ŞEF SUSADI
Kızılderili Büyük Şef, aile fertleri, çoluk çocuk trenle yolculuk yapıyorlardı. Bütün bir aile neredeyse kompartımanı doldurmuşlar, uyur uyanık uzun bir yolculuğun sonuna yaklaşıyorlardı. Şef, çöl ikliminin etkisiyle sık sık susuyor, sırtındaki torbasından çıkardığı, ağaçtan yapılmış tası karısına doğru uzatıp:
-Büyük Şef susamak, diyordu.
Kadının tas dolusu getirdiği sudan içebildiği kadar içiyor, kalan kısmını da çocuklar içerken tas elden ele dolaşıyordu.
Gene böyle kısaca kestirdiği bir uyuklamadan sonra torbasına davrandı. Ağaçtan yapılma tası çıkarıp karısının gözüne doğru uzattı ve:
-Büyük Şef susamak, dedi.
Karısı büyük bir saygıyla tası alıp kompartımandan çıktı. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra boynu bükük, kompartımanın kapısında göründü. Üzüntülü bir yüz ifadesiyle:
-Büyük Şef biraz beklemek, sonra su içmek, dedi,
Karısının yüzüne “O da nedenmiş?” der gibi bakan Şef’e boş tasla gelişinin sebebini anlattı:
-Su çukurunun üstünde beyaz adam oturmak, dedi...
Salı, Nisan 17, 2007
Cumartesi, Nisan 14, 2007
BUGÜN DATÇA'NIN PAZARI
Bu sezon ilk gelişleri. Symililer biraz sonra geliyorlar. Bütün arkadaşlar, cümbür- cemaat. Kostas, Gianni, Hugo, katerina, Vasili, Michail... Limana gidiyorum. karşılamaya...
Cuma, Nisan 13, 2007
Eski Datça'da Bir Deyim ve Öyküsü
“SOLAKLAR’IN ÇAPASI”
Hemen hemen her evin avlusunun bir kenarında az çok, güzelce istiflenmiş, bilek kalınlığında veya kalın ağaç gövdelerinden yarılmış yarma meşe odunları olurdu. Bunlar soğuk günlerde evi ısıtmak ve yemek pişirmek için kullanılırdı. Bu tür odunlar evin erkeği veya varsa genç oğlu tarafından yapılırdı. Başka bir köşede kuru, ince ağaç dallarından yapılmış odun yığını bulunurdu. Buna “yalankı denir, daha çok evin kadını tarafından tarlalardan veya dağlardan toplanıp getirilirdi. Bu yalankıların yanındaki yığın ise geven[1] yığınıdır. Yalankı dediğimiz odun çok çabuk tutuşup iyi alevi olduğundan acil pişirmelerde kullanılırdı; örneğin, evin kadını sabahleyin acele olarak tepitme[2] yapmak isterse bu yalankıları gevenin küçük bir dalıyla tutuşturur, bir dakikada ocaktaki ateş, herhangi bişeyi pişirmeye hazır olur. Geven dediğimiz bu tutuşturucu da gene evin kadınları tarafından köye yakın yerlerden, mesela Eski Datca’da Çamlı Belen’den kazılırdı. Çoğunlukla dul kalmış kadınları görürdük, sırtlarında yalankı veya gevenle , iki büklüm olmuş, yorgun fakat yüzüne vurmuş mutluluğuyla evine doğru giden daracık Datça sokaklarını adımlarken. Bu yalankı veya geven getirme işi onlar için bir kıra çıkma, nefes alma fırsatı veya bir kır gezisi bahanesi olurdu. Kocası olan bir çok kadın da geven veya yalankı yapmaya kendisi gider bu işi kocasına yük etmezdi.
Yalankı yapmada kesici bişey kullanmaya gerek yoktur, ince, kuru dallar elle kırılarak yapılır. Geven dikenli olduğundan mutlaka bir çapayla kopartılırdı yerden. İşte o eski günlerde Eski Datça’nın yukarı mahallesinde oturan bir karı koca, bu karı kocanın, kocası askerde olan bir de gelinleri vardı. O zamanlar soyadı kullanılmadığından her ailenin bir lakabı, yani takma adı olurdu. Bu aileye de “Solaklar” denirdi. Hiç sanmam ki bunlara rastgele “Solaklar” denmiş olsun. Mutlaka geçmişte soylarından biri solak idiyse millet ne desin? Zaten herkes bir takma ad alınca ortalıkta bolca takma ad kalmıyormuş o zamanlar. Salaklar diyecek halleri yok ya. Takma ad üreten bir fabrika da yok ki alıp takacaksın adama…
Solakların komşusu olan Hacı Amad’ın karısı bi gün gevene gidecek oldu. Geveni sırtına bağlayacak ipi yerinde buldu ama, ara tara çapayı bi türlü bulamıyordu. Çapayı kocasının tarlaya götürmüş olabileceğini düşünerek, aramaktan vazgeçti. Eh! Gider komşulardan isterim bi çapa diyerek Solaklar’a geldi. Solaklar, karı koca tarlaya çalışmaya gitmişlerdi. Evde gelinleri Dudu vardı. Dudu’ya kendi çapalarını bulamadığını söyledi ve onların çapasını istedi. Solakların gelini hiç tereddüt etmedi.
“Komşu komşuya her zaman muhtaç, neye vermeyeyim” diyerek ıvır zıvırın bulunduğu, evin bitişiğindeki dama girdi. Elinde bi çapayla çıktı ve bekleyen komşusu Raziye kadına vererirken,
“Hadi gomşu, golay gelsin sene” dedi. Komşu kadın Raziye, ipi doladı beline, güzelim kazmayı aldı eline, yollandı Çamlı Belen’e. Daha önceleri de gittiğinden iyi gevenin nerelerde olduğunu bilirdi.
Gevenlerin içine girip de ilk kazmayı vurduğunda farkına vardı Solaklar’ın çapasının ne kadar iyi olduğunu. köküne dokunur dokunmaz kesip alıyordu koca köklü gevenleri. Bi solukta yaptı bir sırt yükü geveni. Eve gelip yükünü indirir indirmez götürdü verdi çapayı Solaklar’a. Solaklar’ın gelini Dudu, aldı çapayı koydu nereden aldıysa daha önceki yerine.
Fakat komşu kadın Raziye’nin dili durur mu? Nerede geven lafı edilirse hemen başlıyordu anlatmaya Solaklar’ın çapasını. Yok, öyle kesermiş ki geveni, hiç vurmaya hacet yokmuş. Yok, bi sırt yükü geveni iki solukta yapıvermiş de, böyle iyi çapa hiç görmemiş de… Çapanın ününü duyan konu komşu merak eder oldu Solaklar’ın çapasını. Ne zaman geven kazmaya gideceklerse başladılar Solaklar’ın çapasını istemeye. Konuşuldukça Eski Datça’ya yayıldı Solaklar’ın çapasının ünü.(Pardon. O zaman Eski Datça denmezdi ki oraya. Dadya denirdi. Çünkü Datça’nın yenisi yoktu henüz.) Karı koca Solaklar hep tarlada olduklarından gelinleri Dudu, severek veriyordu çapayı isteyene. Çapanın ünü yayıldıkça Dudu’nun hoşuna gidiyor ve tereddüt bile etmiyordu vermek için. Zaman zaman çapa evde olmuyor, geri çevirdiği komşu kadına; “öğleden sona gel, çapa gelirse alırsın” diyordu.
Bir kış günüydü, yağmur püsen püsen aralıksız yağıyordu. Solaklar karı koca o gün tarlaya gitmediler. Evin adamı Osman boş durmayı sevmezdi. Çoktandır aklındaydı; evin avlusunda duran kocaman meşe kütüğünden sürgü yapacaktı. Tam havası diye düşündü. Evin bitişiğindeki dama girerek baltasını aramaya başladı. Yıllardır hep yerinde bulduğu baltayı bulamıyordu. Öfkelenerek bağırdı gelinine:
-Gız Iraziye! Burada bi baltamız olacaktı, yok ortalıkta, hangi ceenneme godun baltayı?..
Gelin, koşarak geldi sundurmanın kapısına kadar ve sordu:
-Hangi baltayı sorukdurusun buba? Orada balta yoktu, bi çapa vardı, unu da gomşula durmadan alıkduru, eve geldiğimi va bizim çapanın. Öyle metediyorla ki…
-Aahh benim aptal gelinim, o senin eve gelmiyor dediin çapa deel, baltaydı o balta! Ne de güzel bilemiştim ben unu. Git kim aldıysa kap da gel, hadi çabuk ol!
Osman hâla bilmiyordu baltasının geven kazmada kullanıldığını. Baltayı ödünç alanların ağaç yontmak için aldıklarını sanıyordu. Biraz sonra balta elinde avlu kapısından içeri girdi Raziye gelin. Osman baltayı adeta kaptı gelinin elinden ve dikkatlice bakmaya başladı baltanın ağzına. İlk bakışta farkına varıp bastı feryadı:
-Gız ne bu baltanın hali? Ne yapmışla bunuynan? Bunun ağzı bizim çapadan da kötü olmuşa…
Gelin saf saf sormaya başladı.
-Bu bizim çapa değil miydi, buba?
Ahh benim salak gelinim, ahh! Solakların Salak gelini mi desem ben sene… diye yakınmaya başladı Solaklar’ın Osman.
İşte o günlerden beri Datça’da hangi alet ödünç alınarak elden ele dolaşırsa ona “Solakların çapası gibi” derler. Bir de, hangi balta körelmiş, kesmezse ona da, “Solakların baltasına dönmüş” derler…
Bugün artık “Solaklar’ın Çapası” deyimi olsun, geven kazma, yalankı toplama gibi şeyler unutulmaya yüz tutmuş olmasına karşın, yukarıda resimde gördüğünüz gibi köylerde hâla geven ve yalankı yapma işi devam ediyor.
[1] Dağlarda veya tepelerde diz boyu büyüyen dikenli bir çalı. Çabuk tutuşduğundan ocakta ateşi başlatmada kullanılır. Burada “geven” dedim ama Datca’da ona “kefen” derlerdi.
[2] Tepitme: Günlük olarak sac üzerinde yapılan, yufkaya benzer bir ekmek.
Pazartesi, Nisan 09, 2007
GULAK VE SÜPER TORUN
Dört masası, topu topu on beş sandalyesiyle küçücük, sevimli bir pastane. Tabelasına “Damak Tadı” yazmışlar ama ben “Sempati” diyorum. Öyle diyesim geliyor. Belki işleten çiftin çok sempatik oluşları bu çağrışımı yapıyor bende. Temiz mi temiz, hertaraf pırıl,pırıl… Kumluk Plajı’na yakın. Datça’da yaşayanlar bilirler. Hani, turizm sezonunda takıcıların sergilerini açtıkları, trafiğe kapalı olan sokakta.
Öğleden evvel oturup, orada bi çay veya kahve içmeyi seviyorum. Ara sıra “Gulak”ı da görürüm orada. Gulak, çalışmadığı için, Eski Datça’da oturmasına karşın, sık sık İskele’ye gezmeye gelir. Pastanenin sahipleri karı-koca, daha önce Eski Datça’da lokanta işletirken tanımışlar onu. Her gelişinde çayını, pastasını ikram ediyorlar ona. Bu Gulak, hani şu Can Yücel’in birkaç şiirinde adı geçen, Gulak… Can Yücel şöyle yazmış:
I
Güneş yanığı dazlak kafasını kaşıyarak
Kahvede deyip durdu Gulak:
O goca memeli gızın goynuna giresen
Göyceğiz gaplıcasına girmiş gader olasın!
