Salı, Mayıs 16, 2006

Datca'daki Resim Şenliği'nden başka bir görüntü


Öğleden evvel yapılan resimler, öğleden sonra Atatürk Caddesi boyunca segilenmeye başladı

Bir Kilometre Resim Sergisi


Datca'da gelenek haline gelen Bir Kilometre Res,m sergisi dün, 15 Mayıs Pazartesi yapıldı. Dört yıldır sadece Muğla ve kazalarından gelen ilköğretim okullarının katılmasıyla yapılan bu resim şenliği bu yıl bütün Ege bölgesinden 51 ilköğretimokulunun katılımıyla yapıldı. 750 öğrencinin Okul bahçesinde yaptıkları resimler, öğleden sonra Atatürk Caddesi kenarına dizilerek sergiledikleri resimler halk tarafından görüldü. Bir kilometrelik bir resim sergisi için cadde yetmeyince bu yıl yolun iki tarafı da resimlerlr donandı. Çocukların yaptıkları resim aşağı yukarı yaşadıkları yöreyi ve o yörenin insanının özlemini yansıttığından çok ilginçti. Son günlerde Datca'da takip edilemeyecek kadar sık kültür hareketleri olmakta.
Ben de burada zamanım ve yerim izin verdikçe sizlere duyurmaya çalışıyorum.

Pazar, Mayıs 14, 2006

Datcalı Efeler

Sergiledikleri zeybek oyunlarıyla izleyicileri hayran bırakan efeler grubu istirahat anında.

Eski Datçalı çocukların tiyatro performansı

Eski Datça'da yaşayan Yağmur Keenan'ın sahneye koyup yönettiği oyun dakikalarca alkışlandı seyirciler tarafından. Gerek yönetmen gerekse oyuncuların başarılı performansı parmak ısırtacak kadar ustacaydı.
Bu oyunu sahneye koyup yöneten Yağmur Hanımı ve oynayan çocukları yürekten kutlarız.
DADYADER derneği adına Dernek Başkanı: Nihat Akkaraca

Eski Datça'da Anneler Günü Kutlaması


Bugün Anneler Günü'nü Eski Datça'da bir kermes düzenleyerek kutladık. Dadyader'in organize ettiği Kermeste Eski Datça'da yaşayan kadınlar ürettikleri el işlerini sergileyip sattılari Datçalı çocukların sergiledikleri EGE Oyunlarıyla başlayan etkinlik, harika bir Tiyatro oyunuyla devam etti. Anneler Günü Eski Datca'da ikinci kere kutlandı. Bundan böyle geleneksel olarak her yıl devam edecek.

Bütün Dünya kadınlarının anneler gününü yürekten kutlarım. Nihat Akkaraca

Pazartesi, Nisan 10, 2006

DATCA'da OTOMOBİL ADLARI

1-Tahtalı:
Datca -Marmaris yolu açıldığında, Datca Belediyesi’ne Muğla Valiliği tarafından hibe edilen, midibusa benzer bir otomobildi. Kasasının tamamı tahtadan yapılmış olduğundan ona “Tahtalı” adını takmışlardı. Bu adla yıllarca Datca-Marmaris yoluna gitti geldi. Gidip geldiği bütün yıllar boyunca Datca halkı ona kesinlikle otomobil demedi, ısrarla “Tahtalı” demeye devam etti.

2-Tahtası Kırık:
Tahtalı çürüğe çıktıktan sonra, Datca Belediyesi bir kamyon satın aldı. Kamyonun kasasının tam ortasındaki taban tahtalarından biri kırılmıştı ve kamyon hızla giderken yolcular buradan aşağıya baktıklarında alttan akıp giden yolu görünce kendilerini uçakta zannediyorlardı. Bu kamyonun adı da hemen yakıştırıldı.: “Tahtası Kırık.” Kamyon bu adı alınca artık belediye de kamyonun kırık tahtasını tamir ettirmeyi istemedi. Ne olsa kamyon adını o kırık tahtadan almıştı.

3-Apallo:
Daha sonraları Datça’ya gelen üçüncü kamyonun kasası hep metalden yapılmış olduğundan, milletin aklına hemen “Apollo” geldi. Apollo Ay’a o yıl fırlatılmıştı. Apollo adı bu kamyon sayesinde yıllarca milletin dilinden düşmedi.. Bu Apollo’yu kullanan şoförün adı Mahluk'tu. Neden biliyor musunuz? Mahluk, hareket ettiği yerde mutlaka bir iki yolcuyu almadan giderdi. Bundan da büyük bir zevk duyardı. Mesela, Muğla’ya gittiniz bu Apollo’yla değil mi? Dönüş için biraz acele etmediniz ve 15 saniye geç kaldınız. Artık geç kaldınız sayılmazsınız; Muğla’da kaldınız sayılırsınız. Zira Mahluk, sizin kamyona yaklaşmakta olduğunuzu görmüş olsa bile basar gaza, çıkar gelir Datça’ya. Onun hakkında, gittiği yerde kalanlar tarafından anlatılan onlarca öykü var.

4-Gazık:
Rahmetli Tekin, o günlerde bir kamyon satın aldı. Motoru ilk bir dakika benzin kullanıyor, daha sonra gaz yağı kullanıyordu. Yani Kerosin. Bu bir Rus imalatıydı. Şöfür mahallinin dış tarafında bir yerde de bir yazı vardı “Gaz” diye. Ama Datcalılar hiç beklemediler.. Hemen adını koydular kamyonun: “Gazık”. Gazık geldi, Gazık geliyor, Gazık'la geldim gibi laflar yıllarca Datcalı’nın dilinde dolaştı durdu. Taa ki, Gazık hurdaya çıkıncaya kadar.

Pazar, Mart 26, 2006

Datça'da Köy Enstitüleri için kutlama

Bir Köy Enstitüsü öğrencilerinin tarım dersi.
"Destan Gibi" adlı kitabında, Köy Enstitülerinden bahseden ORHAN VELİ'NİN BİR ŞİİRİ:

Arifiye!
Şoför durdu, Enstitü mektebi, dedi
Süleyman Edip Bey müdürün adı.
Bir yolda burada duralım;
Ellerinde nasır yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yüyüyenlere
Bir selam uçuralım.

