Pazartesi, Şubat 12, 2007
Duyuru
Gazeteci Arif'le çıkarmak isediğimiz aylık gazeteyi konuştuk. İlgi duyanlar, bilgi almak için benim mail adresime yazar veya telefonla ulaşarak bilgi alabilirler..
Cuma, Şubat 09, 2007
DUYURU
AYDA BİR GAZETE YAYINLAMAK
Çok severek yaşadığımız bu yarımadada doldurulması gereken bir boşluk görüyorum. Uzun zamandır aklımda. Bu boşluk zaman zaman doldurulmaya çalışıldı ama, uzun sürmedi, defalarca kesintiye uğradı. Bu kesintilerin sebebini göz önünde tutatarak, devamlı olacak, yeni bir yayın organı çıkarmak istiyorum. Gelin buna “çıkarmak istiyoruz” diyelim. Aklımdan geçen yayın organı şöyle:
1- Gazete ayda bir kere çıkacak
2- İçindeki yazılar siyasi olmayacak
3- Yazılar, Datca’nın tarihi, Çevre sorunu, sosyal yaşamı üzerine yazılacak. Şiir ve öykü sayfaları, duyuru köşeleri olacak.
4- Gazete, şu anda Datca’da yayınlanmakta olan bir gazetenin eki gibi çıkacak. Her sayı bin adet bastırılacak. Adı “Datça Özel Sayısı” olacak.
5- Biz sadece bin adet Özel sayı için para ödeyeceğiz. Dört sayfa için ne kadar ödeyeceğimizi bu gün öğreneceğim. Böyle olunca bürokratik işlemlerle falan uğraşmayacağız. Dağıtımını biz yapacağız.
6- Gazetenin üç kişilik bir düzenleme grubu olacak. Gelen yazıları onlar elden ve gözden geçirecek.
7- Gazete ücretsiz olacak. İlan falan almayacak. Belki de bir edebiyat dergisi gibi olacak..
Gönüllü olanlar gelin bunu konuşalım. Yeni fikirlerinizle gelin. Hemen formatlayalım…
Bu serüvene! katılmak isteyenler: akkaracanihat@hotmail.com adresine yazabilirler
Not: Datça Ekpres Gazetesi'nin sahibi, Arif Bey Muğla'daydı. Henüz görüşemedim. Pazartesi günü görüşecebileceğiz. Gecikmeden dolayı özür dileriz. Ne de olsa hepimiz bu Yarımadada yaşıyoruz, acelemiz yok. Acelesi olanın Datça'da işi ne Zaten.
Çok severek yaşadığımız bu yarımadada doldurulması gereken bir boşluk görüyorum. Uzun zamandır aklımda. Bu boşluk zaman zaman doldurulmaya çalışıldı ama, uzun sürmedi, defalarca kesintiye uğradı. Bu kesintilerin sebebini göz önünde tutatarak, devamlı olacak, yeni bir yayın organı çıkarmak istiyorum. Gelin buna “çıkarmak istiyoruz” diyelim. Aklımdan geçen yayın organı şöyle:
1- Gazete ayda bir kere çıkacak
2- İçindeki yazılar siyasi olmayacak
3- Yazılar, Datca’nın tarihi, Çevre sorunu, sosyal yaşamı üzerine yazılacak. Şiir ve öykü sayfaları, duyuru köşeleri olacak.
4- Gazete, şu anda Datca’da yayınlanmakta olan bir gazetenin eki gibi çıkacak. Her sayı bin adet bastırılacak. Adı “Datça Özel Sayısı” olacak.
5- Biz sadece bin adet Özel sayı için para ödeyeceğiz. Dört sayfa için ne kadar ödeyeceğimizi bu gün öğreneceğim. Böyle olunca bürokratik işlemlerle falan uğraşmayacağız. Dağıtımını biz yapacağız.
6- Gazetenin üç kişilik bir düzenleme grubu olacak. Gelen yazıları onlar elden ve gözden geçirecek.
7- Gazete ücretsiz olacak. İlan falan almayacak. Belki de bir edebiyat dergisi gibi olacak..
Gönüllü olanlar gelin bunu konuşalım. Yeni fikirlerinizle gelin. Hemen formatlayalım…
Bu serüvene! katılmak isteyenler: akkaracanihat@hotmail.com adresine yazabilirler
Not: Datça Ekpres Gazetesi'nin sahibi, Arif Bey Muğla'daydı. Henüz görüşemedim. Pazartesi günü görüşecebileceğiz. Gecikmeden dolayı özür dileriz. Ne de olsa hepimiz bu Yarımadada yaşıyoruz, acelemiz yok. Acelesi olanın Datça'da işi ne Zaten.
Pazartesi, Ocak 29, 2007
BUGÜN DE AZİZ NESİN'den
BİTKİ OLACAKSAM
Bitki Olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstünde çocuklar koşussun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazın bilgi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
AZİZ NESİN
Şu günlerde işlerimin çokluğundan kendi yazdıklarımı koyamıyorum. Pek yakında tekrar kendi yazılarımla geleceğim bu sayfalara.
Bitki Olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstünde çocuklar koşussun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazın bilgi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
AZİZ NESİN
Şu günlerde işlerimin çokluğundan kendi yazdıklarımı koyamıyorum. Pek yakında tekrar kendi yazılarımla geleceğim bu sayfalara.
Pazar, Ocak 28, 2007
Melih Cevdet Anday'dan bir anı(Simge Dergisi)
Yaz için bulunduğum köyde ve köyün çevresinde kalıntı zenginliği şaşırtıcı olarak nitelendirilebilir. Yüzyılların bilinçsizliğinden, değer bilmezliğinden sonra bunca eski yapıtın ayakta kalmış olmasını nasıl açıklamalı?Fotoğraf sanatçısı Cem Akkan ile resim çekmek için yola çıkıyoruz. Arabanın sürücüsüne sorduk.
-Zeus Tapınağı nerede, biliyor musun?
Soruda gizli bir sınav niyeti vardı. Sürücü;
-Bilmiyorum, diyor. Nerde?
-Milas'a girmeden, Bafa Gölü kıyısında.
-Herif orda dükkan mı açmış?
Hadi, "Zeus"u "deyyus" sanmış olsun diyelim, "tapınak'ı nasıl dükkana çevirdi, içinden çıkamadım...
Cumartesi, Ocak 27, 2007
KÖÇEK METAFORU

Aşağıda okuyacağınız yazı, çok değerli arkadaşım Vefa Önal’ın geçen yıl yayımlamış olduğu “Şiir Sanatı” adlı kitabından alınmıştır. Vefa Önal’ın, bu yazısıyla bugünkü şiirimize bakışını çok anlamlı bir şekilde yansıttığını düşünerek bloğumun okuyucularıyla paylaşmak istedim.
Bir antişiirsellik: Köçek Metaforu
Folklorumuzun kurumsallaşmış bir metaforudur köçek. Katı ahlak anlayışının geçerli olduğu kırsal yörelerde hala uygulama alanı bulabilmektedir. Kadın kılığına girmiş erkek oyuncu olan köçek, bir kadın edasıyla zil takıp oynar, kıvırtır. Bu edasını allı güllü bol bir basma etek, abartılmış yapma göğüslerin gerdiği bir hırka, bıyıkları örten desenli bir tülbent tamamlar. Ama boylu boslu, geniş omuzlu, dar kalçalı, sert adaleli, köşeli erkek bedeni ne kadar gizlenmeye çalışılsa da gene kendini ele verir. İzleyenler bilir ki, bu kadın aslında bir erkektir. İşin berbat yanı da buradadır. Erkeği kadın yerine koyma, öyle görmeye çalışma çarpık bir metafordur, doğal ve şiirsel bağlamından koparılmış bir metafordur, antişiirseldir. Ayrıca burada, erkeği oğlancılığa özendiren bir tutuma girildiği de açıktır. Zaten cinselliği tabulaştırılmış, bir çıkış arayan delikanlı, karşısında dişil edayla köçeğin yarattığı metaforik imgeden fazlasıyla etkilenir. Kendi cinsine bakışının yedeğinde, köçekten esinlenen imge potensiyeli vardır artık.