II
Bakkal Hasan’ın orda
Gulak daha önce gelmiş dükkâna
Bene bi guru fasule, dedi
Buz dolabından ossun!
Ben de kuru fasulye buz dolabında
Ne arıyor? diye sordum.
Biz şaraba guru fasule deriz, dedi.
VIII
Elli metrodan fazla yürüyene
Dizlerim geriliyor,
Antepli hekim garıya çıktım,
Sen iflah olmassın dedi bana
İlâç da gâr etmez bu derde
Sen bu sancıyla ölene kadar sürünecen
Sen siyaset olmuşun dedi kesti
Ben de ağnamadım nerden bildi
Bizim köpeğe “Demokrat” dediğimi.
İşte, yukarıda şiirlerde adı geçen Gulak bu. Bu sabah pastaneye vardığımda Gulak’ı oturuyor buldum, yalnız başına bir masada. Ben de laflayacak birini arıyorum zaten, Kendi kendime,“bulduk laflayacak adamı,” dedim. Masaya iliştim. Elimdeki kitabı görünce o açtı lafı:
-Kitap mı okuyacan?
-Burada değil, evde okurun, dedim.
-Sen de okurmusun, bazen?
-Yok, ben okuma bilmem.
-Yapma yahu! Bir harf de bilmen mi?
-Hiç bilmem!..
-Peki, hiç öğrenmek istemedin mi?
-Hiç… ne yapaan okuyuk da.
-Allah, Allah! İlginç. Gözüne bazen yazılı bi tabela çarpar veya bi yerde ilgini çeken bi resim görürsün, altında yazı vardır, hiç merak etmez misin, ne yazıyor burada acaba diye? Okuyamadığın zaman bi eksiklik duymaz mısın?
-Yoo. Öyle bişey hiç aklıma gelmedi şindiye gada…
-Harika valla. Bi açıdan bakınca fena bişey değil. Kafan ebür cübürle dolmuyor. Gazete filan okumayınca, bizim canımızı sıkan haberlerden haberin olmuyor... Ama, televizyona bakasın akşamları, değil mi? Hani haberle filan…
-Yok, Nihatcıım, filimle olu, una bakarın, başkasına bakmam. Hani şu hoş filimle olusa, şarkılı şennikli… Bide, Telli Volli, var ya, işte una…
-Tele-Vole mi diyeceksin?
-Her neyse işte o. Ben telli Volli derin.
-Eee! Evde hanımın falan varsa senin tele-Vole’ye bakmana izin verirler mi? Biz dizi izleyeceğiz, demezler mi?
-Desinle… Gumanda bende olu hep. Emme torun olusa bizde, işte o zaman seyredemem.
-Senin torun… Dur bakayım. Mert değil mi? Hani şu mavi gözlü çocuk, biraz hiperaktif gibi.
-Ne aktif gibi, ne?..
-Boşver yahu, hani biraz süper demek istedim.
Süper deyince yüzü güldü, sevindi Gulak. Gülerek:
-Öyle valla… Süper benim torun.
-Biliyorum, Süper! Hani geçen yıl Marmarise Orman işletmesine, Datca’da yangın var diye telefon edip, iki helikopterin taa Marmaris’ten glipte, Datça üzerinde yarım saat tur atmasına sebep olan çocuklardan biri Mert değilmiydi?
-Bak bilikdurusun. O haydutların başıdır, Mert.
-Bilmezmiyim. Dadyader olarak eski Datça’daki çocuklarla haşır neşiriz.. Bazen tiyatro bile yapıyor Eski Datça’nın o süper! çocukları,
-Hayatı tiyaturu bizimkinin, valla... (gülerek) Geçen yıl dayısından harçlık istemiş. Dayısı harçlık vememiş. Gitmiş evinin camlarını indirmiş… Bakdım, dayısı gelikgeli, yakınık duruyo. Yakalarsam eşek sudan gelene gadan dövecen deyikduru. Bi dokan da Göreen seni, neden vemedin bi kaç guruş çocuğa, dedim. Vemem, bööle çocuğa, dedi. Ben de dedim, vemezsen bööle olu işte, camcıya verisin harçlığı gayri…
Bunları anlatrken çok mutlu görünüyordu. Gulak’a göre torunu, yaptığı haydutluklarla vardı. Mert’in yaptığı bu gibi şeyleri anlatırken mutluluğunu görebiliyordum. Hemen başka bir eşkiyalığını anlatmaya başladı Mert’in:
-Gene geçen yıldı. Öbür dedesine gitmiş, para istemiş. Dedesi yok para demiş. Mert de gitmiş, dedesinin tarlada bağlı olan eşeğini bulmuş ve eşeğin urganını, paldumunu, yularını hep kesmiş. Ertesi günü dedesi öğrenmiş bunu Mert’in yaptığını. Baktım o da gelik geli, bene şikayet edikduru. Dedim, veseydin çocuğa bikaç kuruş. Vememişin, tabii kese ipini yularını… Dua et, eşeği kesmemiş… İşte Nihatçıım bööle benim torun. Sen ne demiştin başda?
-Süper demiştim ya.
-Yok, yok! İlk gonuşmanın başında. Eper mi, tiper mi ne dedin?
-Ha, Hiper aktif demiştim
-Hah işte u dediinden bu çocuk. Maşallahı va…
-İyi ama burnu devamlı akıyor. Bi de o şeyi olmasa. Hatta geçen yıl tiyatro yapan çocuklarla, Nasyonel Coğrafik Dergisi bi görüşme yapmıştı. Çocuklardan biri, “biz mevsimleri Mert’in burnundan biliyoruz.” demişti. Mert’in burnunda sümük görününce Ekim, yarıya kadar uzarsa Kasım, ağzına kadar gelirse Şubat ayıdır . Sonra gene ağzından yukarı biraz çekilirse Mart, hiç görünmezse Mayıs ayıdır deyip bizi güldürmüştü…
-Unu deyen çocuk kendine baksın, arkadaş! O kadar gusur gadı gızında da va…
Bi şiir de ben yazsam mı, Gulak için acaba?..
-
Dört masası, topu topu on beş sandalyesiyle küçücük, sevimli bir pastane. Tabelasına “Damak Tadı” yazmışlar ama ben “Sempati” diyorum. Öyle diyesim geliyor. Belki işleten çiftin çok sempatik oluşları bu çağrışımı yapıyor bende. Temiz mi temiz, hertaraf pırıl,pırıl… Kumluk Plajı’na yakın. Datça’da yaşayanlar bilirler. Hani, turizm sezonunda takıcıların sergilerini açtıkları, trafiğe kapalı olan sokakta.
Öğleden evvel oturup, orada bi çay veya kahve içmeyi seviyorum. Ara sıra “Gulak”ı da görürüm orada. Gulak, çalışmadığı için, Eski Datça’da oturmasına karşın, sık sık İskele’ye gezmeye gelir. Pastanenin sahipleri karı-koca, daha önce Eski Datça’da lokanta işletirken tanımışlar onu. Her gelişinde çayını, pastasını ikram ediyorlar ona. Bu Gulak, hani şu Can Yücel’in birkaç şiirinde adı geçen, Gulak… Can Yücel şöyle yazmış:
I
Güneş yanığı dazlak kafasını kaşıyarak
Kahvede deyip durdu Gulak:
O goca memeli gızın goynuna giresen
Göyceğiz gaplıcasına girmiş gader olasın!
II
Bakkal Hasan’ın orda
Gulak daha önce gelmiş dükkâna
Bene bi guru fasule, dedi
Buz dolabından ossun!
Ben de kuru fasulye buz dolabında
Ne arıyor? diye sordum.
Biz şaraba guru fasule deriz, dedi.
VIII
Elli metrodan fazla yürüyene
Dizlerim geriliyor,
Antepli hekim garıya çıktım,
Sen iflah olmassın dedi bana
İlâç da gâr etmez bu derde
Sen bu sancıyla ölene kadar sürünecen
Sen siyaset olmuşun dedi kesti
Ben de ağnamadım nerden bildi
Bizim köpeğe “Demokrat” dediğimi.
İşte, yukarıda şiirlerde adı geçen Gulak bu. Bu sabah pastaneye vardığımda Gulak’ı oturuyor buldum, yalnız başına bir masada. Ben de laflayacak birini arıyorum zaten, Kendi kendime,“bulduk laflayacak adamı,” dedim. Masaya iliştim. Elimdeki kitabı görünce o açtı lafı:
-Kitap mı okuyacan?
-Burada değil, evde okurun, dedim.
-Sen de okurmusun, bazen?
-Yok, ben okuma bilmem.
-Yapma yahu! Bir harf de bilmen mi?
-Hiç bilmem!..
-Peki, hiç öğrenmek istemedin mi?
-Hiç… ne yapaan okuyuk da.
-Allah, Allah! İlginç. Gözüne bazen yazılı bi tabela çarpar veya bi yerde ilgini çeken bi resim görürsün, altında yazı vardır, hiç merak etmez misin, ne yazıyor burada acaba diye? Okuyamadığın zaman bi eksiklik duymaz mısın?
-Yoo. Öyle bişey hiç aklıma gelmedi şindiye gada…
-Harika valla. Bi açıdan bakınca fena bişey değil. Kafan ebür cübürle dolmuyor. Gazete filan okumayınca, bizim canımızı sıkan haberlerden haberin olmuyor... Ama, televizyona bakasın akşamları, değil mi? Hani haberle filan…
-Yok, Nihatcıım, filimle olu, una bakarın, başkasına bakmam. Hani şu hoş filimle olusa, şarkılı şennikli… Bide, Telli Volli, var ya, işte una…
-Tele-Vole mi diyeceksin?
-Her neyse işte o. Ben telli Volli derin.
-Eee! Evde hanımın falan varsa senin tele-Vole’ye bakmana izin verirler mi? Biz dizi izleyeceğiz, demezler mi?
-Desinle… Gumanda bende olu hep. Emme torun olusa bizde, işte o zaman seyredemem.
-Senin torun… Dur bakayım. Mert değil mi? Hani şu mavi gözlü çocuk, biraz hiperaktif gibi.
-Ne aktif gibi, ne?..
-Boşver yahu, hani biraz süper demek istedim.
Süper deyince yüzü güldü, sevindi Gulak. Gülerek:
-Öyle valla… Süper benim torun.
-Biliyorum, Süper! Hani geçen yıl Marmarise Orman işletmesine, Datca’da yangın var diye telefon edip, iki helikopterin taa Marmaris’ten glipte, Datça üzerinde yarım saat tur atmasına sebep olan çocuklardan biri Mert değilmiydi?
-Bak bilikdurusun. O haydutların başıdır, Mert.
-Bilmezmiyim. Dadyader olarak eski Datça’daki çocuklarla haşır neşiriz.. Bazen tiyatro bile yapıyor Eski Datça’nın o süper! çocukları,
-Hayatı tiyaturu bizimkinin, valla... (gülerek) Geçen yıl dayısından harçlık istemiş. Dayısı harçlık vememiş. Gitmiş evinin camlarını indirmiş… Bakdım, dayısı gelikgeli, yakınık duruyo. Yakalarsam eşek sudan gelene gadan dövecen deyikduru. Bi dokan da Göreen seni, neden vemedin bi kaç guruş çocuğa, dedim. Vemem, bööle çocuğa, dedi. Ben de dedim, vemezsen bööle olu işte, camcıya verisin harçlığı gayri…
Bunları anlatrken çok mutlu görünüyordu. Gulak’a göre torunu, yaptığı haydutluklarla vardı. Mert’in yaptığı bu gibi şeyleri anlatırken mutluluğunu görebiliyordum. Hemen başka bir eşkiyalığını anlatmaya başladı Mert’in:
-Gene geçen yıldı. Öbür dedesine gitmiş, para istemiş. Dedesi yok para demiş. Mert de gitmiş, dedesinin tarlada bağlı olan eşeğini bulmuş ve eşeğin urganını, paldumunu, yularını hep kesmiş. Ertesi günü dedesi öğrenmiş bunu Mert’in yaptığını. Baktım o da gelik geli, bene şikayet edikduru. Dedim, veseydin çocuğa bikaç kuruş. Vememişin, tabii kese ipini yularını… Dua et, eşeği kesmemiş… İşte Nihatçıım bööle benim torun. Sen ne demiştin başda?