Bu yıl Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü yurdun bir çok yerinde Nisan ayı boyunca kutlanacak. Datça'daki kutlama, 20 Nisan Perşembe günü Öğretmen evinde yapılacak. Bu kutlamaya İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Kemal Kocabaş ve arkadaşları konuşmacı olarak gelecekler ve sergiler, belgesel filim gösterileriyle kutlamaya katkıda bulunacaklar. Kutlamaya katılmak isteyen herkes davetlimizdir.
Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Datça temsilcisi Nihat Akkaraca'ya başvurabilirler.
Adres: Nihat Akkaraca, İskele Mah. Atatürk Cad. No 6 Datca
E-mail: nihat.akkaraca@gmail.com Tel: (0 252) 712 3319

Cumartesi, Mart 25, 2006

DATÇA'da DENİZ


Yüzsem de bu suyun içine mi girsem; içsem de o benim içime mi girse?

Salı, Mart 21, 2006

Datça'da Bir Cumartesi




Symi Adası, Datça’ya sadece 9 mil uzaklıkta. Kostas’ın Adası


Datça'da Günlük Yaşamdan bir kesit

Akşama doğru eve dönmüş, sedirde biraz uzandıktan sonra, günün yorgunluğunu, balkonda gazeteleri okuyarak atmaya çalışmaktaydı. Gerçekten çok yorulmuştu o gün. Cumartesi günleri Datça Pazarı için Simi Adası'ndan gelen Yunanlıların içinde arkadaşı Kostas'da vardı. Kostas zaten, hemen hemen her Cumartesi çıkar gelirdi. Onu yoran, Kostas'la “o dükkan senin, bu dükkan benim, şu pazarcı senin" dolaşması değil, aralarında müşterek bir dilin olmamasıydı .Kostas, Türkçe ve ingilizce bilmiyor; kendisi de bikaç kelime dışında yunanca bilmiyordu. Pazar yerinde çok sıkışırlarsa hemen etrafa bakıp ingilizce bilen bir yunanlı buluyorlar, onu birkaç dakikalığına tercüman olarak kullanıyorlardı. Tercüman bulamadıkları zaman da bazı komik yanlış anlamalar oluyordu.. Mesela Kostas, geçen hafta gelişinde "harti" diye tutturmuş, o da "harti"nin Türkçede kağıt anlamına geldiğini bildiğinden,onu kırtasiye dükkanına götürmüştü. Kostas dükkana girerken kafasını iki yana sallayıpta "istediğim bu çeşit kağıt değil" demek isteyince, oradan çıkıp, inşaat malzemeleri satan bir mağazaya götürmüş, orada zımpara kağıdını alıp, Kostas’a gösterdiğinde, Kostas’ın tuvalet kağıdı aradığı anlaşılınca , hem satıcı, hem kendisi hem de Kostas gülmekten katılmışlardı… Yani işin eğlenceli tarafı da yok değildi.Bugün de bütün gün dolaşıp, öğleden sonra saat 15.00 de lokantaya oturmuş karınlarını doyururken, kağıtlı kalemli, sözlüklü, işaretli bir muhabbet gırla gitmişti, masada. Yan masada oturan iki orta yaşlı yunanlı kadın da katılmıştı muhabbete. Kadınlar onlardan evvel kalkmış gitmişlerdi. Onlar kalkıpta para ödemek isteyince lokantacı, yemeklerinin yunanlı kadınlar tarafından ödendiğini söylediğinde Kostas'a takılmıştı., ihtiyar Datcalı. "Bak Simi'de dişçi olarak çalışmış olmanın faydalarına, hala yemek paran ödeniyor; hem de bayanlar tarafından" dediğinde Kostas, zar zor anlatmıştı yemeğin neden ödendiğini de bu çok hoşuna gitmişti..
Kostas'ın binbir zorlukla anlattıklarına göre: İkisinin dostluğu ve müşterek bir dil bilmeden , kağıt kalemle, sözlüklerle ne kadar güzel muhabbet ettikleri yunanlı kadınların çok hoşuna gitmiş bu yüzden ödenmişti hesap. "Yakında ikimize 'Karamalis Barış Ödülü' vermezlerse şaşarım" demişti Kostas. Eee, ne de olsa Kostas'ın dedesi Farmakidis Datça'da yaşamıştı ve bizimkinin dedesiyle iyi dostlukları olmuştu o zamanlar. Şimdi de torunlar sahnedeydi.
Neyse, bütün bunları kafasının içinden geçirirken aklına, bugün aldığı Hannuz balıkları ve pazardan satın almış olduğu "ceneviz otu" geldi. Güneş de henüz gerçekten batmamış, sadece kasabanın batı tarafındaki Yassı Dağ'ın arkasına gitmişti. Yaşlanmakta olan güne biraz renk katıp, biraz daha genç tutmak gerekti. Yerinden kalktı, iki tencereye yarıya kadar su koydu, içlerine birer tutam tuz koyduktan sonra, hafif ateşe oturttu. Bugün pazardan almış olduğu "ceneviz otları" nı ve brokoliyi dolaptan çıkarıp yıkadı. Hannuz balıklarını da çıkarıp hepsini masanın üzerinde hazır etti. Bunların yanında içilecek içkiyi düşündü. Kostas'ın getirdiği iyi kalite Ouzo yu da içebilirdi ama her akşam onu yalnız bırakmayan kırmızı şaraba saygısızlık etmiş olmaz mıydı? "Yok," dedi. "Şarap olsun. Renk? beyazı boş ver. Kırmızı olmalıydı." O da açıldı ve bir bardak dolduruldu. Yemek hazırlanırken arasıra yudumlamak keyifli oluyordu.
Bu ara ocaktaki sulara baktı. İkisi de kaynamaya başlamıştı. Saate bakıp brokoli ve Cenevizleri bir tencereye, balıkları diğer tencereye koydu. Ceneviz ve brokolinin kaynadığı tencereye bir tutam " rezene" attı. Ocağın altını kıstı, birkaç yudum şarap alarak zeytinyağı ve limonları hazırladı. Bu arada üç dakika dolmuştu. Cenevizin kaynadığı tencerenin altını söndürdü. İçindekileri delikli bir kepçeyle tabağa aldı. Üstüne ilkönce limon sıktı, sonra da zeytinyağını döktü. Bu bir salata denemesiydi. Bakalım nasıl olacaktı. Şöyle bi tattı.. ohooooo! harikalar yaratmıştı. Şimdi de altıncı dakikaydı ve bir çatalla kaynayan sudan bir balık alarak pişip pişmediğine baktı. Tamamdı… Balıklar kaynayan sudan alınıp bir tabağa kondu. Gene Limon ve zeytinyağı,sonra hepsi masada. "Hannuz sadece tava yapılır" diyenlerin aklına şaşardı. Keşke herkes deneselerdi. Hem de kazanda kalan balık suyuna pirinç atarak çok iyi balık çorbası da yapılabilirdi. Üç bardak kırmızı şarapla akşam seremonisini tamamladı...
Boş zamanlarını yaşanmış yerel öyküler zırvalayarak geçirirdi. Yemekten sonra öyle bir zırvalama için bilgisayarın karşısına oturdu. Parmaklar klavye üzerinde gezinirken bu yazıyı zırvalamaya başladı. Mutfaktazen Yahoo grubu'na gönderirdi, bunları okuyacak kadar boş zamanı olan okurdu. Kimbilir, belki Datca Yerel Tarih Grubu'ndan da okuyan olurdu birkaç kişi....
Acaba, yetmiş beşlik bu "Datçalı ihtiyar” kim di? Merak eden çıkacak mı? Ben de merak ediyorum....