Köçek, bir açıdan da kadın estetiğini, kadınsal erotik şiirselliği, erkek tınısıyla yaşama özlemini simgeler. Yani bir tek bedende, erkek kadınlaşırken, kadın da erkekleşerek birleştirilir, bir çeşit hermoafrodit yaratılır. Bu hermoafrodit denklemiyle kadının toplumdaki rolünü “ürem” ve “bakıcılık”la sınırlandırmaya çalışan, kadına olan cinsel bağımlılığını bir türlü içine sindiremeyen erkek paradigması iyice açığa çıkar. Aynı paradigma köçek metaforu aracılığıyla kısıtlı bir pratiksel alanda da olsa, kadının cinsel rolünü çalar.
Öte yandan köçekliği kurumsallaştıran şeyin, büyük ölçüde erkek tarafından şekillendirilmiş ahlak anlayışı olduğuna kuşku yoktur. Ahlakından pek ödün vermeye yanaşmayan erkek, kadının oyundaki özgün işlevinden de vazgeçemez. Bu iki arada bir derede kalma konumundan köçekle kurtulur. Kadının toplum içinde, salına salına oynamasına yasak getiren “ahlak” erkeğin kadın kılığına girip kadın gibi oynamasına ses çıkarmaz. Ancak, doğanın belirlediği rollerin, insan eliyle böyle ters yüz edilip tekrar dağıtılmasını doğa bağışlamaz. Ortaya çıkan estetik, kaba, çirkin, ne kadın ne erkek, antişiirsel bir köçek estetiğidir. Kadın bedeninin erkek bedenine “sentetik” bir şekilde transferiyle oluşan “transeksüel” bir estetiktir.
İnsanın aklına şu gelebilir, erkek üstünlüğünün her bağlamda adeta normatifleştiği bir toplumsal yapıda, nasıl oluyor da erkek, kadın kılığına girip, onun gibi davrabmaya rıza gösterebiliyor? Sanırım bunun yanıtı, kadına tanınacak oynama özgürlüğü, erkeği yücelten, kadını “günaha çağrı” olarak gören “ahlak” anlayışında önemli bir kırılma noktası oluşturacağından kaygılanmasıdır. Bu kaygıdan ötürü erkek, kendinin komik, hatta küçük düşmesini göze alarak köçekliği kabullenir.
Köçeklik için bir simülasyondur da diyebiliriz. Elbette her simülasyon gibi gerçeklik yanılsaması oluşturur. Köçek bu yanılsamanın simularkıdır. Olmayanı “olan” gibi gösterme hilesi simülasyon günümüzün elektronik, sanal ortamlarında doruğa çıkmış bu alandaki teknik beceri, inandırıcılık köçekliği kat kat aşmıştır. Bir bakıma çağımız “mükemmel köçeklik” çağıdır. Nerdeyse her şey, herkes köçekleşmiş durumda. Hiçbir şey göründüğü gibi, aslı gibi değil. Bu dediğim olgu, belki de en çok sanat alanında gözleniyor, kendini duyuruyor. Öyle ki, ne yana baksanız kendini sanatçı, yaptığı işi sanat diye tanımlayan birilerini görüyorsunuz. Nasıl, bir kadın gibi zarif davranmaya çalıştıkça, hareketleri kaba saba bir hal alan köçek, antişiirsel bir metaforsa, sanatçının da aynı şekilde kaba, düzeysiz metaforları doldurmuş ortalığı. Sahici olan ile olmayan ayırt edilemez hale gelmiş. Oysa biraz dikkatli bir yaklaşım bu işin sahicisi ile sahtesini ayırmaya yeter. Çünkü aradaki fark, bir “köçek” ile “kadın” arasındaki fark kadar belirgin.
Sanatçının özelde şairin böyle köçekleştirilmesi, sahicisinin yerini sahtesinin alması kasıtlı bir şey, düzenlenen bir şeydir. Sanatsal algısı, beğenisi kuvvetlendirilmiş bir toplum sıradan bir modele, gelişigüzel kalıplara sokulamayacağı gibi, ona birtakım çirkinliklerin “güzellik” diye yutturulması da zor olur. Bu zorluğun aşılmak istenmesinden dolayı sanatçı, bir köçek metaforuna dönüştürülürken, sanat da gerçeklikten kopartılır. Sanat adına bütün değerlerin içinde kar gibi eridiği kitle kültürünün yanılsamalı gerçekliği geçerli kılınır. Tıpkı bugün olduğu gibi bir simülasyon başlar. Bu simülasyonun amacı, gerçeklerin olanca eziciliğine rağmen, herkesi herşeyi ortalama bir kültüre çekmek, sınıfların statülerin arasındaki ayırımın pratik yansımalarını ve bu yansımaların yol açtığı tepkisel düşünceleri silmektir. İyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarını tahrip ederek, kitle kültürün etkilenmesini sağlamaktır. Bunun anlamı, muhalif değer sistemlerinin, ideolijilerin yaratılan köçeksi kültürle hızının kesilmesi, kavramsal, imgesel söylemlerinin kitlelere “gerçeği” gösteremez duruma gelmesidir.
Belki köçeklere artık eskisi kadar sık rastlanmıyor. Belki de köçeklik artık tarihe karışıyofr. Ama bu metaforun özü, yukarıda da gösterdiğim gibi, başka bağlamlarda, başka kavramlar altında tüm hızıyla sürüyor. Toplum aslından uzak, gerçekçilikten uzak bir “köçek estetiğine” mahküm ediliyor. Ondan sonra da birileri iri göğüslerini kameralara göstere göstere, benim kasetim bir milyon sattı, ben sanatçıyım diyebiliyor; başka birileri de onu canı gönülden alkışlıyor. Başka birileri çıkıyor hiçbir geçmişi, çabası olmadan, beş dakikada yazdıklarını şiir, kendini şair ilan ediyor. Köçekleşen kültürde birileri, Fazıl Saylar’dan, Melih Cevdetler’den, Fazıl Hüsnüler’den ağır basıyor. Tabii bu ağır basış, antişiirsel bir estetikle gün ve gün tütsülenmiş bir toplumun kantarın topuzunu kaçırmasından kaynaklanıyor. Zaman, aslında neyin ağır basacağını yanılmaz bir şekilde tayin edecekse de, bugünü doğru dürüst yaşamaya çalışanların bundan sıkıntı duymamaları mümkün değildir. Ne yazık ki, bu sıkıntıyı duyacağız Nedeni açık, antişiirsel köçek estetiğinin egemen kılındığı, köçeklerin makbule geçtiği zamandayız..
Perşembe, Ocak 25, 2007
Bugün de Evliya Çelebi'den

Symi 1

Symi 2
Evliya Çelebi Datça Yarımadası'na (Tekir Burnu'na) geldiğini anlatıyor.
Evliya Çelebi Seyehatnamesi'nden:
SERÇECİK KALESİ' ne yanaştık. Menteşe toprağnda Rahiyye nahiyesinde, deniz kenarında dörtgen şeklinde bir kaledir. iki yüz gemi alır bir güzel limanı var. Liman içinde dağlardan gelen soğuk bir su akar, bu limanda sekiz mil güneye gittik. Kadırga Burnu denilen yere varınca yanında Rodos göründü. Uygun hava ile üç mil daha gidip Tekir Burnu'nda üç adet zağra şaykası uçarak gelir, onu gördük, arkaları sıra sekiz parça kafir gemileri gelmekte... Şaykalara yaklaşıp, bir yaylım top ateşi ettiler. Derhal şaykalardan birini yakaladılar. Diğer ikisi cenge başladı. İki kalyon bizim fırkate üzerine geldi. Bizde hemen bir anda Sömbeki limanına girdik.
