Çarşamba, Ocak 24, 2007

BUGÜN UĞUR MUMCU'YU ANDIK

Bugün Cumhuriyet Meydanı'nda Atatürk heykeli önünde toplanarak Uğur Mumcu'yu andık. Konuşmalar ve attığımız sloganlarla, yüreklerimizdeki sıkıntıları Atatürk'le de paylaşmış olduk.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

ESKİDEN

Anamdan dinlediklerimden biri.

Dedem, (Anamın babası) 1881 de Datça’da doğmuş. İlkokuldan sonra Rodos’a bir Medreseye eğitim için gönderilmiş. (O yıllarda aynı medresede eğitim almış 20 Datçalı var.) Hem hoca hem öğretmen olarak eğitilmişler. Bu adamların dinlere ne kadar geniş açıdan baktığını burada anlatmam uzun sürer. Zaten anamın ağzından anlatacaklarım onun/onların hakkında bir fikir verecek sizlere…
Anamın anlattıkları:
“Bubam medreseyi bitirince Datça’ya dönmüş. Döner dönmez evlendirmişler onu. Eski Datça’nın ağası Gaba Osman’ın kızıyla. Evlendiğinden üç ay sonra Rodos’a çağırmışlar. Orada o zaman “Kanduri Camisi” diye anılan, sonradan adı Süleymaniye Camisi’ne çevrilen bir camide imamlık vermişler. Doğal olarak, yanında Annemi de götürmüş. 1902 de ben orada dünyaya gelmişim. Ailenin ilk çocuğu olduğumdan beni epey şımartmış olacaklar ki; iki yıl sonra Datça’ya döndüklerinde Anneannem bubama şunu demek zorunda kalmış: “Oğlum böyle bi çocuğu taa Rodos gibi yerden buraya kadar neden taşıdın? Tekneyle gelirken denize atıveseydin ya!...”
Benim yaramazlığım onu o kadar bunaltmış ki, bu cümleyi herhalde mecazi anlamda kullanmış olacak. Yoksa beni çok sevdiğini bilirdim.
Datça’ya döndükten sonra, bubam Karaköy camisinde imam, ilkokulunda da öğretmen olarak çalışmaya başladı. Yedi yaşımdayken anneciğimi kaybettim. Öksüz kalmıştım. Ben 8-10 yaşlarına geldiğimde Eski Datça’da yaşayan Rum kızlarıyla da arkadaşlık ediyordum.. En çok beraber olduğumuz kızlar ise Papasoğlu adıyla anılan Papasaki’nin üç kızıydı. Pazar günleri dışında hergün beraber oynadığımız üç kız, pazar günleri giyinir kuşanırlar, sanki bana nispet edercesine Eski Datça’nın üç kilometre uzağındaki kiliseye giderler. Tabii babaları ve anneleriyle. Akşama kadar da gelmezlerdi Bu arkadaşlarım bana, ayinden sonra orada piknik yaptıklarını anlatırlardı.. Bu yüzden Pazar günlerini sevmez olmuştum. Çünkü o gün en sevdiğim arkadaşlarımdan mahrum kalıyordum.
Bir cumrtesi akşamı çocuk aklımca bir plan yaptım. Sabah erkenden kalktım., toprağı suyla karıştırıp bir güzel kırmızı çamur yaptım. Papaz ve kızları bizim bahçenin kenarındaki yoldan geçerlerdi. Duvarın arkasına saklandım. Tam kızlar geçerken çamuru avuç avuç alıp kızların o güzel elbiselerine attım. Bir çığrışmadır gitti. Babaları hemen bizim eve yönelip bubama şikayete başladı. Ben kaçmıştım ama öğleyin eve gelince iyi bir ceza aldım bubamdan. İki gün evden çıkmama cezası. Bubam caminin imamı; papazoğlu kilisenin rahibiydi. Aralarından su sızmazdı.
Ertesi Pazar aynı planı tekrar uyguladım. Hapis cezam dört güne çıktı. Bubam bana 'Sen ne fermansız çocuksun' diye bağırıyordu. Üçüncü kere yaptığımda bubam bambaşka bir tedbirle geldi Papazoğlu’nun karşısına.:
'Papaz Efendi, kusura bakma. Ben bununla başa çıkamayacağım. Anasını kaybettik. Öksüz olduğundan daha fazla ceza veremiyorum.Bu benim kız senin kızları çok seviyor ve de kıskanıyor. En iyisi her Pazar kiliseye giderken sen bunu da al senin kızlarla o da gelsin,' dedi. İşte benim beklediğim de buydu. O günden sonra ben her Pazar günü Rum arkadaşlarımla kiliseye gider en arkadaki koltuklardan birine oturur ayini seyrederdim. Ayinden sonra da piknik yapardık…”.
O yıllarda 300 nüfuslu bir köyde Hristiyan papazla Müslüman hoca yan yana, dayanışma içinde... Bugün bile hala cami ve kiliseleri yan yana durmaktalar, Hızırşah yolunda...


Anam kiliseye gittiği için Hristiyan olmadı. 85 yaşındayken bile mevlüt okuyacak kadar dinine bağlıydı.
Bir de bugünlere bakın…

Hrant Dink İçin


Hrant Dink'in hunharca öldürülmesini protesto etmek için yarın, 23 Ocak 2007 Salı günü, saat 15.00 de, Ambarcı Cadeesi girişinde toplanıp Cümhuriyet Meydanı'na yürüyeceğiz. Datça'da yaşayan herkese duyurulur.
Artık "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" aymazlığından uyanıp, kendimize gelelim. Yoksa bugün onun, yarın başkasının, öbür gün kendi başımıza gelebilir bu menfur olaylar.

Pazar, Ocak 14, 2007

BİR GAZETE KÜPÜRÜNDEN

(Bir gazete küpüründen alındı.)

