Salı, Kasım 04, 2008

ANI



"ŞEYTANIN ÇIRASI"

“Şeytanın Çırası”nı torunu getirmişti eve… Nereden bulduysa satın almış getirmiş… İlkönceleri, “Paraları çar çur edikdurusun.” diye dırlandı durdu torununa. Torun, yeni yetme. Söz dinler mi. Gülüp geçiveriyordu onun dırdırına. Oğlanın keyfi yerindeydi. Düğmesini itince, al sana nur gibi aydınlık. Çek düğmesini, sönsün. Çıra gibi mi? Söndürmek için ne kül aramak var ne bişey. Al eline, bas düğmesine, ortalık gündüz gibi, ister öküzleri samanla geceleyin, ister dışarıdaki tuvaletine git. Çekive düğmesini sönsün. Çıra yakacağım diye uğraşacağına… Üstelik köyde henüz ondan başka kimsenin yoktu böyle bi fener. Bu alet geleli, eve çıra da getirmez olmuştu torun. Evin önünde eskiden çıra parçaladıkları yerlerde atılan küçük çıra parçalarını bulup buluşturup kullanıyordu nine Ali Gızı. İnat etti bu şeytan icadını kullanmayacaktı. Köyün alt tarafındaki tarlalarındaki evde, el fenerli, çıralı geceler gelip geçiyordu.
Günlerden bi gün akşamüzeri torun, köy kahvesine, kızı da komşuya gitmişti. O, sızıp kalmıştı köşede. Uyandığında alelacele tarladaki tuvalete gitmesi gerkiyordu... Ortalık zifiri karanlıktı. Sağa baktı, sola baktı, ufacık bi parça da olsa çıra aradı. Oyalandıkça sıkıştı, zamanı kalmadığının farkına vardığında. aklına evdeki “Şeytanın Çırası” dediği alet geldi. El yordamıyla buldu. Sağını solunu oynarken el feneri nur gibi aydınlattı evin içini.
“Eh be!” dedi içinden. “Şeytanınçırasını yaktık. Yakması da golaymış... ” Tuvaletten döndü, eve girdi. Torun ve kızı gelmeden bu şeytan işini karartmalıydı ki; kullanmam dediği aleti kullanmış olduğunu bilmesinler. Karanlıkta el yordamıyla yakmıştı. Şimdi sönmüyordu. El fenerinin her tarafını eliyle denedi. Fener, nuh diyor peygamber demiyordu. Bir ara yere çarpacak oldu. Elini kaldırdı tam atacakken gözüne evin ocağı ilişti. “Şimdi de sönme de göreyim seni” diyerek el fenerinin baş tarafını küle batırdı. “Körolasıca” dedi. “Söneceene taa fazla parladı!” Çırayı söndüren kül de iş görmemişti.. Aklına su geldi. Külde sönmezse Allahın suyu da mı tükenmiş, kül olmadığında çırayı suda söndürürlerdi ya…
Dışarıya koştu. Su dolu kovaya soktu feneri. Ortalık karardı, ama, Ali Gızı’nın içi aydınlandı. Şeytanın çırasını zor da olsa sonunda söndürmüştü. Feneri yerine koydu. Gitti, huzur içinde yattı yatağına.
Torun da meraklıydı, el feneri kullanmayı çok seviyordu. Kahveden gelir gelmez ufak bi iş bahane ederek eline aldı feneri. Düğmesine gitti eli, ama, düğme itilmişti. Acaba ben mi öyle bıraktım diye geçirdi aklından. Feneri elinde oynarken alt tarafından suların damladığını gördü. İlkin pillerin eridiğni sandı. Satıcı demişti; pilleri zamanında değiştirmezsen erir diye. Bi bakmak istedi. Alt kapağını açar açmaz içindeki su boşaldı. Torun anladı olanları. Ertesi gün gitti kasabadan yeni pil aldı. İyice kuruttuğu el fenerini tekrar çalıştırdı. Artık akşamları evden çıkarken feneri de yanında taşıyordu. Evi de çırasız bırakmadı ondan sonra. Ninesine hiç bişey demedi. Ninesi de ona demedi. Bu olanı da Torun, Ali Gızı rahmetli olduktan sonra anlattı sağda solda. Ninesini mahcup etmedi...