-Süper demiştim ya.
-Yok, yok! İlk gonuşmanın başında. Eper mi, tiper mi ne dedin?
-Ha, Hiper aktif demiştim
-Hah işte u dediinden bu çocuk. Maşallahı va…
-İyi ama burnu devamlı akıyor. Bi de o şeyi olmasa. Hatta geçen yıl tiyatro yapan çocuklarla, Nasyonel Coğrafik Dergisi bi görüşme yapmıştı. Çocuklardan biri, “biz mevsimleri Mert’in burnundan biliyoruz.” demişti. Mert’in burnunda sümük görününce Ekim, yarıya kadar uzarsa Kasım, ağzına kadar gelirse Şubat ayıdır . Sonra gene ağzından yukarı biraz çekilirse Mart, hiç görünmezse Mayıs ayıdır deyip bizi güldürmüştü…
-Unu deyen çocuk kendine baksın, arkadaş! O kadar gusur gadı gızında da va…
Bi şiir de ben yazsam mı, Gulak için acaba?..
-
Salı, Nisan 03, 2007
ANI
“YİMEDİK!”
Datca yerel Tarih Grubunu yeni kurmuştuk. Yeni bir girişimin eşiğindeydik, hepimiz heyecanlıydık. Toplantılarımızı Datça’nın köylerinde yapmaya başlamıştık. Palamutbükü’ndeki Nostalji Kahve’de yapacağımız toplantıda grup içinden, arkeolojik bilgisi iyi olan bir arkadaş konuşacak, biz ve köylüler dinleyecektik. Kahve ağzına kadar doldu, konuşmacı karşıdaki masaya oturdu ve başladı Knidos’un ve Datça’nın tarihini anlatmaya. Konuşmacı Datça’ya gelip yerleşeli epey olmuştu ama, henüz Datçalı olmamıştı. Anlattıkça coşmuştu, çünkü, önünde, onu hiç ses çıkarmadan dinleyenler vardı. Ne güzel, kuzu kuzu, sessiz sedasız dinlemekteydik. Ağzı kurumasın diye konuşmacının masasına bir bardak suyla bir duble de rakı gelmişti.
Gerek rakının sıcak bir gündeki etkisi, gerekse konuşmasının cankulağıyla dinleniyor olması sanırımkonuşmacının iyice coşmasına sebep oldu. Sözü, Knidos’un çok eski tarihinden yakın tarihlere getirerek; “1950’li yıllara kadar Datcalıların balık nedir bilmediğini ve o zamana kadar balık yemediklerini” kelimelerin üstüne basa basa söyledi. Bu cümleyi bitirdiğinde dinleyiciler arasında homudanmalar oldu. Dinleyiciler arasından birkaç el kalktı havaya, konuşmacının son tümcesine itirazlar vardı. Kalkan ellerden biri de benim elimdi. Hem de havadaki elimin beş parmağı da açılmıştı. Çünkü; 1940’lı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sürerken ben on iki, on üç yaşlarındaydım ve yaz aylarında Kargı Koyu’nda yaşayan bir akrabada kalıyordum. Kaldığım ev denize iki metre uzaklıktaydı ve zaman zaman evin önüne oturur balık avlardık. Tuttuğum balıklardan kendi istediklerimi seçer, -hergün aynı cins balığı yemek istemezdik- geri kalanları komşulara verirdik.
O günlerde yiyecek kıt olduğundan en kolay bulunan gıda balıktı bizim için. Zaman zaman “yine mi balık yiyeceğiz” diye sofrada sızlandığımı hiç unutmadım…
Yaşadığım o yılları konuşmacının önünde dinleyenlere anlattım.
Benden sonra sözü o köyün muhtarı, Ali Dayı aldı: Karşımızda denize doğru uzanmış kayaları göstererek, 1930’lu yıllarda, orada basit bir oltayla bir sepet balığı nasıl on dakika içinde tuttuğunu anlattı. Daha sonra köyden bir arkadaş, balıkçıların satamadıkları balıkları nasıl tahıl ve sebzeyle değiştiklerini; daha sonra başka birisi, akşam üzerleri limana yatmaya gelen süngercilerin sepetler dolusu balıkları köylülere verip karşılığında onlardan sebze ve meyve aldıklarını anlattı. İtiraz edenlerin sözleri bittiğinde, konuşmacı masayı terketmişti.
Burada demek istediğim şu ki; biz konuşmacıyı dinlemiştik, ama, YEMEMİŞTİK!... (Yanlış anlamayın. Eski yıllarda balık yemiştik; konuşmacının konuşmasını yememiştik.)
Bu olaydan bir yıl sonraydı. Bir cenaze için mezarlıktaydım. Mezarlar arasında dolaşırken gözüme ilginç bir mezar taşı ilişti. Taştaki yazı şöyleydi:
Adı Mehmet, soyadı, “BALIKÇI”.
Doğum tarihi: 1899.
Bu Datcalıyı iyi tanırdım. Kendisi balıkçıydı, soyadı Balıkçı’ydı, takma adı da Balıkçı’ydı. Bizim konuşmacıya verilecek en güzel cevabı mezarlıkta bir mezar taşında bulmuştum. Gittim kalabalık arasından bizim konuşmacıyı iyi tanıyan birini buldum. Getirip mezar taşını göstererek olanları kısaca anlattım ve “git ona söyle,” dedim. “Sadece George E. Bean’in kitabını okuyarak konuşmasın. Biraz da mezar taşlarını okusun.”
George E. Bean 1949 yılında Datça’da arkeolojik araştırmalar yapmıştı. Yanında gene Arkeolog olan, Milaslı zengin bir adamın kızı da vardı. O yıllarda Datça’da elektrik olmadığından, buzdolabı da yoktu. Sıcak yaz aylarında balığı saklamak zordu. Balık denizden çıkınca hemen pişirilip yeniyordu.George E. Bean, bir gün balık yemek istemiş. Kalkmış kasabanın tek lokantasına gelmiş. ”Balık yok” dediklerinde, sanırım canı sıkılmış. Daha sonra bunu notlarının arasına sıkıştırmış: "Datca’da yaşayanlar henüz balığı bilmiyor.” diye…
Demek istediğim; her okuduğumuza ve her duyduğumuza hemen inanmayalım. Sözün kısası: YEMEYELİM… Araştıralım, soruşturalım.
Yarımadaya İstila gibi süren göçün içinden böyleleri de çıkacaktır.
Lokantasında Datça yemekleri yapıp “Datça’ya yemek kültürünü ben getirdim" diyenler gibi… Kendilerini kolony valisi sanıp, yerliyi aborigin görmek isteyenler gibi…
Tekrar ediyorum; bunları dinleyeceğiz ama, YEMEYECEĞİZ!..
Datca yerel Tarih Grubunu yeni kurmuştuk. Yeni bir girişimin eşiğindeydik, hepimiz heyecanlıydık. Toplantılarımızı Datça’nın köylerinde yapmaya başlamıştık. Palamutbükü’ndeki Nostalji Kahve’de yapacağımız toplantıda grup içinden, arkeolojik bilgisi iyi olan bir arkadaş konuşacak, biz ve köylüler dinleyecektik. Kahve ağzına kadar doldu, konuşmacı karşıdaki masaya oturdu ve başladı Knidos’un ve Datça’nın tarihini anlatmaya. Konuşmacı Datça’ya gelip yerleşeli epey olmuştu ama, henüz Datçalı olmamıştı. Anlattıkça coşmuştu, çünkü, önünde, onu hiç ses çıkarmadan dinleyenler vardı. Ne güzel, kuzu kuzu, sessiz sedasız dinlemekteydik. Ağzı kurumasın diye konuşmacının masasına bir bardak suyla bir duble de rakı gelmişti.
Gerek rakının sıcak bir gündeki etkisi, gerekse konuşmasının cankulağıyla dinleniyor olması sanırımkonuşmacının iyice coşmasına sebep oldu. Sözü, Knidos’un çok eski tarihinden yakın tarihlere getirerek; “1950’li yıllara kadar Datcalıların balık nedir bilmediğini ve o zamana kadar balık yemediklerini” kelimelerin üstüne basa basa söyledi. Bu cümleyi bitirdiğinde dinleyiciler arasında homudanmalar oldu. Dinleyiciler arasından birkaç el kalktı havaya, konuşmacının son tümcesine itirazlar vardı. Kalkan ellerden biri de benim elimdi. Hem de havadaki elimin beş parmağı da açılmıştı. Çünkü; 1940’lı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sürerken ben on iki, on üç yaşlarındaydım ve yaz aylarında Kargı Koyu’nda yaşayan bir akrabada kalıyordum. Kaldığım ev denize iki metre uzaklıktaydı ve zaman zaman evin önüne oturur balık avlardık. Tuttuğum balıklardan kendi istediklerimi seçer, -hergün aynı cins balığı yemek istemezdik- geri kalanları komşulara verirdik.
O günlerde yiyecek kıt olduğundan en kolay bulunan gıda balıktı bizim için. Zaman zaman “yine mi balık yiyeceğiz” diye sofrada sızlandığımı hiç unutmadım…
Yaşadığım o yılları konuşmacının önünde dinleyenlere anlattım.
Benden sonra sözü o köyün muhtarı, Ali Dayı aldı: Karşımızda denize doğru uzanmış kayaları göstererek, 1930’lu yıllarda, orada basit bir oltayla bir sepet balığı nasıl on dakika içinde tuttuğunu anlattı. Daha sonra köyden bir arkadaş, balıkçıların satamadıkları balıkları nasıl tahıl ve sebzeyle değiştiklerini; daha sonra başka birisi, akşam üzerleri limana yatmaya gelen süngercilerin sepetler dolusu balıkları köylülere verip karşılığında onlardan sebze ve meyve aldıklarını anlattı. İtiraz edenlerin sözleri bittiğinde, konuşmacı masayı terketmişti.
Burada demek istediğim şu ki; biz konuşmacıyı dinlemiştik, ama, YEMEMİŞTİK!... (Yanlış anlamayın. Eski yıllarda balık yemiştik; konuşmacının konuşmasını yememiştik.)
Bu olaydan bir yıl sonraydı. Bir cenaze için mezarlıktaydım. Mezarlar arasında dolaşırken gözüme ilginç bir mezar taşı ilişti. Taştaki yazı şöyleydi:
Adı Mehmet, soyadı, “BALIKÇI”.
Doğum tarihi: 1899.
Bu Datcalıyı iyi tanırdım. Kendisi balıkçıydı, soyadı Balıkçı’ydı, takma adı da Balıkçı’ydı. Bizim konuşmacıya verilecek en güzel cevabı mezarlıkta bir mezar taşında bulmuştum. Gittim kalabalık arasından bizim konuşmacıyı iyi tanıyan birini buldum. Getirip mezar taşını göstererek olanları kısaca anlattım ve “git ona söyle,” dedim. “Sadece George E. Bean’in kitabını okuyarak konuşmasın. Biraz da mezar taşlarını okusun.”
