiyordu da, hoşumuza gitmeyen şey, her koğuşta bize mutlaka ikram edilen, içmek zorunluluğunda olduğumuz “Mahpushane işi çay"dı.
Koğuşa girmeden önce refaketçi gardiyana yalvarırdık, “Ne olur bi formül bul, hiç olmazsa bu koğuşta çay içmeyelim” diye. Ama cevap her zaman: “Abi yapmayın, kızarlar, içlerinden biri yanlış bi laf eder canımız sıkılır. Ne olacak birer bardak da burada içiverin.” oluyordu.
Eh, ne yapalım? Girerdik koğuşa. Herkes ayakta… Koğuşun lideri mi desem, külhanbeyi mi desem, seslenir: “Çaylar hazır mı? Getirin bakalım çaylari ilkin.” Bizim: “Biz şu koğuşta çay içmiştik” gibi çok nazik itirazımızı ciddiye almaz, “Bizim çay o koğuşun çayına benzemez, abicim.” diyerek koyu kırmızı çay bardağıyla donatılmış tepsiyi sürerdi önümüze. Çaycının gözü önümüzdeki bardaklardadır, daha bardağın dibi görünmeden doldurur bardakları…
Üstüste içilen koyu çay yüzünden bulanan midelerimizle başlardık işe. Teknik bağlantıları bitirip de TV yi açtığımızda, bir alkış daha kopardı, kıyamet kopar gibi. Bu sefer koğuş liderinden başka teklif gelirdi: “Birer keyif kahvesi içelim mi abicim?” Kahve teklifine karşı çıkabiliyordum, kalbime dokunuyor diyerekten.
İşimiz on gün kadar sürmüştü. Sabah gidip, akşam çıkıyorduk cezaevinden. Bu arada dükkânıma uğrayamıyordum. İşin bitmesine yakın günlerde, işe giderken ve akşam işten dönerken beni gören tanıdıklar hararetle “Geçmiş olsun” demeye, hatta bazıları, geçmiş olsun deyip sarılıp öpmeye, arkasından da “Ne oldu yahu, neden Cezaevine düştün?” diye sorgulamaya başladılar. İlkin şaka yaptıklarını sanmıştım ama daha sonra anlamaya başladım:
Biz sabahtan akşama kadar ünlü mahpushanede çay içip fırsat bulunca çalışırken, dükkâna müşteri geliyor, beni göremeyince çırağa soruyormuş:
“Nihat Usta nerede, oğlum?” Bizim az konuşan çırak tek kelimeyle cevaplıyormuş: “Mapushanede!” Soran üsteler de,
“Neden mapusa girdi?” diye sorarsa mesele yok, çırak:
“Çalışıyor” deyip savıyormuş adamı. Ama bazısı çırakla muhabbet etmeyi sevmediğinden neden sorusunu sormaz:
"Vah vah! iyi adamdı, neden düştü mapus damına? der uzaklaşırmış. İlk rastladığı arkadaşına da:
Duydun mu? Bizim Nihat Akkaraca var ya, içeri almışlar onu da" der sorarmış: "Neden aldılar ki içeri, yazı yazmaz bişey yapmaz "deyince diğeri de:
"Biraz solculuğu vardı, acaba ondan mı aldılar dersin?" deyip, haberi aldığı gibi başka arkadaşına aktarırmış. Bu habere en çok sevinen elektronikçi rakiplerim olmuşmuş ama, onlar kısa zamanda öğrenmişler iş için içeride olduğumu.
O ünlü cezaevine yirmi günlüğüne sadece çalışmak için girdiğimi Sinoplu dostlara anlatıncaya kadar, deyim yerindeyse, göbeğim çatlamıştı. Keşke o zaman hiç açıklama yapmasaydım da, o cezaevinde yirmi gün bile olsa, yatmış olduğum bilinseydi. Bugünlerde yazmaya çalıştığım yazıları, cezaevine girmiş çıkmış bir yazarın yazıları olarak daha başka bir gözle okurdunuz…

Not:
“Datça’da Zaman” ın ikinci baskısı çıktı .