Pazar, Kasım 02, 2008

"CIĞILDIRIKLAR" (Ağostos Böcekleri)


















Hem Turizm Olsun Hem Doğa

Yaz günlerinde bir ağaç altına öğle uykusuna uzandığımız zaman farkına varırdık onların. Sanki, bizi çabucak uyutmak için onlarcası birden başlardı hiç değişmeyen bir tempoyla ninni söylemeye. Onların cııığ, cııığ, cıığ diye kopardıkları yaygarayı duymadığımız zaman huzursuz olur uyuyamazdık. Seslerinin en çok çıktığı zamandır günün öğle saatleri... Gölgesinde uyumaya çalıştığınız ağaçta sanki yüzlercesi var sanırsınız. Aslında, ya on ya da on beşi geçmez orkestranın üye sayısı. Bazen, aynı anda birden bire, birkaç saniye için susar, hep bir ağızdan tekrar başlarlar cığıldamaya. Biz bu sevimli dostların çıkardıkları sese cırıltı bile demeyiz, sözcüğü biraz yumşatıp cığıltı dediğimizden bu orkestra elemanlarına da Datça ağzıyla “Cığıldırık” deriz . Bizce "Ağostos Böceği" onların sözlükdeki adıdır. Ağostos Böceği dememiz için sadece Ağostos ayında müzik yapmaları gerekirdi diye düşünürüz. Onlar, haziran ortalarından başlayarak eylül ortalarına kadar müzik yaptıklarına göre…
Çocukken onları ağaç gövdelerinde yakalar, kanatlarından tutar, yakından görmek isterdik. Bazı hoyrat ellerde kanatları kopar, uçamaz, ağaçtaki orkestra grubundan bir eleman eksik olurdu. Sadece birini elimize aldığımızda bir kaç saniye içinde çıkardığı ses, ağaçtaki bütün cığıldırıkların susmasına sebep olurdu. Büyüklerimiz, sanırım bu yüzden, devamlı bize: “Sakın ha, öldürmeyin, onlar payamlarımızın olgunlaşıp açılması, incirlerimizin, armutlarımızın çabucak yetişmesi için türkü çağırıyor.” derlerdi.
Nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama, bi yerde şöyle bir yazı okumuştum: “Eski Yunanda, hanımların, tıpkı bugün bizim kanarya beslememiz gibi, ufak kafeslerin içinde ağustos böceği beslemeleri ve ötüşlerinden zevklenmeleri âdetti.” diyordu yazı.
Sözün kısası, o günlerde cığıldırıklardan bi’ yakınmamız, onların da bizden pek bi’ şikayeti yoktu. Turizm denen hareketle Ege’yi ve Akdeniz’i etkisi altına alan göç, sanırım, doğanın bu sevimli ağaç şarkıcılarını da etkiledi. Veya etkilemek üzere.

Ağostos ayının en sıcak günlerinden biriydi. Datça’daki bir pansiyonda kalmakta olan dostlarımı görmeye gitmiştim. Etrafımızdaki dut ve payam ağaçlarını mesken tutmuş “Ağaç şarkıcıları,” coşmuşlar, ağaçların gölgesinde oturan misafirler için gönüllü müzik yapmaktaydılar. İşletmeci arkadaş içeriden elinde çocukların oyuncak olarak kullandığından biraz daha farklı, su tabancasıyla fırladı dışarı. Ağacın altında durup yukarıya, ağaca su fışkırtmaya başladı. O ağaçtaki orkestranın sesi anında kesildi. Sonra bir ağaç daha, daha sonra son ağaç... Doğa susmuş gibi geldi bana. Veya susturulmuş gibi... Aynı mekanda kahvaltı yapan diğer gezginlerde sessizleşti bu müdahale karşısında… Ama, kimse sesini çıkarmadı.

