Pazartesi, Kasım 13, 2006

Haşim Kanar'ı kaybettik

YADIRGADILAR BİZİ

Urbalarımız bozdu
Toprak renginde
Yamasız temiz
Öyle uydu sırtımıza
Nedense yadırgadılar bizi

Potinlerimiz beykozdu
Beykozun içinde ilk kez
Çorap gördü ayaklarımız
Okşar gibi giydik ikisini de
Nedense yadırgadılar bizi

Yüzlerimiz güneş yanığı bronzdu
Ellerimiz katı katı
İş görmekten
Başlarımız dik
Kendine güvenmekten
Nedense yadırgadılar bizi

Bilgi kentin tekelinde yozdu
Kız kaçar gibi geldi bize
Ne çok severmiş doğayı
Ekmek su yerine geçti yanımızda
Boy verdi ağaç ağaç yapı yapı
Nedense yadırgadılar bizi

Köy yolları göklere dek tozdu
Okundukça kitap
Sallandıkça kazma kürek
Kitabın kabında
Kazmanın sapında
Köy köy diye gümbürderdi yürek
Nedense yadırgadılar bizi

Köy çok sayımız azdı
Düşümüze girdi köyler
Yeni baştan kurduk kafamızda
Umut ocakları tüttü yirmibir yerde
Nedense yadırgadılar bizi

Yazımızı yazanlar kara yazdı
Başımıza yıkıldı tasarladığımız köyler
Umutlarımız boğuldu doğmadan
Suç sayıldı çalışmak
Suç köy köylü demek
Hala nöbet tutuyor
Dizleri göğsümüzde
Elleri boğazımızda kara yazı yazanlar
Nedense yadırgadılar bizi

Kuyumuzu kazanlar derin kazdı
Sizin olsun sizden gelen bana
Sizin bu boyun bağı
Özledim boz urbayı
Bırakın elimi kolumu
Özledim doyasıya çalışmayı
Nedense yadırgadılar bizi

Dilimizde türkü elimizde sazdı
Köylerden geldik tek tek
Biriktik öbek öbek
Çalıştık küme küme
Kapanmadan görürse gözlerim
Yeniden açıldığını Enstitülerin
Yanmam öldüğüme
Nedense yadırgadılar bizi

HAŞİM KANAR

Pazartesi, Kasım 06, 2006

BİR FIKRA




İnat
Nihat Akkaraca
Köyünde geçim şartları zorlayınca kalkıp Ankara’ya çalışmaya geldi. Zeki, kaabiliyetli, yakışıklıca bir gençti. Dürüstlüğü ve bilgiçliği sayesinde kısa zamanda işyerinin önemli elemanlarından birisi durumuna gelince, patronunun gözünden kaçmadı. Evlilik çağına gelmiş kızını bu adamla evlendirirse gözü arkada kalmayacaktı. Ne yaptı etti, bir yöntemini bulup isteğini gerçekleştirdi. Bu çalışkan köy delikanlısı damadı oluvermişti patronun.
Evlilik, ilk günler iyi gitti ama, günler geçtikçe karısı değişmeye başladı. Çok güzel ve özel birisi olduğunu düşünüyor, kocasını biraz hor görüp, her fırsatta canını sıkmak istiyordu. Adam eve bir paket revaniyle gelse, paketi açar bakar:
“Aaaa! Beyaz peynir mi aldın kocacığım?” der adamın canını sıkıyordu.
Adam:
“Yok, karıcığım! Tatlı bu, tatlı! hani revani var ya işte o…” dediğinde:
“Yok, revani değil, beyaz peynir, beni cahil mi sandın?” der, mutlaka tartışma çıkarır, bir de üstüne üslük haklı çıkardı. Çünkü adam, kavga çıkmasın diye:
“peki, karıcığım, beyaz peynir olsun, ne yapalım,” deyip kabullenmeye başlamıştı artık.
Kocası, hediye olarak kendisine bir çift pabuç alıp gelse, hemen başlardı:
“Ayyy, kocacığım, ne güzel terlik almışsın böyle…” der, adamın burnundan getirirdi..
Adam saatlerce dil döküp, almış olduğu hediyenin terlik değil, ayakkabı olduğunu anlatmaya çalışır ama, ne çare… Dinleyen kim. Terlik der, başka bişey demezdi.

Adam, şehire geleli yıllar olmuş, köyünü özlemişti. Biraz da patronun güzel kızıyla evlenmiş olmanın havasını atmak istiyordu köyünde. Bu isteğini aylar evel inatçı karısına açarak, sonunda ikna etti onu da köyüne tatile götürmeye.
Yolculuğun bir kısmı uçakta geçiyordu. Tartışma uçakta da başlamıştı. Kadın tutturmuş:
“Ne büyük otobüs bu,” deyip başka bişey demiyordu. Adam her ne kadar:
“karıcığım, hiç olmazsa şu tatili burnumdan getirme, şu inadı iki hafta için bırakıver” dediyse de vazgeçmiyordu kadın. Adamın ak dediğine, o kara diyordu. Uçaktan inip köye giden minibüse bindiklerinde köye varıncaya kadar dil döktü adamcağız. Bu sefer bayağı yumuşamıştı. Hiç olmazsa bindikleri münübüse kamyon falan dememiş adamı biraz rahatlatmıştı. Adamın; “Ne olur on beş gün dişini sıkıver, bu inattan vazgeç." önerisine:
“olur” deyivermişti . "Onbeş gün değil mi? Ne olacak idare ederim” diyerek kocasına söz vermişti.
İlk üç gün çok iyi gitti durum. Gayet uyumlu karı koca olmuşlar, mutluluk tabloları çizmekteydiler.
Bir sabah erkenden kalkıp kahvaltılarını yaptılar. Kahvaltıdan sonra sıcaklar bastırmadan nehir kenarında bir yürüyüş yapmak üzere evden çıktılar. Önlerine çıkan köprüye girmeden evvel buğday başakları sararmış, tam biçme tavında bir ekin tarlasını gördü adam.
“Ne güzel ekin, tam da biçme zamanı,” deyince, kadın sordu:
“Bu ekini ne ile biçerler burada?”
“Orakla,” dedi adam
“Yok! yanlış biliyorsun, ekin orakla biçilmez, makasla biçilir.”
“Yok, karıcığım. Makasla ekin mi biçilir. Şimdiye kadar duyulmuş şey değil. Sakın köylülerimin yanında da böyle söyleyip beni gülünç duruma düşürme.” deyince kadın:
“Yok! sen benden iyi mi bileceksin, makasla biçerler ekini.” deyip başladı ınada.
Orakla, yok makasla, derken köprünün tam üzerine gelmişlerdi. Adamın da artık canı burnuna gelmişti. Bütün metanetini kaybedince:
“Ömrüm boyunca seninle mi uğraşacağım.” deyip kadını köprüden aşağıya itiverdi. Köprünün altından akan azgın suya düşen kadın, bir zaman yüzüp kurtulmaya çalıştı fakat, olmuyordu. Tamamen sulara gömülürken, sadece sağ kolu suyun dışına çıkmış, parmaklarını oynatarak makas işareti yapıyor, ekinin makasla biçildiğini anlatmaya çalışıyordu.
Köprünün üstünde bir müddet oturup düşünen adamın aklı başına gelmiş, onu armaya karara vermişti. Yerinden kalkarak ırmağın kenarından yukarılara doğru giden yolda yürümeye başladı. Epey yürüdükten sonra tanış iki köylü çıktı karşısına. Köylü arkadaşları sordu:
“Böyle tek başına vadinin yukarısına doğru nereye gidiyorsun?”
“Karım şuradaki köprüden ırmağa düştü, onu aramaya gidiyorum.”
Adamlar şaşkın, ağızları bi karış açık::
Aşağıdaki köprüden düştüyse karın, neden buralara gelsin? Nehrin aşağısına gitmez mi? Buralarda neye zaman yitirirsin? Köprüden aşağılarda arasana karını.”
Adamın cevabı daha da şaşırttı köylü arkadaşlarını:
Nehre düşen sizin karılarınızdan biri olsaydı, haklıydınız. Aşağılarda aramak gerekirdi. Ama benimki o kadar inattır ki, mutlaka ve mutlaka akıntının tersine gitmiştir, o,”
diyerek nehrin yukarısına doğru yürüdü gitti…

