Pazar, Ocak 27, 2008

PAYAM KIRAN KADINLAR


Hızırşah Köyü'nde payam kıran kadınlar... Çekiç tıkırtıları arasında dedikodu da yapılıyor, maniler de söyleniyor. Yıllardır kadınların yaptığı bu iş, son yıllarda yavaş yavaş kayboluyor; yerini makinelere bırakıyor.

Biz farkına varmadan sıcacık insan ilişkileri arasına buz gibi makinalar giriyor; ilişkiler kopuyor, insanın insana olan sevgisinin yerini kavgalar, terör ve savaşlar alıyor...

Perşembe, Ocak 24, 2008

SAKIZ SARDUNYASI

Mesudiye'deki köy evimizin pencerelerinden birindeki sardunya. O, ılıman iklimi çok seviyor. Fazla su verilmemeli, erken, yani yılbaşından önce dikilmeli.Toprağına mutlaka dağ gübresi karıştırılmalı. Yarı gölge, yarı güneş alan yerde tutulmalı.Bir de sevgiyle yaklaşılmalı kendisine ki, o da size sevgiyle baksın.

ÇEŞME


Datca Yarımadası'ndaki çeşmelerin hepsi diyemem ama, büyük bir çoğunluğunu fotoğrafladım. Tarihlerini, özelliklerini araştırmada sanırım yaya kaldım. Sağlıklı bir bilgiye ulaşmak çok zor. Araştırmada çok geç kalmışız. Buna karşın araştırmak, resimlemek, öğrenmek çok zevkli. Bu onlarca çeşmenin içinde beni çok etkileyenler var.
Yukarıdaki resimde gördüğümüz çeşme, Belenköy'ün karşısında, Knidos tarafında, "Gocamuhar" denilen yamaçtaki Gocamuhar Çeşmesi. Eskiden "Pınar" sözcüğü yerine kullanılırmış, "Muhar" sözcüğü.
Bu çeşmeden akan suyu hiç tereddüt etmeden içebilirsiniz. Suyun geldiği tepede yapılaşma yok, tarım yok, buyüzden ilaçlama falan da yok. Su açıkta gelmiyor, hep yer altında. Yaz aylarında bile buz gibi su akıyor bu çeşmeden.
Çeşme Rum yapısı. Kolayca yıkılamadığından henüz ayakta duruyor. Kaç yıl daha dayanabilir bu talana karşı bilemem... Bir gün bakacağız, elimizde sadece bu fotoğraflar kalmış...

Çarşamba, Ocak 23, 2008

HAYITBÜKÜ

Karayla içiçe girip, bu kadar sıcak dostluk kurmuş başka bir koy görmedim. İkisi birbirini öylesine kucaklamışlar ki...

Pazar, Ocak 13, 2008

"PAYAM"



Müzmin bir nezlenin (Eskiden biz, sondaki "a"yı uzatarak, iki a imiş gibi “dumaa” derdik) verdiği uyuşuklukla bugün ancak payam üzerine bi’şeyler yazabileceğim. Böyle bir yazı yazmak çoktandır aklımdaydı da hep erteliyordum. Bu yıl Datça’da payamların çiçek açması geç kaldı. Bugünlerde tek tük açmaya başlamaları gerekirdi. Şimdi bazı okuyucular “payam” sözcüğüne takılacaklardır. Bi’çok Datçalı da dahil.. Çünkü ta 1960’lı yıllardan beri onlar da Payama badem demeye başladılar.. Yarımadamızdaki nerdeyse beşyüz yıllık payam, turizmin etkisiyle adını değiştiriverdi. Yerliler, beyaz adamların dilini kullanmaya o kadar meraklılardı ki… Ama, beni şaşırtamazlar. Seyitali Dede’min bubası payam demiş, Seyitali dedem payam dedi, bubam payam dedi, anam da, onun bubası ve dedeleri de payam dedi. Ben neden badem diyecekmişim ki? Hele alttaki yazıyı okuduktan sonra…
Yazı, Ahmet Uhri adında bir yazar tarafından kaleme alınmış. Ahmet Uhri’nin kaynağı nedir, bilmesem bile, yedi ceddimin kullandığı sözcüğü neden değiştirecek mişim? Onların bilgisi kaynak sayılmaz mı?
Bütün bunların ışığında Sayın Ahmet Uhri’nin yazısını da ekliyorum:
*********************************
Bademin Mitolojik Öyküsü (Bakın buradaki badem sözcüklerini ben kullanmıyorum)