Bir gün insan "virgülü" kaybetti.
O zaman zor cümlelerden korkar oldu. Ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Bir başka gün “ünlem işareti”ni kaybetti. Alçak bir sesle ve tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu.

Bir süre sonra “soru işareti”ni kaybetti ve soru sormaz oldu.
Hiçbir şey, ama hiçbirşey ilgilendirmiyordu onu.. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi.
Birkaç yıl sonra “iki nokta üstüste” işaretini kaybetti.
Ve davranış sebebini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işareti” kalmıştı.
Kendisine has tek düşüncesi yoktu.
Son “nokta’ya geldiğinde düşünmeyi ve konuşmayı unutmuştu artık…


KANEVSKİ

Cuma, Ocak 12, 2007

Yağmur Ne Zaman Yağacak?

Bu akşam kanalizos... pardon! kanallardan birinde haberleri izliyorum: "Kaçak yapıyı yıkmaya giden polisin üzerine taş yağdı." diyor spiker. Bir başka kanalda: "İsrail askerinin üstüne taş yağdı." haberini "Filistinlilerin üstüne kurşun ve bomba yağdı." haberi takip ediyor
Iraklı'nın üstüne de kurşun yağıyor...
Peki yağmur ne zaman yağacak. Adana'da yapılan dua, taş ve kurşun duası mı?... Yağmur duası değil mi?..

Salı, Ocak 09, 2007

BUSH'UN NE KADAR TOPRAĞI OLACAK

Başkan Bush’un Toprağı Daha Büyük mü Olacak
Bir Şiirin Anlattıkları.

KARDEŞİM BİR PİLOTTU

Bertolt Brecht 1898-1956




Bir pilottu kardeşim.
Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen,
Derinliği bir elli.

Cumartesi, Aralık 23, 2006

FAKİR BAYKURT 1945

Fesleğen kokuluma
Fesleğen kokulum, seni rüyamda:

Kah testi elinde pınar yolunda
Bizim mahalleden geçer görürüm.
Kah yeşiller demet demet elinde
Bahçemizden derip kaçar görürürm.

Kah düğün gününde, şenlik yerinde
Ortada kıvrakça döner görürüm.
Kah bir kuşluk vakti serçeler gibi
Aşkımın dalında konar görürüm.

Kah Gartotlak'taki çadırınızda
Koyun, keçi, inek sağar görürürm.
Kah Gökbayır'daki taşın dibinde
Başımı dizinde okşar görürüm.
1945 Fakir Baykurt

Salı, Aralık 19, 2006

GÖLGELİ ZAMANLAR



Anlatan: Ahmet Balcı(Yukarıdaki Resim) Yazan:Nihat Akkaraca

“1940'lı yıllardı. Köyden on onbeş kişi kadın erkek karışık Bedri Bey’in Çivril’deki tarlasına tütün çapasına gitmiştik. Şafaktan beri hepimiz başımızı kaldırmadan arı gibi çalışırken tepemize dikilen yakıcı güneşle birlikte bir de ağa, Bedri Bey dikilmiş ti ki, soluk alamıyorduk çalışmaktan. Sıcakta ter her tarafımızdan akıyor, ağa başımızda diye dinlenme molası veremiyorduk. Bizim köyden getirilen işçilerin dışında Ele’den, Eski Datça’dan gelenler de vardı."
Hızırşah Köyü’nden 78 yaşındaki Ahmet Balcı böyle anlatıyor…
Tütün tarlası bir iki gün evvel sulanmış, arıklar kaymak bağlamıştı. Biz işçiler bu kaymağı çapayla kırıyor, arıkları dolduruyorduk. O yıllarda herkesin saati olmadığından öğleye doğru güneş tepeye dikildiğinde tarlada çalışan herkesin gözü Çatma İni’nde olurdu. O gün biz de sık sık Gocadağ’a bakıyor öğle paydosunun geldiğini, Çatma İni’nin gölgeyle dolup armut şekline girmiş olmasından anlıyacaktık. Elleri arkasında, işçilerin arasında bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen Bedri Bey, beni çocuk gibi gördüğünden midir nedir –o zaman on iki yaşındaydım.- yanıma gelip tam başıma dikildi,
-'Olmuyor, olmuyor!' dedi sertçe,
'Tütünün dibindeki kaymaklaşmış toprağı çapanla tırmıklayıp öyle dolduracaksın arıkları!..'
Hem yorulmuştum hem de acıkmıştım... Belki arasıra Gocadağ'a bakışıma kızmıştı. Çünkü ben, işe devam ederken, ara sıra Çatma İni’ne göz atıyordum. Çatma İni gölgeyle dolmuş, uzaktan bakıldığında Gocadağ’ın karnına sanki kara bir armut resmi asılmıştı. Biz Datçalılar da zaten “ İn gölgeyle doldu.” demez, 'İn’in gölgesi armut şeklini aldı” derdik. Yemek zamanının geldiğinden yüzde yüz emindik ama, Bedri Bey başımızdayken hiç birimiz ses çıkaramıyorduk. Bu yüzden canım burnumdaydı.Bedri Bey tekrar:
-‘Hadi bakalım devam et!’ deyince, o çocuksu cesaretimi toplayarak doğruldum, çapanın sapıyla ona, Gocadağ’ın karnında kocaman bir saat gibi duran Çatma İni’ni gösterdim. O, yelek cebinden saatini çıkardı, baktı ve saati yerine koyarken sordu:
-'Delikanlı, senin saatin mi var?'
-'Var!’ dedim. Gocadağı işaret parmağımla gösterek, ‘hepimizin saati, bak orada...’
Tarlanın kenarında bağlı duran atına doğru yürürken, saatine yeniden bakarak:
-‘Saat 1’e geliyor, yemek paydosu,’ dedi.
O gün inandım Çatma İni sayesinde işçi haklarımızı(!) da koruduğumuza. Ama, sadece öğle zamanları…

Bana bunları yukarıda resmi görülen arkadaşım, Hızırşah Köyü’nden Ahmet Balcı anlattı. Anlattıklarını üzerinde çalıştığım “Gölgeli Zamanlar” adlı öykümde kullanacağım.