Salı, Ekim 10, 2006

7 Ekim Cumartesi günü, Prof Numan Tuna rehberliğinde Sarı Liman'daki sitede Apollon tapınağına gittik.
Eski Datça Sohbetleri Grubu ve Dadyader Derneğinin düzenlediği gezi, Numan Tuna'nın bilgilendirmesiyle muhteşemdi. Datça'da her yıl gelenek haline gelen bu gezileri, gelecek yıllarda daha kapsamlı, bayram havasında yapmayı düşünüyoruz.. Kimbilir belki Datça dışından da ziyaretçiler getirebiliriz.

Perşembe, Eylül 21, 2006

BENEK (Spot)


Bu da kedimiz Benek. Bir aydır bizimle yaşıyor. Eh! bizimle yaşamaya karar veren birinin soyuna sopuna bi bakalım dedik, açtık internet sayfalarını...Bir sayfadaki resimlere bir de bizim beneğe baktık Karşımıza Mısır soylularından biri çıktı..Soruşturmayı, araştırmayı orada bıraktık. Soyu belki Kleopatra'ya kadar uzanacak, neredeyse.
Biz onu Türkçe adıyla "Benek" olarak çağırırken, bize gelen yabancılar Spot olarak çağırıyorlar. Diyeceğimiz şu ki Mısır kedisi soyundan gelme bir kedimiz var...

Cuma, Eylül 08, 2006

HARNAME


Harname’den

Bir eşek var idi zaif u nizar.
Yük elinden katı şikeste vü zar
(Zayıf, çelimsiz bir bedbin eşek vardı.
alemin yükünü çekmekten bitkindi gayri)
Gah odunda vü gah suda idi
Dünü ü gün kahr ile kisuda idi
(Bazen odun bazen su taşıyordu
Lakin sıkıntıdan çatlıyor,
Her daim kahrediyordu kaderine)
Dudağı sarkmış u düşmüş enek
Yorulur arkasına düşse sinek
(dudakları sarkmış, çenesi düşmüştü ineğin)
kıçına sinek konsa yara zannediyordu,
yani o derece)
arkasından alınsa palanı
sanki it artığıydı kalanı
(yükünü çıkarınca
darası sıfıra tekabül edecekti handiyse he)
Bir gün ıssı eder himayet ana
Yani kim gösterir inayet ana
(Bir gün sahabı eyilik etti ona
ve serbest bırakıp saldı çayırlara
kocaman bayırlara)
aldı palanını vü saldı ota
otlayarak biraz yürüdü öte
(yürüyor eşeğimiz)
gördü otlakta yürür öküzler
odlu gözleri gerlü göğüzler
(ah birde baktı ki eşek, semiz öküz dolu ortalık,
göğüslerini gere gere dolanıyorlar üstelik)
Har-ı miskin eder iken seyran
Kaldı görüp sığırları hayran
(takıldı eşek,
baktı durdu sığırlara mel mel)
ne yular derdi ne gam-ı palan
ne yük altında hasta vü nalan
(öküzlere hasta olan eşek,
amanin dedi:
ne yük ne de yular dertleri var bu deyyusların)
acebe kalır ü tekeffür eder
kendi ahvalini tasavvur eder

(şaşırıp kendi halini düşündü eşek tabii,
allahın öküzüne bak, dedi içinden)
ki biriz bunlarınla hilkatte
elde ayakda şeki ü suretde

(hem bende de aynı kol-bacaktan var ne yani,
vay öküz oğlu öküzler diye sitem etti)
var idi bir eşek ferasetli
hem ulu yollu hem kiyasetli

(hadiseye muhteşem bir eşek
duhul oldu bu esnada)
ol ulu katına bu miskin har
vardı yüz sürdü dedi ey server

(bizim eşeğin de aklına geldi bu bilge eşek,
hemen davrandı, akıl almak için süründü bilgeye)
sen eşeksin ne şek hakim-i ecell
müşkülüm var keremden itgil hall
(dedi ki: sen müthiş, fevkelade bir eşeksin
anlatmaya kelime bulamıyorum yani,
n’olur derdime bir çare bul eşekzadem)
bugün otlakta gördüm öküzler
gerüben yürür idi göğüzler
yok mudur gökde bizim ıldızımız
k’olmadı yeryüzünde boynuzumuz

(anlattı uzun uzun
öküzlerin gergin vücut ölçülerini;
akabinde de: yok mudur bizim
gökde zodyak’a bağlı burcumuz,
da olmadı yerde bir cilalı boynuzumuz,
diye ağlandı bizimki)
böyle verdi cevabı pir eşek
k’iy bela bendine esir eşek
(bilge eşek şöyle bir gerindi ve
dedi ki: ey belasını bulmuş eşek)
dün ü gün arpa buğday işlerler
anı otlayıp anı dişlerler

(o dandik öküzler, hergün arpayla,
buğdayla oynaşıyorlar,
bön bön trenin icad edilmesini bekliyorlar,
başka bir olayları yok,
a benim beyni düdük yeğenim,
manyadın mı sen ayol)
bizim ulu işimiz odundur
od uran içimize o dündu
r
( hem bizim odun işinde
acayip para var angut eşek,
hele sen bir gör,
şu iki-üç yıl içinde patlayacak odun piyasası,
ey deli eşek, hadi de get bozma kafamı,
diyerek de bitirdi bilge eşek)
döndü yüz derd ile zaif eşek
(e anladınız herhalde:
eşeğimiz ziyadesiyle mahzun)
varayın ben de buğday işleyeyin
anda yayılıp anda kışlayayın
(bizim eşeğin aklı hala buğdayda, arpada,
konuşup durdu kendi kendine)
gezerek gördü bir göğermiş ekin
sanki dutardı ol ekin ile kin
(bu arada gezerken serpilmiş güzel ekinleri gçrdü,
gördükçe dellendi,
hırsından çatlayacak gibi oldu tabii)
eyle dedi gök ekini terle
ki gören der zihi kara tarla

