Pazartesi, Mart 06, 2006

Poz Veren Eşek







Datça'nın eşek öykülerini okumadan evvel, o sevimli yaratıklardan birini,resimden tanımak yararlı olacak diye düşündüm. Resimde görülen güzel gözlü sevimli hayvan, ne zaman elinde kamerayla birini görse, poz vermek için dönüp bakmak istiyor. Bu, güzel gözleriyle kameraya bakan, Belenköy eşeklerinden sadece biri. Daha sevimlileri var. İleriki günlerde göreceğiz.

Pazar, Mart 05, 2006

FATMANA








Uzun İnce bir yoldayım… Gidiyorum gündüz gece… (Zeytincik Köyü)

FATMANA HAYRİYE

Nihat Akkaraca

Zeytin tarlasından geliyormuş. Öyle dedi. “Budları”ndaki ağrı vız gelirmiş, yüreğini dağlayan acıları olmasaymış. “Evime de gelin” deyince takıldık arkasına, arkadaşım Elizabet’le. İçi- dışı derli-toplu evinin, tertemiz avlusunda bizi acılarıyla ağırladı… İki sene evel gencecik oğlunu kaybetmişti. Ramazan Bayramı arefesinde arkadaşlarıyla Goca Dağ’a geyik avına gitmişler, oğlu Ertan, arkadaşının kaza kurşunuyla hayatını kaybetmişti. Kocası, oğlunun acısına dayanamamış, altı ay sonra o da, kanser olup ölmüştü. Kocasının ölümü Fatma Hayriye Teyze’nin acıyan yarasına tuz biber ekmişti. Bütün bunlara rağmen teselliyi, Ertanı’nın geride bıraktığu iki torununda aramış. Bunu da gelini çok görmüş… Her nedense çocukları Hayriye Teyze’ye göstermezmiş...
Mutluluktan başka ne istersen var Fatma Hayriye teyzede; romatizma, ülser, başağrısı ve yürek acısı. Onları duymuyormuş bile kederlerinin içinde. Sonuna kadar dinleyip teselli eden sözler söyledikten sonra, haftaya Datça’dan doktor getireceğimizi söyleyince, “istemez, beni dinlediniz ya acılarım da hastalıklarım da geçer gibi oldu” dedi. Biz ayrılmak üzereyken eve girip bir tabak şekerlemeyle çıktı. Hiç bişey alamayacağımızı söyledik. “O, hiç olmazsa birer şekerlememi alın, ŞEYTAN GÜLMESİN” diye uğurladı bizi. Acılarının bir kısmını da yüreklerimize yükleyerek.