George E. Bean 1949 yılında Datça’da arkeolojik araştırmalar yapmıştı. Yanında gene Arkeolog olan, Milaslı zengin bir adamın kızı da vardı. O yıllarda Datça’da elektrik olmadığından, buzdolabı da yoktu. Sıcak yaz aylarında balığı saklamak zordu. Balık denizden çıkınca hemen pişirilip yeniyordu.George E. Bean, bir gün balık yemek istemiş. Kalkmış kasabanın tek lokantasına gelmiş. ”Balık yok” dediklerinde, sanırım canı sıkılmış. Daha sonra bunu notlarının arasına sıkıştırmış: "Datca’da yaşayanlar henüz balığı bilmiyor.” diye…
Demek istediğim; her okuduğumuza ve her duyduğumuza hemen inanmayalım. Sözün kısası: YEMEYELİM… Araştıralım, soruşturalım.
Yarımadaya İstila gibi süren göçün içinden böyleleri de çıkacaktır.
Lokantasında Datça yemekleri yapıp “Datça’ya yemek kültürünü ben getirdim" diyenler gibi… Kendilerini kolony valisi sanıp, yerliyi aborigin görmek isteyenler gibi…
Tekrar ediyorum; bunları dinleyeceğiz ama, YEMEYECEĞİZ!..
Perşembe, Mart 29, 2007
BİR ANI
“YÜMSEK GONUŞMA”
1960’lı yıllar. [1966 olabilir.] Sinop, Amerikan Radarı’nda çalışıyorum. Hasbelkader Sendika başkan yardımcısıyım.
Başkanımız, Et ve balık Kurumu’nda memur olan Bahri adında biri. Kendisi Yozgatlıydı. Neden Et ve balık Kurumu’nda çalışan birinin bizim sendikaya başkan olduğunu anlamış değildim. Sendikalar yeni kurulmuş, her şey toz duman içindeydi, işçi dünyasında.
Radar üssünde, İsrailli bir şirket tarafından yeni yapılar yapılmaktaydı ve bu inşaat işlerinde çalışan iki yüz kadar Türk işçisi vardı. Sendika olarak biz, bu işçileri sendikaya üye yaptık ve ücret artışı için toplu iş sözleşmelerine başladık. Yapılan iki üç görüşmede İsrailli şirket, istediğimiz artışın yüzde onunu bile vermediği gibi ileride vereceğine dair hiçbir ümit de vermiyordu. Kaçıncı görüşmeydi bilmiyorum ama, o toplantıda daha önce verdikleri sadaka gibi bir artışı da geri çekip adeta alay etmişlerdi bizimle. O moral bozukluğu içinde biz sendikacılar iş yerinden kasabaya geri geldik. Bütün işçi bizi zaten otobüs durağında beklemekteydi. Hemen sendikaya gittik, bina bize dar gelince sendikanın bahçesinde yaptık toplantıyı. Bizim başkan oturdu masanın başına. İşçiler toplandı etrafına. Oturan oturuyor, sandalyesi olmayan ayakta dinliyordu. Sendika Başkanı Bahri bey açtı ağzını yumdu gözünü. O günkü görüşmeyi anlatıyordu kanımca. Kanımca diyorum çünkü, ne konuştuğunu ben de anlayamıyordum. Cümleler çok uzun, dolambaçlı ve cümle içinde kullandığı sözcüklerin yarısından fazlası farsça veya arapça sözcüklerdi. Kaldı ki bu sözcükler bile cümlede yerinde kullanılmadığından ortaya hiç anlaşılmayan bir konuşma çıkmıştı. Ama ne var ki arasıra alkışlanıyordu dinleyenler tarafından.
Oldukça canım sıkılmış, böyle bir başkanla toplu sözleşme görüşmelerine katılmış olmamdan dolayı öfkeleniyor yerimde oturamıyordum. Yerimden kalkmış, konuşmakta olan başkanın etrafındaki insan halkasını hızlı adımlarla turlarken, karşıma gelen tanıdık bir işçi beni durdurup:
“Nihat Abi! Adam ne güzel gonuşuyo, görüyor musun.” deyiverdi.
Bir iki adım daha yürüdükten sonra aydım. Arkama dönüp bunu diyen işçiyi kolundan tutup kendime doğru çektim, kendimi kaybedercesine bağırarak sordum:
“Güzel konuşuyor ama, sen ne anladın bu konuşmadan?”
Cevap alamıyordum. Üsteledim:
“Söyle allahaşkına bana, anlayabildiğin bir cümle söyle…”
Adam yüzüme şaşkın, şaşkın bir müddet baktı, sorumu cevaplama zorunluluğu mu hissetti ne, cevap verdi:
“Ağbi, adamın gonuşması yüksek gonuşma… Biz anlayamayız bu gonuşmaları.” dedikten sonra sözünü şöyle bitirdi. “Yiğide furacaksın, emme, hakkını da verceksin. Adam yüksek gonuşuyo…”
Ağzım açık bi müddet yerimde çakıldım kaldım bunu duyunca. Fakat, yüksek sesle bağırdığımdan işçiyle aramdaki diyaloğu Bahri Bey de duymuş, konuşmasını durdurmuş bizi dinlemekteydi.
Bu olaydan on beş gün sonra Bahri Bey, alalacele genel kurulu topladı, kongrede gene böyle kimsenin anlayamayacağı bir konuşma yapıp alkış aldı. Üstelik de beni yönetim kuruluna seçtirmedi. Anlayamadıkları yüksek konuşmadan işçiler çok etkilenmişlerdi.
Sonradan öğrendim ki, bir konuşma ne kadar yüksekse o kadar anlaşılmaz veya ne kadar anlaşılmazsa o kadar yüksektir…
Bazılarına göre…
1960’lı yıllar. [1966 olabilir.] Sinop, Amerikan Radarı’nda çalışıyorum. Hasbelkader Sendika başkan yardımcısıyım.
Başkanımız, Et ve balık Kurumu’nda memur olan Bahri adında biri. Kendisi Yozgatlıydı. Neden Et ve balık Kurumu’nda çalışan birinin bizim sendikaya başkan olduğunu anlamış değildim. Sendikalar yeni kurulmuş, her şey toz duman içindeydi, işçi dünyasında.
Radar üssünde, İsrailli bir şirket tarafından yeni yapılar yapılmaktaydı ve bu inşaat işlerinde çalışan iki yüz kadar Türk işçisi vardı. Sendika olarak biz, bu işçileri sendikaya üye yaptık ve ücret artışı için toplu iş sözleşmelerine başladık. Yapılan iki üç görüşmede İsrailli şirket, istediğimiz artışın yüzde onunu bile vermediği gibi ileride vereceğine dair hiçbir ümit de vermiyordu. Kaçıncı görüşmeydi bilmiyorum ama, o toplantıda daha önce verdikleri sadaka gibi bir artışı da geri çekip adeta alay etmişlerdi bizimle. O moral bozukluğu içinde biz sendikacılar iş yerinden kasabaya geri geldik. Bütün işçi bizi zaten otobüs durağında beklemekteydi. Hemen sendikaya gittik, bina bize dar gelince sendikanın bahçesinde yaptık toplantıyı. Bizim başkan oturdu masanın başına. İşçiler toplandı etrafına. Oturan oturuyor, sandalyesi olmayan ayakta dinliyordu. Sendika Başkanı Bahri bey açtı ağzını yumdu gözünü. O günkü görüşmeyi anlatıyordu kanımca. Kanımca diyorum çünkü, ne konuştuğunu ben de anlayamıyordum. Cümleler çok uzun, dolambaçlı ve cümle içinde kullandığı sözcüklerin yarısından fazlası farsça veya arapça sözcüklerdi. Kaldı ki bu sözcükler bile cümlede yerinde kullanılmadığından ortaya hiç anlaşılmayan bir konuşma çıkmıştı. Ama ne var ki arasıra alkışlanıyordu dinleyenler tarafından.
Oldukça canım sıkılmış, böyle bir başkanla toplu sözleşme görüşmelerine katılmış olmamdan dolayı öfkeleniyor yerimde oturamıyordum. Yerimden kalkmış, konuşmakta olan başkanın etrafındaki insan halkasını hızlı adımlarla turlarken, karşıma gelen tanıdık bir işçi beni durdurup:
“Nihat Abi! Adam ne güzel gonuşuyo, görüyor musun.” deyiverdi.
Bir iki adım daha yürüdükten sonra aydım. Arkama dönüp bunu diyen işçiyi kolundan tutup kendime doğru çektim, kendimi kaybedercesine bağırarak sordum:
“Güzel konuşuyor ama, sen ne anladın bu konuşmadan?”
Cevap alamıyordum. Üsteledim:
“Söyle allahaşkına bana, anlayabildiğin bir cümle söyle…”
Adam yüzüme şaşkın, şaşkın bir müddet baktı, sorumu cevaplama zorunluluğu mu hissetti ne, cevap verdi:
“Ağbi, adamın gonuşması yüksek gonuşma… Biz anlayamayız bu gonuşmaları.” dedikten sonra sözünü şöyle bitirdi. “Yiğide furacaksın, emme, hakkını da verceksin. Adam yüksek gonuşuyo…”
Ağzım açık bi müddet yerimde çakıldım kaldım bunu duyunca. Fakat, yüksek sesle bağırdığımdan işçiyle aramdaki diyaloğu Bahri Bey de duymuş, konuşmasını durdurmuş bizi dinlemekteydi.
Bu olaydan on beş gün sonra Bahri Bey, alalacele genel kurulu topladı, kongrede gene böyle kimsenin anlayamayacağı bir konuşma yapıp alkış aldı. Üstelik de beni yönetim kuruluna seçtirmedi. Anlayamadıkları yüksek konuşmadan işçiler çok etkilenmişlerdi.
Sonradan öğrendim ki, bir konuşma ne kadar yüksekse o kadar anlaşılmaz veya ne kadar anlaşılmazsa o kadar yüksektir…
Bazılarına göre…
Çarşamba, Mart 28, 2007
Salı, Mart 27, 2007
Pazar, Mart 25, 2007
FIRÇA
Datca Yerel Tarih Grubu’nun açacağı serginin hazırlıkları içindeydik. Açılış gününe birkaç gün kalmıştı ki; her birimiz bir yerlere koşturup açılış gününe hazır olmak istiyorduk. Hani, canımız burnumuzdaydı desem yalan dememiş olurum. Benim de belediyeye gidip bir ayrıntıyı çözmem gerekti. Postanenin tam karşısında, köyden bir arkadaşım, Memed, el kaldırdı, durdum.
-“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
-“Belediyeye,” dedim
-“Beni de alır mısın? Ben de Tedaş’a gideceğim,” dedi.
Onu indireceğim yere yaklaşırken sordu:
-“Ne işin va, belediyede, su parası falan mı yatıracaksın?”
-“Yok,” dedim. “Sergi açıyoruz da… Belediyeden isteyeceğim bazı şeyler var, onun için gidiyorum.”
İneceği yere kadar hiç sesini çıkarmadı. Arabadan indi. Kapıyı kapadıktan sonra pencereden başını içeri doğru uzattı, kimse duymasın gibi bir tavıra bürünerek alçak sesle bana:
-“Ne paragöz adamsın," dedi ve ekledi: "Emekli maaşın va… Kirada evin va… Dükkânın va, televizyon da tamir edikdurusun… Bi de bazarcılık mı yapacan.” deyip, Allah, Allah! der gibi başını iki yana sallayarak Tedaş’a doğru yürüdü.
Ben belediye başkanını görmeden önce, bi müddet merdivenlerin orada oturdum. Gülmem geçsin diye…
-
-“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
-“Belediyeye,” dedim
-“Beni de alır mısın? Ben de Tedaş’a gideceğim,” dedi.
Onu indireceğim yere yaklaşırken sordu:
-“Ne işin va, belediyede, su parası falan mı yatıracaksın?”