(ekinlere öyle bir daldı ki bizim haset eşek,
hepsini anında hacamat ederek yedi,
oh üstümüze afiyet)
başladı urlayıp çağırmaya
anub ağır yükün anırmağa

(taşidiği yükleri hatırlayarak ilendi geçmişine ,
bas bas bağırdı olduğu yerde)
çıkarır har çün enkerü’l-esvat
ekin ıssına arz olur arasat
(en bet sesiyle çağırırken eşek,
mal sahıbı da hadiseyi çakozladı elbet)
ağaç elinde azm-ı rah etdi
(elinde sopa yola çıktı sahip,
tarumar olmuş tarlasını görür görmez
çok pis bedbaht oldu tabii;
ilençle ver yansın etti:
vay seni gidi oğlu gidi,
gayrısina soktuğumun müsibet hayveni)
daneden gördü yeri pak olmuş
gök ekinliği kara hak olmuş
yüreği soğumadı söğmeğ ile
olımadı eşeği döğmeğ ile
(sahip, önce eşeğe ana –avrat dümdüz gitti,
lakin kesmedi tabi bu kadarı sahibi,
odununan da bir güzel benzetti bizim akılsız eşeği,
eşek sudan gelinceye değin dövdü bir güzel,
eh dövülen eşek olduğu içün de, eşek suya hiç gidemedi,
e gidemeyince dönemedi de bittabi, ah ah)
bıçağını çekdi kodi ayruğunu
kesdi kulağını vü kuyruğunu
(yine hıncını alamadı elbet sahip
bıçağınan kesdi eşeğin kuyruğunu, kulağını)
kaçar eşek acıyarak canı
dökülüp yaşı yerine kanı

(e malumunuz)
uğrayu geldi pir eşek na-gah
sordı halini kıldı derd ile ah
(o anda bilge eşek damladı ortama,
ve sordu:
n’oldu sana böyle a benim eşek yiğenim)
batıl isteyü hakdan ayrıldım
(bizim eşek zırladı vor vor; ve:
istedim hakkım olmayan bir muz,
kulaktan oldum takacakken bir çift boynuz,
diyerek anırdı uzun uzun…


Bu şiir internetteki Ekşi Sözlük adlı siteden alınmıştır. Çeviri: Atlantisten gelen zekiye

Datça'dan bir eşek masalı















FİLOZOF EŞEK

Yazan: Nihat Akkaraca

BİLGE EŞEK


Datça Yarımadası’ndaki eşeklerin en akıllısıydı. En yaşlısı ve tecrübelisi de oydu. Eşeklerin çoğu onu yakından tanırlardı. Her gün sahibini sırtına bindirir, Goru’daki evden taa Gızılcaöğün’e giderler, akşama doğru bi’ yük odunla eve gelirlerdi. Eşek, gerçekten çok akıllı olduğundan, sahibi onu o kadar çok severdi ki, yıllardan beri aralarında en ufak bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Adamın bütün hayatı eşeğiyle geçtiğinden zamanla eşeğin dilinden anlamaya başlamıştı.

Bir gün sırtında odun, arkasında yaşlı sahibi Osman, Kamança Deresi’nden Gargı’ya inip Arap Memed’in evinin yanına geldiklerinde, kulakları sağır eden eşek anırtıları ve nal sesleri duydular. Sesler, deniz kenarındaki Petro Tarlası’ndan geliyordu. Durup dikkatle baktıklarında tarlaya doluşmuş altmış kadar eşek gördüler. Eşek anırtılarına iyice kulak veren Bilge Eşek, hem cinslerinin bir bayram hazırlığı içinde olduklarını anladı. ve anladıklarını Osman’a hemen tercüme etti.

Osman:
“Allah Allah! Ne bayramıymış bu? Doğrusu merak ettim.” dedi
“Ben de anlamak isterim bizim bu eşşeoğlueşşekler neyi kutluyorlar acaba? Şunların yanına kadar gitsek de bi sorsak.” deyince:
“Tamam!” dedi Osman. “ hadi gel, şunlara bi bakalım, öğrenelim maksatlarını.” .
“Bardak Fırının yanından deniz kenarına indiler, çakıllara bata çıka ilerleyip Petro Tarlasına girdilerinde, ikisi de gördüklerine inanamadılar. O güzelim pamuk ve susam tarlasının durumu içler acısdıydı. Dizboyu yükselmiş olan pamuk ve susam bitkileri, çifte atarak tarlada koşturan eşşeklerin ayakları altında yastık gibi yerlere yatmış, henüz olgunlaşmamış karpuz ve kavunlar parçalanıp etrafa saçılmış, ayakta yalnız mübadeleden önce, Petro zamanında dikilmiş olan portakal, mandalin ve turunç ağaçları kalmış. Eşeklerin bazısı sırtlarındaki semerleri yere atmış çifte atarak sağa sola koşuyor, bazısı kafalarını ileri uzatmış anırarak bayramlarını dağdaki eşekler duyurmaya çalışıyor, bazıları da bir araya gelmiş ayakta sohbet etmekteydi.

Bilge Eşek’i gören eşeklerden bir kaçı, sırtında odunla bile ayramımızı kutlamaya gelen soydaşımız var diye çok sevindiler. Koşarak gelip “Hoş geldin” anırtılarıyla karşıladılar Bilge eşeği. Bilge Eşek; onu karşılayanlarla kısa bir sohbet ettikten sonra, Osman’a tercüme etti konuştuklarını:
“Yıllardır Datça’daki eşeklere semer yapan Semerci Mahmut dün ölmüş. O ölünce artık semer yapan olmayacak, semer olmayınca da bizim bu eşşekler yük taşımaktan kurtulacaklarmış. Bugünü bayram ilan etmeleri bu yüzdenmiş. Ben bu zavallı soydaşlarımdan utanç duyuyorum doğrusu. Kafaları hiç çalışmıyor…İzin ver de ben şu aptallara şurada kısaca bi’ konuşma yapayım. Kutlayacakları bu aptalca bayramdan belki vazgeçiririz, dedi