********
.
Aradan ya on ya da on beş gün geçmişti. Palamut bükünde bizim Semra’nın “Le Jarden de Semra” adlı kafetaryasındaydık. Bahçedeki kocaman dut ağacı adeta konservatuara dönüşmüştü. Çığıldırıkların sesi artık senkroze olmuş marş söylüyorlarmış gibiydi.
Datça’daki ilginç cığıldırık susturma olayını hatırladım ve Semra’ya sordum:
“Şikayet eden gezgin olmuyor mu bu orkestradan?”
“Bazen, arasıra oluyor tabii…”
“peki, ne yapıyorsun o zaman bunları susturmak için?”
“Valla Nihat Abi, ben, uzun bir deney sonunda buldum bunları susturmanın yöntemini. Yöntemimden hem misafirler memnun, hem benim cığıldırıklarım, hem de ben…”
“Senin yöntemin ne? Yoksa sen de mi su sıkıyorsun ağaca?
“Yok, yok! Bi dakka bekle.” deyip içeri koştu.
Semra yanımıza gelmeden kafeteryayı Çeykovski’nin keman konçertosu sardı sarmaladı. Biz, keman konçertosuna kulaklarımızı vermişken farkına bile varamadık, ağaç şarkıcılarının susup keman konçertosunu dinlediklerinin…
Semra yanımıza oturuken:
“İşte en son, en pratik bulduğum yöntem, dedi.

İki gün sonra Mesudiye’deki köy evimin bahçesindeki cığıldırıkları susturmak için denedim bu yöntemi. Ufak bir farkla; bende Çeykovski’nin keman konçertosu yoktu. Vivaldi’nin Dört Mevsimi de aynı işi gördü…

Perşembe, Ekim 30, 2008

DATÇA'DA CUMHURİYETİN 85. YILI KUTLAMALARI

CUMHURİYETİMİZİN 85.YILI DATÇA'DA BİR ÇOK ETKİNLİKLERLE KUTLANIRKEN
29 EKİM AKŞAMI YENİDEN DÜZENLENEN CUMHURİYET MEYDANINDA İLK KEZ BÖYLE KUTLANDI
Düzenlemesi ve yapılandırılmasını Datçalı genç mimar CAN KAYA' nın üstlendiği bu meydan
geçtiğimiz günlerde yapılan bir yarışmada birincilik ödülü almıştı.
Datça Belediyesi tarafından yaptırılan bu meydanda ilk kez bir bayram kutlaması yapıldı.

Salı, Ekim 28, 2008

"Emine Teyze ve Bilgisayar" Yunan basınında


"Datça'da Zaman" dan alınan "Emine Teyze ve Bilgisayar", İmine Teyze ve Şeytan Makinesi adıyla Yunancaya çevrilerek yayımlandı.


Kitabın yazarı hakkında ayrıca bilgi de verilmiş...
OOOO! BLOGLARIMIZ AÇILMIŞ...

Cumartesi, Ekim 18, 2008

Datça'da Genç Bir Edebiyatçı

S. Aylin, Zeytincik Köyü'ndeki yerel edebiyatçılarımızla. Fatmana'nın biri sohbet ederken, diğer Fatmana resim almaya çalışıyor.





Süreyya Aylin Antmen, Datça'nın sonbahar tatilcilerinden biriydi. Sonbaharın kendini iyice hissettirdiği bir zamanda tercih ettiği tatil, umarım onu mutlu etmiştir. Şansına, bir iki gün hariç, havalar iyiydi. Bu bir çaybahçesi buluşması. Yer: "Melisa Çay Bahçesi"




Datça'ya gelip de Zeytincik Köyü'ndeki Fatmanalar'ı ziyaret etmemek olmaz. Ama gittiğimizde Fatmanalar'ın hepsi orada değildi. Fatmana'nın evinde Fatmanalar'ı ziyaret. Muhabbet bir sevgi yumağı gibi...