Badem ağacı, mitolojide Trakya Kralı’nın kızı Phyllis’in bu ağaca dönüşmesiyle anılır. Troia Savaşı’ndan dönen Theseus’un oğlu Demophon, Trakya sahillerine sığınır ve burada Trakya Kralı’nın kızı ile birbirlerine aşık olurlar. Ancak ülkesine dönmesi gereken Demophon hemen geri döneceği sözünü vererek Phyllis’ten ayrılır. Ancak, aradan aylar geçmesine karşın Demophon geri dönmeyince kederinden kendini asan Phyllis’i tanrılar kuru bir badem ağacına dönüştürürler.. Çok uzun zaman sonra Demophon geri döndüğünde olanları öğrenir ve yanına giderek kuru ağaca sarılır. Ağaç bir anda yapraklar ve çiçeklerle donanır. Amygdalus Communis, Payam, Boçça, Piyam, Payem, Şabah gibi adlarla anılır. Sırpça ve Bulgarca’ ya da badem olarak geçen bu ağacın adının aslı Farsça “Badam” dır. Anadolu Türkçesi’nde sıkça görülen d-y dönüşümü sonucu badam ya da badem; Bayam ya da bayem buradan da payam sözcüğüne dönüşmüştür.. Karaburun yöresinde de payam adı kullanılmakta. Denizli’nin Acıpayam ilçesi de adını buradan almakta ve Acıbadem anlamına gelmekte.
Ahmet Uhri
*****************************
Datça için şu sıralar başlıca gelir kaynağı olan bu ürün üzerine yapılan bir araştırma sürecinde üreticiye sorulan sorularda alınan yanıtlar çok ilginçti.
Soru:
-Kaç çeşit payam tanıyorsun?
Cevap:
-Onu bilmeyecek ne va! beş çeşit!... Arkadan sayıyor: En iyisi nurlu, sonra akpayam, daha sonra gababağ, sonra da sırapayam gelir. Ha, bir de dişpayamı va.
Soruyu böyle cevaplandıran üreticinin tarlasına girince, gördüğümüz ilk payam ağacını gösteriyoruz;
Bu payamın türü nedir?:
-Ha! O mu? O, Omar payamı.
-Peki onu neden nurlu cinse aşı yapmıyorsun. Nurlunun fiyatı sıra payamın iki katı, değil mi?
-Aşı mı? Yok abi, o bizim can damarımız. En erken çağlayı o verir. Çağlanın kilosu on lirayken pazarlayabilirsin. Erkencidir. En az yirmi gün daha erken olur çağlası.
-Peki, şu ağaca bakar mısın, Bu ne türdür?
-O İsmet payamı.
-Neden iyi türe değiştirmiyorsun?
-Olur mu? O benim gelir garantim. Her yıl salkım salkım mahsul verir. Hiç biri mahsul tutmasa bu tür ağaç mutlaka iyi kötü mahsul verir. Bakın, diğer ağaçlar boş neredeyse, ama bu ağaç mahsul yüklü...
-Şu ne cinstir?
-Şu mu? Bu nakışlı payamdır. Dış kabuğu soyulduktan sonra kurutulur, kabuklu olarak evde saklanır. Evin ihtiyacı için sandıkta muhafaza edildiğinden, "sandık payamı" da denir. Dış kabuğu nakışla işlenmiş gibidir. Yani süslüdür. Eşe dosta hediye verilir. Çok eskiden şarlatan hocanın birisi, bu payamın üstündeki çizgileri Kuran yazısına benzetip, bu bademden kadınlara muskalar yaparmış.
-Şu da diş payamı. Elle bile kırılır. Evlerde çerez gibi tüketilir.
Bu gibi sorular ve cevaplar uzayıp gidiyor. Araştırma sonucu kaç çeşit payam çıkıyor karşımıza biliyor musunuz? Ellinin üstünde. Her cinsten alınan örnekler bir üniversiteye gönderildi. Genetik sonuçlar alınınca cins sayısı düşer ama gene de kırk sayısından daha az olmayacaktır, Datca’daki payam türleri.
Ha, bir de Şeytan Payamı var. Dağlarda kür olarak insan boyunda büyür. Küçük küçük payamı olur. Çağlayken yenir ama, sonraları çok acı olur. Datça'dan başka yerlerde olduğu bilinmiyor. Bugünkü payamların atasıymış. Bu payamı acı payamla karıştırmayalım. Acı payamın ağacı da kendisi de normal payam büyüklüğündedir.

Payamın öyküsü burada bitmez. Ama, hepsini anlatmak istersek, yerimiz yetmez…

Cumartesi, Ocak 05, 2008

1940'lı Yıllardan bir anı


Aşağıdaki paragrafta anlatılan şartlar altında ilkokulu, daha sonra Köy Enstitüsü'nü bitirip öğretmen olduktan sonra ilkokullara ders kitapları yazan, uzun yıllar ilköğretim müfettişliği yapan, daha sonra İzmir'de bir yayınevinin sahibi olan ve çocuk öyküleri yazıp yayımlayan C. Çete'nin anılarından.