Bizim bilge eşek, sırtındaki odun yüküyle, deniz kenarındaki terkedilmiş Petro Evi’ne doğru yürüdü, evin tarla tarafına yapılmış olan yarım metre yüksekliğindeki avlu duvarına ön ayaklarını koyarak yükseldi. Kürsüye çıkmış, nutuk atmaya hazırlanan bir politikacı gibi dinleyenleri gözden geçirdi ve en yüksek sesiyle anırmaya başladı. Bu anırmanın Türkçesi şöyleydi:
“Beni dinleyin aptal soydaşlarım! Semerci Mahmut öldü diye sevinip kutlamak istediğiniz bu bayramdan vazgeçin. Aksine, yas tutun, yas!” Yüksek perdeden bu anırtı hepsinin dikkatini Akıllı Eşek’e çekmeye yetmişti. Bütün eşekler susmuş, dikkatle onu dinlerken, başka bir anırtı duyuldu:

“Sen kendini akıllı mı sanıyorsun, ihtiyar? Bak hala sırtında odunla dolaşmakta ve konuşmanı bile sırtında odunla yapmaktasın. Sende akıl olsa çoktan o yükten kurtulurdun.” diyerek akıllı eşeğe verip veriştirmeye başladı. –Bu eşşek herhalde kutlamayı tertip komitesindendi- Eşeğin konuşmasını hepsi anırarak alkışladılar. Anırtı, Kargı koyunun yamaçlarında, Gökdere ve Kamança boğazında yankılandı.
Onu sabırla dinleyen Bilge Eşek tekrar söz aldı:

“Evet, sırtımda odunla dolaşıyorum ve bu yükle sizleri uyarıyorum. Neden? Çünkü sırtımdaki semer öyle ustaca yapılmış ki, sırtıma öyle güzel oturuyor ki, yükümü iki katına çıkarsalar da, size bir saat daha nutuk çekebilirim burada. Sırtımdaki bu mükemmel semer, öldü diye sevindiğiniz semerci Mahmut Usta tarafından yapılmıştı. Bundan sonra olacakları ben size söyleyeyim: Zannediyor musunuz ki, Semerci Mahmut öldü diye sahipleriniz size semer yaptırmayacak? Şaşarım aklınıza! Hem de semerleri kim yapacak biliyor musunuz? Ben, üzerimde dolaşan “yavsılar[1]” kadar eminim ki, bundan böyle semerlerimizi, başka semerci olmadığından, Semerci Mahmut’un acemi çırağı Kör Sadullah yapacak. Zaten bir gözünü geçen yıl semer yaparken kaybetti. Yaptığı beş on kadar semeri hangi soydaşımız kullandıysa sırtları iki günde yahır[2] oldu. Çünkü semerin çulunu kaşa bağlarken attığı düğümleri keçenin içinde değil dışında bırakmıştı. Ne kaş yapmasın, ne keçe dikmesini, ne sırtımızın ölçüsünü almasını bilir, ne karın kolanından anlar ne paldumdan. Yaptığı semerler sırtlarımızda yara açınca arayacaksınız rahmetli Mahmut Usta’yı. Dua edin şu anda sırtınızda taşımakta olduğunuz semerler eskimesin. Bakın bazılarınız semerini yere atmış. Onları hemen alın, temizleyip sırtlarınıza bağlayın. Yoksa en yakın zamanda Kör Sadullah semer yapmaya başlayacak, usta oluncaya kadar onun yaptığı semerler sırtlarımıza iyi oturmayacak, keçenin dışında bıraktığı düğümler sırtımızda yaralar açacak, semer sırtımızda dandirik duracağından yükler devrilip belimizi zedeleyecek. Anladınız mı şimdi bu kutlamanın aptalca olduğunu? Semerci Mahmut öldü diye bayram yapacağınıza, yasını tutun. Şunu da unutmayın: Gelen gideni arattırır…”

Tarladaki bütün eşekler kulaklarını dikmiş, bakışlarını akıllı eşeğe doğru çevirmiş, dikkatle onu dinlemekteydiler. Konuşma bitince bir müddet sessizliğe gömüldü Gargı Koyu. Belli ki eşekler söylenenleri hemen algılayamamışlardı. Kısa süren bir sessizliktren sonra eşekler arasında bir kaynaşma başladı. Sırtlarındaki semerleri yere atmış olan eşekler, semerlerindeki çamurları ayakları ve kocaman dudaklarıyla temizlemeye başladılar. Belli ki, akıllı eşeğin dediklerini anlamaya başlamışlardı. Diğerleri de sessizliği bozup akıllı eşeği en yüksek perdeden anırtılarla, müthiş bir şekilde alkışladılar. Bu alkış, kutlama komitesindeki eşeğin alkışlanmasından on kat daha gürültülüydü. Neredeyse on mil ötede Sömbeki Adası’ındaki Rum eşekleri bile alkış sesini duymuş olmalılardı. Kutlama eylemi durmuş, bütün eşekler sakinleşmişti. Olanları dikkatle izleyen Oduncu Osman’ın yanaklarına doğru birkaç damla yaş süzüldü.. Böyle bilgili bir eşeğe sahip olması onu çok duygulandırmıştı. Osman, gözlerinde yaş, ayakta çakılmış kalmış, ne yapacağını ne diyeceğini bilemez durumdayken, eşeğinin gür sesiyle irkildi:

“Haydi iyi kalpli sahibim ve yoldaşım, yolumuza devam edelim, geç kalıyoruz. Biz görevimizi yaptık. Umarım büyük bir yanlışlığı da önledik. Buraya gelmeme izin verdiğin için sağol. “

“Eve varınca yarım kile arpayı hak ettin.” dedi Osman.

“Sağol, saman da olsa olur ama, biraz arpaya hayır diyemem.” diyerek Goru’daki evlerine bir an evvel varabilmek için, Osman arkada eşek önde, Mendelle Yokuşu’nu yorgun argın tırmanırlarken bilge eşek, sahibine anlatıyordu:

“Ben henüz küçük bir sıpa iken rahmetli dedem anlatmıştı. Bizim bu aptal soydaşlarımız yıllar önce de böyle bir eşşeklik yapmışlar. Anlatmamı ister misin?” dediğinde, Oduncu Osman:

“Tabii anlat, dinlerim. Daha bi sigara içimi yolumuz va önümüzde.” dedi.

Eşek anlatmaya başladığında Mendelle yokuşunu bitirmişler, Goru’daki eve yaklaşmışlardı. Bir soru sorarak anlatmaya başladı:
“Sen hiç düşündün mü, neden erkek eşekler bir eşek dışkısı gördüklerinde mutlaka burunlarıyla onu deşer parçalarlar ve dağıtırlar?”