Haftaya gene geliriz demiştik Fatmana Hayriye Teyzeye. Sözümüzü tutamadık. “Çavışgızı”na. İki hafta sonra gidebildik. Zeytincik Köyü’nde “Fatmana” adı çok olunca, karıştırmamak için, ona önce “Fatmana Hayriye” demişler. Sonra da köyde birkaç “Hayriye” olunca, “ÇAVIŞGIZI” diye çağırmaya başlamışlar. Yani, çavuşun kızı… Rahmetli bubası çavuş imiş zayır askerlikte. Daha sonra, iki ev aşağıda, 85 lik diğer Fatmana’da çay içerken öğrendik takma adını .
Herkesin hayat öyküsü başlangıçtan sona doğru anlatılırken, Fatma Hayriye Teyze’nin ki sondan başlangıca doğru anlatıldı bize. Biz dediğimiz de Elizabeth ve ben. Bu sefer hayatının ikinci kısmını anlattı. Neden daha evvel bunları anlatmadığını sorduğumda: “Onlar eskidi, başıma gelen bu yenilerinin yüzünden eskileri unuttum bile” dedi. Dinlemek istediğimizi söyleyince, üstüste ahh! lar çekerek başladı anlatmaya:
Romatizması varmış. Akşam yatağa girdi mi elleri ve ayakları üşüyüp, sızlıyormuş. Sobasını yaksa da fayda etmiyormuş. Başka yeri ısınırken, elleri ve ayakları buz kesiyormuş. Romatizması dışında, midesi rahatsız, tansiyon yüksekmiş. Sigortası falan yokmuş Çavışgızı’nın. İki gün evvel ilaçlara 100 milyon vermiş. Elde avuçta ne varsa hepsini. “Ben böyle olacak kadınmıydım. Kaderim beni yıktı bu hale soktu” diyerek devam ediyor. Herkes gibi yirmi yaşlarındayken evlendirmişler. Kocasının adı Memed imiş. Ama herkes onu çocukluğundan beri “Kasap” diye bilirmiş. Takma ad işte. Köy yerinde herkesin bir takma adı olurya. Aynı adı kullanan çok kişi olunca, hemen takıyorlar bir ad. Memed çocukken, bu yörede “Arni” denen bir bıçakla çok oynarmış. Bir gün oyunu fazla ileri götürmüş; evlerinin avlusunda bağlı duran oğlağın ayaklarını kesmiş.
-“Neye kestin” diye sorduklarında:
-“Kasapçılık oynadım” demiş.
O gündenberi de adı “Kasap ” oluvermiş; taa ki bir tüfeğin kaza ile patlamasına kadar...
Fatma Hayriye Teyze devam ediyor anlatmaya: Evleneli dört yıl olmuş, olmamış. Bir gün Kasap’ın, yani kocasının Datça’ya mahkemeye gitmesi gerekmiş. Köyden dört kişilermiş Datca’ya giden; birisi avcı, tüfeği de yanında. Datça dönüşü, arkadaşları, “yaya gidelim, ne olsa acelemiz yok, yolda avlanırız da” demişler.
Kasap:
-“Karım evde, iki çocukla oruç başına yalnız, hayvan hayvanat bakım ister, ben kamyonetle döneceğim” demiş. ,
Akşamüstü Fatma Hayriye hayvanları yerleştirmiş, gelecek olan kocasına yemek hazırlarken bir taraftan da çocuklarla uğraşıyormuş. İki kız çocuğu; Biri henüz oturamıyor, diğeri ancak yürümeye başlamış…Kocası ha geldi ha gelecek, diye beklerken, köyden bir bağırışma ve feryatlar yükselmiş. Dışarı koşunca haberi almış: Datça’dan gelen kamyonetin içindeki yolculardan biri vurulmuş. Eyvah! Kocası da Datca’ya gitmişti. Bütün köy halkı Gırtepe’ye doğru koşarken, Fatma Hayriye Teyze de koşmuş. Soluk soluğa olay yerine yaklaştıklarında, Fatma Hayriye’yi durdurup olay yerine bırakmamışlar. O zaman anlamış, vurulanın kocası Memed olduğunu. Elinin ayağının canı kesilmiş ve oracığa yığılmış.