Gazab'ın Fatmana, gittiği doktor ziyaretini bana en ince detayına kadar anlatmaya çalışıyor. Bir şikayet olarak değil, aksine, hayatı gırgıra alarak... Allah ömürlerini uzun etsin. Benim Fatmanalar'ım onlar. Hepsi aynı sokakta...



Cuma, Ekim 17, 2008

KİM ÖLECEK KİM KALACAK

Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde tutsaklık günleri... Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir. Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş, Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve:
-Demek Nazım sizsiniz, der.Nazım'a oturması için yer göstermez.Kısa bir konuşma sonrası, gidebilirsiniz, der.Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
-Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar. Müfettiş hemen atılır:
-Kim duymaz Hayyam'ı.
Nazım:
-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sorar. Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, "görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama, dönemin Adalet Bakanı'nı ve sizi kimse anımsamayacak," der çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama, Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur...
Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?
***
Hükümdarlar, bakanlar,bürokratlar ve savcıların da isimleri nasıl unutuluyorsa,
Nazım Hikmet'lerin, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ların ve nicelerinin isimleri hep var olacaktır.
Kalin saglicakla...

Sayın Dr. Aytekin Ertuğrul'un anısından.

Perşembe, Ekim 16, 2008

Kaybettiğimiz değerin ardından

MUSTAFA KEMAL' İN KAĞNISI

Yediyordu Elif kağnısını
Kara geceden geceden
Sanki elif elif uzuyordu inceliyordu
Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
İnliyordu dağın ardı yasla
Herbir heceden heceden

Mustafa Kemal'in Kağnısı derdi kağnısına
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifcik
Nam salmıştı asker içinde
Bu kez herkesten evvel almıştı yükünü
Doğrulmuştu yola, önceden önceden

Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar
Kocabaş çok ihtiyardı çok zayıftı
Mahzundu bütün Sarıkız, yanısıra
Gecenin ulu ağırlığına karşı,
Hafiftiler, inceden inceden

İriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri
Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına
Alını yeşilini kapmıştı, geçirmişti
Niceden niceden

Durdu birdenbire Kocabaş, ova bayır durdu.
Nazar mı değdi göklerden, ne?
Dah etti, yok. Dahha! dedi, gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gıcır gıcır
Nasıl durur Mustafa Kemal'in Kağnısı
Kahroldu Elifcik, düşünceden düşünceden

Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer, götürür ana çocuk mermisini askerciğin
Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım
Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır
Düşerim gerilere iyceden iyceden

Kocabaş yığıldı çamura
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar
Örtüldü gözleri örtüldü hep
Kalır mı Mustafa Kemal'in Kağnısı bacım
Kocabaşın yerine koştu kendini Elifcik
Yürüdü düşman üstüne yüceden yüceden.
--------------------FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

Çarşamba, Ekim 08, 2008

YENİDEN İMECE- Eylül 2008 Sayısı

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği'nin üç ayda bir yayımlanan dergisi Yeniden İmece.
Datça'da yaşayan "Yeniden İmece Dergisi" okuyucularına duyurulur. Derginin Eylül sayısı geldi.
Satın almak isteyenler bana şu telefondan ulaşabilirler: 0542 741 7599
Derginin arka kapağı Bedri Rahmi'nin bir şiiriyle süslenmiş. Bu yüzden burada arka kapağını görüyoruz. Şiiri okumak için resmi tıklayınız.