Perşembe, Aralık 14, 2006

FAKİR BAYKURT

DEMOKRASİ

Arpamızı buğdayımızı
almayacaklar elimizden
Oyumuzu alacaklar.

Fakir Baykurt 1952
--------------------------------------------------

UÇAK

Binde bir
Bi uçak geçer
Biz ağlarken, bizim köyün üstünden
O kadar alçaktan geçer ki
Damlarımıza bir karış yerden.

İnip duruverecek gibi olur
"Nicedir haliniz" diye
soruverecek gibi olur...

Binde bir
Bi uçak geçer
Biz yaşarken bizim köyün üstünden.
İnip duruverecek sanırız.
"Kaçar kile buğdayınız var" diye
Soruverecek sanırız.

FAKİR BAYKURT 1951

Çarşamba, Aralık 13, 2006




Yılın ilk kuzusunu gördüm dün, Palamutbükü’nden gelirken. Bizim Koreli, keçilerin yanına birkaç koyun da eklemiş. Pembe Plaj dün epey kalabalıktı, koyun ve keçi kalabalığı. Arkadaşım Koreli’nin evi hemen koyunlardan yirmi metre yukarıda. Datça’ya gelip de Pembe Plaja gelenler hatırlarlar, o vadideki tek ev. Pembe Plaj, -Eski adıyla Gerence- kış aylarında da sessizliğe gömülmüyor. Koreli'nin koyun ve keçileriyle eski günlerini yaşıyor.

Salı, Aralık 12, 2006

Kendimin kendimle muhabbeti!

Çok sevdiğim bir yazı; belki kendimi içinde bulduğumdan...

"Sunlari bir araya toplayayim. Bir güzel muhabbet edelim" diye düsündüm. Mutfak isinden de anlarim. Donattim sofrayi. Bayagi ugrastim. Hepsinin, ayri ayri ne yemekten, ne icmekten hoslandigini iyi bilirim. Bayagi da para gitti.

Birinin yedigini öbürü yemez. Ötekinin ictigini beriki icmez. Dört kisilik sofra kurdum. Mumlari da yaktim. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatirladim. Müzigi de ayarladim. Geldiler. 20 yasinda ben, 35 yasimda ben, 40 yasimda ben ve bugünkü ben dördümüz.

Birden Yirmi yasimi, otuz bes yasimin karsisina oturttum. Kirk yasimin karsisina da, ben gectim. Yirmi yasim, otuz bes yasimi tutucu buldu. Kirk yasim ikisinin de salak oldugunu söyledi.

Yatistirayim dedim. "Sen karisma moruk" dediler. Büyük hir cikti. Komsular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yasim kirk yasima bardak atti. Evin de icine ettiler. Bende kabahat. Ne cagiriyorsun tanimadigin adamlari evine.

Ali Poyrazoglu

Perşembe, Aralık 07, 2006

DATÇA'dan İKİ PORTRE (Yeniden)