-“Yok,” dedim. “Sergi açıyoruz da… Belediyeden isteyeceğim bazı şeyler var, onun için gidiyorum.”
İneceği yere kadar hiç sesini çıkarmadı. Arabadan indi. Kapıyı kapadıktan sonra pencereden başını içeri doğru uzattı, kimse duymasın gibi bir tavıra bürünerek alçak sesle bana:
-“Ne paragöz adamsın," dedi ve ekledi: "Emekli maaşın va… Kirada evin va… Dükkânın va, televizyon da tamir edikdurusun… Bi de bazarcılık mı yapacan.” deyip, Allah, Allah! der gibi başını iki yana sallayarak Tedaş’a doğru yürüdü.
Ben belediye başkanını görmeden önce, bi müddet merdivenlerin orada oturdum. Gülmem geçsin diye…
-
Perşembe, Mart 22, 2007
Bir Fıkradan Bir Öykü
TESELLİ
Nihat Akkaraca
Mezarın yanı başındaki yeni kazılmış toprak, cenazeye gelenler tarafından tekrar mezara atılmaktaydı. Birisi iki üç kürek atıp, küreği yere bırakıyor, diğeri alıyor, o da bi kaç kürekten sonra bırakıp sırada bekleyenlere toprak atma fırsatı veriyordu. Toprak yığınının tam ortasında, dizleri üstüne çökmüş, yaşı ellinin üzerinde gösteren, iyi giyimli bir adam da, iki gözü iki çeşme durmadan elleriyle mezara toprak atıyor ve ikide birde ceketinin koluna gözyaşlarını siliyordu. Onu böyle perişan bir halde, gelişi güzel toprak atarken gören bir arkadaşı arasıra gelip omuzuna dokunuyor:: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme, metin ol!” deyip teselli etmeye çalışıyordu. Toprakları avuçlarıyla saçma sapan atışı, teselliye ihtiyacı olduğunu göstermekteydi.
Adamın kendinden yirmi yaş daha genç olan, çok sevdiği güzel karısı yakalandığı melun bir hastalıktan kurtarılamamış, ölmüştü. Genç karısının ölümü zavallı adam için tam bir yıkım olmuştu. Ne zorluklarla bu güzel kızı kendine eş etmişti. Kız, uzun bir zaman ayak diremiş, evlenme ekliflerini geri çevirmişti. Adam bu direnişe çok şaşırmıştı. Çünkü kendisi öyle çok yakışıklı olmasa bile eline yüzüne bakılır tiplerdendi. Giyinip kuşanmasını iyi bilirdi. Bir iş adamıydı ve maddi sıkıntısı söz konusu değildi. Mahallede hangi kızı istese red edilmeyeceğini bildiğinden, kızın kendisiyle evlenmek istememesine şaşmıştı. Kız, aynı mahallede yaşayan orta halli bir ailenin kızıydı ve o semtin en güzeli ve endamlısıydı. Orta yaşlı adamın kendisiyle evlenmek istediğini duyunca dünyası yıkılmış, aylarca “olmaz, ben bu adamla evlenmem” demesine karşın, anne ve babasının ısrarlarına dayanamayıp sonunda evet demişti. Bu zoraki evlilik, zamanla yoluna girmiş evlendikleri günden bu güne kadar kusursuz bir evlilik tablosu çizmişlerdi.
Güzel kızı, kendisiyle evlenmeye başkalarının yardımıyla güç bela razı ettiğinden karısının üstüne titremiş, bir dediğini iki etmemişti evliliği müddetince. Genç kadın da mutlu görünüyordu. Ölüm, kapılarını çalana kadar hiçbir anlaşmazlıkları, kavgaları olmamıştı. Karısına öylesine aşıktı ki; sanki kendisi Mecnun, o da Leyla idi.
Mezar örtülüp, hocanın duası da bittikten sonra, cenazeye gelenler teker teker başsağlığı dileyip teselli edici şeyler söyleyerek ayrıldılar. Çok yakın iki arkadaşının dışında herkes gitmişti. Yaslı koca mezardan ayrılmak istemiyordu. Hatta bir ara arkadaşına “benide gömseydiniz buraya” diye mırıldanmıştı.
Gitmeden mezarın başında son bir fatıha okumak istedi. Duayı bitiripte elleriyle yüzünü sıvazlamak isterken başını kaldırdığında, gözü, tam karşısındaki bir selvi ağacının gövdesine arkasını dayamış, uzun saçları darmadağın, kafası iki elinin arasında, durmadan ağlayan genç bir delikanlıya takıldı. Delikanlının üzerinde bakışları kilitlendi. Genç adamın hıçkırarak ağladığını farkettiğinde kafasının içinde sorular şimşek gibi çaktı. Soruların cevabını bulmaya çalışıyordu: “Kimdi bu tanıdık sima?, kendisi onu nereden tanıyordu ve karısının ölümü için neden bu kadar perişan etmişti kendini?...” Ayağa kalkıp delikanlıya biraz daha yaklaşınca, hatırlar gibi oldu genç adamı. Onu yatak odalarının penceresinden her baktığında, karşılarındaki apartman dairesinin onlara bakan balkonunda, üstünde sadece bir şortla jimnastik yaparken görüyordu. Tereddüte hiç yer yoktu, bu, zaman zaman kafasunda soru işaretleri ve şüphe yaratan konşu delikanlıydı. Sportif vücudu, pazuları, çenesindeki sakalı ve ensesine kadar inen uzun saçlarıyla karşısında oturmuş ağlıyordu…
Karısının yasını unutup geçmiş günlere doğru daldı gitti: İlkönce kızın ailesine ilk evlenme teklifini götürdüğü günleri geçirdi kafasının içinden. Anası ve babasının ısrarlarına rağmen kız, nasıl ayak diremişti “ben bu adamla evlenmem de evlenmem!..” diye. Evlendikten sonra akşamları eve geldiğinde güzel karısını, çoğu kere, yatak odalarının penceresinin önünde oturuyor bulması ve delikanlıyı da karşı evin balkonunda elindeki ağırlıklarla vücut geliştirme hareketleri yapıyor olması tesadüf müydü acaba?. Zaman zaman Avrupa ülkelerine iş gezisine giderken karısını da götürmek istediğinde, karısının “Yok, istemem şekerim, ben evimi çok seviyorum, ben evimde daha mutluyum” demeleri… Sofrada pür neş’e olupta, yatma zamanı geldiğinde başağrılarının da beraber geldiği geceler… Hepsi, ama hepsi sinema şeridi gibi gözünün önünden aktı geçti.
Herşeyi geç de olsa anlamış, taşlar yerine oturmuştu. O kederler içinde kendini kaybetmiş olan yaslı kocanın yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Ağır ağır yürüyerek ağlayan gencin başucunda durdu. Gencin omuzunu eliyle okşar gibi vurarak onu teselli etti, mezarın başında arkadaşının kendisine söylediği sözleri tekrarlıyarak: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme delikanlı, metin ol.” Ve ilave etti: “Ben yine evlenirim!..” dedikten sonra, mezarlığın girişindeki arabasına doğru yürürken içinde on dakika evvelki keder yoktu, ama aldatılmış bir kocanın sıkıntısı vardı….
Nihat Akkaraca
Mezarın yanı başındaki yeni kazılmış toprak, cenazeye gelenler tarafından tekrar mezara atılmaktaydı. Birisi iki üç kürek atıp, küreği yere bırakıyor, diğeri alıyor, o da bi kaç kürekten sonra bırakıp sırada bekleyenlere toprak atma fırsatı veriyordu. Toprak yığınının tam ortasında, dizleri üstüne çökmüş, yaşı ellinin üzerinde gösteren, iyi giyimli bir adam da, iki gözü iki çeşme durmadan elleriyle mezara toprak atıyor ve ikide birde ceketinin koluna gözyaşlarını siliyordu. Onu böyle perişan bir halde, gelişi güzel toprak atarken gören bir arkadaşı arasıra gelip omuzuna dokunuyor:: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme, metin ol!” deyip teselli etmeye çalışıyordu. Toprakları avuçlarıyla saçma sapan atışı, teselliye ihtiyacı olduğunu göstermekteydi.
Adamın kendinden yirmi yaş daha genç olan, çok sevdiği güzel karısı yakalandığı melun bir hastalıktan kurtarılamamış, ölmüştü. Genç karısının ölümü zavallı adam için tam bir yıkım olmuştu. Ne zorluklarla bu güzel kızı kendine eş etmişti. Kız, uzun bir zaman ayak diremiş, evlenme ekliflerini geri çevirmişti. Adam bu direnişe çok şaşırmıştı. Çünkü kendisi öyle çok yakışıklı olmasa bile eline yüzüne bakılır tiplerdendi. Giyinip kuşanmasını iyi bilirdi. Bir iş adamıydı ve maddi sıkıntısı söz konusu değildi. Mahallede hangi kızı istese red edilmeyeceğini bildiğinden, kızın kendisiyle evlenmek istememesine şaşmıştı. Kız, aynı mahallede yaşayan orta halli bir ailenin kızıydı ve o semtin en güzeli ve endamlısıydı. Orta yaşlı adamın kendisiyle evlenmek istediğini duyunca dünyası yıkılmış, aylarca “olmaz, ben bu adamla evlenmem” demesine karşın, anne ve babasının ısrarlarına dayanamayıp sonunda evet demişti. Bu zoraki evlilik, zamanla yoluna girmiş evlendikleri günden bu güne kadar kusursuz bir evlilik tablosu çizmişlerdi.
Güzel kızı, kendisiyle evlenmeye başkalarının yardımıyla güç bela razı ettiğinden karısının üstüne titremiş, bir dediğini iki etmemişti evliliği müddetince. Genç kadın da mutlu görünüyordu. Ölüm, kapılarını çalana kadar hiçbir anlaşmazlıkları, kavgaları olmamıştı. Karısına öylesine aşıktı ki; sanki kendisi Mecnun, o da Leyla idi.
Mezar örtülüp, hocanın duası da bittikten sonra, cenazeye gelenler teker teker başsağlığı dileyip teselli edici şeyler söyleyerek ayrıldılar. Çok yakın iki arkadaşının dışında herkes gitmişti. Yaslı koca mezardan ayrılmak istemiyordu. Hatta bir ara arkadaşına “benide gömseydiniz buraya” diye mırıldanmıştı.
Gitmeden mezarın başında son bir fatıha okumak istedi. Duayı bitiripte elleriyle yüzünü sıvazlamak isterken başını kaldırdığında, gözü, tam karşısındaki bir selvi ağacının gövdesine arkasını dayamış, uzun saçları darmadağın, kafası iki elinin arasında, durmadan ağlayan genç bir delikanlıya takıldı. Delikanlının üzerinde bakışları kilitlendi. Genç adamın hıçkırarak ağladığını farkettiğinde kafasının içinde sorular şimşek gibi çaktı. Soruların cevabını bulmaya çalışıyordu: “Kimdi bu tanıdık sima?, kendisi onu nereden tanıyordu ve karısının ölümü için neden bu kadar perişan etmişti kendini?...” Ayağa kalkıp delikanlıya biraz daha yaklaşınca, hatırlar gibi oldu genç adamı. Onu yatak odalarının penceresinden her baktığında, karşılarındaki apartman dairesinin onlara bakan balkonunda, üstünde sadece bir şortla jimnastik yaparken görüyordu. Tereddüte hiç yer yoktu, bu, zaman zaman kafasunda soru işaretleri ve şüphe yaratan konşu delikanlıydı. Sportif vücudu, pazuları, çenesindeki sakalı ve ensesine kadar inen uzun saçlarıyla karşısında oturmuş ağlıyordu…
Karısının yasını unutup geçmiş günlere doğru daldı gitti: İlkönce kızın ailesine ilk evlenme teklifini götürdüğü günleri geçirdi kafasının içinden. Anası ve babasının ısrarlarına rağmen kız, nasıl ayak diremişti “ben bu adamla evlenmem de evlenmem!..” diye. Evlendikten sonra akşamları eve geldiğinde güzel karısını, çoğu kere, yatak odalarının penceresinin önünde oturuyor bulması ve delikanlıyı da karşı evin balkonunda elindeki ağırlıklarla vücut geliştirme hareketleri yapıyor olması tesadüf müydü acaba?. Zaman zaman Avrupa ülkelerine iş gezisine giderken karısını da götürmek istediğinde, karısının “Yok, istemem şekerim, ben evimi çok seviyorum, ben evimde daha mutluyum” demeleri… Sofrada pür neş’e olupta, yatma zamanı geldiğinde başağrılarının da beraber geldiği geceler… Hepsi, ama hepsi sinema şeridi gibi gözünün önünden aktı geçti.
