Cuma, Kasım 16, 2007
DURUM
Allahtan burada sürekli bir eylem içindeyiz. Araştırmalar, edebiyat toplantıları, çevre toplantıları, gelen giden misafirlerle yemekler, oyalanıyoruz. Akşam eve gelip TV haberlerini dinleyince dünyamız kararıyor.
Dünkü Edebiyat toplantısındaki gündem felsefeydi. Bir felsefe öğretmeni arkadaş bize uzun uzun felsefeyi anlattı. Gecenin yarısına kadar sürdü toplantı. O mutluluk eve gelene kadardı. Evde ya TV açılıyor, ya da eline bir gazete geçiyor, tekrar başlıyor dünyan kararmaya.
Bütün bunları buraya yazıp sizin de içinizi ben karartıyorum ama, ne yapayım, ben de içimi bu bloğa dökmeyi istedim.
Yarın Fethiye Anadolu Lisesi öğrencileri gelecek. Datça'daki öğrenci arkadaşlarını ziyaret edecekler. Biz de onlarla olacağız. İki günü de öyle kurtarırız. Pazartesi günü ne çıkar bilinmez.
MARGARET ATWOOD'dan kısa bir öykü
Margaret Atwood
Sana Hamlet ismini vermenin hata olduğunu düşünmüşümdür hep. Demek istediğim, hiç küçük bir çocuğa yakışan bir isim mi bu?. Babanın fikriydi. İlla ki kendi ismini vermek istedi sana. Bencil. Okuldaki çocuklar seninle öldüresiye dalga geçerlerdi. Ah o takma isimler, ah o korkunç “domuz” şakaları!
Ben sana George ismini vermek istemiştim.
Ben ellerimi ovuşturmuyorum, tırnaklarımı kurutuyorum.
Hayatım, lütfen aynamla oynamayı bırak. Bunu da kırarsan üç olacak.
Evet, o resimleri gördüm, çok teşekkür ederim.
Babanın Cladius’tan daha yakışıklı olduğunu ben de biliyorum. Geniş bir alın, kemerli bir burun, vesaire; üniformasının içinde de muhteşem görünürdü. Ama fiziki güzellik her şey demek değildir, özellikle de erkeklerde. Ben ölünün arkasından konuşmayı hiç sevmem ama, babanın pek de eğlenceli bir adam olmadığını sana söylemenin zamanı geldi artık. Asildi elbette, hakkını vermek lazım. Cladius ise arada sırada içki içmekten hoşlanır. Güzel bir yemeğin tadına varmayı bilir. Gülmeyi de sever, ne demek istediğimi anlıyormusun? Sırf senden daha kutsal bir ilke- ya da işte öyle bir şey-buyuruyor diye kendini kasıp parmak uçlarının üzerinde etrafta dolanmak zorunda değilsin.
Bu arada hayatım, üvey babana et yığını kral demesen keşke. Hafif bir kilo problemi var ve sen böyle deyince üzülüyor.
Ne dedin, nasıl bir yatağım varmış benim? Yatağım kesinlikle yağlı ve ter kokularına batmış bir yatak değildir. Gübre yığınına da hiç benzemez! Gerçi seni ilgilendirmez ama yine de söyliyeyim, ben haftada iki kere değiştiriyorum o çarşafları. Wittenberg’deki domuz ahırına benzeyen öğrenci yurdunda gördüklerimden senin o kadarını da yapmadığın anlaşılıyor. Bir daha önceden haber vermeden seni asla ziyaret etmiyeceğim orada! Üstelik eve getirdiğin o kirli çamaşırları da görüyorum, ki çamaşırlarını da yeterince sıklıkla getirmiyorsun, ancak siyah çoraplarının hepsi kirlenince…
Ve sana şunu da söylememe izin ver; o anlarda herkes biraz terler canım. Eğer bir deneseydin bunu kendin de anlardın. Gerçek bir kız arkadaşın sana çok faydası olurdu. O uçuk benizli kız varya, adı her neyse, hani şu sakın bana dokunmayın diyen korseleri içinde tavuk gibi bağlanmış duran kız… Bana soracak olursan, o kızda bir tuhaflık var. Sınırda gibi. En ufak bir şokta aşağı yuvarlanabilir.
Git de kendine ayakları yere basan birisini bul. Samanlıkta şöyle bir yuvarlanın. Bakalım. Ancak ondan sonra bana gelip gübre yığını neymiş söyleyebilirsin.
Hayır hayatım, sana kızgın değilim. Ama bazen çok ukala olduğunu söylemem lazım. Tıpkı baban gibisin. Et derdi o da.
Köpek pisliğinden söz ettiğini sanırdın. Bunu genç bir insan söylemiş olsa, hadi anlaşılabilir, gençler her zaman çok hoşgörüsüz oluyorlar çünkü, ama onun yaşında biri öyle davrandığında, nasıl desem, katlanmak iyice zorlaşmıştı. Durumu bundan da hafif anlatamam artık…
Bazen tek çocuk olmasaydın ikimiz için de daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ama bunun için kime teşekkür etmen gerektiğinin farkındasın tabii. Nelere katlanmak zorunda kaldığımı hiç bilmiyorsun. Canım biraz istediğinde, neden söz ettiğimi anlıyorsun herhalde, hani sadece yaşlı kemiklerimi biraz ısıtmak için, sanki cinayet işleyelim demişim gibi davranırdı bana.