İKİ ADALI

Datça’dan Sömbeki Adası’na baktığınızda, bu adanın tam güney ucundaki burundur, “Miskin Burnu.” İşte o burun, geçmiş yıllarda biz Datçalılar için “Umut burnu”ydu. İlkönceleri kurak, daha sonraları savaşlı yıllar. Yerel dilde “Alaman Harbi…” Kuraklık, kıtlık ve karneyle ekmek yılları… İnsanların gözü Miskin Burnunda. Miskin Burnu’nun uzaklığı Datça’ya on iki mil kadar. Akdeniz tarafından gelen tekneler Miskin Burnu’nda görülür ilkönce. Orada görünen yelkenliyi, bir iki voltadan sonra bilirdik, kimin teknesi olduğunu: Selim Kaptan mı? Nebil Kaptan mı? Şükrü Kaptan mı? yoksa Adem Kaptan mı? Bu teknelerde motor olmadığından volta vurarak gelirlerdi rüzgar üstüne. Birinci voltada Guruca Bük önlerine, ikinci voltada Bindallı Çiftliği’ne, Üçüncüsünde Emecik altı ve oradan Datça İskelesine girerlerdi. En kolay da Nebil Kaptan’ı tanırdık. En sık sefer yapan oydu ve rüzgarı en iyi kullanan oydu. Çünkü, Nebil Kaptan ekmeksiz kalanlar için ekmek demekti. Tahılsız kalanlar için de tahıl, yani, fasulye, nohut, pirinç vs… Kereste de getirirdi. Orta büyüklükte bir yelkenliydi teknesi. Motoru yok… Yelkenle gidip geliyordu, Antalya’ya, Finike’ye; yani, bereketli topraklara… Taa oralardan Marmaris’e, Datça’ya, Bodrum’a yiyecek taşırdı…
Nebil Kaptan’ın kayığı yelkenli dedik. Böyle olunca kayığın Antalya’dan Datça’ya gelmesi için rüzgar gerek. Bazen Akdenizde rüzgar günlerce durur. Nebil Kaptan da Akdeniz’in ortasında durur. Bazen rüzgar fırtına olur; Nebil Kaptan bir Limanda bekler. Yarımada’nın insanı da ekmek bekler. Demek ki o yıllarda Datça’nın ekmeği hep rüzgara bağlıydı… Nebil Kaptanın yelkenlerinin de, yeldeğirmenlerinin yelkenlerinin de rüzgarla dolması gerekiyordu, ekmek bulmak için.
Aynı yıllarda Eski Datça’da fırıncılık yapan bir Rodoslu vardı. Adı şevket… Tertemiz giysilerinin üstüne leke kondurmayan, tıknaz, beyaz tenli, kolundaki balık dövmesiyle tipik bir Adalı. Yıllar evvel, askerliğe gitmeden, küçük bir yelkenliyle Rodos-Datça arasında taşımacılık yaparmış. Fırtınalı bir günde teknesini batırmış, bir daha denize dönmemiş. Bahriye askeri olup İstanbul’da Saray Muhafız takımına düşmüş. Orada Saray bandosuna almışlar, eğitip borazancı yapmışlar. Sarayda dokuz yıl borazancı başı olarak askerlik yapmış. Keyfi yerinde olduğu zamanlar arkadaşlarına Saray’ı ve askerlik anılarını anlatırken ellerini ağzına tutatarak borazan çalardı ki, nasıl çalardı. Çarşı dik kulak kesilirdi onu dinlemek için. Yüksek sesle konuştuğundan biz çocuklar da uzaktan duyardık anlattıklarını.
Tekrar tekrar anlattıklarının içinde iki olay hep aklımdadır: Her Cuma günü camiye törenle giden Padişah’ın, Saray Bandosu’yla nasıl uğurlandığı ve geçtiği yerlerde toplanan halkın “Padişahım çok yaşa!” diye bağırarak nasıl tezahürat yaptıkları ve daha ilginç olanı –ki o zamanlar çocuk aklımızla, bize çok ilginç gelmezdi, - 1913 Yılı, 11 Haziran günü, Harbiye Nazırı Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın, Beyazıt’dan gelirken Çarşıkapı’da arabasının içinde öldürülüşüne çok yakından şahit oluşuydu.. Bu olay, Şevket Kaptan’ı o kadar derinden etkilemişti ki, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülüşünü her seferinde noktası noktasına hiç değiştirmeden anlatırdı.
Şevket, askerliğinden sonra Eski Datça’dan evlenince oraya yerleşti. Evinin önündeki fırında ekmek yapıp çarşıdaki dükkanında satardı. Daha sonraları Çarşı içinde bir fırın yaptı ve fırıncılığa burada devam etti.. Ekmek dedikse köy ekmeği değildi yapılıp satılan. Has undan yapılma “has ekmek…” Datça ağzıyla “has halka.” O zamanlar insanların özlem duydukları, kuru kuru yedikleri, misler gibi kokan ekmek. Gurubu 60 para. Gurub ekmek dediğimiz bir bütün ekmeğin sekizde biri. Çeyrek ekmek üç kuruş. Ve böylece senelere göre değişen fiyatlar ama; koku aynı; Miss gibi… Yerli ekmek daha esmer. O evlerdeki fırınlarda yapılan sıradan arpa ekmeği, bazen buğday ve arpa karışık, bazen darı ekmeği. Bir de evlerde günlük yapılan “tepitme.” Hergün yerli ekmeği yiyince insanlar özlerdi has ekmeği. Bayramları iple çekerdik; harçlıklarımızla has ekmek alıp yiyeceğiz diye.