Cumartesi, Ekim 04, 2008

"FATMA DEYZE"

"Datça'da Zaman"ı okuyanlar hatırlarlar. Hani "Bilgisayar ve İmine Deyze" öyküsündeki İmine Deyze'nin komşusu "Fatma Deyze." Eczaneden ilacını alamayan komşusuna: "Sen de gafanı gullan, evindeki habları bene bırak da öyle git eczaneye, evinde hap olmayınca neyi sayacak o şeytan aleti" diyen Fatma Deyze. O akılı verdiğinde 98'i devirmişti. Bu yıl 101'i deviriyor.
Yüzünde gülümseme hiç eksik değil. Kendi evinde yaşıyor, kendi işlerini görüyor. Özgür...
Fatma Deyze'nin yazlık mutfağında sohbet ediyoruz. Konu tabii ki eski günler. İpek böcekçiliği yaptıkları, her evin mutlaka tütün diktiği yıllardan, savaş yıllarından konuşuyoruz. Eski Datça'da Türkler'le Rumlar'ın bir arada yaşadıkları yıllardan...

Fatma Teyze'nin eski sistemden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Ne olur ne olmaz, sular her an kesiliverir. Küpünde su hazır olmalı. Küp de öyle kahverengi yüzüyle bakmamalı avluya, eskiden olduğu gibi yüzü badanayla ağartılmalı...
Bir çok kadın çeyiz sandıklarını ya satmış ya da yağmurun altına bırakarak çürütmüş. Fatma Teyze'ninki gelin olduğu günkü gibi duruyor. Annesinin de çeyiz sandığı olduğuna göre 120 senelik... Fatma Deyze, gerçekten bir yerel tarih; pırıl pırıl hatıralarıyla, eşyalarıyla ve yaşam tarzıyla. Karşında saygı ve sevgiyle eğilmemek mümkün değil. Sen daha çok çok yaşa Fatma Deyze, E mi?...



Cuma, Ekim 03, 2008


"Önce yalnızdım, karanlıktı her şey. Sonra gride buldum kendimi.
Gözüken bir şeyler vardı; kesif bir tutku, sonsuz bir bilinmezlik…
Geceler boyunca kötü rüyalar gördüm. Bir sabah eski bir kıyı kasabasında uyandım. Kekik kokulu dağlarda dolaştım günlerce. Bulutları izledim geçip giden… Kızıl çam ormanlarında kayboldum.
Yeşil: İnsanı rahatlatan tarifsiz güzellik… Yeşil oldum. Tarifsizdim, güzeldim, ama eksik…
Günbatımına yakın turuncu oldum ve giden gün ile eflatun…
Yıldızlar, galaksiler bozdu siyahın sihrini. Gözlerimi kapadım, yıllar boyunca da açmadım. Siyah oldum, küstüm…
Ve bir gün yıllar sonra, maviye açtım gözlerimi. Bir sonraki gün ve diğerinde de… Öptüm öptüm kokladım. Mavim diğer yarım benim."
(Kitabın ilk sayfasından alındı.)

Araya giren bir sürü etkinliklerden sonra bayramın da araya sıkışmasıyla yeni bitirdim Alim Erginoğlu’nun kitabını okumayı; “Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya.”
Kitap 512 sayfa.
MB Yayınevi’nden 2007 yılında çıkmış.

Kitabın ilk yetmiş beş sayfasında yazar Alim Erginoğlu, genç yaşta yakalandığı korkunç hastalığı nasıl yendiğini duru bir dille anlatıyor. Hastalıkla savaşını anlatırken bir insanı daha tanıyorsunuz; onun yanıbaşında, ona bütün gücüyle destek olan eşi Rachel’i.
Yetmiş beşinci sayfaya kadar olan kısmın Datça’da yazıldığı günü gününe belirtilmiş olduğundan, bu kitabı da kısmen “Datçalı Kitaplar” arasına koyacağız. Alim ile yüz yüze görüştüğümde kendisinin de bir Datça aşığı olduğunu anlamıştım. Kitabından ve bloğundan (http://www.alimrachel.blogspot.com/) da anlaşılıyor zaten.
Yetmiş beşinci sayfadan sonra Alim ve Rachel çiftiyle uzunca bir uzak doğu gezisine çıkıyorsunuz.
Kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek ve kitabı nerelerde bulabileceklerini öğrenmek isteyenler Google’a kitabın adını yazarak girebilirler.