Ne! Sen ne diyorsun! Babanı Claidus’un öldürdüğünü mü zannediyorsun? Yemek masasında ona çok kaba davranmana şaşmamalı!
Eğer böyle düşündüğünü bilseydim, seni çoktan düzlüğe çıkarırdım…
Babanı öldüren Cladius değildi, hayatım.
Bendim.
Çarşamba, Kasım 14, 2007
EN YAŞLI OKUYUCU

Kitaptaki ‘Datca Manileri’ öyküsünde hem İmine Deyze'nin hem de geçen yıl kaybettiğimiz eşi, Hamdi Amca'nın adları geçer. ... İşte, o maniler, resimde gördüğünüz İmine Deyze için söylenmişti... Tekrar hatırlamanız için buraya alıyorum. Akşamları, yazlık komşusu Memed Amcalar'a misafirliğe gidem İmine Deyze, oya işlerken erkenden uyuklayınca, şu maniyi söylemiş Memed Amca. (Datça ağzıyla)
Oturu boncuk dize
O erkenden uyuklar
Gözünü süze süze.
Hep İmine Deyze Amıca Memedler’e gitmezmiş. Bazen de Amıca Memed İmine Deyzeler’e gelirmiş, yazlıklara göçtüklerinde. Amıca Memedler'e bir "akşam oturması"na geldiklerinde, İmine Deyze’nin eşi Hamdi amca henüz işten gelmemişmiş. Misafirlerini oyalamak için İmine Deyze, nohut kavurmaya başlamış. Tam o sırada dışarıdan Hamdi Amca’nın eşeğinin anırtısını duymuş, Amıca Memed. Durur mu? Söyleyivermiş Hamdi’nin geldiğini bir maniyle:
Nohut gavurukduru
Dumanı savrulukduru
Galiba Hamdi geldi
Eşeği anırıkduru.
Salı, Kasım 13, 2007
Symi Adası'nın Temizlik Elemanları
Bu adanın en sevdiğim özelliklerindendir eşekleri ve tertemiz merdivenli yolları, (özellikle turistlerin olmadığı aylarda.) Bu "Belediye Eşekleri" toplanan çöpleri taşıyorlar. Ekzos dumanı şikayeti, park yeri sıkıntısı ve motor gürültüsü yok. Aşağıda limanda garaj... Pardon, ahırları var. Peki, sokaklara pislerlerse mi dediniz? Sanırım bu iş için eğitilmişler. Symi sokaklarında öyle bir problem olmadığına göre. Bu kadar eşeğin yaşadığı yerde hiç eşek anırtısı da duymadım. Bir zamanlar Datça pazarına sebze getiren Datça eşeklerinin anırtılarını hatırlıyorum da... Turistlerin şikayeti üzerine zamanın belediye başkanı eşekleri pansiyonlardan uzaklara bağlatmıştı.
Bu resimde gördükleriniz Symi temizlik personelinin bir grubu, haa!..
Pazartesi, Kasım 12, 2007
Datça'da Zaman: Aylardan ŞUbat
Cumartesi, Kasım 10, 2007
Cuma, Kasım 09, 2007
KİBAR HIRSIZ

(Hırsızı bile sıradışı Datça'nın)
Doğuş sitesinde oturanların rahatı, huzuru kaçmıştı, son günlerde üst üste meydana gelen hırsızlık olayları yüzünden. Her gece bir ev soyuluyordu. Çalınan eşyalar çoğunlukla kullanılmış ev eşyalarıydı. Hırsız, polisin sıkı takibe aldığı aynı sitede yakalandı. Araştırılınca çalınan eşyaların hepsi adamın evinde bulundu. Polis, eşyası çalınanların hepsini çağırdı ve herkese eşyasını teslim etti. Kimisinin kucağında TV, kimisinin, uydu alıcısı, kimisinin ütü, fırın ve bunun gibi şeyler... Tam kapıdan çıkarlarken hırsız onları tamtamına şu sözlerle uğurladı: “Kusura bakmayın komşular, sizleri buraya kadar yorduk!”
Not: Bu haberi okuyan bir Datcalı'nın yorumu. "Bu adam o kadar eşyayı evlerden alıp kendi evine taşımaya üşenmemiş mi?"
Salı, Kasım 06, 2007
AÇIK HAVADA TIRAŞ

Pazartesi, Kasım 05, 2007
SOKAK ADI

Bu yıl düzenlenen Datça Uluslararası Şiir Buluşması’nda dünyaca ünlü on altı şairin adları verilecekti, Özbel Site’sindeki sokaklara. Merakımı gidermek için Özbel’de oturan, fakat Liman'da dükkanı olan arkadaşlarımdan birine uğradığımda sordum:
-S….., şu anda sizin evin bulunduğu sokağın adı ne oldu?