Pazartesi, Mart 20, 2006

ŞİİR

LİKYA

Evlerimizi mezar yaptık
Mezarlarımızı ev
Yıkıldı evlerimiz
Yağmalandı mezarlarımız
Dağların doruğuna çıktık
Toprağın altına girdik
Suların altında kaldık

Gelip buldular bizi
Yakıp yıktılar
Yağmaladılar
Biz ki analarımızın
Kadınlarımızın ve ölülerimizin uğruna
Toplu ölümleri yeğleyen
Bu toprağın insanları
Bir ateş bıraktık geride.

L İ K Y A L I L A R

Bu şiir Fethiye yöresinde bundan 2500 yıl önce yaşamış bir uygarlık olan Likya Halkı'na ait. Xanthos kazıları sırasında bulunan bir tablet üzerine Likçe yazılmış bir şiirdir. Özgürlüğe olan düşkünlükleri ve onurlarından dolayı düşmana teslim olmayıp, topluca intihar eden Likya Halkı'nı, bu derginin çıktığı toprakların eski sakinini bu dokunaklı, içten, trajik, onursal şiirle anmak istedik.
PASPATUR, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi.. Sayı 1, MART - NİSAN, 2006

Fethiye'de ilk sayısı yayınlanan dergi, çok değerli şiir, öykü ve yazılarla dolu. Dergiyi çıkaranları kutlarız.

Cuma, Mart 17, 2006

Datca Yerel Tarih Grubu'nun Sergisi 2002

Datca Yerel Tarih Grubu'nun ilk sergisinden bir görüntü. Nasıl bir sergi olduğu ziyaretçilerin yüz ifadelerinden anlaşılmıyor mu?

Amed Fidan İle Sohbet

AHMET FİDAN la sohbet

Not: Ahmet Fidan Kızlan’dan. Sohbet, İskele’de bir kahvede yapıldı. Konuşmalar hiç değiştirlmedi.


N.- Eeee! Anlat bakalım Amed, şu yeldermenlerinin iğliğini… Dağda nasıl kesiliyordu? Nasıl dermene taşınıyordu?...
A.-İğiliğin kesilmesi ayrı, daşınması ayrı, dermene getirildikden soona yontulması ayrı, yel dermeninin çarkının içinden geçirilip dermenin üstüne konması gene ayrı iş.
İğlik dermene getirildikten soona yontulması işi vardı. Ööle yuvarlak olduu gibi goyamazsın dermenin üstüne. Özel iğilik yontucula geli, bunu yontarak dörk köşe yaparlar. Yani, o 13 metre uzunluunda, 75 santim çapındaki yuvarlak çam kütüğü yontulur ve dört köşe bir kalas haline getirili. Bu işi yapan üç dört kişi vardı o zamanlar:Halil Öztekin, Memet Çavuş, soy ismi Seyhan, Mustafa Özer, Ömer Yılmaz.. Bu adamla bu işi Rumlardan öğrenmişle. Rumlar gitmeden evvel burada bu dermenleri çalıştırırlarmış. Yanlarında çalışmışla ve öğrenmişle.
Aşcı Ali, lafa karışır- karaköydeki dermen için de GocaDağ’dan iğlik getirmişle köylüle. Şu Körmende sahildeki yeldeğirmenine. Belki o iğliğide bu aynı adamla yontmuşladır. İğlik hala dermenin üstünde duruyor. Gidik görebilisin.
N.- Eee! Arakadaş,, ben seni görüyorum arasıra Kızlan’da kayvede, ama adını falan bilmiyorum. Yalınız birisi va Halil Fidan adında, una çok benzettim seni. Ööle bi kardaşın falan vamı?
A.-Va, Emme u çok genç, benim gada bişey bilmez.
N.- Biliyor, biliyor. Maşallah! unda da kafa motor gibi çalışıyor. Bene çok şeyle anlattı. Ninesinden anasından duyduğu hiçbişeyi unutmamış. Siz neye bööle akıllısınız? Gülme, ciddi söylüyorum. Tarih gibisin baksana maşallah. Hemde bene tutmuş, ilk tarihçi Herodotus’dan bahsedikdurusun. Kaç sene mektaba gittin sen?
A.-Aaa Nihat efendi, mektaba beş sene gittik emme, bi öğretmenimiz vardı… Sorma. Belki tanırsın: Muammer Kara, köy enstitüsü mezunuydu. Ne örgetirdi bize valla..
N. -Aaa, bilmemin Muammeri.. Ben unun gızgardaşınnan bi sene nişanlı galdım, İzmir’deyken. Ama o gız, unun üvey gardaşıydı.
A.-Ülen Nihat efendi, sende az heradus deelsin yani… (Heradatus)
N.-Ee, ne yapalım, Saksıda akıl az olunca hayatın da enişli yokuşlu, zorlu olu, düz olmaz elbet…
A.-Benim Bubama Deli Memed derlerdi. Tam deli deeldi emme, kendi kafasına göre Memed’lere takılırdı. Bunlar bi araya geldilemi, kalkmadan üç gün, dört gün içerle.
Bak sayaan: Gızlandan Deli Memed, Eski Datça’dan Kel Memed, Elee’den Gara Memed, Batır’dan Berber Memed, Emecik den Hacı Memed, Karaköy’den Sarı Memed. Bunnarın içinden Edmecikli Hacı Memed çok güzel keman çalardı. Bunna bi araya geldimiydi, sen bak gayri bayrama. Guzula mı kesmezle, tavuk mu kesmezle… Keman, şarkı türkü gırla giderdi. Biz daha evvel Gızlan’da Kamil Ağa’nın goyunlarına bakardık yarıya. Soonadan Ağa bize goyunları sattıydı. Aldık, epey goyun yapmışdık, altmış yetmiş gadan aldık, yüz elli goyun yapdıydık. Fakat bubama goyun mu dayanı. Kesti, sattı içkiyle bitirdi. Soona biz Garaköy Güznesi’ne göçtük, Memed Ağa’nın oradaki tarlalarını işlemek için. Na bunna bilirlere. Orada bi kaç yıl galdık. İşte o yıllardan birinde, galiba benim askerlikten yeni döndüüm zaman, 1958 olacak. Duyuldu ki Tekir açıklarında bi Yunan vapuru batmış. Sahilde, mal, eşya, şarap ırakı sebilmiş. Bu şarabı, ırakıyı duyarda durur mu bubam. Topladı ne gada Memedi varsa köylerden, eşeklerle gittiler Körmen sahiline... “Altı Memedle.” Herkes Manufatura, mutfak eşyası, daha kıymetli eşyaları toplarkan, bizimkile ne gada ırakı, şarap varsa toplayıp geldile. Şarapla nah bööle fıçılarda. On üç fıçı şarap getirdilerdi. Irakıla tenekelerde. Bazıları şişelerde. Doldurdula bizim samannnığa; samanın içine sakladıla. Başladıla içmeye. Elde galan bi kaç koyunu guzuyu da orada bitirdiydi bubam. İçkileri doldurur giderdi heybelere. Gayri Memed arkadaşlarınnan buluşmuşdur. Eve bir hafta soona geli. Eve geldimiydi çok öfkelidir. Bağırı çağırı, biz çocukları evden gaçırdırdı. Gaçırdamazsa olmadık bi işe yollar. Evde anamla yalınız galdı mıydı gayri.. İşte…. Bilisine… Derdi udur zaten. Anama sataşmıştır. Biz eve döndükmüydük, anam herşeyi bildimizi düşünü, utanı, evin dışında kendine iş yaratırdı bi müddet… Bizim yüzümüze bakamazdı, utanırdı. Ne günlerdi u günle…
N.- Eyi de, biz dermenleri gonuşuk dururduk, nereden geldik bu Memedlere?
A.-Eyiye, Nihat efendi.. Beni sordunda. Oradan geldik. Hani demek istedim ben o adamın oğluyun.
N.-Tamam ama, bubana deli deyenne mi deliydi? Yoğsam buban mı deliydi buna bakmak lazım. Belki buban fazlaca akıllıydı da, daha az akıllı olanlar una deli dedile… Baksana adam hayatını dolu dolu ne güzel yaşamış. Biraz felsefesi de varmış. Yoksa nasıl toplar altı Memedi her köyden bi tane…
A.- Öyleydi işde…