Ben, ilkokulun dördüncü, kardeşim ikinci sınıfındaydık. Babam, ağaların ortağı idi. İşleyeceğimiz tarlalar köyümüze yaya olarak iki buçuk saat uzaklıktaydı. Ailecek tarlaların olduğu yere (İskandil) e göçettik. Bazen ortakların kendilerinin barındığı, bazen hayvanların barındığı damların birinde kendimiz oturuyor, diğerine hayvanlarımızı bağlıyorduk.
Biz okulumuzu aksatmıyorduk. Sabah olmadan ortalık ağarmaya başladığında yola çıkıyor, iki buçuk saat sonra okula varıyorduk.
Yalınayaktık. Sabahın ayazında, patika yoldaki taşlar ayaklarımıza çivi gibi batıyordu. Sanki çivili yolda yürüyorduk. Okul paydos olduğunda evin yolunu tutuyorduk. Bir süre Cumalı, Belen, yazı köylerinin çocukları ile, bir süre Yazı köyün çocukları ile koşa oynaya yürümek güzel oluyordu. Yazıköy kavşağından sonra iki kardeş baş başa kalıyorduk. Daha iki saat kadar yolumuz oluyordu. Eve vardığımızda karanlık oluyordu. Haftada altı gün(O zamanlar Cumartesi günleri de okul vardı.).
Okula ulaşmak için sabahları iki buçuk saat, akşam üzeri eve ulaşmak için iki buçuk saat yol yürüyorduk. Yalınayak, günde beş saat yol yürümekten iki kere ayağım Taşdüvelek oldu. Taşdüvelek olunca ayağının tabanında irin (Cerehat) toplanmaya başlar, irin iyice belirlemeğe başladığı ilk iki günde dayanılmaz acı çekerdim. Geceleri uyuyamazdım. O günler İskandil’deki eve gidemezdim.Okulun bulunduğu köyümüzde (Çeşmeköy) teyzemlerde kalırdım. İrin bir yere toplanıp iyice belirgenleştiğinde teyzem iğnenin ucuyla deler, irini çıkarırdı. Acılarım azalır, o günün akşamı en tatlı uykumu uyurdum.
Bir keresinde kardeşimle biraz geç kaldığımızı, Yazıköy kavşağına yaklaştığımızda, Yazıköy yolundan çocuk sesi gelmemesinden anladık. Öğretmenlerimiz neye geç kaldınız diyerek döver diye okula gitmemeye karar verdik. Kuyucak denen yerde kardeşimle kitaplarımızı okuduk, oynadık. Akşamüzeri okuldan dönüyoruz gibi evimize vardık.

Köy çocukları hep yalınayaktık. Suya, oduna, orağa, harmana, değirmene, kuzu, oğlak otlatmaya, sığır gütmeye yalınayak giderdik. Doğal olarak okula da yalınayak giderdik. Hem bizim sağlığımız açısından, hem de dersliği çamurlu ayaklarımızla çabucak batırdığımızdan, öğretmenler bize nalın giyme zorunluğu getirdiler Köyde nalın yapanlar çoktu. Babam da yapıyordu.
Zorunluluk karşısında birer çift nalın sahibi olduk. Nalınları elimizde taşıyor, okulun bahçe kapısına gelince giyiyorduk. Sanıyorum 11 yaşlarındaydım. Dayım kunduracıydı. O zamanlar hazır ayakkabılar satılmazdı. İstek üzerine kunduracılar ayaklarımızın ölçüsünü alır ince deriden yüzünü, kösele denen kalın deriden altını dikerdi.
Dayım, o yılın dini bayramlarının biri için bana bir çift ayakkabı dikti. Yaşamımda ayakkabı giyişim ilkti. Alışıncaya kadar çok zorluk çektim. Yürüyüşüm değişti. Aksak aksak, sallana sallana, topallaya topallaya yürüyordum.
O bayramda tek başıma bütün akrabalarımı dolaştım. Ayakkabılarımı gösterdim.

HAYITBÜKÜ


Çarşamba, Ocak 02, 2008

EN İYİ SERGİLEME VE KORUMA ŞEKLİ

Eski eserleri bundan daha mükemmel koruma altına alır, sergileyebilir misiniz? Bu müze 24 saat herkese açık.. Özenilerek yontulmuş bir eseri başının üstünde taşıyan bu pencere, Datça'ya henüz camın girmediği, veya yalnızca bir kaç zengin evine girdiği yıllardan kalma. Sözün kısası, pencere de eski bir eser...
(Resmin üstüne tıklayın.)

Pazar, Aralık 30, 2007

YILIN SON YÜRÜYÜŞÜ


Bugün yılın son yürüyüşünü Databiyat Grubu’ndan yirmi arkadaşla yaptık. Öğleyin saat 12.00 de Körmen Limanı’nda buluşup, Akçabük’e yöneldik. Oradan Karaköy’e giden patikaya girerek Dermenderesi’ne doğru yürüdük. İki yıl önce Dermenderesi’ndeki 6 su değirmenini fotoğraflamıştım. Vadinin aşağısında fotoğraflanmamış üç değirmen kalmıştı.
Grubun bir kısmı köye doğru yürürken biz birkaç arkadaş, değirmen yıkıntılarına yönelerek, iki değirmeni fotoğrafladık. Vadinin en aşağısındaki Diyakoğlu Değirmeni’ni, başka bir güne bırakarak geçtik. Burada görünen fotolar Aleko Değirmeninden. Eskiden Karaköy ağası olan Alekolar’ınmış.