Akşamüzeri evin önüne getirmişler adamını. Hemen temizlemişler, yıkamışlar, kefenlemişler .doğru mezarlığa…
Bir iki saatin içinde önündeki dev gibi adam yok olmuş gitmiş.
Daha sonra olayı ona şöyle anlatmışlar: Beş arkadaş Datca’dan köye dönecekleri zaman , yaya olarak dönmek istemelerini sebebi, gelirken yolda dağlarda avlanmakmış. Bu maksatla birisi yanına av tüfeğini almışmış. “Kasap” yani Memed, arabayla gidelim diye ısrar edince, hepsi pikap tipi arabanın arkasına doluşmuş. Gırtepe’ye gelip köye yaklaştıklarında yolun kenarından keklik sürüsü kalkmış. Sürüyü gören arkadaşı tüfeği alıp kekliklere nişan alayım derken silah patlamış. Saçmalar Kasap’ın, yani Fatma Hayriye’nin kocasının bir kulağından girip öte kulağından çıkmış. Oracıkta can vermiş, adam…
Bu olaydan üç gün evvel görmüş olduğu bir rüya böylece gerçekleşmiş işte.
Rüyasında, evin orta direğinin bir ucu aşağıya doğru yavaş yavaş inmekteymiş. Fatma Hayriye, ünü çıktığı kadar bağırırmış, ama sesini duyan yok. Dağa oduna gitmiş olan kocasına doğru koşmaya başlamış, Dağın eteğinden bağırırmış kocasına: “Kooş ülen adam! Evimizin orta direği iniyor, gel de bir ‘kıskı’ sürelim altına” diye. Bu rüyadan üç gün sonra olmuş kaza. Olayın nasıl olduğunu anlayabilmek için sağa sola koşturmaktan, yasını bile doğru dürüst tutamamış adamının. Ne kazayı anlıyabilmiş, ne sesini duyurabilmiş, olay hasıraltı edilmiş, kapanmış.
İki küçük çocuk, hayvan, hayvanat, eşek, tarladaki işler insan bekliyormuş…
Çocuğun biri sırtına bağlı, biri eşekte, eşek ise yedeğinde, önünde inekler, öküzler her sabah tarlaya işe gidermiş, FATMA HAYRİYE. Bu iş-güç arasında yası da tutmuş. Yüreğindeki ateş biraz küllenince, “bu ağır işlerin altından kalkacak bir adam gerek bana” diye düşünmeye başlamış. Konu komşunun da ısrarı ile Mustafa’yla evlenmiş. Mustafa’dan bir oğlu olmuş: Adını Ertan koymuşlar.
Büyümüş Ertan, araba tamir dükkanı açmış Dörtyol’da. Evlenmiş, iki çocuğu olmuş. Üç sene evvel, Ramazan Bayramı arefesinde, Gocadağ’a geyik avına gitmiş arkadaşlarıyla. Nasıl olmuşsa arkadaşının patlayan tüfeğinden çıkan kurşun, Ertan’ın kalbine saplanmış,. Ertan orada can vermiş. Yazının başında anlatmıştık…
Küllenmiş olan acının üstüne yeni acılar eknenmiş: Oğlu Ertan’ın acısıyla baba hastalanmış. Kanser demişler. Altı ay sonra ikinci kocası Mustafa’yı da kaybetmiş Fatma Hayriye.
Kalmış geriye iki torun; Ertan’dan kalan yetimler. Onlarla teselli olacağını düşünürken, her nedense gelin, çocukları göstermez olmuş Fatma Hayriye’ye.
Kederler, hastalıklar, üzüntüler hep Fatma Hayriye Teyze’yi bulmuş.
Şimdi ilaçlarını parayla alması gerekiyor, yeşil kartı, sigortası yok. Üzerinde görünen on iki dönüm, hiçbir işe yaramayan tarla, yeşil kart almasına engel. Bugünlerde damadı onu o tarlaya sokmazmış. “Git,sen yatağında yat, işin ne tarlayla?” dermiş.