“Erkek eşeklerin eşek pisliği gördüğünde onu burnuyla dağıttıklarına tanık oldum ama, neden öyle yaptıklarını hiç düşünmedim doğrusu,” diye cevapladı eşeğini Osman.
Eşek anlatmaya devam etti:

“Bizim geçmişimiz seni ilgilendirmediğinden, bunu bilmemen doğal. Ben dedemden dinlediklerimden aklımda kalanları anlatayım:
Yıllar önce, yük taşımaktan bıkıp usanan eşekler örgütlenerek insanlara başkaldırmak istemişler. Böyle bir karar almak için toplandıklarında içlerinden birisi demiş ki:
‘Arkadaşlar! İsterseniz eyleme kalkışmadan önce ülkenin kralına ülkenin bir dilekçeyle başvuralım, durumumuzu anlatalım. Eğer dilekçeye olumlu yanıt alamazsak eylemi o zaman başlatırız.’
Bu öneri büyük bir çoğunluıkla kabul edilmiş. Okuma yazma bilen akıllı bir eşeğe uzun bir dilekçe yazdırmışlar. Dilekçede, bazı insanların onları nasıl hor kullandıklarını, sırtlarına sardıkları ağır yük yetmezmiş gibi, yükün üstüne bir de kendilerinin oturduğunu, ağırlığı taşıyamaz hale gelip yola yığıldıklarında sahiplerinden masıl dayak yediklerini ve belli bir yaşa geldiklerinde, semersiz çulsuz, dağlara bırakıldıklarını bir bir anlatmış, insanların acımasızlığını vurgulamışlar. sonra eklemişler; bütün bunlar bir yana, iyilikten anlamazlar. Bir iki aylıkken anasız kalan bebeklere, ana sütüne en yakın süt diye bizim sütümüzü içirdiklerini,i huylu olsun diye, bizim dilimizi kesip kötü huylu kocalara yedirdiklerini, bütün bunlara karşın kadir kıymet bilmediklerini bir bir anlatmışlar dilekçede… Sonunda da ‘Bizi bunlardan kurtarın, yoksa biz başımızın çaresine bakacağız gibi’ bir tehditle dilekçeyi noktalamışlar.
Bu dilekçeyi krallarına ulaştıracak genç bir erkek eşek seçmişler. Genç eşeğin yolu çok uzun olduğundan, yola çıkmadan önce karnını iyice doyursun diye akşamdan bir samanlığa bırakmışlar. Samanlıktaki bol saman ve arpayla kendinden geçen eşek, semerinin altına sıkıştırılmış dilekçeyi kaybettiğini sabah anlamış. Ahırdaki samanları saatlerce karıştırmış, dilekçeyi bulamamış. Sabah erkenden onu yolcu etmek için samanlığa gelen diğer eşekler durumu öğrendiklerinde, dilekçeyi samanla birlikte yemiş olabileceğini düşünerek, eşeğin o gece yaptığı dışkıları burunlarıyla deşerek aramaya başlamışlar. O gün bu gündür benim aptal soydaşlarım gördükleri her eşek dışkısının içinde o dilekçeyi arar dururlar. Valla, ben bunların bu durumlarını gördükçe eşekliğimden utanıyorum.”
Akıllı eşek lafını bitirdiğinde evin avlu kapısından içeri girmişlerdi. Bilge Eşek, yükünden kurtulduğu her günkü yerde, avlunun ortasında durdu. Osman, odunları indirmeden önce eşeğin önüne geçerek onu iki kulağı arasından öptü:

“Sen ne bilgili eşekmişsin yahu, yaşlandıkça filozof oluyorsun.” diyerek iltifat eti.. Bu iltifattan hoşlanan eşek, alçak gönüllüğünü göstermek için:

“Fazla abartma Osman, bu kadar aptal eşeğin içinde filozof geçinmek zor olmasa gerek,” dedi.
Onlar avluya girerken ayak seslerini duyup odunların indirilmesine yardıma gelen karısı Fatma, kocasını eşeği öperken görmüştü:

“Bizim uzun kulakla aranızdaki muhabbete hayranım doğrusu. diye takılınca, kocası:

-“Bu öpücük sevgiden öte, bilgiye olan saygımdan. Sana biraz sonra anlatırım olup bitenleri.” dedi.
Bu arada ikisi de odun yükünün birer tarafına geçip urganın ilmeğini çözmüşlerdi. Osman, bir, iki,üç deyince ilmekler aynı anda çekildi ve odunlar aynı anda yere yığıldı. Eşek derin bir nefes aldıktan sonra burnundan çıkardığı “furrrkk, furrrk” sesleriyle hakettiği arpayı hatırlattı sahibine. Oduncu Osman akşam yemeğinde o gün olanları karısına anlatırken, eşeği de ahırında, kafasına asılmış torbadan arpasını yemekteydi. Karınlar doyurulduktan sonra erkenden yatılıp dinlenilecek. Çünkü; her günkü gibi ertesi sabah, şafakla yola çıkılacak, Kamança Deresi’nden tırmanılıp Gızılcaöğn’e oduna gidilecekti…


[1] At ve eşekler in üstünde yaşayan bir tür sinek. At sineği.
[2] At ve eşeklerin sırtında açılan yara.


*Yahır: Eşek ve atların bedeninde oluşan yara (Datca ağzı)

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

İki fıkrayla günaydın

BREJNEV’İN VE KRUŞÇEV’in zekaları


Dün Akşam şöyle bi dolaşmak için limana doğru yürüdüğümüzde barlardan birinin önünde biralarını .içen tanıdık bi arkadaş grubuna rastladık. Henüz taa uzaktan gördüklerinde ayağa kalkıp oturmamız için ısrar ettiklerinde dayanamayıp oturduk. Grup biraz milletlerarası gibiydi. Biri (erkek)Alman, biri (erkek)Avustralyalı, biri (bayan)Rus, biri (bayan) Türk; ikide biz, karı koca.
Sohbet dönüp dolaşıp henüz Türkiye’de Televizyon yayını yokken, bizim Sinop’ta Rus ve< Romen kanallarının nasıl izlediğimiz konusuna gelince ben, bir gün Brejnev’in Tv ye çıkıp üç gün devamlı konuşma yaptığını anlattım. Çünkü o üç gün içinde Rus kanalını ne zaman açarsak açalım, Brejnevi kürsüde konuşurken görüyorduk.
Bunu anlatınca Gruptaki Rus bayan gülümseyerek konuya girdi:
“O,” dedi, “yaptığı konuşmanın çok uzun oluşundan değil, okuma özürlü olduğundan öyle uzatırdı” deyip fıkra gibi bir şey anlattı:
“Moskova Olimpiyatları’nın açılış konuşmasını yapmak için kürsüye çıkan Brejnev, başlamış elindeki yazıları okumaya:
“O, O,. O,” Dördüncü O’yu demeden kürsünün yanında duran bir bürokrat paçasından çekiştirmiş, Brejnev’i:
“Başkanım” demiş. O O’lar okunmayacak, onlar Olimpiyatın logosu, yani sembolü…
“Öyle mi?” deyip devam etmiş Brejnev konuşmasına…