İleride bu değirmenler hakkında uzun uzun yazacağım. Vadinin daha yukarılarında bunlardan daha ihtişamlı su değirmenleri var. O değirmenlerden biri de Karaköylü Muradoğlu’nunmuş. “Muğla’da vali olacağına Datça’da değirmenci ol” dedikleri yıllarda Muradoğlu, Eski Datça’nın en güzel kızı Salise'ye talip olmuş ve onunla evlenmiş. Kızın diğer talipleri şaşırıp kalmışlar. Kızını bir çuval unun hatırı için verdiğini anlatan bir mani bile yakmışlar, kızın babasına:
Ekmek Attım fırına
Bişmedi galdı yarına
İmamalisi Gızı vemiş
Bi çuval kokar una.

Kızın Babasının adı İmam Alisi, yani İmamın Ali. Maniyle demek istemişler ki, güzelim kız, bir çuval unun hatırına gitti. Ya... İşte böyle!Değirmenler o yıllarda o kadar önemliydi ki…

Cuma, Aralık 28, 2007

Günün Haberi

Ülkemizdeki “En lâik at” bugün öldü. Haberi, TV kanallarından birinde izledim ve hayvanları çok sevdiğimden dolayı üzüldüm.
Haber şöyleydi: “Geçen yıl yapılan bir açılış töreninden sonra, Başbakan RTE çok değerli atlardan birine binmek istemiş, fakat at huysuzlanarak sırtındakini yere atmıştı. Allahtan Başbakan’ımız kazayı yarasız beresiz atlatmıştı. Aynı at bugün, bağırsak düğümlenmesinden kurtulamayarak ölmüştür.” Sahibinin başı sağolsun.

Perşembe, Aralık 27, 2007

Arkadaşın Ölümü

ARKADAŞIM, SEN NE ZAMAN ÖLMÜŞTÜN?

Nihat Akkaraca

Limandaki kafelerin birinde arkadaşlarla buluşmuş, sohbet ederken birer bardak şarap içmiş, dağılmıştık. Evin yolunu ağır adımlarla arşınlarken, Maya Apart’ın alt katındaki kafeden kulağma bi ses geldi. Dönüp bakınca çocukluk arkadaşımın eliyle işaret ederek beni çağırdığını gördüm.Çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı, hatta aynı sırada oturduğumuzdan, sıra arkadaşımdı, oyun arkadaşımdı, askerlik arkadaşımdı. Askerlikten sonra herkes kendi yoluna gitmiş, yollarımız ayrılmıştı. Birbirimizi bazen yıllık izinlerde, senede bi kez görürdük. Kırmadım, boş zamanım da vardı, döndüm masasına oturdum.. -Tam bi Datçalı ağzıyla- Lafa bir soruyla başladı:
-Nerelerden gelik gelising?

-Şurada, limanda arkadaşlarla buluşup gonuştuk, birer bardak şarap içtik.
-Boşver şarabı. Bu yaştan sonra şarap içsen ne oluu, içmesen ne olu?
Soğuk bir duş etkisi yaptı cevap bende.Kısa bir suskunluğun ardından gene sordu:
-Başka neler yapıkdurusung? Nasıl zaman geçirikdurusung?
-Valla Omar, boş zamanım olunca Mesudiye’deki köy evime gidiyoruz, güzel bi akşam geçirip geri geliyoruz.
-Bu yaştan soona güzel zaman geçirsen n’olacak ki?
Bu cevap daha da soğuk, buzzz gibi geldi bana. Aramızda kısa bir suskunluk daha... Beklemeye başladım ne soracak acaba diye. Sessizliği, ne içeceğimi sorarak bozdu:
-Ne alırsın, gayve mi çay mı?
Benim cevabımın artık hazır olması gerekirdi:
-Omar! Bu yaştan sonra gayve içsek n’olur, içmesek n’olur?
Cevap oturmuştu , sohbeti şakaya getirmek için gülümsedi.
-Yok, yok, ben çaardım, bişey ısmarlamam lazım. Gayve mi olsun?
Eski günleri hatırladım:
-Moskof Çayı, dedim. Garsona bakmaktan vazgeçip, bana bakarak:
-Antikasın, valla! dedi. Garsona:
-Oğlum, bak!. Buraya bi Moskof çayı! diye seslenince, garson anlamadı.
Sanırım Moskof çayını ilk kez duyuyordu garson. Eskiden Datca’da “Moskof çayı” derlerdi kırmızı çaya. Biraz pahalı olduğundan eşraftan üç beş kişi içerdi Moskof çayını. İçenlerin çoğu da gösteriş olsun diye içtiklerinden, kahveciye yüksek perdeden seslenirlerdi: “Yap bi Moskof çayı!”
Garsonun anlamadığını görünce, fikir değiştirdim, orta bi kahve istedim.
O da garsona tekrar seslendi:
-Boşver çayı, orta bi gayve geti sen bu antikaya, dedi.
Hep o bana soracak değildi ya, bu kez sessizliği ben bozdum:
-Sen neler yapıkdurusun? Arasıra yüzükduru musun??
Cevap aynı tonda, aynı anlamdaydı:
-Bu yaştan soona yüzsek n’olu yüzmesek n’olu…
Bu tür cevabın değişeceğine dair ümidim kalmamıştı. Kahvemi çabucak içtim. Kalkarken:
-Ben gitmeliyim, işim var evde, dedim.
-Ne işin var bu yaştan soona? demesin mi.
Hiç cevaplamadan yürüdüm. Eve doğru yürürken, biraz önce bir ölüyle konuştuğumu düşündüm…