İlaçtan çok, bir “Nasılsın?”a ihtiyacı var, Fatma Hayriye Teyze’nin… Arasıra gidip “Nasılsın Hayriye Teyze?” diyeceğimize söz verdik…

Link to The article in The Guardian

http://travel.guardian.co.uk/saturdaysection/story/0,,1691052,00.html

Yukarıdaki link’i tıklarsanız , sizi, Datca ve Turkiye için yazılmış ilginc bir yazıya götürecek..

Cumartesi, Mart 04, 2006

“ÇİKİN BALIK”

Nihat Akkaraca

Palamutbükü’ndeki balıkçı barınağı’nın karşısındaki lokantalardan birinde yeni işe başlamıştı. Birkaç yıldır turistik bir lokantada garsonluk yapmayı düşlemekteydi. İşte, sonunda böyle bir lokantada iş bulmuş, rüyası gerçekleşmişti. Dal gibi, gencecik bedenini örten garson kıyafetinin içinde sanki kırk senelik garson oluvermişti. İşini de patronunu da çok sevdiğinden, gelen her müşterinin etrafında pervane oluyordu. Ah! bi de biraz İngilizcesi olsaydı. Yokmuydu ya, tadından yenmezdi bu iş. Ama, kafaya koymuştu; en kısa zamanda mutlaka çat pat bir İngilizce yapacaktı.
Mayıs ayının erkenci turistleri, özel tekneleriyle, geceyi geçirmek üzere barınağa girmeye başlayınca, sahilde sıralanmış salaş balık lokantalarında bir hareketlilik başladı. Ş.’nin lokantasında da. herkes işinin başına geçmiş, lokantanın payına düşecek zengin yat müşterilerini karşılamaya, sonra da en iyi şekilde ağırlamaya hazırlanmışlardı.
Yedi-sekiz kişilik bir grup kapıda görününce patron seslendi:
-Metin! Bak oğlum…
Bunun anlamı, “içeri girenlerle ilgilen” demekti.. Bu kadarını Metin, çoktan öğrenmişti. Vitrinli dolabın başına dizilen kadınlı erkekli turistlerin çoğu istediklerini yazdırıp masalardan birine oturunca, geride üç kişilik bir grup kalmış, dolaptakileri gözden geçiriyor, ne yiyeceklerine karar veremiyorlardı. Vitrin dolabda çeşit çeşit salatalar, mezeler, hazırlanmış köfteler, en ucuzundan en pahalısına kadar balıklar, akşam müşterileri için görücüye çıkmış gibiydiler. Köyde yaşayan amatör bir balıkçının öğle saatlerinde lokantaya getirdiği iki salagözü, iki saat evvel Metin, deniz kenarında temizlemişdi. . Temizlerken balıkların kuyruğu oynamaktaydı. Ne yiyeceklerine karar veremeyen üç kişilik gruba dolaptaki salagözlerden birini yedirebilirse, hem kararsız müşteriyi, hem de patronunu mutlu edeceğini düşünerek, balığı pazarlamaya çalışıyordu, Metin.
Uzunca bir tabağın içinde yanyana duran salagözleri işaret ederek, öğrenmiş olduğu tek kelime İngilizceyle:
-“Fiş!” dedi, Metin. Ve ilave etti Türkçe, sesini daha da yükselterek:”Taze!” diye bağırdı. Sanki bağırınca turist daha kolay anlaycakmış gibi.
.Turist, Yanıbaşında bekleyen bayanın yüzüne: “ Ne dersin? Anlamında bakınca, bayan turist, hayır! Anlamına kafasını iki yana salladı. Erkek, işaret parmağıyla balıkları gösterirmişcesine, kararlı bir şekilde:
-“Çikin!” dedi.
Metin, tazeliğinden başındaki saç kadar emin olduğu balıklara “çikin” dendiğini duyunca aklı başından gitti. “Balıktan anlamayana balık satmak ne kadar zor” diye düşündü. Kızdığını belli etmeden, “balıktan anlamayan” cahil turiste balıkların daha iki saat önce canlı olduğunu anlatmak için, aklına gelen bütün kelimeleri kullandı, becerebildiği bütün el kol işaretlerini de yaptı. Ama nafile! Sonuçta turist tekrar elini dolaba doğru uzattı, ve:
-“Çikın!” diye ısrar etti.. Sabrı kalmayan Metin, Datca’nın yerel aksanıyla, yine Türkçe olarak, Turist kendisinden kat kat yaşlı olmasına rağmen:
-“Oğlum! Denizden öğlen çıkmış balık, akşama çikin olu mu?” diyerek, patronu Ş’ ye doğru yürürken, konuşmaya devam ediyordu:
-“Ülen hırt! Balığı ister ye, ister yime, amma taptaze balığa da ‘çikin’ deme…
Metin’in kendi kendine bişeyler dediğini duyan patron Ş.:
-“Ne oluyor, Metin, bi problem mi var?” diye sorunca, neler olduğunu çabucak anlattı:
-“Abi, baksana şu adama. Bizim öğleyin aldığımız salagözlere durmadan çikin deyikduru. Balıkların çikin olmadığını anlatamadım, sen bi bakarmısın,” dedi
Dolabın başına gelip, turist ile bir iki kelime bişey konuşan patron Ş., dolabın kapısını açtı, salagözlerin yanı başında duran, içi tavuk pirzolası dolu tabağı aldı ve ızgara yapan ahçıya, Metin’in şaşkın bakışları arasında teslim etti. Turist de yanındaki iki bayanla sessizce gidip bir masaya oturdular. Biraz sonra da ızgaradan çıkan tavuk pirzolasını iştahla yediler.
Metin, bütün akşam, taptaze balığa “çikin” diyen adamın masasının yanından geçtikçe, adama ters ters baktı.
Ne turist ne de Metin, olanları o gün anlayamadılar. Turiste göre Metin, neden tavuğu satmak istemiyordu?. Metin’e göre turist, neden taptaze salagözlere “çikin” diyordu…?


Not: Datça ağzında “ÇİRKİN” yani güzel olmayan anlamında, “Çikin” diye teleffuz edilir.
İnsanın güzel olmayanına da çikin deriz; balığın, etin kokmuş olanına da. Hatta dahada ileri gider, bayılan insana da “çikin oldu” deriz. Veya “aniden bayılıvıdım” diyeceğimize, “çikin oluvudum” deriz. .
MISTAN OSMAN
Nihat Akkaraca