Herşeyi geç de olsa anlamış, taşlar yerine oturmuştu. O kederler içinde kendini kaybetmiş olan yaslı kocanın yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Ağır ağır yürüyerek ağlayan gencin başucunda durdu. Gencin omuzunu eliyle okşar gibi vurarak onu teselli etti, mezarın başında arkadaşının kendisine söylediği sözleri tekrarlıyarak: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme delikanlı, metin ol.” Ve ilave etti: “Ben yine evlenirim!..” dedikten sonra, mezarlığın girişindeki arabasına doğru yürürken içinde on dakika evvelki keder yoktu, ama aldatılmış bir kocanın sıkıntısı vardı….
Salı, Mart 20, 2007
LA FONTAİNE
HOROZLA İNCİ
Bir horoz inci bulur, kuyumcuya gider:
"Al, şuna bak, der.
pırıl pırıl ne özrü ne kusuru var.
Fakat sen bana bir avuç mısır ver,
benim işime o yarar."
Bir cahile bir kitap miras kalır.
Adam kitabı alır,
komşusu kitapçıya gider:
"Bak, ne güzel kitap, der,
fakat sen bana beş on kuruş ver.
benim işime o yarar."
Bir horoz inci bulur, kuyumcuya gider:
"Al, şuna bak, der.
pırıl pırıl ne özrü ne kusuru var.
Fakat sen bana bir avuç mısır ver,
benim işime o yarar."
Bir cahile bir kitap miras kalır.
Adam kitabı alır,
komşusu kitapçıya gider:
"Bak, ne güzel kitap, der,
fakat sen bana beş on kuruş ver.
benim işime o yarar."
Pazar, Mart 11, 2007
Çehov'dan bir öykü

Dört beş ay oluyor, Reşadiyeli birinden dinlemiştim, yıllar evvel bir berberle bir müşterisi arasında geçen olayı. Henüz öyküleştirmedim. Ama bugün o olayı düşünürken aklıma Çehov’un bir öyküsü geldi. Şu sıralar kendim yazmadağımdan öyküyü sizlerle paylaşmak istedim. Biliyorum ki Çehov’un bu öyküsünü çoğunuz okudunuz. Ama bi kere daha okumanın bi zararı da yok. Belki henüz okumayanlar vardır, onlar okurlar. Datca’da olan olay şu: İsim vermeden yazacağım şimdilik. Ama zaten “o zamanların tek berberi” deyince bir çok Datçalı anlayacak kim olduğunu.
Reşadiyeden biri, Ahmet, işten güçten saç tıraşı için fırsat bulamadı. Bir fırsat bulup tıraş için Reşadiye’den İskele’ye berbere geldiğinde akşam olmak üzereydi. İskele’nin tek berberi de tahtadan yapılmış bir kulübede berberlik yapmaktaydı. Ahmet, berber koltuğuna oturduğunda güneş batmıştı. O yıllarda Datça’da henüz elektrik yok, aydınlatma gaz lambalarıyla idare ediliyor. Berber, hem tıraş edip hem sohbet ederken tıraş yavaş gidiyor ve Ahmet’in kafasının yarısının tıraşı bittiğinde karanlık iyice bastırıyor... Berber ne de olsa Akdeniz insanı. Üstelik de Datçalı. Karanlık basıpta işini göremeyince, bir duvarda asılı gaz lambasına, birde Ahmet’in yarı tıraşlı kafasına bakıyor. İlkönce lambayı yakıp tıraşı bitirmeyi düşünüyor ama, sadece düşündüğüyle kalıyor. Lambanın camı simsiyah is ve şişesinde de bir damla gazyağı kalmamış. Şimdi tıraşı bırakacak, lambaya gaz koycak, camı silecek, lambayı yakacak ve tıraşı bitirecek… Öfff!Bir sürü iş. Eğilerek müşterinin yüzüne bakıyor ve: "Yahu Ahmet! Şindi [şimdi] bişey diyecen sene [sana]. Emme [ama] gızma bene. Zaten gabıyat [kabahat] sende. Vakıtsız geldin dükkâna. Bak karannık [karanlık] bastı, tıraşın da yarım. Bu garanlıkda bu tıraş olmayacak. Lambayı yakmaya kalksam bi sürü işi va. Cam pis, gaz yok içinde. Zaten yemek vakti de geldi. Hadi sen kusura bakma da bu tıraşı yarın bitiriverelim…" Ahmet,çaresiz boynunu büktü. Sandalyeden kalktı, kasketini giyip Reşadiye’ye yürüdü. O gece kahveye çıktığında arkadaşları farkına vardı yarım saç tıraşının. Ne de olsa kasketi kafasının heryanını kapatamamıştı. Ense kökünden görünüyordu yarısı tıraşlı, diğer yarısı tıraşsız başı Ahmet’in. Ahmet işten güçten dolayı bir hafta gidemedi kafasının diğer yarısını tıraş ettirmeye. Böylece milletin diline düştü. Çehov’un bu öyküsünü bugün bundan dolayı hatırladım… Haydi hep birlikte okuyalım...
BERBER DÜKKÂNINDA
Anton çehov
Sabah saat daha yedi olmadığı halde Makar Kuzmiç Bliostkov’un berber dükkânı açık. Şık giyimli, ama üstü-başı kir içinde , henüz yüzünü bile yıkamamış bulunan yirmi yaşlarındaki dükkân sahibi Makar sabah temizliği yapmakta. Elindeki bezle bir yerleri siliyor, şuraya buraya parmağını sürüyor, duvarda gördüğü bir tahtakurusuna fiske atıyor…
Dükkân küçük mü küçük, daracık, pis bir yer. Kütüklerden örtülü duvarlara arabacıların gömleği gibi soluk duvar kâğıtları yapıştırılmış. Camları rutubetten donuklaşmış, ışık sızdırmaz iki pencere arasında gıcırtılı bir tahta kapı; kapının üstündeyse durduk yerde şangırdayan, titrek sesli, pastan yeşillenmiş bir çıngırak göze çarpıyor. Duvardaki aynaya şöyle bir bakmaya görün, suratınız dört bir yana çarpılır, kendinizi tanıyamazsınız. Makar, bu aynanın karşısında, saç-sakal tıraş etmektedir. Aynanın önündeyse dükkân sahibi kadar pis, yağa bulanmış berber gereçleri var; taraklar, makaslar, usturalar, birkaç kapiğe alınan krem ve pudralar, içine su katılmış bir şişe kolonya… Berber dükkânını satmaya kalksanız beş ruble bile etmez.
Kapının üstündeki zilin hastalıklı sesi duyuluyor, içi kürklü bir gocuk ve keçe çizmeler giymiş yaşlıca bir adam dükkâna giriyor. Adamın başı, boynu kadın şalıyla sarılı. Makar Kuzmiç’in vaftiz babası İvanoviç Yagodov’dur bu gelen. Kendisi oturdukları Prud mahallesi’nde tesviyecilik yapıyor.
Temizlik işiyle uğraşan Makar Kuzmiç’e;
-Merhaba Makarcığım! Ne haber, gözümün nuru? diye sesleniyor içeri girer girmez.
Öpüşüyorlar. Yagodov istavroz çıkardıktan sonra bir iskemleye çöküyor.
-Yol ne kadar uzunmuş! diyor oflayıp puflayarak. Şaka değil, ta Krasniy Prud’dan Kaluga kapısına değin yaya geldim.
-E, nasılsınız bakalım? İyi misiniz?
-Hiç sorma, iyi değilim. Yakınlarda bir hastalık atlattım.
-Ne hastalığı?
-Evet, bir ay ateşler içinde kıvrandım. Ölüyorum sandım, ama sonunda kefeni yırttık. Şimdi de saçlarım dökülüyor. Doktor saçlarımı kestirmemi söyledi. Yerine daha gür çıkarmış. Ben de tuttum, sana geldim. “Yabancıya gitmektense bir yakınım kessin saçlarımı. Hem daha iyi tıraş eder, hem de para almaz” dedim. Doğrusu yol biraz uzun, ama zararı yok. Benim için bir gezinti oldu.
-Ne olacakmış canım. Seve seve tıraş ederim. Buyurun, oturun!
Makar Kuzmiç saygıyla eğilerek tıraş masasının arkasındaki koltuğu gösteriyor. Yagodov gösterilen yere oturarak aynada kendine bakıyor. Oradaki görüntüden pek hoşnut kalmış olmalı. Neden derseniz, Moğol dudaklı, küt, yayvan burunlu, gözleri alnuna kaymış bir surat beliriyor orada. Makar Kuzmiç vaftiz babasının omuzlarına sarı sarı lekeli, beyaz bir çarşaf örttükten sonra makası şıkırdatmaya başlıyor.
-Saçlarınızı cascavlak keseceğim, ne dersiniz?
-En güzelini yapmış olursun. Tatarlara benzet beni, bomba gibi bir şey olayım. Sonunda daha gür çıkacak nasıl olsa.
-E, hanım teyzemiz nasıllar?
-Nasıl olsun, yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde binbaşının karısına doğuma çağırmışlardı, tam bir ruble vermişler.
-Ya, bir ruble vermişler, ha? Kulağınızı tutar mısınız biraz?
-Tuttum… Sakın keseyim deme, e mi? Of, acıttın be! Neden çekiyorsun saçımı?
-zararı yok, zararı yok. Bizim meslekte böyle şeyler olmadan olmaz. Anna Erastovna iyiler mi?
-kızım mı? Yerinde rahat durduğu yok ki! Geçen Çarşamba Şeykin’le nişanını yaptık. Sen niçin gelmedin?
Makas şıkırtıları şıp diye kesiliyor. Makar’ın elleri aşağı düşüyor. Korku okunan bir sesle;
-Kim? Kimi nişanladınız? diye soruyor.
-Bizim Anna’yı, canım!
-Nasıl olur? Kiminle?
-Şeykin’le, Petroviç Şeykin’le. Teyzesi, zengin bir ailenin vekilharçlığını yapıyor. İyi bir kadındır. Şükürler olsun, hepimizi sevindiren bir iş kıvırdık. Bir hafta sonra da nikahı var. Sen de gel, eğleniriz.
Şaşkınlıktan yüzü sararan Makar Kuzmiç omuzlarını silkiyor.
-Nasıl olur, Erast İvanoviç? Bunu nasıl yaparsınız? Olamaz! Anna ile ben… Ben ona karşı iyi duygular besliyordum… Niyetim onunla… Bu nasıl şey, bilmem ki! Makar Kuzmuç’in yüzünde ter damlaları tomurcuklanıyor. Makası masanın üstüne bıraktıktan sonra yumruğuyla burnunu ovuşturmaya başlıyor.