SÖMBEKİ KALESİ: Cengi seyrettik. Bizi kovalayan iki kalyon da diğer altı kalyona imdada gittiler. İki şaykada Mısır askeri varmış. İki şayka yedi kalyonla cenk ederken bize yaklaştılar, temaşa ettik. İki kalyon, büyük şaykanın iki tarafına yanaşıp içine asker döktüler. Kılıç şakırtısı, barut dumanı her tarafı sardı. Bir ara gördik ki, şaykadan kafirler denize atlamaktalar. Hemen bizim gaziler denizdeki kafirleri toplayıp şaykaya çıktılar. İki kafir kalyonlarının içine gaziler girdi. Biz de atları fırkatemizden çıkarıp avanta direk üzerlerine imdada vardık. Büyük şaykaya yetişip içine girdik. Gördük ki her taraf kan içinde... Gaziler küffar kalyonlarından yedi sandık kuruş, yüzlerce silah 26 mahbup frenk oğlanı, 75 esir şaykaya taşımışlar. Küçük kalyonun kapudanı yaralı olarak ve 30 frenk mahbupu ile şayka doldurup, bizim şaykayı, bizim fırkate yedeğe aldık. Öbür küçük şaykada, küçük kafir kalyonundan bol ganimet aktarıp, 150 frenk esir alıp, direksiz yelkensiz, ardımızdan yetişip geldi. Küffarın gemisi bizi toplaya toplaya(topa tutarak) Allaha şükür Sömbeki limanına girdik. Secdeye kapanıp, bir ağızdan gülbank çektik. Birbirimizle öpüşüp görüştük. Siz bize hızır gibi yetişdiniz diye şenlik etti. İki şaykanın yetmiş şehitleri namazını kıldık. Düşman gemileri kaçtılar. Bu sırada kafir kalyonlarının birinden bir ateş fışkırdı.
Yedeğimizde olan şaykalardan bir yiğit kafir kalyonuna ganimete girip, biz oradan ayrılınca anbarla kalmış olan kafir gemisine ateş vermiş. Diğer altı kalyon Sömbeki Adasına yakın gelerek beyaz bayrak çekip bir sandal indirdiler. Bu gelenler: "Bizim Riyale Kaptanımızı bize verin. On bin kuruş verelim. Büyük Kaptanımız ateşe yandı. İki oğlunu verin. kralımızın akrabasıdır. On bin kuruş daha verelim." dediler. Derhal reddettik. Bir yaylım top ateşi eip cehenneme gittiler. Ertesi sabah Gaza malları gaziler arasında kardeş gibi taksim olundu. Bizim fırkatemizde olan yetmiş bahadırımıza, 25 yolcu ve hakire beş gulam ve arkadaşlarımıza yüzer sulye riyal kuruş verdiler. Ama hakire, el altından elli altın, iki saat, bir altın kadeh verdiler.
SÖMBEKİ ADASI: 928 tarihinde Süleyman Han fethidir. Etrafı 25 mildir.
Evvelce üç kale imiş. Şimdi, deniz kıyısından uzak Malta y apısı bir kaledir. Ama içinde dizdarı, neferleri vardır. Kefereleri gayet bahadardır. Siyah manilefke şapka giyerler. Gayet güzel yüzüp, yüz kulaçtan sünger çıkarırlar. Batık gemilerden, eli ile koymuş gibi eşya çıkarırlar. Aralarında, yüz kulaç dalamayan keferelere kız vermezler. Ağızlarına zeytinyağı alıp denize dalarlar. Ağızlarındaki yağı bırakıp, deniz üstünde habbeler husule gelip, deniz dibinde bir iğne olsa parlak bir şekilde görünür. Bütün kefereler süleyman Han reayasıdır. Bütün kefereler fırkatecidir. Gemilerine asla korsan gemisi yetişememiştir. Frenkler bunları yakalayınca kebap ederler. Çünkü bunlar, frenk gemilerinin altına girip burgu ile gemiyi delerek batırırlar. kadınları beyaz tülbent katibi sargı sararalar. Bu adada bağ ve bahçe yoktur. Suları sarnıçtır.
Bu adayı seyredip on parça fırkate hazır oldu. On fırkate de Rodostan geldi. İki şayka yedeğe alınıp, uygun rüzgarda biz dahi avanta kürek deyip Rodos limanına vardık.
Çarşamba, Ocak 24, 2007
BUGÜN UĞUR MUMCU'YU ANDIK
Pazartesi, Ocak 22, 2007
ESKİDEN
Anamdan dinlediklerimden biri.
Dedem, (Anamın babası) 1881 de Datça’da doğmuş. İlkokuldan sonra Rodos’a bir Medreseye eğitim için gönderilmiş. (O yıllarda aynı medresede eğitim almış 20 Datçalı var.) Hem hoca hem öğretmen olarak eğitilmişler. Bu adamların dinlere ne kadar geniş açıdan baktığını burada anlatmam uzun sürer. Zaten anamın ağzından anlatacaklarım onun/onların hakkında bir fikir verecek sizlere…
Anamın anlattıkları:
“Bubam medreseyi bitirince Datça’ya dönmüş. Döner dönmez evlendirmişler onu. Eski Datça’nın ağası Gaba Osman’ın kızıyla. Evlendiğinden üç ay sonra Rodos’a çağırmışlar. Orada o zaman “Kanduri Camisi” diye anılan, sonradan adı Süleymaniye Camisi’ne çevrilen bir camide imamlık vermişler. Doğal olarak, yanında Annemi de götürmüş. 1902 de ben orada dünyaya gelmişim. Ailenin ilk çocuğu olduğumdan beni epey şımartmış olacaklar ki; iki yıl sonra Datça’ya döndüklerinde Anneannem bubama şunu demek zorunda kalmış: “Oğlum böyle bi çocuğu taa Rodos gibi yerden buraya kadar neden taşıdın? Tekneyle gelirken denize atıveseydin ya!...”
Benim yaramazlığım onu o kadar bunaltmış ki, bu cümleyi herhalde mecazi anlamda kullanmış olacak. Yoksa beni çok sevdiğini bilirdim.
Datça’ya döndükten sonra, bubam Karaköy camisinde imam, ilkokulunda da öğretmen olarak çalışmaya başladı. Yedi yaşımdayken anneciğimi kaybettim. Öksüz kalmıştım. Ben 8-10 yaşlarına geldiğimde Eski Datça’da yaşayan Rum kızlarıyla da arkadaşlık ediyordum.. En çok beraber olduğumuz kızlar ise Papasoğlu adıyla anılan Papasaki’nin üç kızıydı. Pazar günleri dışında hergün beraber oynadığımız üç kız, pazar günleri giyinir kuşanırlar, sanki bana nispet edercesine Eski Datça’nın üç kilometre uzağındaki kiliseye giderler. Tabii babaları ve anneleriyle. Akşama kadar da gelmezlerdi Bu arkadaşlarım bana, ayinden sonra orada piknik yaptıklarını anlatırlardı.. Bu yüzden Pazar günlerini sevmez olmuştum. Çünkü o gün en sevdiğim arkadaşlarımdan mahrum kalıyordum.