Gocamar’daki tarlasının etrafındaki çalıları temizlemekteydi. Sabahtanberi kestiği çalıları tarlanın bir köşesine yığıp yakmak için tutuşturduğunda rüzgar yoktu. Yarımada’da dal kıpırdasa, Gocamar’da fırtına koptuğunu hesaplıyamamıştı . Aniden esmeye başlıyan poyraz, yanmakta olan çalıları önüne katarak, tarlanın üst tarafındaki makiliğe sürükleyiverince olanlar oldu. Ormana ait olan çalılık tepe, bir saat içinde kapkara kesileverdi. Mıstan Osman, sadece seyretmekle kaldı; zaten yapabileceği bişey de yoktu. Sadece, gören eden var mı diye bir müddet etrafına bakındı. Görünürlerde kimseler yoktu.
Aradan bir ay geçmeden bir mahkeme davetiyesi geldi Mıstan Osman’a. Okuma yazma bilen birine okutunca anladı yangına sebebiyet vermekten hakkında dava açıldığını. Orman idaresi dava açmıştı, çünkü yangın o’nun tarlasından başlamıştı. Mahkeme gününü beklemeden taa Belenköy’den Datca’ya geldi. O zamanlar dava vekilleri vardı Datca’da, avukat yoktu. Onlardan birine danıştı. Daha evvel mahkemeye yolu düşmediğinden korkuyordu ve anlamak istiyordu, bu davanın sonu ne olurdu ve başına ne gibi bir dert açardı. Dava vekili O’nu rahatlattı: “Ateşi senin yaktığını gören var mıydı? Mıstan Osman’ın cevabı: “Tepe yanarken iyice baktım, etrafta kimseler yoktu.” Dava vekili kesin konuştu: “Eh! Şahit yoksa, ne yapabilirler ki, kurtarırsın.” Mıstan sevindi. Mahkeme gününü heyecanla bekledi.
Duruşma günü geldiğinde, eşeğine binip geceyarısı çıktı yola Belenköy’den. Sabah erkenden Datca’daydı. Duruşma başladığında, lkönceleri inkar etmeye çalıştı. Hakim biraz daha sıkıştırınca, dava vekilinden aldığı akıl aklına geldi, ve duruşuna biraz çeki düzen vererek, hakime:
“Evet Hakim bey! O tepeyi yakmasına ben yaktım. Ama, benim yaktığıma dair va mı şahidin?” dedi, biraz da diklenerek.
Hakim, bu diklenmeye alınmış gibi, hemen verdi kararını.. Zabıt katibine dönerek:
“Yaz bakalım!” Dedi. “Temyiz yolu açık olmak üzere, altı ay hapsine…” derken, Mıstan Osman temyiz kelimesini ilk kere duyuyordu. Hakim sözünü bitirmeden, yine diklenerek:
“Hakim bey!, ben köylüyün, buraya pis geldim, mahpus damına da pis giderin , temizlenmek falan istemem,” deyiverdi.
Mıstan, mahküm olmuştu ama, erkeklik de kendisinde kalmıştı.

Breezybead

Gerçekten harika şeyler... Bir tıklamaya değer...

Datca'da restore edilen bir yeldeğirmeni

Cuma, Mart 03, 2006

Bir Kazan Türkçesi şiiriyle sizlere mutlu günler……


KIŞ GÜNLERİ

“Derdmen”den
Kartaydı cihan
Güller de bitti

Kiçmekte zaman
Kışlar da citti.

İyildi budaklar
Karlar asıldı

Tawlar bulaklar
Bar da basıldı.

Kük buzlar katıp
Uyuşup yatıp

Çişmeköy şımdı
Bar cihan tındı

Cil gine yaman
Sızgıra üredir

Hem kükte yüzedir
Bes bilen tuman.






Sözlük:
Kartaydı: Kocadı
Şımdı: Dindi
Bulakı: Pınar
Cil: Yel
Bes: Pus
Sızgıra: Islık çalıyor
Tuman: siz
Blen: İle

MAKAT



Mehmet Amca’nın Makatı

Nihat Akkaraca

Önceleri pek ciddiye almamışlardı. Üşütmüş, “dumağı[1]” olmuştur, geçer deyip aldırmadılar. Bazı akşamları ateşlenip sayıklamaya başlayınca nazar dokunmuştur diye, Eski Datça’dan Hüsüret Nine’yi getirip gor attırdılar. Gor atmanın bi faydasını görmeyince İbiraam Amca’yı çağırdılar. İbiraam Amca, elinden geleni yaptı; deriye sardı, kupa çekti, kan aldı, bağa kanı bile içirdi, olmadı. Gara Omar Nine’yi getirdiler. Saçlarını sıfıra tıraş ettirip bir kubbayı[2] ezdi, başının üstüne bağladı. O akşam ateşini düşürdü ama, iki gün sonra gene ateşlendi Memed Amca. Reşadiye’den Haceli[3]’yi salık verenler oldu, onu da denediler. Haceli okudu, üfledi, payam kabuğuna yazdığı dualarla muskalar yapıp Memed Amca’nın boynuna astı, faydasızdı. Hiç bişey değişmedi…