-Benim ona karşı temiz niyetlerim vardı. Olacak şey değil, Erast İvanoviç! Ben onu sevdim, en saf duygularımı sundum. Karınız hanım teyze de söz vermişti. Size karşı hep öz babam gibi saygı gösterdim… Her zaman bedava tıraş ediyorum. Benden iyilikten başka ne gördünüz? Babam öldüğü zaman evdeki kanapeyle on rublemi aldınız. Sonra geri vermediniz. Anımsıyorsunuz, değil mi?
-Anımsamaz olur muyum? Hatırımdadır hep. Ama, gözümün nuru, sen iyi bir güvey olabilir misin, Makarcığım? Söyle, iyi bir güvey olabilir misin? Ne paran var, ne mevkiin, ne de işe yarar bir mesleğin!
-peki, Şeykin zengin mi?
-Taşeronluk yapıyor. Tam bin beş yüz ruble pey akçesi yatırmış bu işe. Yetmez mi, iki gözüm? Her neyse, olan oldu birkere, geri dönemeyiz, Makarcığım, sen kendine başka bir kız ara. Elini sallasan ellisi gelir sana. E, ne duruyorsun? Hadi tıraş etsene.
Makar Kuzmiç konuşmadan dikiliyor, sonra cebinden mendilini çıkararak ağlamaya başlıyor. Erast İvanoviç onu yatıştırmaya çalışıyor.
-Aman canım, böyle şeylere de ağlanır mı? Hadi, sus bakalım. Kadınlar gibisin vallahi!.. Önce saçımı kes, sonra ne yaparsan yap. Hadi, makası al eline!
Makar Kuzmiç makası alıyor, ona bir dakika şaşkın şaşkın baktıktan sonra yine masaya bırakıyor. Eli titremektedir.
-Yapamayacağım, kalsın şimdi, elimin gücü kesildi. Ah, ne talihsiz insanmışım ben? O da çok mutsuz şimdi…. Birbirimizi seviyorduk, söz vermiştik. Kötü insanlar acımadan ayırdılar bizi. Dükkânımdan gidin, Erast İvanoviç! Sizi gördükçe tuhaf oluyorum.
-Öyleyse yarın gelirim, Makarcığım. Tıraşı yarın bitirirsin.
-Peki, nasıl isterseniz.
Erast İvanoviç saçlarının yarısı kökünden kesilmiş başıyla tıpkı bir kürek mahkûmuna benziyor. Böyle bir başla ortalıkta dolaşmak pek de hoş değil ama başka ne yapabilir? Başına şalı yeniden sarıyor, berber dükkânından çıkıyor Makar yalnız kalınca bir sandalyeye oturuyor, sessiz sessiz ağlamasını sürdürüyor.
Ertesi sabah Erast İvanoviç erkenden dükkândadır. Makar Kuzmiç soğuk bir sesle:
-Bir şey mi var, ne istiyorsunuz? diye soruyor.
-Tıraşı bitir Makarcığım. Bak, yarısı duruyor
-Parası peşin, lütfen. Bedava tıraş etmem!
Erast İvanoviç tek söz söylemeden kalktığı gibi dükkândan dışarı fırlıyor. O günden beri başının yarısında saçları uzun, öbür yarısında ise kısacık. Parayla tıraş olmayı lüks saydığından başının yarısındaki saçların kendiliğinden büyümesini bekliyor. Kızının düğününde bile ortalıkta böyle dolaştı.
Cumartesi, Mart 10, 2007
Datça'dan
Salı, Şubat 13, 2007
Pazartesi, Şubat 12, 2007
Duyuru
Gazeteci Arif'le çıkarmak isediğimiz aylık gazeteyi konuştuk. İlgi duyanlar, bilgi almak için benim mail adresime yazar veya telefonla ulaşarak bilgi alabilirler..
Cuma, Şubat 09, 2007
DUYURU
AYDA BİR GAZETE YAYINLAMAK
Çok severek yaşadığımız bu yarımadada doldurulması gereken bir boşluk görüyorum. Uzun zamandır aklımda. Bu boşluk zaman zaman doldurulmaya çalışıldı ama, uzun sürmedi, defalarca kesintiye uğradı. Bu kesintilerin sebebini göz önünde tutatarak, devamlı olacak, yeni bir yayın organı çıkarmak istiyorum. Gelin buna “çıkarmak istiyoruz” diyelim. Aklımdan geçen yayın organı şöyle:
1- Gazete ayda bir kere çıkacak
2- İçindeki yazılar siyasi olmayacak
3- Yazılar, Datca’nın tarihi, Çevre sorunu, sosyal yaşamı üzerine yazılacak. Şiir ve öykü sayfaları, duyuru köşeleri olacak.
4- Gazete, şu anda Datca’da yayınlanmakta olan bir gazetenin eki gibi çıkacak. Her sayı bin adet bastırılacak. Adı “Datça Özel Sayısı” olacak.
5- Biz sadece bin adet Özel sayı için para ödeyeceğiz. Dört sayfa için ne kadar ödeyeceğimizi bu gün öğreneceğim. Böyle olunca bürokratik işlemlerle falan uğraşmayacağız. Dağıtımını biz yapacağız.
6- Gazetenin üç kişilik bir düzenleme grubu olacak. Gelen yazıları onlar elden ve gözden geçirecek.
7- Gazete ücretsiz olacak. İlan falan almayacak. Belki de bir edebiyat dergisi gibi olacak..
Gönüllü olanlar gelin bunu konuşalım. Yeni fikirlerinizle gelin. Hemen formatlayalım…
Bu serüvene! katılmak isteyenler: akkaracanihat@hotmail.com adresine yazabilirler
Not: Datça Ekpres Gazetesi'nin sahibi, Arif Bey Muğla'daydı. Henüz görüşemedim. Pazartesi günü görüşecebileceğiz. Gecikmeden dolayı özür dileriz. Ne de olsa hepimiz bu Yarımadada yaşıyoruz, acelemiz yok. Acelesi olanın Datça'da işi ne Zaten.
Çok severek yaşadığımız bu yarımadada doldurulması gereken bir boşluk görüyorum. Uzun zamandır aklımda. Bu boşluk zaman zaman doldurulmaya çalışıldı ama, uzun sürmedi, defalarca kesintiye uğradı. Bu kesintilerin sebebini göz önünde tutatarak, devamlı olacak, yeni bir yayın organı çıkarmak istiyorum. Gelin buna “çıkarmak istiyoruz” diyelim. Aklımdan geçen yayın organı şöyle:
1- Gazete ayda bir kere çıkacak
2- İçindeki yazılar siyasi olmayacak
3- Yazılar, Datca’nın tarihi, Çevre sorunu, sosyal yaşamı üzerine yazılacak. Şiir ve öykü sayfaları, duyuru köşeleri olacak.
4- Gazete, şu anda Datca’da yayınlanmakta olan bir gazetenin eki gibi çıkacak. Her sayı bin adet bastırılacak. Adı “Datça Özel Sayısı” olacak.
5- Biz sadece bin adet Özel sayı için para ödeyeceğiz. Dört sayfa için ne kadar ödeyeceğimizi bu gün öğreneceğim. Böyle olunca bürokratik işlemlerle falan uğraşmayacağız. Dağıtımını biz yapacağız.
6- Gazetenin üç kişilik bir düzenleme grubu olacak. Gelen yazıları onlar elden ve gözden geçirecek.
7- Gazete ücretsiz olacak. İlan falan almayacak. Belki de bir edebiyat dergisi gibi olacak..
Gönüllü olanlar gelin bunu konuşalım. Yeni fikirlerinizle gelin. Hemen formatlayalım…
Bu serüvene! katılmak isteyenler: akkaracanihat@hotmail.com adresine yazabilirler
Not: Datça Ekpres Gazetesi'nin sahibi, Arif Bey Muğla'daydı. Henüz görüşemedim. Pazartesi günü görüşecebileceğiz. Gecikmeden dolayı özür dileriz. Ne de olsa hepimiz bu Yarımadada yaşıyoruz, acelemiz yok. Acelesi olanın Datça'da işi ne Zaten.
Pazartesi, Ocak 29, 2007
BUGÜN DE AZİZ NESİN'den
BİTKİ OLACAKSAM
Bitki Olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstünde çocuklar koşussun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazın bilgi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
AZİZ NESİN
Şu günlerde işlerimin çokluğundan kendi yazdıklarımı koyamıyorum. Pek yakında tekrar kendi yazılarımla geleceğim bu sayfalara.
Bitki Olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstünde çocuklar koşussun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazın bilgi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
AZİZ NESİN
Şu günlerde işlerimin çokluğundan kendi yazdıklarımı koyamıyorum. Pek yakında tekrar kendi yazılarımla geleceğim bu sayfalara.
Pazar, Ocak 28, 2007
Melih Cevdet Anday'dan bir anı(Simge Dergisi)
Yaz için bulunduğum köyde ve köyün çevresinde kalıntı zenginliği şaşırtıcı olarak nitelendirilebilir. Yüzyılların bilinçsizliğinden, değer bilmezliğinden sonra bunca eski yapıtın ayakta kalmış olmasını nasıl açıklamalı?Fotoğraf sanatçısı Cem Akkan ile resim çekmek için yola çıkıyoruz. Arabanın sürücüsüne sorduk.
-Zeus Tapınağı nerede, biliyor musun?
Soruda gizli bir sınav niyeti vardı. Sürücü;
-Bilmiyorum, diyor. Nerde?
-Milas'a girmeden, Bafa Gölü kıyısında.
-Herif orda dükkan mı açmış?
Hadi, "Zeus"u "deyyus" sanmış olsun diyelim, "tapınak'ı nasıl dükkana çevirdi, içinden çıkamadım...
Cumartesi, Ocak 27, 2007
KÖÇEK METAFORU

Aşağıda okuyacağınız yazı, çok değerli arkadaşım Vefa Önal’ın geçen yıl yayımlamış olduğu “Şiir Sanatı” adlı kitabından alınmıştır. Vefa Önal’ın, bu yazısıyla bugünkü şiirimize bakışını çok anlamlı bir şekilde yansıttığını düşünerek bloğumun okuyucularıyla paylaşmak istedim.
Bir antişiirsellik: Köçek Metaforu
Folklorumuzun kurumsallaşmış bir metaforudur köçek. Katı ahlak anlayışının geçerli olduğu kırsal yörelerde hala uygulama alanı bulabilmektedir. Kadın kılığına girmiş erkek oyuncu olan köçek, bir kadın edasıyla zil takıp oynar, kıvırtır. Bu edasını allı güllü bol bir basma etek, abartılmış yapma göğüslerin gerdiği bir hırka, bıyıkları örten desenli bir tülbent tamamlar. Ama boylu boslu, geniş omuzlu, dar kalçalı, sert adaleli, köşeli erkek bedeni ne kadar gizlenmeye çalışılsa da gene kendini ele verir. İzleyenler bilir ki, bu kadın aslında bir erkektir. İşin berbat yanı da buradadır. Erkeği kadın yerine koyma, öyle görmeye çalışma çarpık bir metafordur, doğal ve şiirsel bağlamından koparılmış bir metafordur, antişiirseldir. Ayrıca burada, erkeği oğlancılığa özendiren bir tutuma girildiği de açıktır. Zaten cinselliği tabulaştırılmış, bir çıkış arayan delikanlı, karşısında dişil edayla köçeğin yarattığı metaforik imgeden fazlasıyla etkilenir. Kendi cinsine bakışının yedeğinde, köçekten esinlenen imge potensiyeli vardır artık.