“Has ekmek” deyince aklımıza Şevket Amca gelir; Şevket Amca’nın aklına da Nebil Kaptan gelirdi belki…Nebil Kaptan Giritli, Şevket kaptan Rodoslu. Türkçelerindeki şive Datça şivesinden ayrı; "kırık türkçe" mi diyelim, yoksa “ada türkçesi” mi? Giyimleri kuşamları da ayrı, yaşam tarzları da… Ticaret anlayışları daha başka.O yıllarda Datça yarımadasına para yılın belli zamanlarında girerdi. Mesela, en önemli para palamut mahsülü satıldığı zaman. Palamut deyince, aklınıza palamut balığı gelmesin. Meşe palamudunun mahsülüdür, Datça’daki palamut. O zamanlar deri ve boya sanaayiinde kullanılırdı ve iyi para getirirdi. Düğünler, dernekler, ödemeler hep palamut satıldığında yapılırdı. Doğal olarak Şevket Amca’ya halk borcunu o zaman öder,. Şevket de Nebil Kaptan’a borcunu o zaman ödeyebilirdi..Nebil Kaptan’ın teknesinde motor olmadığından mazota gereksinimi yoktu. Onun Akdeniz’de esecek rüzgara gereksinimi vardı. Esmediği zamanlarda kaptanın yolu gözlenir, ‘Marmaras’a, (Eskiden Marmaris denmez, “Marmaras” denirdi.) Fethiye’ye gelmiş mi diye o zamanın yöntemleriyle soruşturulurdu kaptan... Eğer Marmaras’a kadar gelmişse, işte o zaman Miskin Burnu’nu gözlemeye başlardık biz Datçalılar. Miskin burnunda nokta kadar görünen her yelkenlinin bir müddet yolu gözlenirdi. Bir iki voltadan sonra anlaşılırdı teknenin kimin teknesi olduğu. Nebil Kaptan olduğu anlaşılınca hemen Eski Datça’daki Şevket ‘e “Nebil Kaptan geliyor” haberi ulaştırılırdı.Un, fasulye, pirinç, çuvallarını İskele’den Datça’ya taşımak için eşekler, atlar limana Şevket Amca tarafından gönderilirken, bir de at gönderilirdi, Nebil Kaptan’ın emrine. Bir kişi de eşeğiyle Kargı’ya Hamit Ağa’dan bir oğlak getirmesi için gönderilirdi. Şevket’le Hamit Ağa’nın sıkı bir dostluğu olduğundan oğlağın bedeli her zaman bir ufak şişe rakıydı. Şevket raftan iki şişe rakıyı alır adamın heybesinin gözlerine kor gönderirdi. Bu iki şişe rakının anlamı, “iki oğlak istiyorum.” demekti. Oğlağın biri Nebil Kaptan için kesilir, diğeride ilerideki günler için tutulurdu. Kaptan için oğlak kesilmesi adeta bir gelenek halini almıştı.Kayığının içinde bir tayfa gibi gördüğünüz Nebil Kaptan’ı, karaya çıktığında tanıyamazdınız. Üstündeki takım elbise; mevsim yaz ise krem veya beyaz, tek leke yok... Başta melon şapka ve elinde dekor olarak taşıdığı bir baston., pırıl pırıl parlayan pabubuçlar… Tekneden çıkar, atına biner doğruca Şevket’in fırınına gelirdi. Şevket onu dışarıda karşılar. İlk soru: -“Nerelerdesin bre Nebil Kaptan, merak ettik seni.”Nebil Kaptan'ın cevabı::-“Boceleme bre Şevket Kaptan, boceleme.” Bu bir denizci deyimi;“rüzgar yoktu bocaladım” anlamındaydı… Şevket de eskiden kaptanlık yaptığından bu terimleri kolay anlardı. Nebil Kaptan’ın paraya ihtiyacı varsa, bunu sözle söylemezdi. Aralarında paradan konuşmayı ayıp sayarlardı. Ama, “paraya gereksinim var” demenin de, “şimdilik param yok, bekle” demenin de bir yöntemini bulmuştu bu iki adalı .Nebil kaptan dükkana girince melon şapkasını çıkarıp duvardaki askıya asmaz, tezgahın üstüne ağzı yukarı gelecek şekilde bırakırsa, bu “biraz ödeme yapabilir misin?” anlamına gelirdi. O an parası varsa Şevket Kaptan, sohbet arasında parayı şapkanın içine bırakırdı Yemek sonunda dükkandan çıkarken Nebil Kaptan, şapkasını ve parayı alır, hesabını teknede yapardı. Dükkanda ne para sayılır ne de konuşulurdu. Eğer Şevket ödeme yapamayacaksa ağzı yukarı bakan şapkayı alır, sert bi tavırla ters kapatırdı. Bu da, “Şu an param yok." anlamına geldiğinden, Nebil Kaptan hiç sesini çıkarmaz, yiyip içmeye devam ederlerdi.. İki adalının arasında 15-16 sene süren bu ticaret süresince her ikisi de alacak verecek lafını etmediler.İkinci Dünya Savaşı yıllarında Datca, Marmaris ve Bodrum sahillerine civar adalardan yüzlerce mülteci gelirdi. Bu mülteciler hepsi Bodrum’da kampa alınır, daha sonra teknelerle Kıbrıs’a gönderilirlerdi. Bu taşıma işine Nebil kaptan’da girdi. Böyle bir seferde Nebil Kaptan, Antalya kıyılarında kayığını kayalara bindirerek, dokuz mültecinin ölümüne sebep olmuştu. Bu yaptığı kaza yüzünden gururu kırılmış duruşmalarda kendini savunmak bile istememiş.. Hatta derler ki; Nebil Kaptan'ın suçsuz olduğuna inanan hakim, ama içinde bulunduğu şartlarda suçlu görüldüğü için yardım edemeyince bir duruşmada uyarmak istemiş: "Bişeyler yap bre Nebil Kaptan, bişeyler." deyip kaptanı harekete geçirmek istemiş, derler. Bu, bugünlere kadar halkın ağzında dolaşan bir söylentidir. O kaza yüzünden iki yıl ceza evinde kalmış, çıktıktan sonra da bu kazayı gurur meselesi yaparak kaptanlığa veda etmişti.Şevket Bora ise Eski Datca’daki fırınını çalıştırmaya devam etmiş, daha sonraki yıllarda İskele Mahallesi’ne taşınarak bir lokanta açmıştı. İskele Mahallesi’nin tek lokantasıydı; Kuru Fasulyesi ve taze balığıyla meşhurdu… Şevket Bora Datça’da; Nebil Kaptan ise geniş bir bölgede, Antalya’dan Bodrum’a kadar, kalıcı bir iz bırakarak geçip gittiler… İki Adalının adı da hala yöre insanlarının dillerinde dolaşır durur.İşte bugün de benim dilimdeydi…