Son çare doktordu. Datça’da o sıralar doktor yoktu. Eskiden, yarımadanın karşısında on mil uzağındaki Sömbeki Adası cankurtaran gibiydi yarımadada hastalananlar için. Şimdi gidilmiyordu. Kurallar değişmişti. Memed Amca’nın akrabaları olsun komşuları olsun İzmirde, İkinci Beyler Sokağı’nda bir doktorun adını, adresini yazıp gidip bi görünmesini salık verdiler. .

Ertesi gün karısı İmine’yle, Marmaris’e sabahın erken saatlerinde hareket eden jipe yetiştiler. O akşam Muğla’ya ulaştılar, Yağcılar Hanı’nda kaldılar. Sabahleyin garaja gelip İzmir’e giden bir otobüste yer buldular, akşam üzeri İzmir’e indiler. O geceyi, Datçalıların kaldığı, Mezarlık Başı’ndaki Akdeniz Oteli’nde geçirip sabah erkenden kalktılar, kahvaltılarını yaptıktan sonra, ellerindeki adresle İkincibeyler Sokağı’nda onlara tavsiye edilen doktoru buldular…

İyi bir muayeneden sonra doktor reçeteyi yazıp Memed Amca’ya uzattı ve anlattı:
-"Gün aşırı, akşam yatağa girerken, makata bir adet koyacaksın." Ve devam etti: “On fitil yazdım, hepsini kullandıktan sonra iyileşme görülmezse bana geleceksin tekrar. Anlaşıldı mı, Mehmet Amca?"

Memed Amca, anladım anlamında başını salladıktan sonra doktorun ücretini ödedi ve karısı İmine'yle çıktılar dışarı. Böylesine kolay bir tedaviyi duyunca ikisi de sevindiler. Çünkü Memed Amca iğne yaptırmaktan çok korkardı. Şimdiye kadar doktora gelmemesinin başlıca sebebi iğne korkusuydu. Ama şimdi ne iğne yaptırması gerekiyordu ne de günde birkaç kere hap yutması. “Ohh be! Ne kadar da kolaymış. Gün aşırı, akşam yatağa girmeden koy bi fitil makada, yat uyu; ne iğne korkusu ne de hap kokusu var.” Diye geçirdi içinden
-“Gerçekten konu komşu bize iyi bi doktor tavsiye etmiş.” dedi, Memed Amca karısı İmine’ye.

Gördükleri ilk eczaneye girdiler, ilaçları, yani fitilleri aldılar, hemen doğru garaja... O zamanlar İzmir’in o küçücük şehirler arası otobüs garajı Basmane’deydi.. Muğla’ya gidecek bir otobüs aradılar. Geç olmuştu, Muğla’ya gidecek otobüs yoktu ama, Aydın’a giden vardı. O da iki saat sonra kalkacaktı. Eh! Yolcu yolunda gerek diye düşündü ikisi de. Aydın’dan Muğlaya elbet bişeyler bulurlardı. Biletlerini aldıktan sonra gidip Basmane’deki ucuz lokantaların birinde karınlarını doyurdular. Geri gelip biraz sonra kalkacak otobüste yerlerine oturdular. Otobüsün içini gözden geçirip Datçalı var mı, yok mu diye araştırdılar. Tanıdık kimse yoktu. İki günde Datça’yı öyle özlemişlerdi ki… Yola çıktıklarında sanki otobüste değiller de, kanatlanmış uçuyorlardı Datça’ya doğru. Öylesine keyiflenmişlerdi…