Köçek, bir açıdan da kadın estetiğini, kadınsal erotik şiirselliği, erkek tınısıyla yaşama özlemini simgeler. Yani bir tek bedende, erkek kadınlaşırken, kadın da erkekleşerek birleştirilir, bir çeşit hermoafrodit yaratılır. Bu hermoafrodit denklemiyle kadının toplumdaki rolünü “ürem” ve “bakıcılık”la sınırlandırmaya çalışan, kadına olan cinsel bağımlılığını bir türlü içine sindiremeyen erkek paradigması iyice açığa çıkar. Aynı paradigma köçek metaforu aracılığıyla kısıtlı bir pratiksel alanda da olsa, kadının cinsel rolünü çalar.
Öte yandan köçekliği kurumsallaştıran şeyin, büyük ölçüde erkek tarafından şekillendirilmiş ahlak anlayışı olduğuna kuşku yoktur. Ahlakından pek ödün vermeye yanaşmayan erkek, kadının oyundaki özgün işlevinden de vazgeçemez. Bu iki arada bir derede kalma konumundan köçekle kurtulur. Kadının toplum içinde, salına salına oynamasına yasak getiren “ahlak” erkeğin kadın kılığına girip kadın gibi oynamasına ses çıkarmaz. Ancak, doğanın belirlediği rollerin, insan eliyle böyle ters yüz edilip tekrar dağıtılmasını doğa bağışlamaz. Ortaya çıkan estetik, kaba, çirkin, ne kadın ne erkek, antişiirsel bir köçek estetiğidir. Kadın bedeninin erkek bedenine “sentetik” bir şekilde transferiyle oluşan “transeksüel” bir estetiktir.
İnsanın aklına şu gelebilir, erkek üstünlüğünün her bağlamda adeta normatifleştiği bir toplumsal yapıda, nasıl oluyor da erkek, kadın kılığına girip, onun gibi davrabmaya rıza gösterebiliyor? Sanırım bunun yanıtı, kadına tanınacak oynama özgürlüğü, erkeği yücelten, kadını “günaha çağrı” olarak gören “ahlak” anlayışında önemli bir kırılma noktası oluşturacağından kaygılanmasıdır. Bu kaygıdan ötürü erkek, kendinin komik, hatta küçük düşmesini göze alarak köçekliği kabullenir.
Köçeklik için bir simülasyondur da diyebiliriz. Elbette her simülasyon gibi gerçeklik yanılsaması oluşturur. Köçek bu yanılsamanın simularkıdır. Olmayanı “olan” gibi gösterme hilesi simülasyon günümüzün elektronik, sanal ortamlarında doruğa çıkmış bu alandaki teknik beceri, inandırıcılık köçekliği kat kat aşmıştır. Bir bakıma çağımız “mükemmel köçeklik” çağıdır. Nerdeyse her şey, herkes köçekleşmiş durumda. Hiçbir şey göründüğü gibi, aslı gibi değil. Bu dediğim olgu, belki de en çok sanat alanında gözleniyor, kendini duyuruyor. Öyle ki, ne yana baksanız kendini sanatçı, yaptığı işi sanat diye tanımlayan birilerini görüyorsunuz. Nasıl, bir kadın gibi zarif davranmaya çalıştıkça, hareketleri kaba saba bir hal alan köçek, antişiirsel bir metaforsa, sanatçının da aynı şekilde kaba, düzeysiz metaforları doldurmuş ortalığı. Sahici olan ile olmayan ayırt edilemez hale gelmiş. Oysa biraz dikkatli bir yaklaşım bu işin sahicisi ile sahtesini ayırmaya yeter. Çünkü aradaki fark, bir “köçek” ile “kadın” arasındaki fark kadar belirgin.
Sanatçının özelde şairin böyle köçekleştirilmesi, sahicisinin yerini sahtesinin alması kasıtlı bir şey, düzenlenen bir şeydir. Sanatsal algısı, beğenisi kuvvetlendirilmiş bir toplum sıradan bir modele, gelişigüzel kalıplara sokulamayacağı gibi, ona birtakım çirkinliklerin “güzellik” diye yutturulması da zor olur. Bu zorluğun aşılmak istenmesinden dolayı sanatçı, bir köçek metaforuna dönüştürülürken, sanat da gerçeklikten kopartılır. Sanat adına bütün değerlerin içinde kar gibi eridiği kitle kültürünün yanılsamalı gerçekliği geçerli kılınır. Tıpkı bugün olduğu gibi bir simülasyon başlar. Bu simülasyonun amacı, gerçeklerin olanca eziciliğine rağmen, herkesi herşeyi ortalama bir kültüre çekmek, sınıfların statülerin arasındaki ayırımın pratik yansımalarını ve bu yansımaların yol açtığı tepkisel düşünceleri silmektir. İyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarını tahrip ederek, kitle kültürün etkilenmesini sağlamaktır. Bunun anlamı, muhalif değer sistemlerinin, ideolijilerin yaratılan köçeksi kültürle hızının kesilmesi, kavramsal, imgesel söylemlerinin kitlelere “gerçeği” gösteremez duruma gelmesidir.
Belki köçeklere artık eskisi kadar sık rastlanmıyor. Belki de köçeklik artık tarihe karışıyofr. Ama bu metaforun özü, yukarıda da gösterdiğim gibi, başka bağlamlarda, başka kavramlar altında tüm hızıyla sürüyor. Toplum aslından uzak, gerçekçilikten uzak bir “köçek estetiğine” mahküm ediliyor. Ondan sonra da birileri iri göğüslerini kameralara göstere göstere, benim kasetim bir milyon sattı, ben sanatçıyım diyebiliyor; başka birileri de onu canı gönülden alkışlıyor. Başka birileri çıkıyor hiçbir geçmişi, çabası olmadan, beş dakikada yazdıklarını şiir, kendini şair ilan ediyor. Köçekleşen kültürde birileri, Fazıl Saylar’dan, Melih Cevdetler’den, Fazıl Hüsnüler’den ağır basıyor. Tabii bu ağır basış, antişiirsel bir estetikle gün ve gün tütsülenmiş bir toplumun kantarın topuzunu kaçırmasından kaynaklanıyor. Zaman, aslında neyin ağır basacağını yanılmaz bir şekilde tayin edecekse de, bugünü doğru dürüst yaşamaya çalışanların bundan sıkıntı duymamaları mümkün değildir. Ne yazık ki, bu sıkıntıyı duyacağız Nedeni açık, antişiirsel köçek estetiğinin egemen kılındığı, köçeklerin makbule geçtiği zamandayız..
Perşembe, Ocak 25, 2007
Bugün de Evliya Çelebi'den

Symi 1

Symi 2
Evliya Çelebi Datça Yarımadası'na (Tekir Burnu'na) geldiğini anlatıyor.
Evliya Çelebi Seyehatnamesi'nden:
SERÇECİK KALESİ' ne yanaştık. Menteşe toprağnda Rahiyye nahiyesinde, deniz kenarında dörtgen şeklinde bir kaledir. iki yüz gemi alır bir güzel limanı var. Liman içinde dağlardan gelen soğuk bir su akar, bu limanda sekiz mil güneye gittik. Kadırga Burnu denilen yere varınca yanında Rodos göründü. Uygun hava ile üç mil daha gidip Tekir Burnu'nda üç adet zağra şaykası uçarak gelir, onu gördük, arkaları sıra sekiz parça kafir gemileri gelmekte... Şaykalara yaklaşıp, bir yaylım top ateşi ettiler. Derhal şaykalardan birini yakaladılar. Diğer ikisi cenge başladı. İki kalyon bizim fırkate üzerine geldi. Bizde hemen bir anda Sömbeki limanına girdik.
SÖMBEKİ KALESİ: Cengi seyrettik. Bizi kovalayan iki kalyon da diğer altı kalyona imdada gittiler. İki şaykada Mısır askeri varmış. İki şayka yedi kalyonla cenk ederken bize yaklaştılar, temaşa ettik. İki kalyon, büyük şaykanın iki tarafına yanaşıp içine asker döktüler. Kılıç şakırtısı, barut dumanı her tarafı sardı. Bir ara gördik ki, şaykadan kafirler denize atlamaktalar. Hemen bizim gaziler denizdeki kafirleri toplayıp şaykaya çıktılar. İki kafir kalyonlarının içine gaziler girdi. Biz de atları fırkatemizden çıkarıp avanta direk üzerlerine imdada vardık. Büyük şaykaya yetişip içine girdik. Gördük ki her taraf kan içinde... Gaziler küffar kalyonlarından yedi sandık kuruş, yüzlerce silah 26 mahbup frenk oğlanı, 75 esir şaykaya taşımışlar. Küçük kalyonun kapudanı yaralı olarak ve 30 frenk mahbupu ile şayka doldurup, bizim şaykayı, bizim fırkate yedeğe aldık. Öbür küçük şaykada, küçük kafir kalyonundan bol ganimet aktarıp, 150 frenk esir alıp, direksiz yelkensiz, ardımızdan yetişip geldi. Küffarın gemisi bizi toplaya toplaya(topa tutarak) Allaha şükür Sömbeki limanına girdik. Secdeye kapanıp, bir ağızdan gülbank çektik. Birbirimizle öpüşüp görüştük. Siz bize hızır gibi yetişdiniz diye şenlik etti. İki şaykanın yetmiş şehitleri namazını kıldık. Düşman gemileri kaçtılar. Bu sırada kafir kalyonlarının birinden bir ateş fışkırdı.
Yedeğimizde olan şaykalardan bir yiğit kafir kalyonuna ganimete girip, biz oradan ayrılınca anbarla kalmış olan kafir gemisine ateş vermiş. Diğer altı kalyon Sömbeki Adasına yakın gelerek beyaz bayrak çekip bir sandal indirdiler. Bu gelenler: "Bizim Riyale Kaptanımızı bize verin. On bin kuruş verelim. Büyük Kaptanımız ateşe yandı. İki oğlunu verin. kralımızın akrabasıdır. On bin kuruş daha verelim." dediler. Derhal reddettik. Bir yaylım top ateşi eip cehenneme gittiler. Ertesi sabah Gaza malları gaziler arasında kardeş gibi taksim olundu. Bizim fırkatemizde olan yetmiş bahadırımıza, 25 yolcu ve hakire beş gulam ve arkadaşlarımıza yüzer sulye riyal kuruş verdiler. Ama hakire, el altından elli altın, iki saat, bir altın kadeh verdiler.
SÖMBEKİ ADASI: 928 tarihinde Süleyman Han fethidir. Etrafı 25 mildir.
Evvelce üç kale imiş. Şimdi, deniz kıyısından uzak Malta y apısı bir kaledir. Ama içinde dizdarı, neferleri vardır. Kefereleri gayet bahadardır. Siyah manilefke şapka giyerler. Gayet güzel yüzüp, yüz kulaçtan sünger çıkarırlar. Batık gemilerden, eli ile koymuş gibi eşya çıkarırlar. Aralarında, yüz kulaç dalamayan keferelere kız vermezler. Ağızlarına zeytinyağı alıp denize dalarlar. Ağızlarındaki yağı bırakıp, deniz üstünde habbeler husule gelip, deniz dibinde bir iğne olsa parlak bir şekilde görünür. Bütün kefereler süleyman Han reayasıdır. Bütün kefereler fırkatecidir. Gemilerine asla korsan gemisi yetişememiştir. Frenkler bunları yakalayınca kebap ederler. Çünkü bunlar, frenk gemilerinin altına girip burgu ile gemiyi delerek batırırlar. kadınları beyaz tülbent katibi sargı sararalar. Bu adada bağ ve bahçe yoktur. Suları sarnıçtır.
Bu adayı seyredip on parça fırkate hazır oldu. On fırkate de Rodostan geldi. İki şayka yedeğe alınıp, uygun rüzgarda biz dahi avanta kürek deyip Rodos limanına vardık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