Çarşamba, Haziran 18, 2008

BÜROKRAT, BALIK VE BALIKÇI

Ömrünün yarıdan fazlası üst düzey bürokrat olarak sahil kasabalarında geçmişti. Üst düzey makamın verdiği bütün kolaylıkları rahatlıkla kullanmış, bundan da büyük bir haz almıştı. Evine sebze, meyve mi alacak, ısmarlardı köylüye, seçme gelir ki, sorma. Ama, ücretini mutlaka öderdi. Öyle, hediye olarak falan değil ha… Hediye lafını duymak bile istemezdi. O gün Balık yemek mi istedi canı; günlük kurtarmaz, saatlik olsa daha iyi olurdu. Ama neredeyse canlı balık, hem de istediği türden, mutlaka girerdi mutfağına. Bayat balık hiç görmemişti ömründe, sadece duyardı arkadaşlarından. Yok, gözleri ölü gözü gibi baygın olurmuş, yok efendim, solungaçları beyazlaşırmış veya her yanı hamur gibi yumuşarmış da…
Emekli olduktan sonra durum biraz değişmişti ama, emekliliğini de küçük bir kasabada yaşamaya başlamıştı. Balıkçıların hepsi onu tanıdığından taze balık yemeğe devam ediyordu…
Bir ara İstanbul'a gitmişti. Bir ay kadar kalacaktı. O gün balık yemek istiyordu canı. Kasaba yaşamından kalma bir alışkanlık işte...
Kaldığı ev yabancısı değildi. Kendisi de gider alırdı balığı. Zaten balık seçiminde kimseye güvenmezdi. Damat mı? Ne anlar balıktan. Ömür boyu yediği balıkların hemen hemen hepsi tezgaha birkaç gün park etmiş balıklar olabilirdi.
Öğleden sonra indi Beşiktaş’a. Balık Pazarı'na doğru yürüdü. “Palamuta gel, derya kuzusu bunlar!” nağraları çarşıyı çınlatıyordu. Palamutların sıralandığı tezgaha yaklaştı. İlkin teker teker göz attı balıklara. Balıkların gözleri pek baygın bakmıyordu ama, “solungaçların renginden ne haber “ diye geçirdi aklından. Elini uzattı, gözüne kestirdiği palamutun kulağını açtı, solungaçlara baktı. Şimdiye kadar hiç bayat balık görmediğinden, solungaçların renginden balığın tazeliğine karar veremedi. Balıklara dokunduğunda, “Derya kuzusu bunlar” diye bağıran, sivri burunlu, karadenizli olduğu her yanından belli satıcıdan bir tepki gelmediğini görünce biraz daha ileri gitti. Ne de olsa üst düzey bürokrat alışkanlığı nüksetmişti.
Palamutun birini eline aldı, kulağını açtı, gözlerinin önüne tutup iyice baktı, daha sonra kokladı. Balığın sırtını okşayıp yumuşaklığına baktı. Sonunda bir eliyle kafasından diğer eliyle kuyruğundan tutarak burnunun ucundan geçirdi balığı boydan boya. Birini bıraktı diğerine aynı titizlikle baktı. İstediği tazelikte balık yoktu tezgahta. Tam vazgeçip oradan ayrılırken o ana kadar hiç sesi çıkmayan Karadenizli balıkçı kükrer gibi konuştu:
“ Bey Amca! Ha pu paluklarla akrabalığınız mi vardır da?"
Bu tepki karşısında döndü, balıkçının yüzüne sadece baktı. Hiç bişey demedi. Ömür boyu hiç bir balıkçıdan böyle bir tepki almamıştı. Onun sessiz kaldığını gören Laz balıkçı devam etti:
“Palukların kulağına bişeyler fısıldadin, kokladin, sırtlarını okşadın; bi öpüp boyunlarına sarılmadığın kaldı, be Bey Amca! Ha onun içun dedum öyle...”
Alışverişin tadı kalmamıştı. Zaten alsa da o balığı ağız tadıyla yiyemeyecekti. Hiç sesini çıkarmadan tezgahtan uzaklaştı, en yakın kasap dükkanuna girdi..

Cumartesi, Haziran 14, 2008

Memleket Şaşırmış!

Bir TV kanalında kadın programlarından biri...
Program yapımcısı İkbal hanım, bir gözü morarmış ağlayarak konuşan kadına soruyor:
“Seni geçen yıl da dövmüş. Şikayetçi olmuşsun. Hakim sekiz yüz lira ceza vermiş kocana, doğru mu?”
“Evet, sekiz yüz lira ceza kestiydi hakim, o zaman.”
“Eh, iyi! Sekiz yüz lirayı verdiler mi sana?”
“Yok, nerdee… Hökümet aldı parayı. Ben para falan görmedim.”
“Vah, vah! Keşke sana verselerdi.”