Aradan on gün kadar geçmişti. Suya Batmazlar’ın Rüstem’in kahvesinin önünden geçiyordum, gözüm Omar’a takıldı. Bir masada dört-beş Datçalı arkadaşıyla oturuyordu. Şuna bi merhaba diyeyim dedim. Masaya yaklaştım ve masadakiler de duysunlar diye sesimi yükselterek:
-Omar! Yahu, sen ne zaman ölmüştün? diye sordum.
Soru, hem Omar’ı hem masadakileri şaşırtmıştı. Hepsi gözlerini dikmiş yüzüme bakarken devam ettim.
-Üç gün önce mezarlığa gitmiştim, senin mezarını aradım, bulamadım. Sen gerçekten hangi yıl ölmüştün? dedim. Masadakilerin tümü yüzüme hayretle bakarken, Omar’ın gözünün içine bakarak, Gaffar’laştım:
-“ANLADIN SEN ONU!” deyip yoluma devam ettim. Arkadaşım anlamış mıydı, bilemem..
-




Pazar, Aralık 23, 2007

En Zor Bayram Ziyareti

On yıl önce düşmüş... Kırılmış bir kalça kemiği, görmeyen iki göz. Hiç zaafiyete uğramamış bir beyinle sanki görüyor gibi. Ses gümbür, gümbür.
Yaş Doksan beş. On yıldır son yolculuğa direnen bir eski toprak.
Bu Kurban Bayramında yaptığım ziyaretlerin beni derinden etkileyeni...
Süreyya Aylin Antmen'in şiirsel bir yazısı, sanki bu görüntü için yazılmış gibi...
Durmuş saat.
İskemleler çürük. Odalar bir bir kilitli. Kadın hasta.
Soğuk, kapı kilidinden usulca giriyor. Komodinde bir bardak su.
Gezinen böcekler.
Uzaktan duyulan neşeli bir şarkı. Ter. Kâbus. Sıkılmış dişler. Sayıklama. Bir yumru.
Boyut karışıklığı. Hiçlik. Geri dönüş.
Komodinde bir bardak su. Rüzgârla şımaran perdeler. Bütün kapılar açıldı.
Gıcırtılar. Çocuk sesleri. Duran, duyargalarını kımıldatan böcekler, tedirgin, hazırlıklı.
Nereden geldiği belli olmayan konuşmalar, birbirine karışan kelimeler. Biraz daha uyku.
Bitmiş zaman.

Süreyya Aylin Antmen

Salı, Aralık 18, 2007

BAYRAM KUTLAMASI

Eski dinî bayramları bu iki sözcükle kutlardık.

Cuma, Aralık 14, 2007

YILIN SALATASI!


1- Kırmızı turp, bir baş. ( armut büyüklüğünde)
2- Bir diş sarımsak, büyükçe. Eğer sarımsak küçükse iki diş
3- Taze soğan, iki veya üç adet. (Büyüklüğüne göre ayarlayın)
4- Üç veya dört yaprak roka
5- Dört dal maydanoz
6- Dört dal dereotu
7- Bir adet salatalık, küçük boy, bol çekirdekli olsun
8- Orta büyüklükteki bir elmanın yarısı
9- Brüksel lahanası, altı adet, iştahınıza göre, 8 adet de yapabilirsiniz
10- Ton balığı, Dardanel, kağıt paketlerde satılan. (Paket içinde satılanlar lezzetli)
11- Bir adet yeşil biber.
12- Marul 4 yaprak. (kıvırcık da olabilir, göbekli marul da..)
13- Zeytinyağı (Datça zeytinyağı olsun. Şirince’den Candan Turhan’ın zeytinyağından da olabilir.)
14- Tuz
15- Elma sirkesi