Nihat Akkaraca

Pazar, Aralık 03, 2006

Bir Anı


TUZSUZ PELİZE*

Nihat Akkaraca

“Bu deyim de nereden çıktı şimdi durup dururken,” diyenler çıkacaktır. Böyle diyenler veya düşünenler yerden göğe kadar haklı sayılırlar. Gerçeken durup dururken nereden geldi bu aklıma şimdi. Çok önemli bir deyim de değil. Bana bunu Eski Datça yaşlılarından Hamdi amca anlatmıştı. Ara sıra aklıma gelir, geldiği gibi de gider.
Yaşasın şu blogspot edinme fırsatını bize verenler. Ben de aklıma gelmişken buraya yazar bırakırım “Tuzsuz Pelize”yi:
Kahvede kendisiyle laflarken, Hamdi Amca’ya birisi şakanın dozunu kaçırarak takılmıştı da, o da adamın arkasından söylemişti bunu: “Tuzsuz Pelize...”
O da ne demek, dercesine yüzüne bakınca:
-“Duymadın mı hiç? Eskiden tutarsız, patavatsız insanlara derdik,” dedi. Ve Anlattı:
-“Biz delikanlıyken akşamları olsun, yağmurlu havalarda olsun gayvelere gitmezdik. gayvelere bubalarımız ve dedelerimiz giderdi. Gadınlar da yağ gandilli fenerlerini yakarlar, evlere birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Ee! Biz Eski Datça’nın delikanlıları da sokakta kalacak değildik ya. Biz de köy odasında toplanır, yakardık ocağı, otururduk karşısına, kızları konuşurduk, sevdaları konuşurduk, işleri konuşurduk. Laf bitince de aklımıza yiyecek gelirdi. Hadi bakalım bişeyler yiyelim derdik. Evlere gider kavrulacak veya pişirilecek bişeyler getirir eğlenirdik Bazen payam, bazen nohut kavurur, bazen, çok soğuk havalarda susam helvası yapardık. Bazen de kuru incire talim ederdik. Gençlik işte...
Bir kış günüydü. Üç gündür durmadan püsen püsen yağıyordu yağmur. Kimse tarlaya, çifte çubuğa gidememişti. kaç gündür odada otur otur canımız sıkıldı. Birisinin aklına nereden geldiyse pelize gelmiş. ‘Hadi pelize yapalımın,’ dedi.
-‘Allah, Allah! Nereden çıktı şindi pelize? İçinizde hiç pelize yapan var mı?’ diye birisi sorunca diğeri atıldı:
-“Ben, anam yaparken gördüydüm. Siz malzemeyi getirin ben yapıveren,” dedi.
İki kişi gittiler, pelize yapılacak malzemeleri evlerinden getirdiler. Bize pelize yapacak arkadaş sıvadı kolları, koyuldu işe. İşinin ortasında hepimizin yüzüne aval aval bakışından anladık bişeylerin yanlış gittiğini. ‘Ne oldu Osman, neye öyle afalladın?’ diye sorunca:
-‘Yahu arkadaşlar, benim unuttuğum bişey var, pelizeye tuz atılır mıydı, atılmaz mıydı bilemiyorum, ne yapacağız şimdi?’ diye sızlandı. İçimizden en genç olanına:
-‘Hadi bakalım, delikanlı! Eve kadar git, anandan öğren gel, pelizeye duz atılıyor mu atılmıyor mu?’ dedik. Delikanlı yağmuru bahane ederek pek gitmek istemedi ama, biz çıkışınca gönülsüz kalktı gitti. Fakat iki dakika geçti geçmedi, geri geldi ve daha kapıdan girerken bağırdı:
-‘Pelizeye duz atılmazmış...’
Yerine oturmaya çalışırken sordu arkadaşlar:
-’Ülen! sen beş dakikada nasıl gittin geldin eve, gitmedin de kafandan mı atıyorsun yoksa?’ dediklerin de:
-‘Valla ağalar, eve gitmeye mahal galmadı. Şuradan tam sokağa çıkıverince bizim mahalleden Fatmana’yı gördüm. Yağmurun altında kıvrakça yürüyordu. Islanmış entarisinin içinde yürüdükçe bıngıl bıngıl ediyordu bedeni. Dayanamadım laf attım. Aklımda hep pelize vardıya:
-“Gız ne güzel bıngıldıyor öyle her tarafın, ‘duzsuz pelize’ gibi, deyividim. Benim yüzüme bakmadan:
-‘patavatsız! Pelizenin duzlusu da mı oluyo?’ diyerek yürüdü gitti. İşte gız öyle deyince anladım pelizeye duz katılmayacağını. Anama gitmeye gerek kalmadı” dedi delikanlı... "

Bunları anlattıktan sonra biraz duraklayan Hamdi Amca, Ona takılan adamı göstererek:
İşte Nihatçıım, o gündenberi bunun gibi patavatsızalara biz, "Duzsuz Pelize" deriz diyerek içini dökmüş oldu.
Yazdıktan sonra dikkatimi çeken bişey oldu burada: Öyküdeki bütün kahramanlar gerçekten "Patavatsız." Hamdi Amca hariç...



*Nişastadan yapılan bir çeşit hafif bir tatlı

Pazar, Kasım 26, 2006

Datça'da ağaçlandırma başladı

Datça'da bu yaz yanmış olan yerlerin ağaçlandırılmasına şenliklerle başladık. Şarkılar ve ege zeybek oyunlarıyla başlayan ağaç dikme töreni akşam saatlerine kadar sürdü. Geçtiğimiz yaz bir yangınla kül haline gelen Gavurderesi en kısa zamanda yeniden yeşillenecek

Çarşamba, Kasım 22, 2006

JEFF

Ömrünün son on yılını DATÇA'da Datçalı gibi yaşadı. Irak'taki savaşdan dolayı Amerika ve İngiltere'yi protesto için yürüdüğümüzde en ön saflarda olurdu.
Datca Yerel Tarih Grubunu ilk kurmayı tasarlayanların arasında o da vardı. Grup çalışmalarında hiç bir toplantıyı kaçırmadı. Grubun açtığı sergilerde canla başla çalışırdı. Türkiye ve Atatürk hayranıydı. İngilizce olarak yazdığı iki ciltlik romanında Atatürk'ü, İstiklal Savaşı'nı ve Türk insanını akıcı bir dille anlattı. Kitabının yayınlanmasını beklemeden bırakıp gitti. Yazıları bir yayınevinde mirasçılarının onayını almak için beklemekte. Ölümünden evvel bıraktığı vasiyeti gereği, Datça mezarlığındaki mezarının taşında şu anlamdaki yazılar latince yazıldı: "GELDİM, GÖRDÜM, YERLİ OLARAK GİTTİM."
Nazım Hikmet ve Cahit Sıtkı Tarancı hayranıydı ve onların bazı şiirlerini türkçe ezbere okurdu.
Cahit Sıtkı'nın "Memleket İsterim" şiirinin İngilizceye çevrilmişine, bu blogun "Nihat Akkaraca-English" linkini tıklayarak erişebilirsiniz.
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun
Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.


Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun
Kış günü herkesin evi barkı olsun

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun
Olursa bir şikayet ölümden olsun


Cahir Sıtkı Tarancı

Cuma, Kasım 17, 2006

BİR ANI

CAHİT ÇETE

1943 yılında, Aksu Köy Enstitüsü’ne ulaşmak üzere Datça’nın köylerinden yola çıkıp, Antalya’ya kadar zorlu bir yolculuğun üstesinden gelen altı çocuğun öyküsünü geçen yıl yazmıştım. Bu öykünün kahramanlarından biri, Cahit Çete. Enstitüyü bitirip öğretmen olmuş, öğretmenliği sırasında yazdığı bir çok ders kitabı ilkokullarda okutulmuş, yazdığı bir çok çocuk öykülerini kendi yayınevinde yayınlamış, Köy Enstitülü bir abide. Şu anda evinde bulundurduğu 43 yıllık, kesintisiz Cumhuriyet Gazetesi arşivi isteyenlere açık. Şimdi Datça, palamutbükündeki evinde hatıralarıyla emekliliğini yaşıyor.
Okuyacağınız yazı, bana yazılı olarak verdiği anılarından çok küçük bir kesit.