Aydın’a geldiklerinde güneş batmak üzereydi. Geceyi geçirmek için Muğla Oteli’ne yöneldiler. Otel hemen garajın yakınındaydı. O zamanlar Muğla arabaları da otelin önünden kalkardı. Daha otele girmeden duydukları bir sese kulak verdiler: “Muğla’ya! Muğla’ya!” diye bağırıyordu bir cipin şoförü. Ne şanstı! İşleri nasıl da rast gidiyordu. Cipte yerlerini aldıktan biraz sonra yoldaydılar. Sabaha karşı Muğla’ya geldiler. Bir iki saat de Muğla’dan Marmaris’e gelecek jipi beklediler. Öğleden sonra Marmarise geldiklerinde, Maramaris-Datça postası olarak çalışan jip çoktan gitmişti. O gece Marmariste kalacak olmaları ikisine de zor geldi ama, yapacak bişey yoktu. Allahtan durum eskisi gibi değildi. Buna da şükretmek gerekirdi.. Marmaris-Datça arasında bir jip her gün bir sefer yapıyordu.. Öğleden sonra saat 13.00 de hareket ediyor, Datça’ya tam akşamüstü varıyordu. Yo, tozun toprağın içindeydi ama, olsun. Her gün bi jip vardı ya… Zarar yok, yarınki jiple gidiverirlerdi. O akşam Çavuşun Hanı’nda kaldılar.

Ertesi günü Marmaris’ten Datça’ya gelecek olan jipe tıkış tıkış doldular. Jipte en az on kişi vardı. Datça yoluna girip, tozun dumanın içinde yol almaya başlayınca, ne sıkışıklığın ne de tozun dumanın farkına vardılar. Ne de olsa her dakika Datça’ya bir adım daha yaklaşıyorlardı.

Reşadiye’ye geldiklerinde güneş henüz batmıştı.. Akşam yemeğini çorbayla, salatayla geçiştirdiler. Yorgundular, erkenden yatacaklardı. Yatmadan evvel ilk fitilin makata konması lazımdı. Memed Amca, evin önünde bulaşıkları yıkayan karısı İmine’ye seslendi:

-"Bizim makat nerede ülen?"
İmine, ıslak elleri iki yana açık, kapıya kadar gelerek yüklükte yığılı kilimleri gösterdi:
-“Taa bak, yüklükte yığılı kilimlerin arasında, gözüne batıkduru.”

Yüklükte istiflenmiş bir sürü ehram, kilim arasında makat, cascavlak renkleriyle sırıtmaktaydı.

-“Tamam, tamam! Celallenme, gördük işde!” dedi
Yerinden yavaşça kalktı, ilaç kutusunu aldı, içinden bir fitil çıkarttı, makatı aralayıp içine koydu ve yattı. Eh! Tedavi başlamıştı. Yarın neticesini az çok görecekti. Ertesi günü Memed Amca işe gitmedi, rahatsızlığı devam ediyordu. Ama karısı İmine, bir kaç gündür aksamış olan işlerini tamamlamak üzere Çayıriçi'ndeki tarlalarına gidip yapabildiği kadar tarla işlerini yapmaya çalıştı..

Tedavi devam ederken Memed Amca evde kalıyor, dinleniyordu. Gün aşırı, yatmadan evvel, kutudan bir fitil çıkartıp makatın içine koymaya devam etti.

Yirmi günün sonunda kutuda fitiller bitti. Ama, Memed Amca’nın hastalığı iyileşeceğine daha da kötüleşti. Doktorun, “Bir faydasını görmezseniz gene gelin.” dediğini hatırladı ve akşam yemeğinde karısı İmine’ye sordu:

-"Ülen İmine, bu fitille bi işe yaramadı, biz gine gitsek de şu dogdora bi görünsek mi acaba?"

-“Oluu, sen bilisin.” dedi İmine.
Akşamdan yol hazırlığını yaptılar, sabah gene İzmir yollarına düşülecekti. Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta gibi yiyecekleri yol azığı olarak bi çıkına bağladılar, makatın içinde birikmiş olan on adet fitili bir mendile sıkıca sarıp sarmalayıp torbalarına koydular. Şafakla Marmaris’e hareket eden jipe yetiştiler. O akşam Muğla’da yattılar. Ertesi günü akşam üzeri İzmir’deydiler. Datçalıların her zaman kaldıkları ucuz otellerden biri olan Akdeniz Oteli’nde geceleyip sabah erkenden İkincibeyler Sokağı’ndaki doktorlarının kapısına dayandılar. Doktor henüz gelmemişti, ama onlar merdivenlere oturup doktorun gelmesini beklediler. İlk gelen olduklarından, doktor gelince ilk muayene sırasını almışlardı. Doktor Mehmet Amca’yı görünce hatırladı. Hoş geldin, hoş bulduktan sonra sordu:

-"Eee, Mehmet Amca! Anlat bakalım, hastalığın nasıl oldu?" Memed Amca bir çıkına sardığı fitilleri doktorun masasına dökerek:

-"Dediğiniz gibi kullandım dogdor bey, hiç bi faydasını gömedim. Gün aşırı makata godum, nah işde hepisi burada..”