Bir cumrtesi akşamı çocuk aklımca bir plan yaptım. Sabah erkenden kalktım., toprağı suyla karıştırıp bir güzel kırmızı çamur yaptım. Papaz ve kızları bizim bahçenin kenarındaki yoldan geçerlerdi. Duvarın arkasına saklandım. Tam kızlar geçerken çamuru avuç avuç alıp kızların o güzel elbiselerine attım. Bir çığrışmadır gitti. Babaları hemen bizim eve yönelip bubama şikayete başladı. Ben kaçmıştım ama öğleyin eve gelince iyi bir ceza aldım bubamdan. İki gün evden çıkmama cezası. Bubam caminin imamı; papazoğlu kilisenin rahibiydi. Aralarından su sızmazdı.
Ertesi Pazar aynı planı tekrar uyguladım. Hapis cezam dört güne çıktı. Bubam bana 'Sen ne fermansız çocuksun' diye bağırıyordu. Üçüncü kere yaptığımda bubam bambaşka bir tedbirle geldi Papazoğlu’nun karşısına.:
'Papaz Efendi, kusura bakma. Ben bununla başa çıkamayacağım. Anasını kaybettik. Öksüz olduğundan daha fazla ceza veremiyorum.Bu benim kız senin kızları çok seviyor ve de kıskanıyor. En iyisi her Pazar kiliseye giderken sen bunu da al senin kızlarla o da gelsin,' dedi. İşte benim beklediğim de buydu. O günden sonra ben her Pazar günü Rum arkadaşlarımla kiliseye gider en arkadaki koltuklardan birine oturur ayini seyrederdim. Ayinden sonra da piknik yapardık…”.
O yıllarda 300 nüfuslu bir köyde Hristiyan papazla Müslüman hoca yan yana, dayanışma içinde... Bugün bile hala cami ve kiliseleri yan yana durmaktalar, Hızırşah yolunda...
Anam kiliseye gittiği için Hristiyan olmadı. 85 yaşındayken bile mevlüt okuyacak kadar dinine bağlıydı.
Bir de bugünlere bakın…
Dedem, (Anamın babası) 1881 de Datça’da doğmuş. İlkokuldan sonra Rodos’a bir Medreseye eğitim için gönderilmiş. (O yıllarda aynı medresede eğitim almış 20 Datçalı var.) Hem hoca hem öğretmen olarak eğitilmişler. Bu adamların dinlere ne kadar geniş açıdan baktığını burada anlatmam uzun sürer. Zaten anamın ağzından anlatacaklarım onun/onların hakkında bir fikir verecek sizlere…
Anamın anlattıkları:
“Bubam medreseyi bitirince Datça’ya dönmüş. Döner dönmez evlendirmişler onu. Eski Datça’nın ağası Gaba Osman’ın kızıyla. Evlendiğinden üç ay sonra Rodos’a çağırmışlar. Orada o zaman “Kanduri Camisi” diye anılan, sonradan adı Süleymaniye Camisi’ne çevrilen bir camide imamlık vermişler. Doğal olarak, yanında Annemi de götürmüş. 1902 de ben orada dünyaya gelmişim. Ailenin ilk çocuğu olduğumdan beni epey şımartmış olacaklar ki; iki yıl sonra Datça’ya döndüklerinde Anneannem bubama şunu demek zorunda kalmış: “Oğlum böyle bi çocuğu taa Rodos gibi yerden buraya kadar neden taşıdın? Tekneyle gelirken denize atıveseydin ya!...”
Benim yaramazlığım onu o kadar bunaltmış ki, bu cümleyi herhalde mecazi anlamda kullanmış olacak. Yoksa beni çok sevdiğini bilirdim.
Datça’ya döndükten sonra, bubam Karaköy camisinde imam, ilkokulunda da öğretmen olarak çalışmaya başladı. Yedi yaşımdayken anneciğimi kaybettim. Öksüz kalmıştım. Ben 8-10 yaşlarına geldiğimde Eski Datça’da yaşayan Rum kızlarıyla da arkadaşlık ediyordum.. En çok beraber olduğumuz kızlar ise Papasoğlu adıyla anılan Papasaki’nin üç kızıydı. Pazar günleri dışında hergün beraber oynadığımız üç kız, pazar günleri giyinir kuşanırlar, sanki bana nispet edercesine Eski Datça’nın üç kilometre uzağındaki kiliseye giderler. Tabii babaları ve anneleriyle. Akşama kadar da gelmezlerdi Bu arkadaşlarım bana, ayinden sonra orada piknik yaptıklarını anlatırlardı.. Bu yüzden Pazar günlerini sevmez olmuştum. Çünkü o gün en sevdiğim arkadaşlarımdan mahrum kalıyordum.
Bir cumrtesi akşamı çocuk aklımca bir plan yaptım. Sabah erkenden kalktım., toprağı suyla karıştırıp bir güzel kırmızı çamur yaptım. Papaz ve kızları bizim bahçenin kenarındaki yoldan geçerlerdi. Duvarın arkasına saklandım. Tam kızlar geçerken çamuru avuç avuç alıp kızların o güzel elbiselerine attım. Bir çığrışmadır gitti. Babaları hemen bizim eve yönelip bubama şikayete başladı. Ben kaçmıştım ama öğleyin eve gelince iyi bir ceza aldım bubamdan. İki gün evden çıkmama cezası. Bubam caminin imamı; papazoğlu kilisenin rahibiydi. Aralarından su sızmazdı.
Ertesi Pazar aynı planı tekrar uyguladım. Hapis cezam dört güne çıktı. Bubam bana 'Sen ne fermansız çocuksun' diye bağırıyordu. Üçüncü kere yaptığımda bubam bambaşka bir tedbirle geldi Papazoğlu’nun karşısına.:
'Papaz Efendi, kusura bakma. Ben bununla başa çıkamayacağım. Anasını kaybettik. Öksüz olduğundan daha fazla ceza veremiyorum.Bu benim kız senin kızları çok seviyor ve de kıskanıyor. En iyisi her Pazar kiliseye giderken sen bunu da al senin kızlarla o da gelsin,' dedi. İşte benim beklediğim de buydu. O günden sonra ben her Pazar günü Rum arkadaşlarımla kiliseye gider en arkadaki koltuklardan birine oturur ayini seyrederdim. Ayinden sonra da piknik yapardık…”.
O yıllarda 300 nüfuslu bir köyde Hristiyan papazla Müslüman hoca yan yana, dayanışma içinde... Bugün bile hala cami ve kiliseleri yan yana durmaktalar, Hızırşah yolunda...
Anam kiliseye gittiği için Hristiyan olmadı. 85 yaşındayken bile mevlüt okuyacak kadar dinine bağlıydı.
Bir de bugünlere bakın…
Hrant Dink İçin

Hrant Dink'in hunharca öldürülmesini protesto etmek için yarın, 23 Ocak 2007 Salı günü, saat 15.00 de, Ambarcı Cadeesi girişinde toplanıp Cümhuriyet Meydanı'na yürüyeceğiz. Datça'da yaşayan herkese duyurulur.
Artık "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" aymazlığından uyanıp, kendimize gelelim. Yoksa bugün onun, yarın başkasının, öbür gün kendi başımıza gelebilir bu menfur olaylar.
Pazar, Ocak 14, 2007
BİR GAZETE KÜPÜRÜNDEN
(Bir gazete küpüründen alındı.)
Bir gün insan "virgülü" kaybetti.
O zaman zor cümlelerden korkar oldu. Ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Bir başka gün “ünlem işareti”ni kaybetti. Alçak bir sesle ve tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu.
Bir süre sonra “soru işareti”ni kaybetti ve soru sormaz oldu.
Hiçbir şey, ama hiçbirşey ilgilendirmiyordu onu.. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi.
Birkaç yıl sonra “iki nokta üstüste” işaretini kaybetti.