Her karısını döven adamdan hükümet sekizyüz lira gelir elde edecekse, bundan böyle kadınlarımızın yiyeceği dayağa bak sen artık… Hükümet, kadın dövmeyi teşvik eden bir kanun da çıkarırsa...
“Kadıyla adamın anası” meselesi geliyor insanın aklına.

Cumartesi, Haziran 07, 2008

BİRAZ DA ŞİİR

"İki Şair Sunay Akın-Akgün Akova
arasında, İSTANBUL"
adlı kitaptan

ŞİİRİÇİ VAPURU

Nazım Hikmet vapuru
Deniz ile arasına
Dökülen asfaltı kırar
Ve özgürlüğüne kavuşturur
Salacak İskelesini
Batmak pahasına

Can Yücel vapuru
Alaycı bir düdük çalar
Savaş gemilerine
Ki rakı şişeleri asılıdır
Can simitlerinin
Yerine

Attila İlhan vapuru
Keyifle yarar suları
İçinde çünkü sevgililer öpüşür
Ve güvertesinde
Rüzgara karşı yakan
Bir katil üşür

Edip Cansever vapuru
Denize yansıyan
Otel ışıkları altında
Gider gelir Boğaz’ın en uzak
İki iskelesi
Arasında

Orhan Veli vapuru
Evlerine taşırken
Telaş içindeki insanları
Küpeştesinden atılan
Simitleri kapışır
Martı kuşları

Cemal Süreyya Vapuru
Akşamüstleri giyince
Işıklı elsbisesini
İnce bir duman savurarak havaya
Dansa kaldırır
Kız Kulesini


Sunay Akın




İÇİMİZDEKİ ÇOCUK

Yüksel DEMİREKLER

İçimizdeki Çocuk

İçimizdeki çocuk öldüğü zaman
Ne ressam kalır ne şiir ne ozan
Ne bilgin kalır ne bayram-ı ramazan
Ne merak kalır ne sevgi ne bilim
Ne yaşama sevinci ne oyun ne yaşam
Kaç yaşında olursan ol
İçimizdeki çocuk öldüğü zaman

**************************

PARAMPARÇA
Bedri rahmi Eyüpoğlu


Ağaç bütün
Işık bütün
Meyve bütün
Benim dünyam paramparça


Büyük bir ayna kırılmış
Kırılıp yere dökülmüş
Kâinat içine düşmüş
Düşmüş ama paramparça


Yaprak yaprak yapıştırdım
Diyar diyar dolaştırdım
Bir alevdi tutuşturdum
Yandım ama paramparça

DUYURU

Datca Yerel Tarih Dernegi'nin hazirlamakta oldugu "Datca'da Hayatin İcinden Bitkiler" kitabi okuyucuyla bulusuyor.
İcinde yemek tariflerinden, alet edevat yapimina, oyuncaklardan, kozmetik ürünlerine, zirai mücadele yöntemlerinden, tedavi amaçlı kullanilan otlara varan genis bir bitki kullanim yelpazesini barindiriyor bu kitap. Kisacasi Datça Yarimadasi'nin yakin gecmisinde yer alan otlarla, bitkilerle kurulan yakın iliskiyi kapsayan bir yerel kültür-tarih çalismasi. Bu çalisma oldukca amatör bir grup tarafından hazirlandi. Grupta botanikci veya farmakolog olmadigini belirtmek gerek. Bu grup, giderek unutulmakta olan bitkilerle kurulan bu bagi kayit altına alip, gelecek kusaklara aktarmak amaciyla köy köy, bag bahçe, dere tepe dolasip, calisarak bu bilgileri derlediler. Datca Yerel Tarih Dernegi Bitki Grubu asagidaki isimlerden olustu: Aliman Erdem, Ayse Ural, Cemile Kahraman, Çigdem Erkan, Fatma Celik, Fatma Soydan, Melda Omay Ozdamar, Meray Yesiltas, Nihal Yalcinkaya, Nihat Akkaraca, Sedat Uysal ve Semra Geremeli.
Ve simdi 12 Haziran Persembe saat:18:00'de kent Parki'nda duzenlenecek bir tanitim kokteyli ile "Datca'da Hayatin İcinden Bitkiler" isimli bu kitap Datcalılarla bulusacak. Tanitim kokteyline hepinizi bekliyoruz.
Datca Yerel Tarih Dernegi