Bunu dinleyince ben de herkesin bildiği, fakat henüz kendisinin bilmediği bir fıkrayı anlattım Rus bayana:
Kruşçev Batı Almanya ziyaretinden gece yarısından sonra dönmekteyken, kışın dondurucu soğuğunda trenin pencerisini açıp kolunu pencereden aşağı sarkıtıp, geri çekiyormuş. Aynı kompartmanda seyehat edenler buna pek anlam verememişler ilkönceleri.
Hatta içlerinden biri: “Sayın Başkanım” demiş. “Eğer hava durumunu öğrenmek istiyorsanız, emredin hemen öğrenelim.
“Yok” demiş Kruşçev, “Ben nerede olduğumuzu anlamak için böyle yapıyorum” dediğinde herkes sadece birbirlerinin yüzüne bakmışlar.. Aradan bir yarım saat geçtikten sonra Kruşçev tekrar kolunu aşağıya sarkıtmış ve geri çekmiş, saatsiz kalan bileğini oradakilere göstererek:
“Çocuklar” demiş, “şu anda Doğu Almanya’dayız…
Bu fıkra da Rus bayanı çok güldürdü…

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Küçük kızımız da evleniyor. Kına Gecesinden esintiler

Kına gecesi Datça, İskele, Ilıca Kamping de kutlandı. Denizin kenarında, çimenler üstünde, keşkekli, Davullu bir geceydi. Düğün 12 Ağostos Sinop'ta...
Kına yakma töreni devam ediyor

Kına Gecesi


Denize düşen ışıkların katkısıyla gece, perilerin düğünü gibiydi..

Salı, Temmuz 18, 2006

ESKİ DATCA'dan HABERLER

Yer; Eski Datca
Mahal: Eski Datca'daki derneğimiz DADYADER
Bu küçücük odada Eski Datca çocuklarının eğitimiyle uğraşmaktayız; İngilizce, Tiyatro, Bilgisayar ve boyama gibi.
Daha bir ay evvel oynadıkları oyun (Tiyatro) halen Datca'da dilden dile dolaşmakta. Eski Datca her kültürden insanın yaşadığı bir yer. Bu gibi etkinlikler bütün bu kültürlerin kaynaşmasına yardımcı olmaktadır.
Resimde görülen iki kızımız gittikleri okulda satranç öğrenmişler; sonra Eski Datcalı diğer çocuklara da öğretmişler. Başka çocuklar plajlarda zaman geçirirken, bizimkiler zamanlarını küçücük dernek odasında kafalarını yorarak derğerlendirmekteler...
Onlarla gurur duyuyoruz.
Resimde görülen iki yakışıklı ise ileride yarışmalara katılma niyetindeler.

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Bu iki kafadar da ablalarından öğrendiklerini aralarında yarışarak pekiştirmekteler.

Pazar, Temmuz 16, 2006

Çehov'dan Bir öykü

Çok sevdiğim bir öyküyü henüz okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum. N. Akkaraca
ATLA İLGİLİ SOYADI
Anton Çehov