Ve davranış sebebini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işareti” kalmıştı.
Kendisine has tek düşüncesi yoktu.
Son “nokta’ya geldiğinde düşünmeyi ve konuşmayı unutmuştu artık…
KANEVSKİ
Bir gün insan "virgülü" kaybetti.
O zaman zor cümlelerden korkar oldu. Ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.
Bir başka gün “ünlem işareti”ni kaybetti. Alçak bir sesle ve tonlamayı değiştirmeden konuşmaya başladı.
Artık ne bir şeye kızıyor, ne bir şeye seviniyordu.
Bir süre sonra “soru işareti”ni kaybetti ve soru sormaz oldu.
Hiçbir şey, ama hiçbirşey ilgilendirmiyordu onu.. Ne kainat, ne dünya umurundaydı, ne de kendisi.
Birkaç yıl sonra “iki nokta üstüste” işaretini kaybetti.
Ve davranış sebebini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işareti” kalmıştı.
Kendisine has tek düşüncesi yoktu.
Son “nokta’ya geldiğinde düşünmeyi ve konuşmayı unutmuştu artık…
KANEVSKİ
Cuma, Ocak 12, 2007
Yağmur Ne Zaman Yağacak?
Bu akşam kanalizos... pardon! kanallardan birinde haberleri izliyorum: "Kaçak yapıyı yıkmaya giden polisin üzerine taş yağdı." diyor spiker. Bir başka kanalda: "İsrail askerinin üstüne taş yağdı." haberini "Filistinlilerin üstüne kurşun ve bomba yağdı." haberi takip ediyor
Iraklı'nın üstüne de kurşun yağıyor...
Peki yağmur ne zaman yağacak. Adana'da yapılan dua, taş ve kurşun duası mı?... Yağmur duası değil mi?..
Iraklı'nın üstüne de kurşun yağıyor...
Peki yağmur ne zaman yağacak. Adana'da yapılan dua, taş ve kurşun duası mı?... Yağmur duası değil mi?..
Salı, Ocak 09, 2007
BUSH'UN NE KADAR TOPRAĞI OLACAK
Başkan Bush’un Toprağı Daha Büyük mü Olacak
Bir Şiirin Anlattıkları.
KARDEŞİM BİR PİLOTTU
Bir pilottu kardeşim.
Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.
Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.
Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen,
Derinliği bir elli.
Bir Şiirin Anlattıkları.
KARDEŞİM BİR PİLOTTU
Bertolt Brecht 1898-1956
Bir pilottu kardeşim.
Güzel bir günde emri geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.
Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.
Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen,
Derinliği bir elli.
Cumartesi, Aralık 23, 2006
FAKİR BAYKURT 1945
Fesleğen kokuluma
Fesleğen kokulum, seni rüyamda:
Kah testi elinde pınar yolunda
Bizim mahalleden geçer görürüm.
Kah yeşiller demet demet elinde
Bahçemizden derip kaçar görürürm.
Kah düğün gününde, şenlik yerinde
Ortada kıvrakça döner görürüm.
Kah bir kuşluk vakti serçeler gibi
Aşkımın dalında konar görürüm.
Kah Gartotlak'taki çadırınızda
Koyun, keçi, inek sağar görürürm.
Kah Gökbayır'daki taşın dibinde
Başımı dizinde okşar görürüm.
1945 Fakir Baykurt
Fesleğen kokulum, seni rüyamda:
Kah testi elinde pınar yolunda
Bizim mahalleden geçer görürüm.
Kah yeşiller demet demet elinde
Bahçemizden derip kaçar görürürm.
Kah düğün gününde, şenlik yerinde
Ortada kıvrakça döner görürüm.
Kah bir kuşluk vakti serçeler gibi
Aşkımın dalında konar görürüm.
Kah Gartotlak'taki çadırınızda
Koyun, keçi, inek sağar görürürm.
Kah Gökbayır'daki taşın dibinde
Başımı dizinde okşar görürüm.
1945 Fakir Baykurt
Salı, Aralık 19, 2006
GÖLGELİ ZAMANLAR
“1940'lı yıllardı. Köyden on onbeş kişi kadın erkek karışık Bedri Bey’in Çivril’deki tarlasına tütün çapasına gitmiştik. Şafaktan beri hepimiz başımızı kaldırmadan arı gibi çalışırken tepemize dikilen yakıcı güneşle birlikte bir de ağa, Bedri Bey dikilmiş ti ki, soluk alamıyorduk çalışmaktan. Sıcakta ter her tarafımızdan akıyor, ağa başımızda diye dinlenme molası veremiyorduk. Bizim köyden getirilen işçilerin dışında Ele’den, Eski Datça’dan gelenler de vardı."
Hızırşah Köyü’nden 78 yaşındaki Ahmet Balcı böyle anlatıyor…
Tütün tarlası bir iki gün evvel sulanmış, arıklar kaymak bağlamıştı. Biz işçiler bu kaymağı çapayla kırıyor, arıkları dolduruyorduk. O yıllarda herkesin saati olmadığından öğleye doğru güneş tepeye dikildiğinde tarlada çalışan herkesin gözü Çatma İni’nde olurdu. O gün biz de sık sık Gocadağ’a bakıyor öğle paydosunun geldiğini, Çatma İni’nin gölgeyle dolup armut şekline girmiş olmasından anlıyacaktık. Elleri arkasında, işçilerin arasında bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen Bedri Bey, beni çocuk gibi gördüğünden midir nedir –o zaman on iki yaşındaydım.- yanıma gelip tam başıma dikildi,
-'Olmuyor, olmuyor!' dedi sertçe, 'Tütünün dibindeki kaymaklaşmış toprağı çapanla tırmıklayıp öyle dolduracaksın arıkları!..'
-'Olmuyor, olmuyor!' dedi sertçe, 'Tütünün dibindeki kaymaklaşmış toprağı çapanla tırmıklayıp öyle dolduracaksın arıkları!..'
Hem yorulmuştum hem de acıkmıştım... Belki arasıra Gocadağ'a bakışıma kızmıştı. Çünkü ben, işe devam ederken, ara sıra Çatma İni’ne göz atıyordum. Çatma İni gölgeyle dolmuş, uzaktan bakıldığında Gocadağ’ın karnına sanki kara bir armut resmi asılmıştı. Biz Datçalılar da zaten “ İn gölgeyle doldu.” demez, 'İn’in gölgesi armut şeklini aldı” derdik. Yemek zamanının geldiğinden yüzde yüz emindik ama, Bedri Bey başımızdayken hiç birimiz ses çıkaramıyorduk. Bu yüzden canım burnumdaydı.Bedri Bey tekrar:
-‘Hadi bakalım devam et!’ deyince, o çocuksu cesaretimi toplayarak doğruldum, çapanın sapıyla ona, Gocadağ’ın karnında kocaman bir saat gibi duran Çatma İni’ni gösterdim. O, yelek cebinden saatini çıkardı, baktı ve saati yerine koyarken sordu:
-'Delikanlı, senin saatin mi var?'
-‘Hadi bakalım devam et!’ deyince, o çocuksu cesaretimi toplayarak doğruldum, çapanın sapıyla ona, Gocadağ’ın karnında kocaman bir saat gibi duran Çatma İni’ni gösterdim. O, yelek cebinden saatini çıkardı, baktı ve saati yerine koyarken sordu:
-'Delikanlı, senin saatin mi var?'
-'Var!’ dedim. Gocadağı işaret parmağımla gösterek, ‘hepimizin saati, bak orada...’
Tarlanın kenarında bağlı duran atına doğru yürürken, saatine yeniden bakarak:
-‘Saat 1’e geliyor, yemek paydosu,’ dedi.
