Çarşamba, Kasım 28, 2007

HİZMET

Emirdağ'ın bir köyünden yurt dışına gitmek isteyenler için kolaylık.
Ülkemde insanlara değer verilmediğini söyleyebilir misiniz?

İnternet Dünyasından

Valla, bukadarı da fazla, değil mi? Biraz abartmadık mı?

Cuma, Kasım 16, 2007

DURUM

İçimden gelmiyor… Yazmak, çizmek, konuşmak, duyurmak… Tam başlayacak oluyorsun, kafana tak ediyor dinlediklerin, okudukların, gördüklerin. O zaman, “şimdi sırası mı yazmanın, çizmenin?” diye düşünmeye başlıyor, yazmaktan vazgeçiyorsun. ülkemde ortalık tozun dumanın içinde. Kuzey Irak sınırında olanları dinlemişsin, duymuşsın ki Trakya’yı sel götürüyor… TV kanallarından birinde durmadan konuşuluyor, Marmara Denizi’ndeki faylardan gazlar çıkıyormuş, her an deprem olabilir miymiş? Aslında, “Böyle bir memleket olabilir mi?” diye sorasım geliyor. Ne var ki, Irak’tan iyiyiz.
Allahtan burada sürekli bir eylem içindeyiz. Araştırmalar, edebiyat toplantıları, çevre toplantıları, gelen giden misafirlerle yemekler, oyalanıyoruz. Akşam eve gelip TV haberlerini dinleyince dünyamız kararıyor.
Dünkü Edebiyat toplantısındaki gündem felsefeydi. Bir felsefe öğretmeni arkadaş bize uzun uzun felsefeyi anlattı. Gecenin yarısına kadar sürdü toplantı. O mutluluk eve gelene kadardı. Evde ya TV açılıyor, ya da eline bir gazete geçiyor, tekrar başlıyor dünyan kararmaya.

Bütün bunları buraya yazıp sizin de içinizi ben karartıyorum ama, ne yapayım, ben de içimi bu bloğa dökmeyi istedim.
Yarın Fethiye Anadolu Lisesi öğrencileri gelecek. Datça'daki öğrenci arkadaşlarını ziyaret edecekler. Biz de onlarla olacağız. İki günü de öyle kurtarırız. Pazartesi günü ne çıkar bilinmez.