Emekli Korgeneral Buldeyev’in dişi ağrıyordu. Ağzını votkayla, konyakla çalkaladı; ağrıyan dişe afyon, terebentin, gazyağı bastırdı; ağzında sigara dumanı tuttu, yanağına tendürdiyot sürdü, kulağına alkollü pamuk tıkadı; ama bütün bunlar midesini bulandırmaktan başka işe yaramadı. Diş doktoru geldi, dişini kurcaladı, kinin yazdı, sonuçta bu da para etmedi. Dişini çekme önerisine general razı olmuyordu. Evdekiler; karısı, çocukları, hizmetçileri, hatta ahçı yamağı Petka, hepsi hepsi kendine göre bir çare öneriyordu. Bu arada Buldeyev’in kahyası geldi, generale kendisini okutup üfletmesini salık verdi.
-Sayın generalim! İlçemizde on yıl kadar önce Yakov Vasilyiç adında bir tekel memuru çalışıyordu. Ağrıyan dişlere öyle bir okuyup üflüyordu ki, sormayın! Adam şöyle bir yüzünü pencereye döner, bir şeyler fısıldar, sağa sola tükürür, ağrınız bıçakla kesilmiş gibi diniverirdi. Böyle keskin nefesi vardı işte!
-Peki, nerede şimdi!
-Tekelden çıkarıldıktan sonra Saratov’a yerleşti, kaynanasıyla oturuyor. Bugün yalnız dişten sağlıyor geçimini. Dişi ağrıyan biri olursa doğruca ona gider. Saratov’da oturanlara evinde bakar, başka kentde yaşayanlara da telgrafla yardım ediyor. Sayın generalim, ona bir tel çekelim. Yani, “Tanrı’nın kulu Aleksey’in dişi ağrıyor. Ağrısını geçirmenizi dileriz.” diye.
Tedavi ücretini de postayla yollarsınız.
-Boş laflar, dolandırıcılık bu
-Siz gene de deneyin bir kerecik! Votkaya pek düşkündür. Kendi karısıyla değil, bir Alman kadınıyla yaşıyor. Küfürcünün tekidir; gelgelelim keramet sahibi adamdır
generalin karısı yalvarmaya başladı;
-Telgraf çek, ne olur! Alyoşa,* telgraf çek! Biliyorum böyle okumalara inanmazsın ama ben kendi üzerimde denedim. İnanmasan da gene çek! Taş attın da kolun mu yoruldu?
Buldeyev;
-Peki, çekelim, dedi. Körolası öyle ağrıyor ki, değil tekel memuruna şeytana bile telgraf çekilir. Of, anacığım, bittim! E, nerede oturuyor bu tekel memuru? Hangi adrese çekeceğiz?
General masaya oturdu, kalemi eline aldı. Kahya;
-Onu Saratov’da tanımayan yoktur, dedi. Yazın, sayın generalim! Saratov kenti… Sayın bay Yakov Vasılyiç… Vasilyiç…
E, sonra?
Vasilyiç… Yakov Vasılyiç… soyadı… Bakın, soyadını unuttum. Neydi soyadı? Demin buraya gelirken aklımdaydı… Durun!
İvan yevseyiç gözlerini tavana dikti, dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Generalin karısı sabırsızlıkla bekliyordu.
-Hadi, ne duruyorsun, çabuk düşün!
-Şimdi, şimdi… Vasılyiç. Yakov Vasilyiç! Unuttum soyadını. Öyle basit bir soyadı ki! Atla ilgiliydi. Kısrakov mu? Hayır, Kısrakov değil. Aygırov’du sanırım. Yok, o da değil.. iyice biliyorum, bir at çeşidiydi. Dilimin ucunda…
-Tayiç olmasın?
-Değil… Durun! Kısrakovski, Kısrakin, Enikov…
-Bu atla değil, köpekle ilgili…Tayciyev miydi!
-İdişev olmasın?
-Hayır, İdişev de değil.
-Beygirov, Beygirski… İğdişkeviç mi yoksa? Hayır, hiçbiri değil!
-Peki, ona nasıl yazacağım? İyice bir düşün, bakalım!
-Şimdi, şimdi… Beygirkin… Taykin… Dorukin…
Generalin karısı;
-Doruyev olmasın? Diye araya girdi.
-Hayır efendim. Dizginov… Yok o da değil… Çıktı aklımdan!
General kızdı.
Tüh, Tanrı cezanı versin! Madem çıktı aklından, ne diye tavsiyede bulunuyorsun? Hadi, yıkıl karşımdan!
İvan Yevseyiç usulca çıktı., general de yanağını tutarark odadan odaya dolaşmaya başladı. “Ah anacığım’ ah, anacığım! Gözüm dünyayı görmüyor!” diye inliyordu.
Bahçeye çıkan kahya gözlerini havaya dikerek tekel memurunun soyadını anımsamaya çalışıyordu:
-Tayov… Tayevski… Tayciyenko… Hayır, bunların hiçbiri değil. Beygirovski, Beygirliyev, Tayenko, Kısrakovski…
Adamı biraz sonra efendisinin yanına çağırdılar.
General;
-Aklına geldi mi? diye sordu.
-hayır, generalim anımsıyamadım.
-Atlıyev olmasın? Ya da Beygirenko! Ha, ne dersin?
Evde herkes atla ilgili soyadı peşine düştü. Atların cinsleri, soyları, donları, yaşları ele alındı; hatta yeleleri, toynakları, dizginleri bile unutulmadı… Evde, bahçede, uşaklar bölmesinde, mutfakta herkes bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, alınlarını kaşıyarak soyadı düşünüyorlardı.
Kahyayı ikidebir konağa çağırıp soruyorlardı;
-Hergeleyviç, toynakin, Yağızov olmasın?
İvan Yevseyiç;
Hiçbiri değil! diyerek gözlerini yukarı kaldırıyor, yüksek sesle düşünmesini sürdürüyordu.; “Atkin, Atski, Atov, Beygirçenko…”
Çocukların odasından;
Baba, Baba! diye sesler geliyordu. Troykayiç!.. Özengiyev!...
Bütün konak ayaklanmıştı. Sabırsızlanan, acı çeken general, soyadını anımsayana beş ruble bağışlayacağına söz verdi. İvan Yevseviç’in peşinden bir sürü insan dolaşıyordu.
-Doruyenko mu? Eşkinov mu? Krovski mi? Diye soruyorlardı.
Akşam oldu, soyadı hala bulunamamıştı. Telgrafı çekemeden herkes yatmaya gitti.
Bütün gece generalin gözüne uyku girmedi; inleye, inleye bir köşeden ötekine dolaştı durdu. Sabahın üçüne doğru konaktan çıktı, kahyanın penceresine vurdu. Ağlamaklı bir sesle:
-Burakov mu? Diye sordu
İvan Yevseviç;
-Hayır, sayın generalim, Brakov dğil, dedi.
Ardından suçluymuş gibi içini çekti.
-Belki adamın soyadı atla değil başka bir şeyle ilgilidir ne dersin?
-Kesinlikle atla ilgili, sayın generalim! Kendi adım gibi biliyorum.
-Sen de ne unutkan bir adammışsın, be kardeşim! Bu soyadı şimdi benim için herşeyden daha önemli. Öldüm, bittim!
Sabah olur olmaz general dişçiye bir adam gönderdi.
-Varsın dişimi çeksin! Daha fazla dayanamıyacağım!
Diş doktoru ağrıyan dişi çekti. Ağrı derhal kesildi, general de rahat bir soluk aldı. Doktor işini bitirdikten sonra visite ücretini ödediler, adam arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Avlu kapısından çıkınca tarlada kahyaya rastladı. İvan Yevseyiç yolun kıyında durmuş, gözlerini ayak uçlarına dikerek bir şeyler düşünüyordu. Alnındaki buruşukluklardan, dalgın bakışlarından koyu, üzücü düşüncelere gömüldüğü belliydi.
“Demirkırov, Eğerliyov, Kadanov, Kılayev. Midilliyev…” diye söylenip duruyordu.
Dişçi ona dönerek:
-İvan Yevseyiç, dostum, sizden beş kile yulaf alabilir miyim? dedi. Köylüler satıyorlar ama onların ki çok kötü.
İvan Yevseyiç diş doktoruna alık alık baktı. Yüzünde vahşice bir gülümseme belirdi. Ona hiç karşılık vermeden, kollarını iki yana açarak öyle bir koşuş koştu ki, arkasından kuduz bir köpek kovalıyor sanırdınız.
Generalin çalışma odasına daldı, avazı çıktığınca haykırdı:
-Buldum, buldum, sayın generalim! Tanrı razı olsun diş doktorundan! Yulafov! Tekel memurunun soyadı Yulafov! Yulafov, generalim! Telgrafı Yulafov’a gönderin!
General küçümseyen bir tavırla, yumruklarını çilik yaparak İvan Yevseyiç’e doğru uzattı.
-Nah sana! Artık senin atla ilgili soyadına gereksinmem yok! Nah sana!

*Aleksey

Cuma, Temmuz 07, 2006

Durgadın Teyze'nin dokuma işleri


Durgadın Teyze, Sındı Köyü'ndeki deposunda çok eski sistemle dokuma işlerine devam ediyor. Bu işin son kahramanlarından biri Durgadın Teyze.
Bu işe devam etmek istiyor ama, yaşam herkesin istediği gibi olmuyor. Durgadın Teyze'nin başında bir hastalık var: Akdeniz Anemisi. Çok çabuk yoruluyor. "Artık bu son dokuma" dedi bize. İstemiyerek emekli ediyor kendisini.
Yazık, Sındı Köyü'nün bir rengiydi Durgadın Teyze...

Cuma, Haziran 09, 2006

KISA BİR ÖYKÜ

GABAĞI YİYEN...."