Tarlanın kenarında bağlı duran atına doğru yürürken, saatine yeniden bakarak:
-‘Saat 1’e geliyor, yemek paydosu,’ dedi.
O gün inandım Çatma İni sayesinde işçi haklarımızı(!) da koruduğumuza. Ama, sadece öğle zamanları…
Bana bunları yukarıda resmi görülen arkadaşım, Hızırşah Köyü’nden Ahmet Balcı anlattı. Anlattıklarını üzerinde çalıştığım “Gölgeli Zamanlar” adlı öykümde kullanacağım.
Bana bunları yukarıda resmi görülen arkadaşım, Hızırşah Köyü’nden Ahmet Balcı anlattı. Anlattıklarını üzerinde çalıştığım “Gölgeli Zamanlar” adlı öykümde kullanacağım.
Perşembe, Aralık 14, 2006
FAKİR BAYKURT
DEMOKRASİ
Arpamızı buğdayımızı
almayacaklar elimizden
Oyumuzu alacaklar.
Fakir Baykurt 1952
--------------------------------------------------
UÇAK
Binde bir
Bi uçak geçer
Biz ağlarken, bizim köyün üstünden
O kadar alçaktan geçer ki
Damlarımıza bir karış yerden.
İnip duruverecek gibi olur
"Nicedir haliniz" diye
soruverecek gibi olur...
Binde bir
Bi uçak geçer
Biz yaşarken bizim köyün üstünden.
İnip duruverecek sanırız.
"Kaçar kile buğdayınız var" diye
Soruverecek sanırız.
FAKİR BAYKURT 1951
Arpamızı buğdayımızı
almayacaklar elimizden
Oyumuzu alacaklar.
Fakir Baykurt 1952
--------------------------------------------------
UÇAK
Binde bir
Bi uçak geçer
Biz ağlarken, bizim köyün üstünden
O kadar alçaktan geçer ki
Damlarımıza bir karış yerden.
İnip duruverecek gibi olur
"Nicedir haliniz" diye
soruverecek gibi olur...
Binde bir
Bi uçak geçer
Biz yaşarken bizim köyün üstünden.
İnip duruverecek sanırız.
"Kaçar kile buğdayınız var" diye
Soruverecek sanırız.
FAKİR BAYKURT 1951
Çarşamba, Aralık 13, 2006


Yılın ilk kuzusunu gördüm dün, Palamutbükü’nden gelirken. Bizim Koreli, keçilerin yanına birkaç koyun da eklemiş. Pembe Plaj dün epey kalabalıktı, koyun ve keçi kalabalığı. Arkadaşım Koreli’nin evi hemen koyunlardan yirmi metre yukarıda. Datça’ya gelip de Pembe Plaja gelenler hatırlarlar, o vadideki tek ev. Pembe Plaj, -Eski adıyla Gerence- kış aylarında da sessizliğe gömülmüyor. Koreli'nin koyun ve keçileriyle eski günlerini yaşıyor.
Salı, Aralık 12, 2006
Kendimin kendimle muhabbeti!
Çok sevdiğim bir yazı; belki kendimi içinde bulduğumdan...
"Sunlari bir araya toplayayim. Bir güzel muhabbet edelim" diye düsündüm. Mutfak isinden de anlarim. Donattim sofrayi. Bayagi ugrastim. Hepsinin, ayri ayri ne yemekten, ne icmekten hoslandigini iyi bilirim. Bayagi da para gitti.
Birinin yedigini öbürü yemez. Ötekinin ictigini beriki icmez. Dört kisilik sofra kurdum. Mumlari da yaktim. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatirladim. Müzigi de ayarladim. Geldiler. 20 yasinda ben, 35 yasimda ben, 40 yasimda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden Yirmi yasimi, otuz bes yasimin karsisina oturttum. Kirk yasimin karsisina da, ben gectim. Yirmi yasim, otuz bes yasimi tutucu buldu. Kirk yasim ikisinin de salak oldugunu söyledi.
Yatistirayim dedim. "Sen karisma moruk" dediler. Büyük hir cikti. Komsular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yasim kirk yasima bardak atti. Evin de icine ettiler. Bende kabahat. Ne cagiriyorsun tanimadigin adamlari evine.
Ali Poyrazoglu
"Sunlari bir araya toplayayim. Bir güzel muhabbet edelim" diye düsündüm. Mutfak isinden de anlarim. Donattim sofrayi. Bayagi ugrastim. Hepsinin, ayri ayri ne yemekten, ne icmekten hoslandigini iyi bilirim. Bayagi da para gitti.
Birinin yedigini öbürü yemez. Ötekinin ictigini beriki icmez. Dört kisilik sofra kurdum. Mumlari da yaktim. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatirladim. Müzigi de ayarladim. Geldiler. 20 yasinda ben, 35 yasimda ben, 40 yasimda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden Yirmi yasimi, otuz bes yasimin karsisina oturttum. Kirk yasimin karsisina da, ben gectim. Yirmi yasim, otuz bes yasimi tutucu buldu. Kirk yasim ikisinin de salak oldugunu söyledi.
Yatistirayim dedim. "Sen karisma moruk" dediler. Büyük hir cikti. Komsular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yasim kirk yasima bardak atti. Evin de icine ettiler. Bende kabahat. Ne cagiriyorsun tanimadigin adamlari evine.
Ali Poyrazoglu
Perşembe, Aralık 07, 2006
DATÇA'dan İKİ PORTRE (Yeniden)


İKİ ADALI
Datça’dan Sömbeki Adası’na baktığınızda, bu adanın tam güney ucundaki burundur, “Miskin Burnu.” İşte o burun, geçmiş yıllarda biz Datçalılar için “Umut burnu”ydu. İlkönceleri kurak, daha sonraları savaşlı yıllar. Yerel dilde “Alaman Harbi…” Kuraklık, kıtlık ve karneyle ekmek yılları… İnsanların gözü Miskin Burnunda. Miskin Burnu’nun uzaklığı Datça’ya on iki mil kadar. Akdeniz tarafından gelen tekneler Miskin Burnu’nda görülür ilkönce. Orada görünen yelkenliyi, bir iki voltadan sonra bilirdik, kimin teknesi olduğunu: Selim Kaptan mı? Nebil Kaptan mı? Şükrü Kaptan mı? yoksa Adem Kaptan mı? Bu teknelerde motor olmadığından volta vurarak gelirlerdi rüzgar üstüne. Birinci voltada Guruca Bük önlerine, ikinci voltada Bindallı Çiftliği’ne, Üçüncüsünde Emecik altı ve oradan Datça İskelesine girerlerdi. En kolay da Nebil Kaptan’ı tanırdık. En sık sefer yapan oydu ve rüzgarı en iyi kullanan oydu. Çünkü, Nebil Kaptan ekmeksiz kalanlar için ekmek demekti. Tahılsız kalanlar için de tahıl, yani, fasulye, nohut, pirinç vs… Kereste de getirirdi. Orta büyüklükte bir yelkenliydi teknesi. Motoru yok… Yelkenle gidip geliyordu, Antalya’ya, Finike’ye; yani, bereketli topraklara… Taa oralardan Marmaris’e, Datça’ya, Bodrum’a yiyecek taşırdı…
Nebil Kaptan’ın kayığı yelkenli dedik. Böyle olunca kayığın Antalya’dan Datça’ya gelmesi için rüzgar gerek. Bazen Akdenizde rüzgar günlerce durur. Nebil Kaptan da Akdeniz’in ortasında durur. Bazen rüzgar fırtına olur; Nebil Kaptan bir Limanda bekler. Yarımada’nın insanı da ekmek bekler. Demek ki o yıllarda Datça’nın ekmeği hep rüzgara bağlıydı… Nebil Kaptanın yelkenlerinin de, yeldeğirmenlerinin yelkenlerinin de rüzgarla dolması gerekiyordu, ekmek bulmak için.