N.-yahu Ahmed, şu bi de Kamil Ağa’nın gabaklarının ırgatla tarafından yolunması va. Sen bişeyle duydun mu o olay hakkında?
A.-Duydum tabii. Yakup yolmuş. Yakup saf, yanpiri yanpiri yörüyen, az özürlü biriydi. Devamlı Kamil Ağalara çalışırdı.
N.-Bu kabak yemeği meselesi ırgatlar çalcanın yanındaki tarlada çalışırken mi olmuş?
A.-Yoo. Tekir dediğimiz yerde, hani şu kızlan dağının arkasında, Gökova’ya bakan yerde cavırların bi tarlası varmış. Kamil Ağa orayı maliyeden satın almış ve etrafına kuru duvar yaptırıyormuş.
N. Yani nasıl? Bahçe duvarı gibi mi?
A. Evet. Duvar yapılır hani üstüde pıynar çalısı gibi çalılarla döşenirdiya eskiden, hayvan falan girmesin deye. İşte öyle. Irgatlar orda çalışıyormuş. Kabakların sökülmesi için Yakup’u asıl teşvik eden Mehmet Ölmez. Mehmet Ölmez, Kamil Ağa’nın öz be öz yeğeni olduğundan onda kahya gibi çalışırdı. Kahya gibi olmasına rağmen kendiside işçi gibi çalışırdı. O tarlanın duvarını yaparlarken hergün kabak yemeği gelmeye başlamış da o zaman kabakların kökünü oynattırmışla Yakup’a. Ben bu olayı dedemden dinledim. Dedem en doğrusunu bilirdi, Çünkü dedem aynı tarlada bekçiymiş. Amad dede dedikleri. Bak bene de dedemin ismini koymuşlar. N.- Tarla incirlik, bademlik gibi bişey mi?
A.- Yok canım, harıplık, zeytinlik falan. Biz Kamil ağanın koyunlarına yarıya orada bakardık. Sonadan biz goyunları paraylan satın almıştık işte. Başta dediim gibi. Keçilerini de başkası aldı.Biz satın aldıımızda 60 dene goyun vardı, bir iki sene içinde 150 dene goyun yaptık.Fakat bubam, kim gelirse bi goyun kesip ağırlıyordu. Satıp içiyordu, işte neticede koyunları bitirdik.
N. Öyle adama deli Memed demişle. Aslında akıllı adam.
A.- Yahu işte coştak ya bu. Her gelene içki veri, koyun kese yediri, deli demişle işte…
N.- Karaköy baskını ne zaman olmuş acaba?
A.-Karaköy baskını, Çanakkale harbi başlamadan bi sene evvel olmuş. Yani 1913 te falan. Dedem öyle anlatırdı.
N.- Ama diyorlarki; Sabit, Karaköy’de yaşayan bi Rum kızına tecavüz etmiş. Rum kızı Rodos’ta bir subaya nişanlıymış. Nişanlısı bunu duyunca gelip Karaköy baskınını yapmış. Ame gene derler ki; Sabit Efe de Kızlan’da iki Rum balıkçı tarafından tecavüz edilip öldürülen çoban kızı Zala’nın intikamını almak için Rum kızına tecavüz etmiş…
A.- Ama doğrusunu istersen Zala’yı öldürenler balıkçı deel, gene aynı mevkiide çobanlık yapan Ağsıl adında bir Rum’un iki oğluymuş. Bu Rumların adlarınıda derdi ninem emme şu anda aklıma gelmiyo. Bu Rum’un bir de kızı varmış ve Zala’nın çok iyi arkadaşıymış. Zala’nın öldürülüşünden sona Çandırma bu aileden herkesi sorguya çekince , Rum’un kızı söylemiş ve şahitlik yapmış kardeşlerinin Zala’yı öldirdüklerine. O iki Rum oğlu yargılandıktan sonra Muğla’da idam edilmişle. Zala’nın mezarı halen öldürüldüğü yerde duruyor. Ormancı Memed Teke varya unun bubasının baldızıymış.
N.- yahu bunu iyi bi yerde başka zaman konuşalım. Sende çok güzel bilgiler va.
A. -Yahu bizim anamız durmadan bize bunları anlatı dururdu. “Asıl cavırın çocukları” derdi ve adlarını da söölerdi. Ama şu anda aklıma gelmiyor adları. Hatırlayınca ben sene derin. Öldürülen Zala, aslında bize de hısım geliyor.. Zala’nın iki kız kardaşı daha varmış. Birinin adı Fatma, diğerinin Ayşa, işte bi de bu Zala. Aile İnceburun’da eğleniyormuş. Keçileri varmış. Zala o gün bu dağa keçileri güderken gelmişimiş. Anamın anlattığına göre Zala köyün en güzellerinden imiş. Bir de derdi ki o zamanlar bu dağlar hep işlenirmiş. Bu olaylardan sona zaten seferberlik çıkmış. Seferberlik çıkıkda herkes askere gidince dağlar tepeler işlenmemiş, tarlalıkdan çıkmış. Sonadan yağmurla toprağı hep taşımış, şindi kel yalım galmış.
.N-Ne çok bilgi va sende Ahmed?
A.- Sen biliyon mu ilk tarihçi kim?
N.- Kim? Sizin köyden mi?
A.-Yok Bodrum’dan, Hani ilk tarihçiyi soruyom.
N. Kim?
A.Heredos…
N.- Herodotus demek istedin.
A.- Hah işte, her neyse, O…
N. Seninnen bi daha konuşmam gerek.
A. Gel köye ne zaman istersen. Ben hep gayvedeyin.
N. Sen yeldermenleri hakkında da bişeyle bilisin. Yani tarihleri hakkında.
A.- benim böyüklerimden duyduum, dermenleri yaptıran Elee ağaları… Rumlara yaptırıp işletmesini de onlara yaptırmışla. Sonadan Rumla satın almış dermenleri
Galip Geremeliler’in dermeninde tarih vardı emme okunmazdı netçe. Tarih Rumen rakamlarınnan yazılmıştı. Sonadan ne oldu u daş bilmiyoruz.
Geçen sene bizim eve iki kişi çıkdı geldi. Baktık yannarında dil bilen birini de gatirmişle. Dedile bizim burada bi ev var. Dedik nerede? Buralarda dedi. Ben dedi yedi yaşına kadar burada yaşadım. Evini yatağını gösterivedik. Ağladı adam. Evin yıkıklarına baka baka. Bu ihtiyar Uçar falan vardıya hep onları tanıyor.
N.-Bi de Garfi varmış Rum. Taa aşağıda tarlası varmış. Tarlanın içinde bir de evi. İki dene kızı varmış. İrene adındaki çok güzelimiş.
A. – İrene deel, Eleni olacak.
N.-Yahu bize İrene dedilerdi.
A.-Bazıları garıştırıyor adları. Ninem Elene derdi. Bi de manisi var ya sene demişle köyden galiba.
N.- Evet: Mani şu:
Garfi Cavırın evine
Adı, Güzel Elene
Sümbeki’ye gitmeden
Aşık olmuş Birine. (Aşık olmuş Bedri’ye olması gerek. Ama millet Bedri’den korktuklarından adını kullanamımışlar.)
A.- Biliyurmung? Datca’da üç güzel varmış o vakıtlar. Elene, Gızlanda; Mariya, Eski Datca’da; Dona, Betçe’de…
N. – Bi dene taa va… Onu da ben sööleyen. Batır’da Filibe’nin gızı, Zobi… Ama ayak parmakları altı daneymiş, ona da mani yakmış Batırlıla:
Şu Rodos’un hamamı
Eğri Çıka dumanı
Filibe’de çok gız va
Altı dene barmağı.
Hadi bakalım Ahmed, Hoşça kal, köyde görüşmek üzere…Bu gayvede olmadı bu. Çok gürültü va Bu Datcalıla bizim çok konuşurla. Ne demiş eskile: Marmaras’ın arı lafı, Hisarönün Darı lafı, Darayha’nın garı lafı, Datca’nın guru lafı…
A..- Sende de laf çoğumuş Nihatçığım. Emme köye yakında gel. Güzel bi gonuşalım.
N. Tamam. Söz!....