Büyükçe bir cam kasenin içine turpu rendeliyoruz (Rendenin büyük dişli tarafıyla)
Daha sonra salatalığı, ondan sonra da elmayı, en son sarımsağı, rendenin ince dişli tarafıyla rendeliyoruz. Veya eziyoruz.
Önce rokayı, sonra dereotunu, daha sonra maydanozu ve taze soğanları doğruyoruz.
Bu arada küçük bir çelik tencere içinde su kaynamış oluyor. Brüksel lahanalarını suya atıp başında bekliyoruz. Zamanlamaya çok dikkat etmemiz gerek. Lahanaların özleni, yani damarları açık yeşile dönerken ocaktan alıp suyunu boşaltıyoruz. Daha fazla kaynarsa tadı kalmaz. Lahanalar ağızda cırrrt etmeli. Onlar beklerken biz devam ediyoruz.
Salata kabımıza marul yapraklarını doğradıktan sonra yeşil biberi de doğruyoruz.
Kaynamış olan Brüksel lahanalarını dörde bölüp salatanın içine atıyoruz.
En son bir paket ton balığının yarısını(zaten paket 100 gr lıktır) salataya katıyoruz.
Zeytinyağını kendi zevkinize göre katıyor, arkasından elma sirkesinden gereği kadar ilave
ediyorsunuz. Tuz atmayı unutmayın sakın. Şimdi iş karıştırmaya geliyor. Çok iyi karıştırılması gerek. Soğan ve sarımsak kokusu her tarafa çok hafif dokunmalı. Salata adeta sirke ve zeytinyağı banyosu yapmış olmalı.
Bu arada işin en zevkli tarafını unuttum. Bütün bu işleme başlarken kırmızı şarap açılmış olmalı. İşte bu kısım çok önemli. Şarap deyince ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırıyoruz . Bu sofra iyi bir şarap ister. İyi bir şarap da çok pahalı. Ne yapacağız? Az içeceğiz ama kaliteden şaşmayacağız. Salata yapımına başlarken, açılan şişeden bir bardak şarap tezgaha konmuş olacak. Ara sıra bir iki yudum alacaksınız. Hafiften, kendinize göre ıslıkla veya sesle bir şarkı mırıldanabilirsiniz. Sofraya oturduktan sonra da ikinci bardak gelecek. Artan şarap yarına saklanacak. Bu salatayı yapmak biraz zamanınızı alacak, ama, sonuçta hiç pişman olmayacaksınız.
Ha! Yanında yemek ne olacak? Bu salatanın yanında başka yemeğin pek önemi kalmıyor. Rahat bir uyku için bu salata yeter. Afiyet olsun. Bu, 2007 nin salatasıydı. 2008 ne getirir bilemem. Eğer beğenirseniz adına “Akkaraca Salatası” diyebilirsiniz.

Pazartesi, Aralık 03, 2007

MADIMAK

Değerli şair arkadaşım Akgün Akova'nın çok sevdiğim şiilerinden birini blog okuyucularımla paylaşacağım, bugün.



MADIMAK OTELİ _Sivastopal,2 temmuz 1993, 37 ölü, milyonlarca şiir yaralı._


sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenciyurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi
askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar
zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu
yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.

Akgün Akova

Pazar, Aralık 02, 2007

OLAY, PROTOKOL VE HABER

Bu akşam haberleri izliyoruz. Ana haberlerin sonlarına doğru önemsiz diye verdikleri haberlere geldi sıra.
Haber Kars’tan. Bir ilkokulun açılışı var. Okulun bahçesinde sıraya girmiş, ilkokul çağındaki çocuklar. Hepsi tiril tiril titriyor, bazıları da o kadar çok üşümüşler ki ağlıyorlar. Korkudan değil. Eksi otuz santigrada inmiş soğuktan. Habere göre tam iki saattir titriyorlar. Çünkü açılışta nutuk çekecek olan protokol denen zevat azıcık geçkalmış. Tabii onlara göre azıcık geç kalmışlar… Gel de o donmak üzere olan çocuklara sor o iki saati. Üstüne üslük bi’de başlarına kar yağmakta… “Çocuklardan bazıları donma tehlikesi geçirdi” diyerek devam ediyor haber…
Burada yanlışı yapan kim? Geç kalan protokol mü? Her ne sebeptense o çocukların orada iki saat kar altında titremesine göz yuman öğretmenlerin mi? Böylesine önemli bir olayı haberlerin en arkasına alan Tv kanalızas... pardon kanalının mı? Yoksa bütün bunlara kafayı takan benim mi?
Acaba bu yüzden mi yaşadığım müddetçe protokollerden bu kadar çok nefret ettim? Yoksa ne işe yaradığını anlayamamış olduğumdan mı?
Eğer o kanalın haberler bölümünde tam yetkili birisi olsaydım (olmaz ya) bu haberi en başa koyarak en önemli haber olarak verirdim
.

Cuma, Kasım 30, 2007

BUKALEMON

Haydi, Chehov'dan bir öykü okuyalım.