ÇAĞIRI

Datça Yerel Tarih Derneği, Datça Yarımadası’nın tarihi ve kültürel mirasını araştırmak, kaydetmek, paylaşmak ve aktarmak amacıyla kuruldu.
Derneğimizin faaliyetlerini tanıtmak için bir kokteyl düzenledik. Datça’ya gönül veren herkesi o gün aramızda görmekten mutluluk duyacağız. Bizimle olmanız çalışmalarımıza destek vermeniz anlamına gelecek, çalışma şevkimizi artıracaktır. Bu kokteylde, ayrıca, Yerel Tarih Derneği'nin son günlerdeki çalışmaları hakkında sizleri bilgilendireceğiz, derneğimizi ve bizleri daha iyi tanıma fırsatı bulacaksınız.


Yer: Kent Parkı- İskele, Datça (Ilıca Su değirmeni yanında)
Tarih: 12.06.2008 Perşembe
Saat: 18.00

Salı, Haziran 03, 2008

Kız ve erkek öğrenciler

İlköğretim okullarından birinin öğretmenleri “masal anlatı ve dinleti” gecesi hazırladılar. Bugün masal anlatacak çocukların seçmeleri vardı.. Geceye renk katmak için bir masal da ben anlatacağım. Bu yüzden seçici kuruldaydım.. Seçmeleri bugün bitiremedik, yarın devam edeceğiz.
Bugünkü seçmelerde bişey çok dikkatimi çekti: Yeteri kadar puan alarak seçilen çocukların hepsi kızdı. Bir tek erkek çocuk seçilemedi. Kızların masal anlatışları görmeye değerdi. Ses tonlamaları, mimikleri, sahneye hakimiyetleri beni şaşırttı.
Erkek çocuklarsa, deyim yerinde ise, dört dörtlük dökülüyorlardı. Puanlama sonunda seçici kuruldaki öğretmenlerle de bunu konuştuk. Erkek çocuklar sözelde fazla başarı gösteremiyorlardı.
Bu gözlemimi buraya yazmaya niyetim yoktu. Elif’in bloğunda bugünkü yazısını okuyunca ben de yazmaya karar verdim. Yarınki seçmelerde başarılı bir iki erkek öğrenci de çıkacak mı ortaya bakalım.

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

BALIKÇI

Küçücük, denize on beş metre, ana caddeye arkasını dayamış, deniz tarafına bakan bir sundurması var. Mantısı, gözlemesi ve temizliğiyle ünlü, basit bir lokanta. Hatta yabancı arkadaşlarımız arasında anılan adı: “Simple Restaurant”
Arkadaşlarımız karı koca birlikte çalıştırıyor... Kışın kapatıyorlar. Bir ay önce açtılar. Havaların ısınmasıyla yazlıkçılar uğramaya başladı ya, yeni bir yardımcı bayan almışlar yanlarına... Yüzü gülen, sempatik biri olduğundan cesaretlenerek sordum:
“Buralarda yeni gördüm seni. Nerelisin?”
“Bodrumlu'yum, amca.”
“
Yaa, ne kadar güzel! Biz Datçalılar, Bodrumlular’la iyi anlaşırız. Hayat tarzımız, fiziki yapımız, dilimiz, yemek kültürümüz aynıdır. Asker ocağında en iyi arkadaşlarımız hep Bodrumlu'dur. Eskiden, aramıza giren Gökova Körfezi yüzünden, birbirimizden mesafe olarak uzaktık. Bak şimdi feribotlarla onu da aştık. Alt tarafı iki saatlik yol..”
“Evet! Yaz gelince yakın, kışın gene uzak. Nerdeyse dört saat…”
“Cevat Şakir'i arasıra okududuğum için iyi bilirim Bodrum'u. Bilir misin Halıkarnas Balıkçısı’nı?”
"Ben bilmem. Ama, kocam da balıkçıdır, bütün balıkçıları tanır. Ona sor..."

Pazartesi, Mayıs 26, 2008

Manilerden Bir Örnek

Yaklaşan yaz günlerinden önce yayımlayabilmek için üzerine yoğunlaştığım bir kitap projem var. Eğer Temmuz ayından önce yayımlayabilirsem kendimi şanslı sayacağım
Nelerle uğraştığımı bilmeniz bakımından bir örnekleme koydum bloğuma.