Arkadaşım elindeki bezle masaların üstünü silmeye devam ederken oldukça sakin cevapladı sorumu:
-Burokoli!
-Ne?..
Arkadaşım yüzüme bakmadan tekrarladı:
-"Burokoli olmuş, bizim komşu söyledi geçen gün. Ben kendim hiç dikkat etmedim. "
Düşünmeye başladım. Benim pratik halkım, yabancı ismi teleffuz edemeyince, acaba hangi ünlünün adından Burokoli’yi bulup çıkartmıştı. Düşündüm, düşündüm bi türlü içinden burokoli çıkabilecek bir şair adı gelmedi aklıma. Eve gelince, evdeki okunmuş “K” dergilerini karıştırdım, acaba burokoliye benzer bir ad bulabilir miyim, diye, yok, bulamadım.
Bugün akşamüstü atladım arabaya, doğru Özbel’e. Arkadaşımın oturduğu sokağın başına dikilmiş olan direkteki sokak tabelasının resmini çektim…
Aslında "K Dergisi"nin birinde bu ünlü şairin adı geçiyormuş, ama bu isimden brokoli çıkaracaklarını nasıl bilebilirdim ki?..
Pazartesi, Ekim 29, 2007
YENİ BİR KİTAP
Kitabın adı: Ödünç Zamanlar
Yazarı: Suna Güler
Yayınevi: Kanguru yayınları
2-3-4 Kasım günlerinde İstanbul Kitap Fuarı, Kanguru Yayınları standında görülebilir.
Pazar, Ekim 21, 2007
Çevre ve Karakaçan
Perşembe, Ekim 18, 2007
Çarşamba, Ekim 17, 2007
ESKİ DATCA'DAN
YAZILI
Perşembe, Ekim 11, 2007
DATCA'DA ZAMAN TRT 2 de
Salı, Ekim 09, 2007
Cahit Çete (1932) den kısa bir hatıra
2.nci Dünya Savaşı yıllarında, sanırım Almanların Rodos ve Simi Adalarını ele geçirdikleri günlerde, bir günde 300 kadar İtalyan, 60 kadar İngiliz askeri geldi, Datça’ya, bizim köye. Bunlar savaştan kaçabilenlermiş,
İtalyanları köyün camisinde, İngilizleri İlkokulda yatırdılar.
Karanlık çökünce gelen askerler kümeler biçiminde, köyün merkezi olan Çeşme Alanı’ndaki yan sokaklarda dolaşıp konuşuyorlardı. Biz de onları, meraklı bakışlarla gözetliyorduk. Askerler birden dağılıverdi. Ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkönce ne olduğunu anlıyamadık. Ortalık birden sessizleşmişti. Gökyüzünde bir uçak sesi duyduk, arkasından bir uçak ışığı göründü. Bizim sık sık gördüğümüz, alışık olduğumuz bir görüntüydü. Ama savaştan kurtulan, ölümden dönüp gelenler için öyle değildi. Gizlenmeleri o yüzdenmiş. Sessizlik çökmese bizlerin uçaktan haberi olmayacaktı.
Bir küme İtalyan sığınmacının içinde bir kadın ilgi çekiyordu. Bir çocuk, annesinin eteklerini tutuyor, diğer bir çocuk zaman zaman annesini emiyor. Çocuk halimizle anladığımız kadar, bir çocuk da karnında var.
Kadın durmadan “Yannimu! Yannimu!” (Yannim, Yannim!) diye çırpınıp ağlıyor. Biz merakla durmadan kadını izliyoruz. Hüseyin Çavuş’un bahçesindeki evin boş bir odasına götürdüler. Durmadan ağlıyor. O sıralar köyde Rumca bilen kişiler var. Birkaç kişi de İtalyanca biliyor. Konuşmalardan sonra durumu açıkladılar.
TİLOS Adası’ndan kürekli, yelkenli iki kayıkla geliyorlarmış. Bunlar bizim Bükceğiz’e çıkmışlar. Diğer kayık kaybolmuş. Ağlaması; “kayık battı, onlar boğuldu” diyeymiş. Onların üzüntüsüne bütün köylünün katıldığını anımsıyorum. Bir kaç gün sonra kaybolduğu sanılan kayığın Bozburun taraflarına çıktığını, birbirini yitirdiğini düşünen tarafların sevince boğulduğunu işittik. Köylü de bir oh! Çekti, sevindi.
İkinci Dünya savaşı sırasında 10-20 kişilik kümeler halinde çok sığınmacı geliyordu. Bunlar çoğunlukla İtalyanlardı. İçlerinde öğretmenler de vardı. Bizim karakola (Knidos karakoluna) da iki Alman sığınmacı geldi. Onlar da fırtınaya yakalandıkları, botları bozulduğu için zorunlu sığınmacı olmuşlar.
Çilliri amcam (Süleyman Çete) o yıllar köy bekçisi. O evleri dolaşır, köye gelen sığınmacılar için ekmek ve yiyecekler toplardı.