Salı, Eylül 30, 2008

BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN.

Datça ağzıyla:

BAYRAMINIZ SAĞLICAĞNAN...

Tatildekilere sağlıklı, problemsiz, şen şakrak bir tatil dileriz...

Perşembe, Eylül 25, 2008

FENER MESELESİ



Pazar yerindeki çaycı büfesinin önündeki boş taburelerden birine, yerel arkadaşların sohbetini dinlemek için oturmuştum. Sohbet günün olayı olan meşhur FENER üzerineymiş. Tam karşımda oturmakta olan tanış bir arkadaş, çay ısmarlamak için,“Ne alırsın, Nihat?” diye sorduktan sonra devam etti:

-Sen, gazete okuyan, az çok siyasete gulak veren birisin, şu fener konusunu deyivesene bene; hangi feneri gaçırmışla Alamanya’ya? Nasıl sökük götümüşle goca feneri? diye sorduğunda
Arkadaşımın kulakları ağır işittiğinden ötürü, dilim döndüğünce, bağıra bağıra anlattım FENER’in özetini..
Bu kez de tam anlayamadı ya!
-Ne ilgisi va senin anlattığınla denizdeki fenerin? dedi…
Bi kez daha anlatmayı denemedim.

Çarşamba, Eylül 24, 2008

ILICA SU DEĞİRMENİ'NDE İLK ETKİNLİK

Datça limanındaki Ilıca Su Değirmeni'nin restoresyonu bitti. Datça Belediyesi tarafından restore edilip çalışır hale getirilen değirmen ve bitişiğindeki değirmenci evi, Datça Yerel Tarih Derneği tarafından Sergi evi olarak kullanılacak. Sergi Evi olarak açılışı ilerideki bir tarihe ertelenen değirmende Yerel Tarih Derneği'nin Cumartesi günü bir etkinliği var.
Derneğimiz yerel tarih ve kültürümüzü çeşitli etkinliklerle öğrenmek, paylaşmak ve aktarmak amacında. Değirmendeki ilk etkinliğimizde Datça'da olan herkesi aramızda görmekten mutluluk duyacağız.
DATÇA YEREL TARİH DERNEĞİ

Program:
1-Değirmeni ziyaret
2-Değirmenin tarihi konulu sohbet (Nihat Akkaraca, Ergin Bircan, Selma Ünal)
3-Nihat Akkaraca ile söyleşi ve "Datça'da zaman" adlı kitabın imza töreni

Tarih: 27 Eylül 2008
Saat. 15.30
Yer: Ilıca Su Değirmeni

Cumartesi, Eylül 20, 2008

"Datça'da Zaman" The Symi Visitor Gazetesinde

Symi Adası'nda ayda bir İngilizce yayımlanan The Symi Visitor Gazetesi eylül sayısında "Datça'da Zaman"ı tanıttı. Kitaptaki ilginç öykülerden biri olan "İmine Teyze ve Bilgisayar" ın da İngilizcesini koydu sayfasına.

Perşembe, Eylül 04, 2008

DATÇA-KNİDOS 2.NCİ ULUSLARARASI HALK DANSLARI YARIŞMASI


"Datça-Knidos 2.nci Uluslararası Halk Dansları" yarışması Dünya Barış Günü Kutlamalarının hemen arkasından, 2 Eylül Salı günü başladı. Kortej tam bizim evin önünden başlıyor her yıl. Soldaki resmin sol tarafındaki büyük kauçuk ve begonvil ağacının arasında kalan ev bizim ev.
Son yıllarda bu festivali balkondan seyretme şansımız doğdu. Kortejin en başında Milas'ın Dibekdere Köyü'nden gelen müzisyenlerimizi görüyorsunuz. Sağda Sırbıstan grubu.
Ruslar oldukça rahat hareketleriyle, etrafa gönderdikleri gülücükleriyle yol kenarındaki izleyicilere sempati dağıtıyorlar.