Söylenen yer. Mesudiye ve Yaka
Derleyen: Nihat Akkaraca

Evlenme çağına gelmiş kızın korkulu rüyasıydı çeyiz meselesi o yıllarda. Düğün haberini alan kadınlar, evlenecek olanların adını bilmeseler de olurdu, ama kızın kaç bürümcük gömleği, kaç uşkuru, peşkiri var onu mutlaka öğrenirlerdi. Düğünde sergilenen bu çeyizlerin sonradan dedikodusu da yapılırdı. Kızın ailesinin durumuna göre değerlendirme yaparlardı, çeyizi az mı yoksa çok mu diye. Aşağıdaki mani örneği;

Yaka’dan bi delikanlı, Mesudiye’den D….. na yakmıştı abayı. Oğlan kendi anasını bubasını razı etmiş, bi türlü kızın anasını razı edemiyordu. Kadın durmadan,. “Kızımın yaşı küçük, çeyizi yok, daha evlenme çağında değil” deyip oğlan evini reddediyordu. Kızı küçüktü ama aşkı büyüktü. Kız, oğlanı seviyor, anasının da bu evliliğe rıza göstermesini istiyordu. İkide birde anasıyla bu yüzden tartışıyordu. Bi’ gün kız, isyan etti anasına: “Bu iş iyilikle olursa olur, olmazsa valla kaçarım” deyiverdi. Bunu duyunca çok şaşıran anası, öfkesini maniye döktü.



Ataş sarmış bacayı
Çağrın gelsin hocayı
Sandıkta üç göynek va
Neyleyceksin gocayı
.

Çok geçmeden delikanlı, sevdiği kız ile anası arasında geçen tartışmayı duydu. Fırsat bu fırsattır deyip bir mani yaktırdı Bedir Nine’ye ve yolladı Mesudiye, Avlana’ya; sevdiği duysun diye:

Avlana’nın denizi
Çıra gibi benizi
Gel seninle gaçalım
Allah veri ceyizi.

Bu mani işe yaradı. gerçekten, oğlan kızı kaçırdı. Şimdi torunları bile var.

Pazar, Mayıs 25, 2008

DATÇA 3. OYUNCAK ŞENLİĞİ

Datça Üçüncü Oyuncak Şenliği bugün Kent Parkı'nda büyük bir kalabalıkla kutlandı
Biz büyükler de topaçları [Datça ağzıyla, tırtılla] ları görünce çocuklaştık. Çocukluğumuzdaki tırtıllayla bu gördüklerimizin arasında bayağı bir fark vardı. Biz kendimiz ağaçtan yapardık, elimizdeki bazen iyi bazen külüstür çakılarla. Bunlarsa tornadan çıkmıştı hepsi. Ama gene de çocukluğumuzu yaşattılar bize.




Burada görülenler, ağaçtan yapılmış her türlü oyuncak. Ben derim ki gelecek yıl Datca Yerel Tarih Grubu olarak Datça'nın eski yerel oyuncaklarını elimizle yaparak kutlayalım bu festivali..

Ne olsursa olsun, Datçalı çocuklar mutlu bir gün geçirdiler, istedikleri oyuncaklarıyla oynayarak.



Yalnız oyuncak yoktu şenlikte. Ege'ye has folklör oyunları da vardı.


Çocuklar neşe içinde eğlenip oynarken, büyükler de güzel bir piknik yaptı...
Datça Kent Parkı yarın da boş değil. Yarın sabah saat 10.00 da Datça Yerel Tarih Grubu'nun geniş kapsamlı, herkese açık bir toplantısı başlayacak orada. Katılmak isteyenleri bekliyoruz...




Perşembe, Mayıs 22, 2008

Bu kadar güzel anlatılır.





Aduardo Galeano

FAKİRLİKTEN
KURTULUŞUN HİKAYESİ

Artık son horoz da çorba olmuştu. Horozun dulları yerde bir tahıl tanesi bulmak için geziniyorlar ama bula bula çöp buluyorlardı. Köylüler artık yolun sonuna gelmişlerdi. Çok nadir olarak, ayda yılda bir köye uğrayan çerçilere verecek bir metelikleri bile yoktu.
Sahip oldukları son şeyleri vererek yaşıyorlardı: Kadınların kafası tıraşlıydı, erkeklerin tek böbreği kalmıştı…………..

Pazar, Mayıs 18, 2008


"AĞZI OLAN KONUŞUR"MU?