Aynı yıllarda Eski Datça’da fırıncılık yapan bir Rodoslu vardı. Adı şevket… Tertemiz giysilerinin üstüne leke kondurmayan, tıknaz, beyaz tenli, kolundaki balık dövmesiyle tipik bir Adalı. Yıllar evvel, askerliğe gitmeden, küçük bir yelkenliyle Rodos-Datça arasında taşımacılık yaparmış. Fırtınalı bir günde teknesini batırmış, bir daha denize dönmemiş. Bahriye askeri olup İstanbul’da Saray Muhafız takımına düşmüş. Orada Saray bandosuna almışlar, eğitip borazancı yapmışlar. Sarayda dokuz yıl borazancı başı olarak askerlik yapmış. Keyfi yerinde olduğu zamanlar arkadaşlarına Saray’ı ve askerlik anılarını anlatırken ellerini ağzına tutatarak borazan çalardı ki, nasıl çalardı. Çarşı dik kulak kesilirdi onu dinlemek için. Yüksek sesle konuştuğundan biz çocuklar da uzaktan duyardık anlattıklarını.
Tekrar tekrar anlattıklarının içinde iki olay hep aklımdadır: Her Cuma günü camiye törenle giden Padişah’ın, Saray Bandosu’yla nasıl uğurlandığı ve geçtiği yerlerde toplanan halkın “Padişahım çok yaşa!” diye bağırarak nasıl tezahürat yaptıkları ve daha ilginç olanı –ki o zamanlar çocuk aklımızla, bize çok ilginç gelmezdi, - 1913 Yılı, 11 Haziran günü, Harbiye Nazırı Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın, Beyazıt’dan gelirken Çarşıkapı’da arabasının içinde öldürülüşüne çok yakından şahit oluşuydu.. Bu olay, Şevket Kaptan’ı o kadar derinden etkilemişti ki, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülüşünü her seferinde noktası noktasına hiç değiştirmeden anlatırdı.
Şevket, askerliğinden sonra Eski Datça’dan evlenince oraya yerleşti. Evinin önündeki fırında ekmek yapıp çarşıdaki dükkanında satardı. Daha sonraları Çarşı içinde bir fırın yaptı ve fırıncılığa burada devam etti.. Ekmek dedikse köy ekmeği değildi yapılıp satılan. Has undan yapılma “has ekmek…” Datça ağzıyla “has halka.” O zamanlar insanların özlem duydukları, kuru kuru yedikleri, misler gibi kokan ekmek. Gurubu 60 para. Gurub ekmek dediğimiz bir bütün ekmeğin sekizde biri. Çeyrek ekmek üç kuruş. Ve böylece senelere göre değişen fiyatlar ama; koku aynı; Miss gibi… Yerli ekmek daha esmer. O evlerdeki fırınlarda yapılan sıradan arpa ekmeği, bazen buğday ve arpa karışık, bazen darı ekmeği. Bir de evlerde günlük yapılan “tepitme.” Hergün yerli ekmeği yiyince insanlar özlerdi has ekmeği. Bayramları iple çekerdik; harçlıklarımızla has ekmek alıp yiyeceğiz diye.“Has ekmek” deyince aklımıza Şevket Amca gelir; Şevket Amca’nın aklına da Nebil Kaptan gelirdi belki…Nebil Kaptan Giritli, Şevket kaptan Rodoslu. Türkçelerindeki şive Datça şivesinden ayrı; "kırık türkçe" mi diyelim, yoksa “ada türkçesi” mi? Giyimleri kuşamları da ayrı, yaşam tarzları da… Ticaret anlayışları daha başka.O yıllarda Datça yarımadasına para yılın belli zamanlarında girerdi. Mesela, en önemli para palamut mahsülü satıldığı zaman. Palamut deyince, aklınıza palamut balığı gelmesin. Meşe palamudunun mahsülüdür, Datça’daki palamut. O zamanlar deri ve boya sanaayiinde kullanılırdı ve iyi para getirirdi. Düğünler, dernekler, ödemeler hep palamut satıldığında yapılırdı. Doğal olarak Şevket Amca’ya halk borcunu o zaman öder,. Şevket de Nebil Kaptan’a borcunu o zaman ödeyebilirdi..Nebil Kaptan’ın teknesinde motor olmadığından mazota gereksinimi yoktu. Onun Akdeniz’de esecek rüzgara gereksinimi vardı. Esmediği zamanlarda kaptanın yolu gözlenir, ‘Marmaras’a, (Eskiden Marmaris denmez, “Marmaras” denirdi.) Fethiye’ye gelmiş mi diye o zamanın yöntemleriyle soruşturulurdu kaptan... Eğer Marmaras’a kadar gelmişse, işte o zaman Miskin Burnu’nu gözlemeye başlardık biz Datçalılar. Miskin burnunda nokta kadar görünen her yelkenlinin bir müddet yolu gözlenirdi. Bir iki voltadan sonra anlaşılırdı teknenin kimin teknesi olduğu. Nebil Kaptan olduğu anlaşılınca hemen Eski Datça’daki Şevket ‘e “Nebil Kaptan geliyor” haberi ulaştırılırdı.Un, fasulye, pirinç, çuvallarını İskele’den Datça’ya taşımak için eşekler, atlar limana Şevket Amca tarafından gönderilirken, bir de at gönderilirdi, Nebil Kaptan’ın emrine. Bir kişi de eşeğiyle Kargı’ya Hamit Ağa’dan bir oğlak getirmesi için gönderilirdi. Şevket’le Hamit Ağa’nın sıkı bir dostluğu olduğundan oğlağın bedeli her zaman bir ufak şişe rakıydı. Şevket raftan iki şişe rakıyı alır adamın heybesinin gözlerine kor gönderirdi. Bu iki şişe rakının anlamı, “iki oğlak istiyorum.” demekti. Oğlağın biri Nebil Kaptan için kesilir, diğeride ilerideki günler için tutulurdu. Kaptan için oğlak kesilmesi adeta bir gelenek halini almıştı.Kayığının içinde bir tayfa gibi gördüğünüz Nebil Kaptan’ı, karaya çıktığında tanıyamazdınız. Üstündeki takım elbise; mevsim yaz ise krem veya beyaz, tek leke yok... Başta melon şapka ve elinde dekor olarak taşıdığı bir baston., pırıl pırıl parlayan pabubuçlar… Tekneden çıkar, atına biner doğruca Şevket’in fırınına gelirdi. Şevket onu dışarıda karşılar. İlk soru: -“Nerelerdesin bre Nebil Kaptan, merak ettik seni.”Nebil Kaptan'ın cevabı::-“Boceleme bre Şevket Kaptan, boceleme.” Bu bir denizci deyimi;“rüzgar yoktu bocaladım” anlamındaydı… Şevket de eskiden kaptanlık yaptığından bu terimleri kolay anlardı. Nebil Kaptan’ın paraya ihtiyacı varsa, bunu sözle söylemezdi. Aralarında paradan konuşmayı ayıp sayarlardı. Ama, “paraya gereksinim var” demenin de, “şimdilik param yok, bekle” demenin de bir yöntemini bulmuştu bu iki adalı .Nebil kaptan dükkana girince melon şapkasını çıkarıp duvardaki askıya asmaz, tezgahın üstüne ağzı yukarı gelecek şekilde bırakırsa, bu “biraz ödeme yapabilir misin?” anlamına gelirdi. O an parası varsa Şevket Kaptan, sohbet arasında parayı şapkanın içine bırakırdı Yemek sonunda dükkandan çıkarken Nebil Kaptan, şapkasını ve parayı alır, hesabını teknede yapardı. Dükkanda ne para sayılır ne de konuşulurdu. Eğer Şevket ödeme yapamayacaksa ağzı yukarı bakan şapkayı alır, sert bi tavırla ters kapatırdı. Bu da, “Şu an param yok." anlamına geldiğinden, Nebil Kaptan hiç sesini çıkarmaz, yiyip içmeye devam ederlerdi.. İki adalının arasında 15-16 sene süren bu ticaret süresince her ikisi de alacak verecek lafını etmediler.