BUKALEMUN

A. ÇEHOV
Polis Şefi Oçumelov sırtında yeni paltosu ve elinde içi dolu bir mendil olduğu halde Pazar yerinden geçiyordu. Onu, başkalarından gaspedilmiş bektaşi üzümü ile tepeleme dolu bir sele taşıyan kızıl saçlı bir polis izliyordu. Ortalık sessizdi… Meydanda kimsecikler yoktu. Dükkanların ve meyhanelerin açık kapıları birer aç ağız gibi bezgince bakıyordu dışarıya. Dilenci bile yoktu bu kapıların önlerinde.
Oçumelov birdenbire bir ses duydu.:
“Isırırsın demek ha, melun! Bırakmayın onu, heey, ahali! Bu devirde adam ısırılmaz! Tutun! A…a!”
Bir köpek ciyaklaması işitildi. Oçumelov sesin geldiği yere baktı. Tüccar Piçugin’in odun deposundan dışarıya doğru, üç ayağı üzerinde sıçrayarak ve korkuyla etrafına bakınarak koşan bir köpek gördü. Köpeğin peşinde, sırtında kolalı bir basma gömlek ve düğmeleri açık bir yelek olan bir adam koşuyordu. Adam tüm gövdesiyle öne doğru atladı, yere düşerken köpeğin arka bacaklarından yakaladı. Köpek yine ciyakladı. Etraftan “bırakma” diye bağırıyorlardı. Dükkânların kapılarında uykulu yüzler belirmeye başladı. Odun deposunun önünde çok geçmeden kalabalık toplanmıştı.
Polis:
“Galiba bir vukuat var, efendim!” dedi.
Oçumelov sola doğru yarım çark ederek, adımlarını kalabalığa doğru çevirdi. Tam depo kapısının önünde yukarıda sözünü ettiğimiz önü açık yelekli adamı gördü. Adam, sağ elini havaya kaldırmış, kanlı parmağını kalabalığa gösteriyordu. Yarı sarhoş yüzünde adeta “derini yüzeceğim senin, deyyus!” der gibi bir ifade vardı. Havadaki parmağı ise sanki bir zafer işaretiydi.
Oçumelov adamı tanımıştı. Kuyumcu ustası Hryukin’di bu. Olayın suçlusu, kalabalığın orta yerinde ön ayakları açık halde gövdesiyle titreyerek oturuyordu. Sivri suratlı, beyaz renkli, sırtında sarı lekeler olan bir tazı yavrusuydu bu. Hayvancağızın yaşlı gözlerinden üzüntü ve korku okunuyordu.
Kalabalığı yarıp giden Oçumelov:
“Ne var burada? Niçin buradasınız? Senin parmağına ne olmuş? Kimdi bağıran?” diye sordu.
Hryukin, yumruğunu ağzına götürerek öksürdü ve:
“Yoluma gidiyordum, efendim, hiç kimseyi incitmeksizin,” diye anlatmaya başladı. “Mitriy Mitriç’le odun işini konuşacaktık. Durup dururken bu alçak parmağımı kaptı. Beni mazur görün, ben çalışan bir adamım… İnce bir işle uğraşırım. Bu parmağımı belki bir hafta kımıldatamıyacağım. Zararımı ödesinler… Hayvanlar yüzünden zarara uğramak yasalarda da yoktur, efendim… Eğer her köpek her önüne geleni ısıracaksa, bu dünyada hiç yaşamayalım daha iyi…”
Oçumelov, kaşlarını oynattı, öksürdü ve sertçe:
“Hımm!.. Anlaşıldı… Kimin köpeği?” diye konuşmaya başladı. “Bunun peşini bırakmayacağım. Köpeklerin nasıl başı boş bırakılacağını göstereceğim size! Kararlara boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı geldi artık! O namussuzu öyle bir cezalandıracağım ki, köpeğin ve diğer başı boş hayvanların ne demek olduğunu öğrenecek! Ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim.
Oçumelov polis memuruna dönerek:
“Yeldirin, bu köpeğin kime ait olduğunu öğren, tutanak düzenle! Köpeğin de yok edilmesi gerek, hemen! Gecikmeksizin! Kuduzdur muhakkak… Soruyorum, kimindir bu köpek?”
Kalabalığın arasından birisi:
“Galiba General Jigalov’un köpeği,” dedi.
“General Jigalov’un mu? Hım!.. Paltomu çıkar, Yeldirin… Ne korkunç bir sıcak böyle. Yağmur yağacak galiba…”
Hyrukin’e dönerek:
“Yalnız bir şeyi anlamıyorum: Bu köpek seni nasıl ısırabildi? Parmağına nasıl yetişebildi? Köpek küçücük, sense böyle kocaman iri! Mutlaka parmağını bir çiviye iliştirip kanatmışsındır, sonra da bu ısırma yalanını uydurmuşsundur. Sizi gidi… Malum halk! Siz melunları çok iyi tanırım ben!”
“Efendim, o, komiklik olsun diye elindeki sigarayı köpeğin yüzüne yaklaştırıp onu kızdırıyordu. Köpek de aptal değil ya, birden ısırıverdi… şirretin biridir, efendim!”
“Yalan söylüyorsun, şaşı göz! Bir şey görmedin, neden yalan söylüyorsun? Efendimiz polis şefi zeki adamdır, kimin yalan söylediğini, kimin Tanrının huzurunda imiş gibi vicdanı ile hareket ettiğini anlar… Eğer yalan söylüyorsam, bırakınız sulh mahkemesi yargılasın beni. Yargıcın yasasında yazılı… Bugün herkes eşit… Benim öz kardeşim de jandarmadır… Eğer tanımak isterseniz…”
“Kes sesini.”
Polis memuru ciddi bir ifade takınarak:
“Bu, generalin değil,” dedi… “Generalin böyle bir köpeği yok. Onunkiler daha çok av köpekleridir.”
“Bundan emin misin?”
“Evet, efendim.”
“Ben de biliyordum, zaten. Generalin köpekleri pahalı, cins köpeklerdir. Bu ise, şeytan bilir neyin nesidir! Ne tüyü var, ne alımı. Sadece rezilin biri. Böyle bir köpeği köpek diye saklamak, ha? Aklınız yok mu hiç? Böyle bir köpek Petersburg’da, Moskova’da görülseydi, ne olurdu, bilir misiniz? Yasaya falan bakmazlar, hemen oracıkta gebertirlerdi. Sen, Hryukin, mağdursun, bu işin peşini bırakma… Ders vermeli! Vaktidir!”
Polis memuru sesli düşünür gibi söylendi:
“Belki de generalindir, efendim. Suratında yazılı değil ki…Geçenlerde onun kapısında böyle bir köpek görmüştüm.”
Kalabalıktan bir ses:
“Evet, generalindir,” dedi.
“Hımm!.. Paltomu giymeme yardım et, kardeşim Yeldirin. Rüzgar… Üşüyorum… Bu köpeği generale götür, orada öğren. Benim bulduğumu ve gönderdiğimi söyle… Sokağa bırakmamalarını da söyle. Değerli bir köpek olabilir. Eğer her domuz onun burnuna sigarası ile dokunacak olursa bozulur hayvancağız. Köpek nazik yaratıktır…. Sen de indir şu parmağını, odun herif. Pis parmağını ne diye gösterip duruyorsun! Kendinde kabahat.”
“Generalin ahçısı geliyor, ona soralım… Hey, Prohor! Birazcık geliversene buraya, cancağızım. Şu köpeğe bir bak… Sizin mi?”
Ne diyorsunuz! Bizde böyle köpekler asla bulunmaz.”
Oçumelov:
“Uzun boylu araştıracak bir şey kalmadı,.” Dedi. “Bu köpek başıboş! Lafı uzatmaya gerek yok. Eğer ben, bu başıboş bir köpektir diyorsam, başıboş köpektir… Öldürülecek, o kadar.”
Prohor:
“Bu bizim değil,” diye devam etti. “Generalin kardeşinindir.” Geçenlerde geldi. General tazılara meraklı değildir. Kardeşi meraklıdır.”
Oçumelov:
“Yoksa generalin kardeşi mi geldi? Viladimir İvaniç, ha?” diye sordu. Tüm yüzü sevecenlik dolu bir gülünsene ile kaplanmıştı.
“İşe bak sen, Yarabbi! Bilmiyordum! Misafirliğe mi geldi?”
“Evet, misafirliğe.”
“İşe bak sen… kardeşini özlemişti general… Benim ise haberim bile yok! Onun köpeği demek bu? Çok memnun oldum buna… Al onu… Köpekçik, sevimli şey… Nasıl da çevik… Şunun parmağını ısırmış! Ha, ha, ha… Ne var titreyecek? Hırrr… hırr… kızıyor kerata… Seni yaramaz…”
Prahor köpeği çağırdı. Onunla birlikte odun deposunun önünden uzaklaştı…. Kalabalık hryukin’e kahkahayla gülüyordu.
Hryukin:
“Benden daha çekeceğin var!...” diye tehdit eden Oçumelov paltosuna büründü ve Pazar yerinden geçip yoluna devam etti.