Perşembe, Mayıs 15, 2008

ÖZGÜRLÜK KORKUSU

Aynen katılı/yorum

Paul Sartre, özgürlükten kaçma, özgürlüğü reddetme arzusına 'kötü niyet' adı verir (mauvaise fois). Artık korku başlamıştır. 'Kötü niyet' sarmıştır her yanı. Hakiki bir gelecek sahibi olma ihtimalinin korkusu çöker insanların üzerine. Köleliğin aslında iyi bir yanı da vardır. Köle, gelecek endişesi taşımaz. Her kölenin özgür bir insan olmak istediği de doğru değildir. Kendine şu veya bu nedenle güvenen çok küçük bir azınlık özgürlüğün yükünden korkmaz. Çok az sayıda köle heves eder özgürlüğe. Hele efendisiyle arası iyi olan köleler, köleden ziyade bir 'besleme' olmayı becermiş olanlar, özgürlük fikrinden hiç hoşlanmazlar. Büyük bir özgürlük korkusu sarar her yanı.

Yazan: Gökhan Özgün, Radikal Gazetesi, 26. 03. 2008 Darbe takvimi isimli köşe yazısından

Salı, Mayıs 13, 2008

7. Datça Resim Şenliği

Geleneksel 7.nci Datça Resim Şenliği dün İlçe merkezinde yapıldı. 37 İlköğretim okulunun 700 öğrenci ve öğretmenlerin katılımıyla gerçekleşen etkinlik ana caddeyi festival havasına soktu.
Sabah erkenden Datçaya otobüslerle gelmeye başlayan çocuklar, Kazım Yılmaz İlköğretim okulunun bahçesinde "İçimizdeki Doğa" konulu resimleri boyamaya başladılar. Her grupta yedi sekiz çocuk vardı. Resim yapmayı bitirenler okulun bahçesinde yaptıkları gösterilerle hem kendilerini hem de .zleyicileri eğlendirdiler.

Öğleden sonra Ana caddenin bir kısmı trafiğe kapatıldı. Çocuklar caddenin iki tarafına gerilen iplere astıkları resimleri, caddeden yürüyerek sergiyi gezenlere gösterdiler.

Bu etkinliğin adı "Bir Kilometre Resim sergisi." sergi yedi yıldır yapılmakta. her yıl katılım biraz daha artmakta. Etkinliği Datçadaki İlköğretim Okulları düzenliyor.




Resimlerini sergileyen çocuklardaki gururu ve heyecanı görmek gerekirdi.



gelecek yılki "Datça Bir Kilometre Resim Şenliği" nin daha da geniş çaplı olacağını umuyoruz.












Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Eski Datça'da Anneler günü

Eski Datça Muhtarı Neşe Karaoğlan, Orhan'ın Kahvesindeki Can Yücel Köşesi'nde açış konuşmasını yapıyor.
kahveyi izleyiciler doldurmuş ayakta bile yer kalmamış durumda...


"İmine Deyze ve Bilgisayar" öyküsünü Yağmur, başarıyla sahneye koydu ve yönetti. Oyundan önce oyuncu çocuklara taktik veriyor.

Hayaletler, İmine Deyze'nin rüyasına girip koro halinde " kalan haplarını Fatma'ya bırak! evinde hap olmayınca eczanedeki makine neyi sayacak?" diyerek onu şartlandırıyor.



"İmine Deyze" ertesi gün tekrar eccanede. Eczacı ona evde beş hapın daha var, diyor. İmine Deyze ise: "Hap map yok oolum benim evde böğün, ben hapları Fatma'ya bıraktım da öyle geldim." diyerek eczacıyı ve şeytan aletini kandırmaya çalışıyor. Oyunu çoşkuyla alkışlayan izleyicilere Yağmur, teşekkür etmek için kısa bir konuşma yapıyor..

Cumartesi, Mayıs 10, 2008

ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN

Yarın Anneler Günü’nü her yılki gibi Eski Datça’da kermeslerle, annelere yazılan şiirlerle ve Eski Datçalı çocukların oynayacağı minik bir tiyatroyla kutluyoruz. Yağmur, “Datça’da Zaman” adlı öykü kitabındaki “Emine Teyze ve Bilgisayar” öyküsünü sahneye koydu. Saat 14.00 de Orhan’ın kahvesinde izleyeceğiz.
Gelmek isteyen dostlara duyurulur.