Salı, Mart 14, 2006

DATÇA YEREL TARİH GRUBUNUN YAZIKÖY TOPLANTISI

Datça Yerel Tarih Grubu köy kahvelerinde toplantılar düzenliyerek köyün insanıyla, köyün yakın tarihini konuşuyor. Yukarıdaki resim2002 Yazıköy toplantısını gösteriyor.

Pazartesi, Mart 13, 2006

Emine Akyel'den Mani

Resimde gördüğümüz: Emine Akyel
Yaş: 86
Yer Eski Datca, Orhan'ın kahvesi
Etkinlik: Öykülü Yerel Manileri okuma günü
Emine teyze, manilerin yanında ilkokuldayken öğrendiği uzun bir Datca şiirini de okudu bize.
Aşağıdaki atışma, dünürüyle, Emine Teyze arasında olmuş.
İmine Deyze’den: (Kendi aksanıyla)
Benim bi damat da Muğla’da va, belkim bilisin. Bi gızım da orada hemşireydi. Orada evlendi galdı. Torunlarım filan va orada. Bazan gide galırın unlarda da: Bigün orda galıyorum gayri. Dünürümde orada. Benim gızın gaynanası. Sofraya oturuyoruz, gözüme bulgur plavı ilişdi:
Hemen aklıma bi mani geldi deyivedim:
Derede dermen daşı
Ben yimem bulgur aşı
Nerde gaynana varsa
Kılınçdan geçsin başı
deyividiydim, ortalık ööle sustu galdı. Ben baktım dünür bozuldu. Kusura bakma ben sene demedim bu maniyi, bööle denmiş dedim. Benim gız da azıcık gülmüştü. Bunun üstüne benim gızın gaynanası demesin mi bi mani:
Seni incikli gelin
Boynu boncuklu gelin
Oğlanı ben doğurdum
Kedi Bacaklı gelin. Bende bunu size demiyorum. Öyle demişle demesin mi: Ben de Altda galımıın, dedim ki:

Yere serdim kilimi
Tut Gaynana dilini
Sen tutmazsan dilini
Gaçırısın gelini. Ortalık süt iliman oluvudu ama şakaya furup gülüştük…

ÖYKÜLÜ DATÇA MANİLERİ

Okuma Yazma üzerine


Okuma Yazma

Kaynak Kişi: Sadiye Kaya
Söylendiği yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca


Henüz herkesin okuyup yazamadığı yıllardı. Eski Datça’dan Kemal, Muğla’da ortaokulu okumuş birkaç şanslı isnsandan biriydi. Oldukça yakışıklı, çok iyi giyinen zevkli insanlardandı. Hatta maliyede memur olduktan sonra bir gramofon bile edinmişti. Evleri, Eski Datça’nın ortasından akan derenin batı tarafındaki tepenin yamacındaydı. Hatta, oraya o zamanlar “Tepe Obası” derdik. Derenin doğu yakasında da Asiye’ler otururdu. Asiye, Eski Datça’nın en güzel kızlarından biriydi. Kemal ile Asiye arasında için için tutuşan bir aşk başlamıştı. O günlerin şartlarında buluşup konuşmaları mümkün değildi. Kemal, Asiye’ye bir mektup yazıp komşusu Rabiye teyzeyle gönderdi. Rabiye Teyze böyle ara bulmaya bayılan birisiydi. Fakat, Asiye’nın okuma yazması yoktu. Mektubu okumadan bir kenara attı. Rabiye teyzenin de yoktu okuma yazması. Böylece daha sonraları gelen mektuplar da okunamamıştı. Asiye, Rabiye Teyzeyle haber yolladı, Kemal’e: “söyle de bana mektup yazmasın, benim okumam yazmam yok. İstersen bu haberi ona şu maniyle ilet” dedi, ve Maniyi Rabiye Teyze’ye ezberletti:

Düvende bez dokumam
Evde fazla otumam
Beyhude mektup yazma
Ben latince okumam (O zamanlar yeni yazıya “latince” deniyordu)

Birkaç gün sonra Kemal şöyle bir maniyle haber saldı, Asiye’ye:

Sen bir güzel çiçeksin
Canlar yakan böceksin
Eğer beni seversen
Okuma bileceksin.

Bu cevap Asiye’yi çok etkiledi. O sıralar okuma yazma seferberliği vardı ve okulda geceleri yaşlılara okuma yazma öğretiliyordu. Hemen gece okuluna gidip bütün gayretiyle çalışmaya başladı. Üç ay sonra Kemal’e eğricik büğrücük latince (yeni yazı)harflerle yazılmış bir mektup geldi. Mektup sadece bir maniyi taşıyordu içinde::

Bilirin hallarını
Beklerin yollarını
Ben okuma öğrendim
Yolla mektuplarını.
Bu iş bu kadar basitti. Aşk, üç ayda Asiye’yi okur yazar yapmıştı.
****************************************

Söz okuma yazmadan açılmışken şu aşağıdaki maniye değinmeden geçmeyelim:




Kaynak kişi: Hamdi Sarı
Söylenen yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca

Cumhuriyetten sonra uygulanan okuma yazma seferberliğinin en yoğun olduğu yıllar… Yaşlısı, genci akşam işten gelip yemeklerini yedikten sonra, Eski Datca’nın üç sınıflı okulunun iki dersliğini dolduruyorlar. Birinde erkekler, diğerinde kadınlar. İki dersliğin arasında daracık bir koridor var. Her iki derslikte olanlar birbirlerini rahatça duyabiliyorlar. Böyle diyorum, çünkü, ben üçüncü sınıfa kadar aynı okulda okudum. Kadınlar, yazıyı ezberlemek için durmadan, yüksek sesle, hep bir ağızdan kelime hecelemeye çalışıyorlar.. Erkeklerden biri kadınların öğrenmek için çektikleri zorluğu şu maniyle dile getiriyor:

Bugün Cuma gecesi
Yüzündedir peçesi
Kadınları delirtti
Latincenin hecesi

Okuma Yazma üzerine son bir Datca manisini daha dile getirip sözü bitirelim:
Datça’nın Mesudiye köyünden Hakkı Hoca, Rodosta medrese eğitimi almış şahıslardan birisiydi. Asker olmuştu. Bulunduğu birlikte bulunan bütün hemşerilerinin mektuplarını o okuyup o yazıyordu. Okuduğu mektuplardan birini hiç unutamamıştı. Askerlik bitip Datca’ya döndüğünde bu sırrı saklayamamış, herkese anlatmıştı. Askerin hasretle yanıp tutuşan eşi, kocasına şöyle bir maniyle seleniyormuş;

Burgazların gavunu
Ağlar ağlar avunu
Bu sene de gelmezsen
Ölmüş belle garını… (Burgaz, Datca’da bir bölgenin adıdır.)




tclbumyh

Pazar, Mart 12, 2006

Daha yakından görelim

Bu plajın kış ziyaretçilerine daha yakından bakalım... Zaten onlar da bize bakmıyor mu?

Cumartesi, Mart 11, 2006

İneklerdeki Deniz sevgisi

Yer: Datca/ Alavarı, Gökova körfezi. Halikarnas Balıkçısı'nın yazılarında anlattığı yerler
Plajı dolduranlar: Emecik Köyü'nün inekleri
Zaman: Aralık Ayı. Aslında zaman farketmez, nasıl olsa yüzme niyetinde değiller. Sadece siestadalar.
Resimleyen: Nihat Akkaraca