Çarşamba, Kasım 28, 2007

HİZMET

Emirdağ'ın bir köyünden yurt dışına gitmek isteyenler için kolaylık.
Ülkemde insanlara değer verilmediğini söyleyebilir misiniz?

İnternet Dünyasından

Valla, bukadarı da fazla, değil mi? Biraz abartmadık mı?

Cuma, Kasım 16, 2007

DURUM

İçimden gelmiyor… Yazmak, çizmek, konuşmak, duyurmak… Tam başlayacak oluyorsun, kafana tak ediyor dinlediklerin, okudukların, gördüklerin. O zaman, “şimdi sırası mı yazmanın, çizmenin?” diye düşünmeye başlıyor, yazmaktan vazgeçiyorsun. ülkemde ortalık tozun dumanın içinde. Kuzey Irak sınırında olanları dinlemişsin, duymuşsın ki Trakya’yı sel götürüyor… TV kanallarından birinde durmadan konuşuluyor, Marmara Denizi’ndeki faylardan gazlar çıkıyormuş, her an deprem olabilir miymiş? Aslında, “Böyle bir memleket olabilir mi?” diye sorasım geliyor. Ne var ki, Irak’tan iyiyiz.
Allahtan burada sürekli bir eylem içindeyiz. Araştırmalar, edebiyat toplantıları, çevre toplantıları, gelen giden misafirlerle yemekler, oyalanıyoruz. Akşam eve gelip TV haberlerini dinleyince dünyamız kararıyor.
Dünkü Edebiyat toplantısındaki gündem felsefeydi. Bir felsefe öğretmeni arkadaş bize uzun uzun felsefeyi anlattı. Gecenin yarısına kadar sürdü toplantı. O mutluluk eve gelene kadardı. Evde ya TV açılıyor, ya da eline bir gazete geçiyor, tekrar başlıyor dünyan kararmaya.

Bütün bunları buraya yazıp sizin de içinizi ben karartıyorum ama, ne yapayım, ben de içimi bu bloğa dökmeyi istedim.
Yarın Fethiye Anadolu Lisesi öğrencileri gelecek. Datça'daki öğrenci arkadaşlarını ziyaret edecekler. Biz de onlarla olacağız. İki günü de öyle kurtarırız. Pazartesi günü ne çıkar bilinmez.