MARGARET ATWOOD'dan kısa bir öykü

GERTRUDE'UN CEVABI


Margaret Atwood

Sana Hamlet ismini vermenin hata olduğunu düşünmüşümdür hep. Demek istediğim, hiç küçük bir çocuğa yakışan bir isim mi bu?. Babanın fikriydi. İlla ki kendi ismini vermek istedi sana. Bencil. Okuldaki çocuklar seninle öldüresiye dalga geçerlerdi. Ah o takma isimler, ah o korkunç “domuz” şakaları!
Ben sana George ismini vermek istemiştim.
Ben ellerimi ovuşturmuyorum, tırnaklarımı kurutuyorum.
Hayatım, lütfen aynamla oynamayı bırak. Bunu da kırarsan üç olacak.
Evet, o resimleri gördüm, çok teşekkür ederim.
Babanın Cladius’tan daha yakışıklı olduğunu ben de biliyorum. Geniş bir alın, kemerli bir burun, vesaire; üniformasının içinde de muhteşem görünürdü. Ama fiziki güzellik her şey demek değildir, özellikle de erkeklerde. Ben ölünün arkasından konuşmayı hiç sevmem ama, babanın pek de eğlenceli bir adam olmadığını sana söylemenin zamanı geldi artık. Asildi elbette, hakkını vermek lazım. Cladius ise arada sırada içki içmekten hoşlanır. Güzel bir yemeğin tadına varmayı bilir. Gülmeyi de sever, ne demek istediğimi anlıyormusun? Sırf senden daha kutsal bir ilke- ya da işte öyle bir şey-buyuruyor diye kendini kasıp parmak uçlarının üzerinde etrafta dolanmak zorunda değilsin.
Bu arada hayatım, üvey babana et yığını kral demesen keşke. Hafif bir kilo problemi var ve sen böyle deyince üzülüyor.
Ne dedin, nasıl bir yatağım varmış benim? Yatağım kesinlikle yağlı ve ter kokularına batmış bir yatak değildir. Gübre yığınına da hiç benzemez! Gerçi seni ilgilendirmez ama yine de söyliyeyim, ben haftada iki kere değiştiriyorum o çarşafları. Wittenberg’deki domuz ahırına benzeyen öğrenci yurdunda gördüklerimden senin o kadarını da yapmadığın anlaşılıyor. Bir daha önceden haber vermeden seni asla ziyaret etmiyeceğim orada! Üstelik eve getirdiğin o kirli çamaşırları da görüyorum, ki çamaşırlarını da yeterince sıklıkla getirmiyorsun, ancak siyah çoraplarının hepsi kirlenince…
Ve sana şunu da söylememe izin ver; o anlarda herkes biraz terler canım. Eğer bir deneseydin bunu kendin de anlardın. Gerçek bir kız arkadaşın sana çok faydası olurdu. O uçuk benizli kız varya, adı her neyse, hani şu sakın bana dokunmayın diyen korseleri içinde tavuk gibi bağlanmış duran kız… Bana soracak olursan, o kızda bir tuhaflık var. Sınırda gibi. En ufak bir şokta aşağı yuvarlanabilir.
Git de kendine ayakları yere basan birisini bul. Samanlıkta şöyle bir yuvarlanın. Bakalım. Ancak ondan sonra bana gelip gübre yığını neymiş söyleyebilirsin.
Hayır hayatım, sana kızgın değilim. Ama bazen çok ukala olduğunu söylemem lazım. Tıpkı baban gibisin. Et derdi o da.
Köpek pisliğinden söz ettiğini sanırdın. Bunu genç bir insan söylemiş olsa, hadi anlaşılabilir, gençler her zaman çok hoşgörüsüz oluyorlar çünkü, ama onun yaşında biri öyle davrandığında, nasıl desem, katlanmak iyice zorlaşmıştı. Durumu bundan da hafif anlatamam artık…
Bazen tek çocuk olmasaydın ikimiz için de daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ama bunun için kime teşekkür etmen gerektiğinin farkındasın tabii. Nelere katlanmak zorunda kaldığımı hiç bilmiyorsun. Canım biraz istediğinde, neden söz ettiğimi anlıyorsun herhalde, hani sadece yaşlı kemiklerimi biraz ısıtmak için, sanki cinayet işleyelim demişim gibi davranırdı bana.
Ne! Sen ne diyorsun! Babanı Claidus’un öldürdüğünü mü zannediyorsun? Yemek masasında ona çok kaba davranmana şaşmamalı!
Eğer böyle düşündüğünü bilseydim, seni çoktan düzlüğe çıkarırdım…
Babanı öldüren Cladius değildi, hayatım.
Bendim.

Çarşamba, Kasım 14, 2007

EN YAŞLI OKUYUCU


“Kitap yazmışsın, Datça’nın eski günlerini anlatmışsın, ben yokken bize burakmışsın, sağol, ellerine sağlık,” diyerek çıktı merdivenleri. Balkona oturdu. Emine Teyze, Emine Sarı, Datça ağzıyla, “İmine Deyze…”
Kitaptaki ‘Datca Manileri’ öyküsünde hem İmine Deyze'nin hem de geçen yıl kaybettiğimiz eşi, Hamdi Amca'nın adları geçer. ... İşte, o maniler, resimde gördüğünüz İmine Deyze için söylenmişti... Tekrar hatırlamanız için buraya alıyorum. Akşamları, yazlık komşusu Memed Amcalar'a misafirliğe gidem İmine Deyze, oya işlerken erkenden uyuklayınca, şu maniyi söylemiş Memed Amca. (Datça ağzıyla)
İmine gelir bize
Oturu boncuk dize
O erkenden uyuklar
Gözünü süze süze.