Anneler Günü dolayısıyla eski Datça'da bugün yapılan etkinlikleri izlemek için, bu bloğun linkler listesindeki "Datça rehberi" linkini tıklayın

Salı, Nisan 29, 2008

limanda









TAVŞAN KANI(!)


O günlerde mürdümük[1] üzerine araştırma yapıyorduk. Yıllardır yakın köylerde ekimi yapılmıyordu. Yarımadanın en ucundaki köylerden Yazıköy veya Belenköy’de ekildiğini duyduk. Aylardan nisandı. Arkadaşımla Nokta pastanesi’nde buluşmaya karar vermiştik. Çünkü Yazıköylüler ve Belenköylüler'in, Datça’ya geldiklerinde orada oturduklarını biliyorduk.
Buluştuğumuzda saat 08.00’di. Çaylarımızı içerken köylerden gelenler de kaldırımda sıralanmış masaları doldurmaya başlamıştı. Oturduğum yerden bakarak, gözlerim tanıdık birini aradı. Kalkıp masalara yaklaştığımda Yazıköy’den Topuz’u gördüm. Hoş geldin dedikten sonra, köy'de mürdümük eken olup olmadığını sordum.:
“Biz de eken yok, ne yapacaksın mürdümüğü, Nihat Abi?” dedi
“Toplamama izin verirlerse haşlayıp çocukluğumdaki gibi yiyeceğim.” dedim.
“Bizde artık ne eken va, ne de yiyen! Ama, Belenköy’e gidesen orada ekmişle.”
“Kim ekmiş?”
“Tomi Memed…”
“Tomi Memed kim, yahu?
O cevap vermeden ben hatırladım:
“Hani şu bizim kaptanlık yapan Tomi mi?
“Başka Tomi Memed mi va Nihat Abi. Şindi gitsen limanda bulusun. Mevsim geliyor ya, tekneyi hazırlıyor.”
“Yahu kaptanlık yapan adam mürdümükle neden uğraşsın ki?
“Onu da kendine sor abi.”
Sağol deyip ayrıldık oradan. Koşarcasına limana geldik. Limanda in cin top oynuyordu. Rıhtımda omuz omuza sıralanmış, yaz aylarında büfe olarak çalışan dükkanlardan biri kış aylarında kahve ocağına çevrilmişti. İçine iki masa sığdırabilmişlerdi. Aslında kahvenin müşterileri kış aylarında da dışarıda oturabilirlerdi . Fakat o gün hava biraz serin olduğundan içerdeki masalardan birinde beş kişi oturmuş çay içiyordu. Tomi Memed de aralarındaydı. Bizi görünce masaya çağırdılar. Selam verip oturduk. Ne içeceğimizi sordular. Masada duran çayların rengine tav olup hiç tereddüt etmeden, çay! dedim. Aslında çayla çok aram yoktur. Fakat masadaki çaylar tavşan kanıydı gerçekten. Arkadaşım, rengine bakarak çayı koyu buldu sanırım.
“Ben de çay alırım ama, lütfen çok açık olsun.” dedi
Kahveci, seninki nasıl olsun? der gibi yüzüme bakınca, masadaki bardakları göstererek:
“Açık değil, benimki normal olsun,” dedim.
Çayım masaya konduğunda kahveciye bozulur gibi oldum ilkin. Çünkü diğer çaylarla benim çayın arasında hiçbir benzerlik yoktu; bulanık, sarımtırak bir renk. Hani “Abdest suyu gibi” derler ya… Kendi kendime kahveciyi haklı çıkarmaya çalıştım. “Eh, çaydanlığın dibi kalmıştır belki, ne yapsın adam; benim için yeniden çay demleyecek değil ya.” diye düşündüm.
Mürdümük sohbetine başladıktan bir zaman sonra masadakiler çay bardaklarını kaldırdılar, hafifçe tokuşturup hep bir ağızdan, alçak sesle “Çek gitsin!” deyip tavşan kanı çaylarını bir dikişte içip bitirdikten sonra masaya bıraktılar. Arkadaşım ve ben şaşırmış “Bu nasıl çay içmek,” der gibi birbirimize bakarken, içlerinden biri eğilip masanın altından bir şişe çıkardı, çay bardaklarını tavşan kanı çayla tekrar doldurmaya başladı. Şişenin üstünde “EVİN” yazısını görünce biz bastık kahkahayı. Kahveci anlamıştı neye güldüğümüzü.
“Ne yapalım abi, idare ediyoruz. Çünkü burayı kışın kahve ruhsatıyla çalıştırabiliyoruz.” dedi.