Doktor anlatılanlardan bişey anlamamıştı ama, gözlerini kulaklarını açmış anlamaya çalışıyordu. Fitiller hiç dokunulmamış gibi pırıl pırıl masada durmaktaydı. Hiç biri öyle makata konmuş çıkarılmış fitile benzemiyordu. Doktor, Memed Amca’nın dediklerini pek anlayamadığını belirterek, sordu:

-"Baştan anlat Mehmet Amca! Sen bu fitilleri makata nasıl koydun ve nasıl böyle el değmemiş gibi çıkardın?"

Memed Amca da şaşırmıştı. Fitilleri makatın içine koyup geri almak o kadar zor bi iş miydi ki?.. Akıllı belledikleri bu doktor ne diyordu yahu!...

-“Doktor bey, undan golay ne va. Bizim makat zaten yüklükde diğer kilimlerle üstüste gatlanmış durukduru. Dediin gibi, gün aşırı, yatmadan evvel, bi fitil aldım kutudan ve makatın içine godum.”
Laf arasına yüklük, kilim falan karışınca doktorun kafası da karıştı, ama bir yanlış anlama olduğunu sezmeye başlamıştı.

- "Yahu Mehmet Amca! ben seni anlayamadım, sen yüklükteki makattan neyi kastediyorsun?"
Memed amca açıkladı:
-Dokdor bey, sen demedin mi, yatmadan evvel makata bi fitil goyacaksın deye? Bizim evde de kilimle, iğramla[4], makatla hepisi yüklükde üst üste durukduru. Ben de dediğin gibi fitillerden bi dene günaşırı makatın içine godum, bi faydasını bulmayınca da gelirken hepisini makatın içinden topladım geldim."

Biraz daha soruşturunca, doktor anlamıştı yüklük, iğram, kilim sözcüklerinden "makat"ın Datça dilinde bir çeşit kilim olduğunu.

Anladığında da gülmekten gözlerinden yaşlar geliyordu. Ama, Memed Amca’nın gülecek hali kalmamıştı. Doktor, Memed Amca’ya makata fitilin nasıl konulacağını anlatmakla yetinmedi. Onu paravanın arkasına alarak fitilin birini makatına yerleştirdi. Bir ilacı ağızdan değil de, başka yerden almak zorunda kaldığı için Memed Amca’nın çok canı sıkılmıştı. Böyle bişeyi ilk kez duyuyordu. Zaten bu yüzden, doktor, makata koyacaksın dediğinde aklına evde yaygı olarak kullandıkları makattan başka şey gelmemişti. Üstelik küçük bi bilgisizliği yüzünden İzmir’e iki sefer etmişti. Kimbilir fitilleri gerçek makata koyduğunda da bir fayda göremezse, belki de üçüncü kere tepecekti o zor yolculuğu. Üstelik ilk muayene sonucunda duyduğu mutluluk, şimdi fitil fitil(!) burnundan gelmişti..

Paravanın arkasından çıktıklarında, Memed Amca'nın alnında ter tomurcukları birikmişti. Karısının yüzüne bakamıyordu. "Ne oldu Memed?" diye soran karısını, "Zevzeklik etme ülen! Tut çeneni!" diyerek azarladı.

Sandalyenin üstünde iki büklüm duran ceketini aldı, duyulur duyulmaz bir sesle doktora "Allaısmarladık" dedi ve kendisi önde, karısı İmine arkasında, merdivenlerden inerek İkincibeyler Sokağındaki insan seline karıştılar…



[1] Dumağı; Nezle, grip
[2] Datça dilinde Kurbağaya “Gubbağa” denir.
[3] Haceli; Hacı Ali
[4] İğram, yünden dokunmuş bir nevi yaygı, battaniye olarak da kullanılırdı.

Nihat Akkaraca

Bugünden başlıyarak bu sayfaya, ara sıra Datca Öyküleriyle geleceğiz. Öykülerin bazıları hüzün verecek bize, bazılarına güleceğiz. Bazıları fazlaca uzun, bazıları kısa olacak. Göreceğiz bakalım nasıl gidecek....
Nihat ak