İmine Deyze, halen oya yapıyor ve boncuk diziyor. Yaşı seksen yedi. Gözün biri hiç görmüyor. Ama okumayı çok seviyor, yavaş yavaş da olsa ne bulursa okuyor. Bıraktığım kitabı torununa vermiş, “Kitaptakileri okusun ve eski yaşantılarımızdan biraz haberi olsun diye verdim.” diyor.
Hep İmine Deyze Amıca Memedler’e gitmezmiş. Bazen de Amıca Memed İmine Deyzeler’e gelirmiş, yazlıklara göçtüklerinde. Amıca Memedler'e bir "akşam oturması"na geldiklerinde, İmine Deyze’nin eşi Hamdi amca henüz işten gelmemişmiş. Misafirlerini oyalamak için İmine Deyze, nohut kavurmaya başlamış. Tam o sırada dışarıdan Hamdi Amca’nın eşeğinin anırtısını duymuş, Amıca Memed. Durur mu? Söyleyivermiş Hamdi’nin geldiğini bir maniyle:

Nohut gavurukduru
Dumanı savrulukduru
Galiba Hamdi geldi
Eşeği anırıkduru.
İşte o zaman nohut kavurmakta olan İmine Deyze bu resimde görünen 87 lik çınar...” Bıraktığım kitabı okuyup bitirmeden torununa vermiş. Okumak için başka kitap almaya gelmiş. Bir tek gözle nasıl okuyacağını sordum: “Bi' gözle oya yaptığıma göre, kitabı neden okumayayım, oğlum.” dedi. O gün bana eski günlerden de bahsetti. Ses kaydı yaptık. Yaşamımda en mutlu olduğum anlardan biriydi onunla oturup konuşmak...

Salı, Kasım 13, 2007

Symi Adası'nın Temizlik Elemanları

Bu adanın en sevdiğim özelliklerindendir eşekleri ve tertemiz merdivenli yolları, (özellikle turistlerin olmadığı aylarda.)
Bu "Belediye Eşekleri" toplanan çöpleri taşıyorlar. Ekzos dumanı şikayeti, park yeri sıkıntısı ve motor gürültüsü yok. Aşağıda limanda garaj... Pardon, ahırları var. Peki, sokaklara pislerlerse mi dediniz? Sanırım bu iş için eğitilmişler. Symi sokaklarında öyle bir problem olmadığına göre. Bu kadar eşeğin yaşadığı yerde hiç eşek anırtısı da duymadım. Bir zamanlar Datça pazarına sebze getiren Datça eşeklerinin anırtılarını hatırlıyorum da... Turistlerin şikayeti üzerine zamanın belediye başkanı eşekleri pansiyonlardan uzaklara bağlatmıştı.
Bu resimde gördükleriniz Symi temizlik personelinin bir grubu, haa!..

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Datça'da Zaman: Aylardan ŞUbat

Şubat ayı Datça'da takvimin ak yaprakları gibidir. Böyle kuytu vadilerde badem çiçekleri bazı yıllar Şubat ayını bile bekleyemez, yılbaşında vadinin yeşiline beyaz bir yama yapar.

Yukarıdaki resim 2007 Şubat ayında çekildi.

Cumartesi, Kasım 10, 2007

Cuma, Kasım 09, 2007

KİBAR HIRSIZ


(Hırsızı bile sıradışı Datça'nın)

Doğuş sitesinde oturanların rahatı, huzuru kaçmıştı, son günlerde üst üste meydana gelen hırsızlık olayları yüzünden. Her gece bir ev soyuluyordu. Çalınan eşyalar çoğunlukla kullanılmış ev eşyalarıydı. Hırsız, polisin sıkı takibe aldığı aynı sitede yakalandı. Araştırılınca çalınan eşyaların hepsi adamın evinde bulundu. Polis, eşyası çalınanların hepsini çağırdı ve herkese eşyasını teslim etti. Kimisinin kucağında TV, kimisinin, uydu alıcısı, kimisinin ütü, fırın ve bunun gibi şeyler... Tam kapıdan çıkarlarken hırsız onları tamtamına şu sözlerle uğurladı: “Kusura bakmayın komşular, sizleri buraya kadar yorduk!”
Not: Bu haberi okuyan bir Datcalı'nın yorumu. "Bu adam o kadar eşyayı evlerden alıp kendi evine taşımaya üşenmemiş mi?"