ÖZENTİ

ÖZENTİ
Nihat Akkaraca

Askerliği sayesinde iki sene Aydın’da kalmış, şehirli gibi görünmeye çok meraklı olduğundan, artık taşralı gibi yürümemeye, taşralı gibi bakmamaya veya Datçalı gibi konuşmamaya gayret ediyordu. Giyiminde olsun yürüyüşünde olsun bayağı tutturmuştu işi. Hatta terhis gününün yaklaşması bile onu sevindirmemişti. Çünkü terhis olmasıyla taşralılık başlıyacaktı. Terhis gününün yaklaşması sadece telaşlandırmıştı. İyi bir terziye takım elbise diktirmiş, bir çift iskarpin ve bir de siyah camlı, harika bir güneş gözlüğü almıştı. İzmirden vapura güverte biletiyle binmiş olmasına rağmen, ne olur ne olmaz düşüncesiyle vapur Datça’ya demir atınca ikinci mevkiiye geçmiş, vapura yolcu almaya gelen Datçalı sandalcının kendisini ikinci mevkiide görmesini sağlamıştı. Hoş onu ilk gören Datçalı da zor tanımıştı sırtındaki gıcır gıcır takım elbisesi ve gözündeki simsiyah camlı güneş gözlüklerinden dolayı. İlk gördüğü sandalcının eline tahta bavulunu sıkıştırmış, sandalcı arkada kendisi elleri arkasında vapurun merdivenlerinden inerken sendelemiş, ama bunu kimseye çaktırmadan ellerini arkadan bırakıp merdivenin korkuluğunu tutarak inmişti. Sandalın bir kenarına itinayla oturup yolculardan kimseyi gaale almadan İskele Mahallesi’ne, küçümseyerek bir bakışı vardı ki herhangi bir devlet dairesini teftişe gelen önemli bir müfettiş zannederdiniz… Sandaldan inince, sandalcının rıhtıma bıraktığı tahta bavulunu, (ki bu bavul her şeyi mahvediyordu, veya belki de bu yüzden o bavulu elinde taşımak istemiyordu) orada bırakarak. elleri arkasında ağır ağır yürüdü, Rauf’un kahvesinin önünde oturmuş laflamakta olan Datçalı’ları görünce durdu. Gene elleri arkasında siyah gözlüklerin arkasından oturanlara şöööyle bir baktıktan sonra, temiz bir türkçeyle seslendi: “Yahu bu memlekette hamal falan yok mu?” Bir şehirli okmanın iyice tadını çıkartıyor, artık son darbeleri vuruyordu. Ondan sonra fasa fiso…
Kahvenin önünde oturanlardan biri: “Yahu! Bu bizim Omar değil mi?” diğeri: “Hangi Omar?” “Yahu şu Omar görgülü, Gargı, Mendelle’de çoban vardıya.”. Oturanlar neredeyse hep birden: “aaa! Ülen Omar hoş geldin” deyince gayet ciddi olarak Omar, bir elinin işaret parmağıyla bavulunun durduğu tarafı göstererek: Şu bavulu bizim eve kadar götürecek bir hamal bakıyorumda…”deyip ellerini tekrar arkasına bağladı. Omar’ın “bir” kelimesinde “R” kullanışını oradakilerin hepsi yadırgadı. Çünkü “bir” kelimesindeki “r” yi, bilhassa vurgulamıştı. Gerçekte Datçalı olarak “bi hambal” demesi daha hoş olurdu. Oturanlar hafiften tebessümle Omar’a bakarken, Mehmet Badal yerinden kalktı, yardımcı olmak üzere yanına gitti. Ne de olsa eski arkadaşıydı. Mehmet’in ona yardıma gidişi, orada oturanların hafızasında, onun bavulunu taşıyan kişi olarak kalmıştı..
Mehmet Badal’ı bulup araştırdığımda, şöyle anlattı olayı:“
Yok be Nihatcıım! Ben o gün, bavul falan taşımadım, yanına gittim hoş geldin dedim. Milletin aklında bu galmış. Sadece yardım ettim. Eşeğiyle Gargı’ya gitmekte olan Dermenci Mustafa’yı çevirip, Bavulu ona verdik. Omar’ların evi nasıl olsa yolunun üstündeydi. Bavulu eve bırakıvı dedik… Ama Omar, eşekle veya eşeğin arkasından gitmedi. O, takım elbisesi, yeni boyanmış şehirli pabuçları ve siyah gözlükleriyle, elleri gene arkasında daha sonra Gargı’ ya yürüdü, yalnız başına….”
Bu son yürüyüştü, şehirli olarak....

DATÇA 1950'li yıllar

N Ne motor sesi ne mazot kokusu: Ne gürültü ne çevre kirliliği. Sadece tabiat ve dostluklar...

İSTANBUL'da BİR DATÇALI (Ceket)

Not: Gerçek yaşamdan alındı (Bir öykü değil)