Yazan: Nihat Akkaraca
Düğün yemeklerinde baş köşeyi alırdı hep. Neredeyse, onun pişirilmediği düğün yemeğine, “düğün yemeği” denmezdi.. Daha birkaç ay evvel başlamıştı köy halkı, damad ve gelin adayına:
Elinizi çabuk tutunda bir gabak yemeği yiyelim…”
“Düğün günü yaklaşıyor, gabakları hazırladın mı?...”
“Şu düğününü yap da bi gabak yemeği yiyelim,”
diyerek, şakadan takılmaya…
Damat, kabakları bir hafta evvelisinden koparıp getirmişti bahçesinden. İki tane, koskocaman balkabağı… Kaç aydır arkadaşlarının ve akrabalarının takılmalarıyla, zaten kabağı çok seven damadın kafasına düğününde pişecek kabak yemeği iyice yerleşmişti.. Düğün günü çabucak gelse de, o da bi güzel “düğün gabağı” yeseydi.
Haftalar ve günler çabucak geçti. Kesim, alacakına, kına gecesi derken , düğün günü geldi çattı. Diğer yemekler bir gün evvelden hazırlanmaya başlamışken, kabak yemeği çabucak piştiğinden, hazırlanmaya o sabah erkenden iki üç yardımcı kadın tarafından başlandı:
Birisi kabakları iyice yıkadı, diğeri soğanları soyup doğrarken, bir diğeri kabakları soydu, ve kibrit kutusu büyüklüğünde doğradı. Herşey hazır olunca malzemeyi tencereye yerleştirmeye geldi sıra.
İlkönce doğranmış kabak parçalarını tencerenin tabanına bir kat dizdiler. Bu en alta konulan kabak parçaları tenceredeki yemeği yanmaktan korumak içindi. Yanarsa alt kat yanıyor üstteki yemeğe bir zarar gelmiyordu. Bu tabakanın üstünü doğranmış soğanla kapladılar Soğan tabakasının üstüne de doğranmış kabakların hepsini doldurdular, tencere ağzına kadar doğranmış kabakla doldu.. Doğal olarak maydanoz ve dereotunu unutmadılar. Çünkü dereotsuz kabak yemeği olmazdı. Biraz su, daha sonra yağını ve tuzunu koyup, kapağını kapatarak oturttular ateşe kocaman düğün tenceresini. Beklemeye başladılar. Bir ara tadına bakıp, kabakların tatlı olmadığını anladılar ve tencereye bir avuç şeker attılar. Kabaklar tatlı olsaydı buna gerek yoktu. Kaynadıkça kabaklar yumuşadı ve tenceredeki kabak yemeği yarıya indi. Tencereyi bu yüzden ağzına kadar doldurmuşlardı.
Öğleye doğru misafirler birer ikişer düğün yemeğine gelmeye başladılar. Tarlaya kurulan sofralar öğleyin dolmuştu. İsteyenlere rakı da veriliyordu. Rakı, kocaman tenekelerde Yunan Adaları’ndan gelirdi o zamanlar. Her evde ancak bir iki su bardağı olduğundan düğünlerde rakı bardağı bulmak zordu; ama Yarımada’nın insanları ona da çoktan pratik bir yöntem bulmuşlardı. Portakallar akşamdan yarısından kesilip ikiye ayrılmış; içleri boşaltılıp rakı içmeyenler için portakal suyu yapılmıştı. Kabuklar ise içecek olanlar için rakı kadehi olarak masalara dağıtılmıştı bile. Yani “İÇ-AT” sistemi gibi bişeydi. Portakal kabuğu rakıya miss gibi bir koku da veriyordu. Portakal bulunamazsa kadehler nar kabuklarından yapılırdı. Her ikisi de, o zamana göre”İÇ-AT” sistemiydi.
Düğüne gelen misafirleri karşılayayım, gelenlere sofralarda yer bulayım, damat tıraşı olayım derken damat, kabağı da yemeğide unutmuştu. Bir arkadaşının:
-“Sen otur, yemeğini ye, ben ilgilenirim” önerisiyle kendine bir yer bulup oturdu. Sofrasına her çeşit yemek gelmişti ama, kabak yemeği ortalarda görünmüyordu. Aklında, güzel gelinden çok kabak yemeği olan damat, sofralara yemek ve içki servisi yapan bir tanıdığına seslendi:
“Hasan! Bana bi gabak yemeği kap gel.” Arkadaşından gelen cevap kesindi:
Kabak bitti, başka bişey ister misin?” Günlerdir kabağı bekleyen damadın dünyası yıkıldı. Sofrasındaki yemekleri de öylece bırakıp kalkıp gitti.
Akşama doğru yemek faslı bitmiş, sıra damat ve gelini geleneklere uygun gerdeğe sokma törenine sıra gelmişti. Gelmişti de, damat bir türlü bulunamıyordu. Arkadaşlarının ve akrabaların yardımıyla damadı bir saman damında buldular. Samanların üstüne uzanmış, iki elini kavuşturarak başının altına almış, tavana sabit gözlerle bakışından bişeylere canının sıkıldığı belliydi. Samanlığa girenlerden biri ses tonunu yükselterek konuştu kırgın damada:
“Nerdesin sen arkadaş? Hepimiz seni arıyoruz deminden beri. Gelin kızımız da bekler seni gerdek odasında.” Bir diğer arkadaşı ilave etti, bağırarak, azarlarcasına:
"Köyün İmamı da bekler çoktanberi; neredeyse bırakıp gidecek."

O sırada düğün evindekiler hiç bir şeyden habersiz, oyun havaları çalan davul-zurnanın ritmine kaptırmışlardı kendilerini. Öfkeli damadın sığındığı saman damına da derinden derinden geliyordu davul ve zurnanın sesi.
Küskün damat, gözlerini tavana dikmiş, arkadaşlarının yüzüne bakmadan, kesin ve küskün verdi cevabını:
“Ben gelmiyorum arkadaş! Gabağı kim yediyse o girsin gerdeğe!...” diyerek kırgınlığını belirtmiş oldu...

Çarşamba, Haziran 07, 2006



BİR ŞİİR BİR FANTEZİ

Ölüm nedir diye sorarlarsa bana,
Derim; toprakla abdest almaktır
Kafir suları kestiği zaman.
CAN YÜCEL

Salı, Haziran 06, 2006

DATÇA'da SİESTA ZAMANI

dtqqz
Öğle saatlerine buralarda "Gündikimi" deriz. Gündikiminde yaprak bile kıpırdamaz, köpeklerin kuyruğu bile durur.
Gündikimi zamanı işte iki Datçalı köpek. Ne olsa eminler, sokaktan kimse geçmeyecektir. Öğle uykularını rahatça uyuyabilirler. Isırmak mı??? Kalkıpta insanı ısıracak kadar aktif değiller ki!

Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Datca yerel Tarih Grubu'nun Kahvaltılı toplantısı


Datca Yerel Tarih Grubu üyeleri dün 50 kişilik bir katılımla Hayıt Bükü Ortam Restaurantda bir kahvaltı yaptılar. Gruba taze kan taşımak için yapılan toplantı ve kahvaltı muhteşemdi. Geçmişteki çalışmalar gözden geçirildikten sonra önümüzdeki günlerde, özellikle bu yıl Eylül ayı sonlarında Datca'da düzenlemeye çalıştığımız "Ege Kültür Günleri"nin tasarı halindeki programı anlatıldı yeni üyelere.
Ortam Restaurant sahipleri, Mahmut ve Süleyman'ın hazırladıkları zengin kahvaltı saatlerce devam etti.
Kahvaltıdan hemen sonra herkes denizdeydi.

Pazar, Mayıs 28, 2006

NİHAT AKKARACA'yı TANIMAK

Nihat Akkaraca'yı tanımak isterseniz, 1 Haziran 2006 Perşembe günü, öğleyin, saat 12.10-- 13.00 arası
TRT 1 ekranlarında buluşalım mı? Yukarıda belirtilen saatlerde TRT1 İstanbul Televizyonu'nun hazırladığı "BİR İNSAN BİR HİKAYE" adlı programdayım... Görüşmek üzere.