Salı, Kasım 06, 2007

AÇIK HAVADA TIRAŞ


Datça Yarımadası bu! Burada turistler de saçın sakalın içinde dolaşmamalı. En pratik yoldan tıraşlarını olmalılar. Berber dükkanları yaz aylarının sıcağıyla çekilmez bir hal alınca, bu berber arkadaş gibi dükkanı açık havaya almak gerekir.
Hem de Palamutbükü’ndeki yat limanının kenarına, püfür püfür meltem rüzgarlarının estiği yere.
Berberin de müşterisinin de hayatlarından şikayetleri yok. ikisi de tıraş esnasında denizin enginliklerine bakarak sıkılmıyorlar. Ayrıca, tabela asmaya gerek var mı? Bu görüntü tabela yerine geçmez mi?
Şundan eminim ki; bu berberin önündeki turist, gelecek yıl tekrar Ege Yat turuna çıkarsa bu berberi mutlaka bulacaktır. Çünkü adam, bu Sevil Berberi’(!)nin önünde, hayatının en mutlu anını yaşadığını söyledi bize.
Berber-müşteri sohbetiyle turist, o akşam nerede güzel bir şarap içilir? Kalite balık nerede yenir, gibi bilgiyi de almış oldu, üstelik…

Pazartesi, Kasım 05, 2007

SOKAK ADI



Bu yıl düzenlenen Datça Uluslararası Şiir Buluşması’nda dünyaca ünlü on altı şairin adları verilecekti, Özbel Site’sindeki sokaklara. Merakımı gidermek için Özbel’de oturan, fakat Liman'da dükkanı olan arkadaşlarımdan birine uğradığımda sordum:
-S….., şu anda sizin evin bulunduğu sokağın adı ne oldu?
Arkadaşım elindeki bezle masaların üstünü silmeye devam ederken oldukça sakin cevapladı sorumu:
-Burokoli!
-Ne?..
Arkadaşım yüzüme bakmadan tekrarladı:
-"Burokoli olmuş, bizim komşu söyledi geçen gün. Ben kendim hiç dikkat etmedim. "

Düşünmeye başladım. Benim pratik halkım, yabancı ismi teleffuz edemeyince, acaba hangi ünlünün adından Burokoli’yi bulup çıkartmıştı. Düşündüm, düşündüm bi türlü içinden burokoli çıkabilecek bir şair adı gelmedi aklıma. Eve gelince, evdeki okunmuş “K” dergilerini karıştırdım, acaba burokoliye benzer bir ad bulabilir miyim, diye, yok, bulamadım.
Bugün akşamüstü atladım arabaya, doğru Özbel’e. Arkadaşımın oturduğu sokağın başına dikilmiş olan direkteki sokak tabelasının resmini çektim…

Aslında "K Dergisi"nin birinde bu ünlü şairin adı geçiyormuş, ama bu isimden brokoli çıkaracaklarını nasıl bilebilirdim ki?..

Pazartesi, Ekim 29, 2007

YENİ BİR KİTAP

Datça’dan bir öykü kitabı daha yolda. Bugünlerde okuyucusuyla buluşmuş olacak.

Kitabın adı: Ödünç Zamanlar
Yazarı: Suna Güler
Yayınevi: Kanguru yayınları

2-3-4 Kasım günlerinde İstanbul Kitap Fuarı, Kanguru Yayınları standında görülebilir.

Pazar, Ekim 21, 2007

Çevre ve Karakaçan

Bütün bu görüntünün ayıbı Karakaçan'ın mı, yoksa duvarın üstünde elini kolunu bağlamış oturanın mı?
Sanırım Karakaçan'ın üstüne kuma gelmiş. Hem de kumaya özel bir oda yapılmış. Sonuçta Karakaçan'ın pabuçları dama atılmış. Semerden belli değil mi? Haydi, tıklayın!

begonvilla(Datca ağzıyla Onbiray çiçeği)

Bazen çiçekler çok şey anlatır...

Perşembe, Ekim 18, 2007

ÜNLÜ YAZARLARIN ARASINDA DOLAŞMAK


Ünlü yazarların arasında dolaşmak. Balık misali...

Çarşamba, Ekim 17, 2007

ESKİ DATCA'DAN

Bu yaz Datça'da ilk kez yapılan Uluslararası Halk Dansları Fesivalinde Eski Datça'yı onurlandıran Makedonya Halk Dansları Topluluğu.
Adının "Eski Datca" olduğuna bakmayın. Eski Datça'nın yepyeni, genç ve dinamik muhtarı NEŞE Karaoğlan, Kuzey Estonya Halk dansları topluluğundan iki dansçının arasında görünüyor.