“Kızlankarası(1) da dikecek miyiz?”
Babam:
-Hem de en iyi yerine, yanıtını verdi.
Bunun üzerine ben daha çok hellik (2) toplamaya başladım.
Babamın yeni satın aldığı bir iki dönümlük tarlaya çevrik(3) yaptırıyorduk. Çevrik bitince incir dikecektik.
Kızlankarası denen incir o zaman köyümüzde yalnız Lütfüye halaların komşu tarlasında vardı. Dört taneydi. Onlar da suyumuzu aldığımız Lütfüye halaların kuyusuna giden yol üzerindeydi. Ben kuyudan su çekip çardağımıza giderken, kızlankaralarının ikisinin dibinden geçerdim. Başka hiçbir tarlada bulunmayan kızlankaralarına imrenir, Lütfüye hala görmeden, birkaç tane koparmak isterdim. Lütfüye hala bu niyetimi bildiğinden, ben tam kızlankaralarının altından geçerken, birkaç tane koparmak için, kimse görüyor mu diye bakındığımda, Lütfüye halayı çardağının kapısında beni gözetlerken görürdüm. Yine de bazen birkaç incir aşırmayı başarırdım.

**************
Anam “turpotu hazır” dedi. Karınlarımız acıkmıştı, doyurmalıydık. Anam, biz çalışırken ara vermiş, turpotu toplayıp küçük kazanda kaynatmıştı. Kazandan suyunu döktü, tuz ekti. Tuzumuz yazdan vardı. Ağabeyim deniz kenarındaki kayalıklardan, gide gele epeyce toplamıştı. Zeytinyağımız biteli çok olmuştu. Çoktan beri ekmeğimiz, unumuz da yoktu. Haşlanmış, yağsız turp otunu kazanın içinden elimizle alıp ağzımıza tıkıştırdık.
Yanımızdaki tarlada ekinlerin başakları görünmüyordu. Başaklar bir dolgunlaşsalar, sararmasalar da olur. Anam onları saçı ters çevirerek, ateşte kurutmasını iyi biliyordu. Kurutulan taneleri el değirmeninde öğütmeyi ortaklaşa yapıyorduk.
Haşlanmış, yağsız turp otunu ekmeksiz yerken önümüzde yükselen dağın tepesinde uçaklar göründü. Bunlar bombardıman uçaklarıydı. Gölgeleri tepeden aşağıya doğru hızla geliyordu Ahh! Gölgeler bizim üstümüzden geçmeseler bari. Gölgelerinde üşüme tutuyordu. Bulut gölgelerinde de böyle oluyordu.
Biraz sonra uçaklar Sümbeki(4) adasının üzerine varacaklar, biz bombaların sadece seslerini duyacağız… Ve yağsız, ekmeksiz de olsa, bomba yerine turpotu yediğimize şükredeceğiz…..

(1)Kızlankarası; Bir cins incir. Taze olarak yendiğinde incirlerin en lezzetlisi
(2)Hellik; Moloz taş
(3)Çevrik; Tarlanın çevresine yapılan taş duvar
(4)Sümbeki ; Datça'nın tam karşısında bir Yunan Adası

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Haşim Kanar'ı kaybettik

YADIRGADILAR BİZİ

Urbalarımız bozdu
Toprak renginde
Yamasız temiz
Öyle uydu sırtımıza
Nedense yadırgadılar bizi

Potinlerimiz beykozdu
Beykozun içinde ilk kez
Çorap gördü ayaklarımız
Okşar gibi giydik ikisini de
Nedense yadırgadılar bizi

Yüzlerimiz güneş yanığı bronzdu
Ellerimiz katı katı
İş görmekten
Başlarımız dik
Kendine güvenmekten
Nedense yadırgadılar bizi

Bilgi kentin tekelinde yozdu
Kız kaçar gibi geldi bize
Ne çok severmiş doğayı
Ekmek su yerine geçti yanımızda
Boy verdi ağaç ağaç yapı yapı
Nedense yadırgadılar bizi

Köy yolları göklere dek tozdu
Okundukça kitap
Sallandıkça kazma kürek
Kitabın kabında
Kazmanın sapında
Köy köy diye gümbürderdi yürek
Nedense yadırgadılar bizi

Köy çok sayımız azdı
Düşümüze girdi köyler
Yeni baştan kurduk kafamızda
Umut ocakları tüttü yirmibir yerde
Nedense yadırgadılar bizi

Yazımızı yazanlar kara yazdı
Başımıza yıkıldı tasarladığımız köyler
Umutlarımız boğuldu doğmadan
Suç sayıldı çalışmak
Suç köy köylü demek
Hala nöbet tutuyor
Dizleri göğsümüzde
Elleri boğazımızda kara yazı yazanlar
Nedense yadırgadılar bizi

Kuyumuzu kazanlar derin kazdı
Sizin olsun sizden gelen bana
Sizin bu boyun bağı
Özledim boz urbayı
Bırakın elimi kolumu
Özledim doyasıya çalışmayı
Nedense yadırgadılar bizi

Dilimizde türkü elimizde sazdı
Köylerden geldik tek tek
Biriktik öbek öbek
Çalıştık küme küme
Kapanmadan görürse gözlerim
Yeniden açıldığını Enstitülerin
Yanmam öldüğüme
Nedense yadırgadılar bizi