İkinci Dünya Savaşı yıllarında Datca, Marmaris ve Bodrum sahillerine civar adalardan yüzlerce mülteci gelirdi. Bu mülteciler hepsi Bodrum’da kampa alınır, daha sonra teknelerle Kıbrıs’a gönderilirlerdi. Bu taşıma işine Nebil kaptan’da girdi. Böyle bir seferde Nebil Kaptan, Antalya kıyılarında kayığını kayalara bindirerek, dokuz mültecinin ölümüne sebep olmuştu. Bu yaptığı kaza yüzünden gururu kırılmış duruşmalarda kendini savunmak bile istememiş.. Hatta derler ki; Nebil Kaptan'ın suçsuz olduğuna inanan hakim, ama içinde bulunduğu şartlarda suçlu görüldüğü için yardım edemeyince bir duruşmada uyarmak istemiş: "Bişeyler yap bre Nebil Kaptan, bişeyler." deyip kaptanı harekete geçirmek istemiş, derler. Bu, bugünlere kadar halkın ağzında dolaşan bir söylentidir. O kaza yüzünden iki yıl ceza evinde kalmış, çıktıktan sonra da bu kazayı gurur meselesi yaparak kaptanlığa veda etmişti.Şevket Bora ise Eski Datca’daki fırınını çalıştırmaya devam etmiş, daha sonraki yıllarda İskele Mahallesi’ne taşınarak bir lokanta açmıştı. İskele Mahallesi’nin tek lokantasıydı; Kuru Fasulyesi ve taze balığıyla meşhurdu… Şevket Bora Datça’da; Nebil Kaptan ise geniş bir bölgede, Antalya’dan Bodrum’a kadar, kalıcı bir iz bırakarak geçip gittiler… İki Adalının adı da hala yöre insanlarının dillerinde dolaşır durur.İşte bugün de benim dilimdeydi…
Nihat Akkaraca
Pazar, Aralık 03, 2006
Bir Anı

TUZSUZ PELİZE*
Nihat Akkaraca
“Bu deyim de nereden çıktı şimdi durup dururken,” diyenler çıkacaktır. Böyle diyenler veya düşünenler yerden göğe kadar haklı sayılırlar. Gerçeken durup dururken nereden geldi bu aklıma şimdi. Çok önemli bir deyim de değil. Bana bunu Eski Datça yaşlılarından Hamdi amca anlatmıştı. Ara sıra aklıma gelir, geldiği gibi de gider.
Yaşasın şu blogspot edinme fırsatını bize verenler. Ben de aklıma gelmişken buraya yazar bırakırım “Tuzsuz Pelize”yi:
Kahvede kendisiyle laflarken, Hamdi Amca’ya birisi şakanın dozunu kaçırarak takılmıştı da, o da adamın arkasından söylemişti bunu: “Tuzsuz Pelize...”
O da ne demek, dercesine yüzüne bakınca:
-“Duymadın mı hiç? Eskiden tutarsız, patavatsız insanlara derdik,” dedi. Ve Anlattı:
-“Biz delikanlıyken akşamları olsun, yağmurlu havalarda olsun gayvelere gitmezdik. gayvelere bubalarımız ve dedelerimiz giderdi. Gadınlar da yağ gandilli fenerlerini yakarlar, evlere birbirlerine misafirliğe giderlerdi. Ee! Biz Eski Datça’nın delikanlıları da sokakta kalacak değildik ya. Biz de köy odasında toplanır, yakardık ocağı, otururduk karşısına, kızları konuşurduk, sevdaları konuşurduk, işleri konuşurduk. Laf bitince de aklımıza yiyecek gelirdi. Hadi bakalım bişeyler yiyelim derdik. Evlere gider kavrulacak veya pişirilecek bişeyler getirir eğlenirdik Bazen payam, bazen nohut kavurur, bazen, çok soğuk havalarda susam helvası yapardık. Bazen de kuru incire talim ederdik. Gençlik işte...
Bir kış günüydü. Üç gündür durmadan püsen püsen yağıyordu yağmur. Kimse tarlaya, çifte çubuğa gidememişti. kaç gündür odada otur otur canımız sıkıldı. Birisinin aklına nereden geldiyse pelize gelmiş. ‘Hadi pelize yapalımın,’ dedi.
-‘Allah, Allah! Nereden çıktı şindi pelize? İçinizde hiç pelize yapan var mı?’ diye birisi sorunca diğeri atıldı:
-“Ben, anam yaparken gördüydüm. Siz malzemeyi getirin ben yapıveren,” dedi.
İki kişi gittiler, pelize yapılacak malzemeleri evlerinden getirdiler. Bize pelize yapacak arkadaş sıvadı kolları, koyuldu işe. İşinin ortasında hepimizin yüzüne aval aval bakışından anladık bişeylerin yanlış gittiğini. ‘Ne oldu Osman, neye öyle afalladın?’ diye sorunca:
-‘Yahu arkadaşlar, benim unuttuğum bişey var, pelizeye tuz atılır mıydı, atılmaz mıydı bilemiyorum, ne yapacağız şimdi?’ diye sızlandı. İçimizden en genç olanına:
-‘Hadi bakalım, delikanlı! Eve kadar git, anandan öğren gel, pelizeye duz atılıyor mu atılmıyor mu?’ dedik. Delikanlı yağmuru bahane ederek pek gitmek istemedi ama, biz çıkışınca gönülsüz kalktı gitti. Fakat iki dakika geçti geçmedi, geri geldi ve daha kapıdan girerken bağırdı:
-‘Pelizeye duz atılmazmış...’
Yerine oturmaya çalışırken sordu arkadaşlar:
-’Ülen! sen beş dakikada nasıl gittin geldin eve, gitmedin de kafandan mı atıyorsun yoksa?’ dediklerin de:
-‘Valla ağalar, eve gitmeye mahal galmadı. Şuradan tam sokağa çıkıverince bizim mahalleden Fatmana’yı gördüm. Yağmurun altında kıvrakça yürüyordu. Islanmış entarisinin içinde yürüdükçe bıngıl bıngıl ediyordu bedeni. Dayanamadım laf attım. Aklımda hep pelize vardıya:
-“Gız ne güzel bıngıldıyor öyle her tarafın, ‘duzsuz pelize’ gibi, deyividim. Benim yüzüme bakmadan:
-‘patavatsız! Pelizenin duzlusu da mı oluyo?’ diyerek yürüdü gitti. İşte gız öyle deyince anladım pelizeye duz katılmayacağını. Anama gitmeye gerek kalmadı” dedi delikanlı... "
Bunları anlattıktan sonra biraz duraklayan Hamdi Amca, Ona takılan adamı göstererek:
İşte Nihatçıım, o gündenberi bunun gibi patavatsızalara biz, "Duzsuz Pelize" deriz diyerek içini dökmüş oldu.
Yazdıktan sonra dikkatimi çeken bişey oldu burada: Öyküdeki bütün kahramanlar gerçekten "Patavatsız." Hamdi Amca hariç...
*Nişastadan yapılan bir çeşit hafif bir tatlı
Pazar, Kasım 26, 2006
Datça'da ağaçlandırma başladı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