YAZILI


HİÇ BİR ŞEY UMMUYORUM,
HİÇ BİR ŞEYDEN KORKMUYORUM,
ÖZGÜRÜM!..

Nikos kazantzakis
(Not:Resmi büyütmek için üstüne tıklayın.)

Perşembe, Ekim 11, 2007

DATCA'DA ZAMAN TRT 2 de



Kitap TRT 2 de tanıtılacak.
Tarih: 16 Ekim 2007 , Salı
Zaman: 20.00

Programın adı: Okudukça
Aynı gün gece yarısından sonra saat 01.00 civarında tanıtımın tekrarı var.
Bilgi edinmek isteyenlere duyurulur. Nihat Abi

Salı, Ekim 09, 2007

Cahit Çete (1932) den kısa bir hatıra

II.DÜNYA SAVAŞI'NDA DATCA
2.nci Dünya Savaşı yıllarında, sanırım Almanların Rodos ve Simi Adalarını ele geçirdikleri günlerde, bir günde 300 kadar İtalyan, 60 kadar İngiliz askeri geldi, Datça’ya, bizim köye. Bunlar savaştan kaçabilenlermiş,
İtalyanları köyün camisinde, İngilizleri İlkokulda yatırdılar.
Karanlık çökünce gelen askerler kümeler biçiminde, köyün merkezi olan Çeşme Alanı’ndaki yan sokaklarda dolaşıp konuşuyorlardı. Biz de onları, meraklı bakışlarla gözetliyorduk. Askerler birden dağılıverdi. Ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkönce ne olduğunu anlıyamadık. Ortalık birden sessizleşmişti. Gökyüzünde bir uçak sesi duyduk, arkasından bir uçak ışığı göründü. Bizim sık sık gördüğümüz, alışık olduğumuz bir görüntüydü. Ama savaştan kurtulan, ölümden dönüp gelenler için öyle değildi. Gizlenmeleri o yüzdenmiş. Sessizlik çökmese bizlerin uçaktan haberi olmayacaktı.
Bir küme İtalyan sığınmacının içinde bir kadın ilgi çekiyordu. Bir çocuk, annesinin eteklerini tutuyor, diğer bir çocuk zaman zaman annesini emiyor. Çocuk halimizle anladığımız kadar, bir çocuk da karnında var.
Kadın durmadan “Yannimu! Yannimu!” (Yannim, Yannim!) diye çırpınıp ağlıyor. Biz merakla durmadan kadını izliyoruz. Hüseyin Çavuş’un bahçesindeki evin boş bir odasına götürdüler. Durmadan ağlıyor. O sıralar köyde Rumca bilen kişiler var. Birkaç kişi de İtalyanca biliyor. Konuşmalardan sonra durumu açıkladılar.
TİLOS Adası’ndan kürekli, yelkenli iki kayıkla geliyorlarmış. Bunlar bizim Bükceğiz’e çıkmışlar. Diğer kayık kaybolmuş. Ağlaması; “kayık battı, onlar boğuldu” diyeymiş. Onların üzüntüsüne bütün köylünün katıldığını anımsıyorum. Bir kaç gün sonra kaybolduğu sanılan kayığın Bozburun taraflarına çıktığını, birbirini yitirdiğini düşünen tarafların sevince boğulduğunu işittik. Köylü de bir oh! Çekti, sevindi.
İkinci Dünya savaşı sırasında 10-20 kişilik kümeler halinde çok sığınmacı geliyordu. Bunlar çoğunlukla İtalyanlardı. İçlerinde öğretmenler de vardı. Bizim karakola (Knidos karakoluna) da iki Alman sığınmacı geldi. Onlar da fırtınaya yakalandıkları, botları bozulduğu için zorunlu sığınmacı olmuşlar.
Çilliri amcam (Süleyman Çete) o yıllar köy bekçisi. O evleri dolaşır, köye gelen sığınmacılar için ekmek ve yiyecekler toplardı.

Pazartesi, Ekim 08, 2007

GARGI KOYU'NDA DOLUNAY


Gargı Koyu, 1940'lı yıllarda Datça'nın "Cennet Çayırları'ydı. Bugünlerde dolunayı kaldı elimizde.
Bununla yetinmek zorundayız..