Romenler
giysileriyle, Sierra Leonalılar özellikleriyle (multıcolor) bir kortej görüntüsü yarattılar.

Dibekdere Zurna ve Davul takımı gerçekten profesyonel olduklarını kanıtladılar.


















.


Cumhuriyet Meydanı'nda yapılan halk dansları gösterilerinden sonra bütün gruplar bir araya gelerek resim meraklılarına poz verdiler.
Gösteriler 7 Eylüle kadar devam edecek.
Program:
4 Eylül Perşembe
17.30: Polonya-Yakutistan KNİDOS'ta
18.30: Yakutistan Palamutbükü'nde
18.30: Polonya Hayıtbükü'nde
17.30. Sırbıstan-Romanya EMECİK'te
18.30: Romanya-Sırbıstan KIZLAN'da
21.30 Afrika-Rusya Amfitiyatroda
5 Eylül Cuma
17.30 Sırbıstan-Romanya Knidos
17.30 Afrika-Rusya HIZIRŞAH'ta
21.30 Polonya-Yakutistan Amfitiyatroda
6 Eylül Cumartesi
17.30 Afrika-Rusya KNİDOS'ta
17.30 Polonya Reşadiye
17.30 Yakutistan ESKİ DATCA
21.30 Sırbistan-Romanya Amfitiyatro
İyi eğlenceler...







1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ


Üç gün süren "Datça'da Uluslararası şiir buluşması"nın hemen ardından,
1 Eylül Dünya Barış Günü Ege'nin mavi sularında atılan kulaçlarla böyle kutlandı.
(Neredeyse Symi Adası önlerindeyiz)




Sabahın erken saatlerinde Symi'den ve Datça'dan suya atlayan yüzücüler, beş saat yüzerek iki yakanın ortalarında buluştular.


Bu buluşmayı izlemek için biz de teknelerle buluşma yerine gittik


Buluşma anı Türk ve Yunan bayraklarıyla böyle kutlandı.
Aynı akşam Datça'dan çok küçük bir grup protokol olarak Symi'ye gidip akşam etkinliğine katıldı. Vize sorunu yüzünden fazla insan bizim taraftan gidemedi.
2 Eylül akşamı bir tekne dolusu Symili Datça'ya gelerek, amfitiyatroda Fuat Saka'nın müziği eşliğinde muhteşem bir kutlama yaptılar.

Salı, Eylül 02, 2008

Aşağıdaki şiir, Eski Datça'daki "Can Yücel sokağı"nın tabelası üstüne yazılmış


EN UZAK MESAFE

En uzak mesafe
Ne Afrika’dır
Ne çin
Ne Hindistan
Ne seyyareler
Ne yıldızlar
Gece ışıldayan.

En uzak mesafe
İki kafa
Arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan


CAN YÜCEL

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

"Mutfaklardan Taşan Öyküler"i baştan sona okumaktayım. Okumakta değil, adeta yemekteyim kitabı. Daha önce yaz aylarının koşuşturmasıyla şöyle bi göz atmıştım. Büyük bir özen ve özveriyle derlenmiş yemek ve mutfak öyküleri.
Ellerine ve aklına sağlık Tijen İneltong... Yazmakta olduğun kitabı da dört gözle bekliyoruz.

Salı, Ağustos 26, 2008

CNN TÜRK' TV de DATÇA BELGESELİ

Bugün, 26 Ağostos Salı, Saat 17.30
Yarın, 27 Ağostos Çarşamba, 17.30 CNN Türk ekranlarında.