HAŞİM KANAR

Pazartesi, Kasım 06, 2006

BİR FIKRA




İnat
Nihat Akkaraca
Köyünde geçim şartları zorlayınca kalkıp Ankara’ya çalışmaya geldi. Zeki, kaabiliyetli, yakışıklıca bir gençti. Dürüstlüğü ve bilgiçliği sayesinde kısa zamanda işyerinin önemli elemanlarından birisi durumuna gelince, patronunun gözünden kaçmadı. Evlilik çağına gelmiş kızını bu adamla evlendirirse gözü arkada kalmayacaktı. Ne yaptı etti, bir yöntemini bulup isteğini gerçekleştirdi. Bu çalışkan köy delikanlısı damadı oluvermişti patronun.
Evlilik, ilk günler iyi gitti ama, günler geçtikçe karısı değişmeye başladı. Çok güzel ve özel birisi olduğunu düşünüyor, kocasını biraz hor görüp, her fırsatta canını sıkmak istiyordu. Adam eve bir paket revaniyle gelse, paketi açar bakar:
“Aaaa! Beyaz peynir mi aldın kocacığım?” der adamın canını sıkıyordu.
Adam:
“Yok, karıcığım! Tatlı bu, tatlı! hani revani var ya işte o…” dediğinde:
“Yok, revani değil, beyaz peynir, beni cahil mi sandın?” der, mutlaka tartışma çıkarır, bir de üstüne üslük haklı çıkardı. Çünkü adam, kavga çıkmasın diye:
“peki, karıcığım, beyaz peynir olsun, ne yapalım,” deyip kabullenmeye başlamıştı artık.
Kocası, hediye olarak kendisine bir çift pabuç alıp gelse, hemen başlardı:
“Ayyy, kocacığım, ne güzel terlik almışsın böyle…” der, adamın burnundan getirirdi..
Adam saatlerce dil döküp, almış olduğu hediyenin terlik değil, ayakkabı olduğunu anlatmaya çalışır ama, ne çare… Dinleyen kim. Terlik der, başka bişey demezdi.

Adam, şehire geleli yıllar olmuş, köyünü özlemişti. Biraz da patronun güzel kızıyla evlenmiş olmanın havasını atmak istiyordu köyünde. Bu isteğini aylar evel inatçı karısına açarak, sonunda ikna etti onu da köyüne tatile götürmeye.
Yolculuğun bir kısmı uçakta geçiyordu. Tartışma uçakta da başlamıştı. Kadın tutturmuş:
“Ne büyük otobüs bu,” deyip başka bişey demiyordu. Adam her ne kadar:
“karıcığım, hiç olmazsa şu tatili burnumdan getirme, şu inadı iki hafta için bırakıver” dediyse de vazgeçmiyordu kadın. Adamın ak dediğine, o kara diyordu. Uçaktan inip köye giden minibüse bindiklerinde köye varıncaya kadar dil döktü adamcağız. Bu sefer bayağı yumuşamıştı. Hiç olmazsa bindikleri münübüse kamyon falan dememiş adamı biraz rahatlatmıştı. Adamın; “Ne olur on beş gün dişini sıkıver, bu inattan vazgeç." önerisine:
“olur” deyivermişti . "Onbeş gün değil mi? Ne olacak idare ederim” diyerek kocasına söz vermişti.
İlk üç gün çok iyi gitti durum. Gayet uyumlu karı koca olmuşlar, mutluluk tabloları çizmekteydiler.
Bir sabah erkenden kalkıp kahvaltılarını yaptılar. Kahvaltıdan sonra sıcaklar bastırmadan nehir kenarında bir yürüyüş yapmak üzere evden çıktılar. Önlerine çıkan köprüye girmeden evvel buğday başakları sararmış, tam biçme tavında bir ekin tarlasını gördü adam.
“Ne güzel ekin, tam da biçme zamanı,” deyince, kadın sordu:
“Bu ekini ne ile biçerler burada?”
“Orakla,” dedi adam
“Yok! yanlış biliyorsun, ekin orakla biçilmez, makasla biçilir.”
“Yok, karıcığım. Makasla ekin mi biçilir. Şimdiye kadar duyulmuş şey değil. Sakın köylülerimin yanında da böyle söyleyip beni gülünç duruma düşürme.” deyince kadın:
“Yok! sen benden iyi mi bileceksin, makasla biçerler ekini.” deyip başladı ınada.
Orakla, yok makasla, derken köprünün tam üzerine gelmişlerdi. Adamın da artık canı burnuna gelmişti. Bütün metanetini kaybedince:
“Ömrüm boyunca seninle mi uğraşacağım.” deyip kadını köprüden aşağıya itiverdi. Köprünün altından akan azgın suya düşen kadın, bir zaman yüzüp kurtulmaya çalıştı fakat, olmuyordu. Tamamen sulara gömülürken, sadece sağ kolu suyun dışına çıkmış, parmaklarını oynatarak makas işareti yapıyor, ekinin makasla biçildiğini anlatmaya çalışıyordu.
Köprünün üstünde bir müddet oturup düşünen adamın aklı başına gelmiş, onu armaya karara vermişti. Yerinden kalkarak ırmağın kenarından yukarılara doğru giden yolda yürümeye başladı. Epey yürüdükten sonra tanış iki köylü çıktı karşısına. Köylü arkadaşları sordu:
“Böyle tek başına vadinin yukarısına doğru nereye gidiyorsun?”
“Karım şuradaki köprüden ırmağa düştü, onu aramaya gidiyorum.”
Adamlar şaşkın, ağızları bi karış açık::
Aşağıdaki köprüden düştüyse karın, neden buralara gelsin? Nehrin aşağısına gitmez mi? Buralarda neye zaman yitirirsin? Köprüden aşağılarda arasana karını.”
Adamın cevabı daha da şaşırttı köylü arkadaşlarını:
Nehre düşen sizin karılarınızdan biri olsaydı, haklıydınız. Aşağılarda aramak gerekirdi. Ama benimki o kadar inattır ki, mutlaka ve mutlaka akıntının tersine gitmiştir, o,”
diyerek nehrin yukarısına doğru yürüdü gitti…