Nihat Akkaraca

Bazen senede bir, bazende iki senede bir gittiğim İstanbul’da aylak aylak dolaşmayı severim. Huyumdur; metroda, vapurda veya otobüslerde karşımda oturan herhangi birini, o an dışarıya yansıttığı imajla inceler, onun hakkında, kafamda seneryolar yazar, hoşça vakit geçiririm.. Bunun dışında, beni oyalayan bir de vitrinler vardır. Elektronik işiyle uğraştığım yıllarda, İstanbul sokaklarında geçirdiğim zamanın yüzde altmışı, elektronik malzeme satan dükkanların vitrinlerine bakarak geçerdi. Şimdilerde artık daha çok kitapçı vitrinleri, arasıra da olsa giyim vitrinleri zamanımın çoğunu alıyor. Giyim vitrinlerine baktığımı okuyan da, giyimine meraklı, giyinmesini seven, bilen biri zannedecek. Aslında, nasıl pasaklı giyindiğimi beni tanıyan herkes bilir.
İki sene evvel iki haftalığına İstanbul’daydım. Ellerim paltomun ceplerinde, Beşiktaş’ın cıvıl cıvıl kaynaşan çarşısını, “boş gezenin boş kalfası” gibi arşınlamakta, vitrin önlerinde oyalanarak, giysilere bakmaktaydım. Balıkpazarı’nın tam karşısında, küçücük bir dükkanın vitrininde görmüş olduğum bir ceket dikkatimi çekti. Dikkatimi, ceketin ahım şahım bir marka oluşu falan değil, sadece rengi, deseni ve etiketindeki uygun fiyatıydı.. Aynı sokakta üç dört kere volta vurarak hem her geçişte vitrindeki ceketi gözden geçirdim, hem de böyle bir alışverişi yapmam gerekli mi, değil mi diye bütçe hesaplarına girip, karar verdim..
Kapıdan iki merdiven aşağıya inerek kendimi, küçücük bir dükkanın içinde, masanın başında oturmakta olan altmış yaşlarında bir adamın karşısında buldum. Adam fiziğiyle, giyimiyle, konuşma tarzıyla tam bir İstanbullu imajı veriyordu insana. Yüzüme “Hoş geldin, buyurun” der gibi baktığında, vitrindeki ceketi işaret ederek:
“Şu cekete bakmak istiyorum,” dedim. Eliyle alt katı işaret ederek:
“Aşağıya inerseniz, orada ilgilenirler” diyerek beni alt kata yolladı. Alt katta benimle ilgilenen, otuz, otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, cüsseli ve yakışıklı bir adam vardı. Ben kararımı daha sokakteyken vermiş olduğumdan adamı fazla uğraştırmadım. Vitrinde gördüğüm ceketin aynısını isteyerek, üstümdeki paltomu ve eski ceketimi çıkarttım, denemek üzere yenisini giydim. Ceket, sırtıma kalıp gibi oturmuştu. Sanki terziye ısmarlama yaptırılmış gibi… Karşı duvardaki boy aynasının karşısına geçip kendime baktığımda, eski ceketimle ne kadar pasaklı göründüğümü anladım. Bu yüzden de sırtımdaki ceketi birdaha çıkartmak istemedim. Satıcı adam da:
“Gerçekten üstünüze çok güzel oturdu, güle güle giyin” deyince, eski ceket ve paltomu koymak için bir poşet istedim. Artık bu şık görüntümü paltoyla falan kapamak istemiyordum.
Üst kata ödemeyi yapmak için çıktığımızda, masanın başında oturmakta olan dükkan sahibi adamdan da beğeni alınca, iyi bir alışlveriş ettiğimi düşünerek epey sevindim. Ödemek için cüzdanımı çıkardığımda, içinde sadece 15 milyon lira para olduğunu gördüm. Ceketi ödemek için dört onbeş milyona gerksinim vardı. Adamdan özür dileyerek bankamatikten para çekmem gerektiğini söyleyip kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, genç olan: (daha sonra dükkan sahibinin oğlu olduğunu öğrendim)
“Cebinizdeki paraları bırakıp, bankamatiğe öyle gitseydiniz,” dedi. Bense: “Hemen geliyorum” diyerek, rahatça sokğa çıktım.. Nedendir bilmem, nereden kafama takıldı ben, o sokakta, hem de o dükkanın yakınlarında bir bankanın şubesi olduğunu zannediyordum.. Biraz yürüdükten sonra, ortalıkta bir banka şubesi göremeyince, genç adamın “cebinizdeki paraları bırakıp öyle gitseydiniz” dediği kafama dank etti. Parası ödenmemiş yeni ceket üstümde, eskilerin içinde olduğu poşet elimde, sokağın ortasında panikledim. Hemen dükkana geri dönmeyi düşündüm ama, korktum. Ya şimdi dükkan sahibi o genç adamı arkamdan göndermiş: “git yakala şu serseriyi” demiş de, ızbandut gibi herif arkama düşmüşse… Beni sokağın ortasında yakalayıp: “Çıkar ulan şu ceketi, manyak mısın, nesin” diyerek sırtımdaki cekete yapışırsa… Anlat gayri sen derdini sokaktaki millete. Ya da kolumdan tutup, sürükleyerek polis karakoluna götürürse… Ver bakalım ifadeyi polise… Ne diyebilirsin ki. Parası ödenmemiş ceket üstündeyken… Adam beni sokakta yakalamadan dükkana ben kendim girmeliydim. Adamın beni bankamatik kuyruğunda yakalaması bile durumumu hafifletirdi, en azından. Aklıma en yakın banka şubesi, ana caddedeki üst geçitin yanındaki şube ve bankamatik geldi. Oraya yöneldim. Çevreyi çok iyi bilmediğimden, bankayı hemen yakınlarda zannediyordum. Hızlı adımlarla ana caddeye çıktım. Banka şubesine doğru, kafamın içindeki değişik seneryolarla ilerliyor, adımlarımı attığım yeri görmüyordum. Her dakika kafamdaki seneryo değişiyordu. Kah, karakolda bir komiser: “koskoca adamsın, mağazalardan ceket yürütmeye utanmıyor musun?” diyerek, beni azarlıyor, kah, pos bıyıklı bir gardiyan beni kolumdan tutmuş, cezaevinin koridorunda bir koğuşa doğru sürüklüyordu. Kah, cezaevinin demir parmaklıkları arkasından, beni ziyarete gelmiş kızlarıma başıma gelenleri anlatıyordum..
Zaman zaman arkama baktığımda, dükkandaki genç adama benzer birini görüp, ürperdim. Fakat adam benim arkama değil de başka yere sapınca; “hah, o değilmiş” diye bayağı sevindim.
Banka şubesine gelip, kıvrılarak uzamış bankamatik kuyruğunda beklerken, sıkıntıdan akan terlerle ıslanmış olduğumu, üşüyerek tiril tiril titremeye başladığımda anladım. Poşetten paltomu çıkarıp giydim. Paltoyu giyerek biraz olsun kendimi gizlemiş olacğımı da düşünmedim değil… Ne de olsa sırtımdaki yeni ceketi kapatacağından, arkama düşmüş olan adamın beni tanıması zorlaşacaktı, hiç olmazsa
Sıram gelip de paramı çektiğimde, aynı yoldan dükkana dönmeyi göze alamadım. Ola ki,yolda adamla karşılarız ve hiddetlenmişse hışmına uğrayabilirim, diye düşündüm. Dükkana kendiliğimden girmeliydım. Arka sokaklara daldığımda, yolumu da şaşırıp biraz zaman yitirdim, dükkanı buluncaya kadar. Ben dükkana dönmekte geç kaldıkça, korkum da o kadar artıyordu.
Dükkanın kapısından içeri girdiğimde, babanın oğluna bakışından anlar gibi oldum arkamdan neler konuştuklarını. Bakışlarıyla baba, oğluna demek istiyordu ki: “Ben sana demedim mi? Ben adamı adım atışından anlarım, bak! Nasıl döndü.” Belli ki, oğlu arkamdan gelmek istemiş; ama adam bırakmamış olacak (Sonradan tamamen böyle olduğunu öğrendim) Ben ise dükkana girer girmez özür dilemeye başlamıştım.. Dükkan sahibi yüzüme bir müddet tebessümle baktı ve kısaca bir soru sordu:
“Arkadaş! sen nereden geldin?” Soru tam böyleydi.
“Ben, beyefendi, Datça’dan geldim,” deyip, özür dilediğimde, O, bir taşralıyı adım atışından bilmiş olmanın mutluluğunu tadıyordu sanki.
Oğlu, tekrar aşağı kata işinin başına döndüğünde, biz, çaylarımızı içerek devam edecek bir ahbaplığın temellerini atıyorduk. İstanbul’a her gidişimde mutlaka uğrarım o sevimli, küçücük mağazaya. Her seferinde o anıyı anar, güleriz dükkansahibi Abdullah beyle…
Fakat, siz siz olun benim düştüğüm hataya düşmeyin İstanbul’da. Herkes Abdullah Efendi değil orada.