[1] Mürdümük; eskiden Datça'da çok ekilen ve çok yenen protein kaynağı bir ürün. Oniki Adalar, Girit, Bodrum ve Datça'da ekilir. Gaziantep'te de ekildiğini söylerler. En kısa tarifi; Bezelyenin yabanisi diyebiliriz.

Pazar, Nisan 20, 2008

KNİDOS








Datça-Yakaköy’de kültür ve sanat için kurulması, yaşatılması, üretmeyi, çoğalmayı planlanan ULUSLARARASI KNİDOS KÜLTÜR SANAT AKADEMİSİ’nin (UKKSA) fiziki yapılanma çalışmaları bir yıldır devam ediyor. Sanat adamları ve sanat destekleyicileri ile gönüllü birliktelik temelinde bir İMECE sürdürülüyor. Bu amaçla kurulan Knidos Kültür Sanat Derneği Onursal Başkanı, Fotoğraf Sanatçısı ve İşadamı Mehmet Günyeli farklı disiplinlerden (ressam, heykeltıraş, seramikçi) 85 seçkin sanatçının katılımı ile 30 Nisan-04 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul - Ortaköy Kültür Merkezi’nde “UKKSA’ya SERGİ” başlıklı etkinliği düzenliyor. Devamı:
www.datcarehberi.com

Cuma, Nisan 18, 2008

TİPİK BİR DATÇA EVİ

Bir gün önce kendisinden öğrenmiştik Reşadiye Mahallesi’nde restore ettiği ve 1940’lı yıllardaki Datça evleri gibi donattığı evini. İskele’den Reşadiye’ye doğru yol alırken evi hayalimde canlandırmaya çalışıyordum. Gözümün önüne odanın üç tarafına sıralanmış şilteler, duvara çepeçevre yaslanmış uzun, içi çavdar sapıyla doldurulmuş yastıklar, yastıkların üstünü süsleyen örtüler geliyordu. Mehmet Ali Ağa Konağı’nın hemen kuzey tarafında, bir birine yakın üç dört evin oturduğu küçücük tepeye taş merdivenlerle tırmanınca aradığımız evi çabucak bulduk. Avlu duvarı, bahçe kapısı (Datça ağzıyla “Goca Kapı”), evin görünen çatısı “aradığınız ev budur” diyordu bize sanki.
Güler yüzle karşıladı bizi Saniye Hanım. Yılların öğretmenliği hem yüzüne hem de diline iyice yansımış. Düzgün ve anlaşılır bir türkçe. Dinledikçe anlıyorsunuz o da Datça aşıklarından biri. Yıllar boyu ayrı kaldığı memleketini o kadar özlemiş ki; emekli olup gelince babadan kalma evini büyük bir özenle restore ettirmiş. Hem de ne restorasyon!. İnsanın ağabeyi de o meşhur Ergin Usta olunca… Hani şu Mehmet Ali Ağa Konağı’nın ağaç işlerini yapan usta.
Şimdi söz resimlerde:
Not: Yukarıdaki resimde görülen yatağın örtüsü ipektir. Datça'da bu tür dokumaya "Atkıçözgü" denir. İpeğin üretilmesi, dokunması yereldir.

(Daha iyi görebilmek için resimlerin üstüne tıklayın.)




Perde ve örtülerdeki motifler yalnız Datça çiçeklerini yansıtır. Hepsi de Saniye Hanım'ın elinin ve aklının eseridir.







Evin tavanına yakın çakılmış duvarı çevreleyen raflara, kalaylı, kenarları çentikli bakır çanaklar sıralanacak.




Perşembe, Nisan 17, 2008

17 NİSAN

Çok yoğun olduğum günler... Bu yoğunluğun içinde Datça tembelliği de var tabii. Hani biraz dalga geçtiğim anlar. Koşuşturmanın verdiği yorgunluğa bir de yapmak istediğin bir şeyi yapamamanın ağırlığı binince, insanın durumu, şu anda benim içinde olduğum duruma dönüşüyor. Bezgin ve yorgun...
Anlayanlar anladı sanırım: Her yıl 17 Nisan günü kutladığımız Köy Enstitüleri'nin Kuruluş Yıldönümü'nü bu yıl kutlayamadık...