Cuma, Haziran 09, 2006

KISA BİR ÖYKÜ

GABAĞI YİYEN...."

Yazan: Nihat Akkaraca
Düğün yemeklerinde baş köşeyi alırdı hep. Neredeyse, onun pişirilmediği düğün yemeğine, “düğün yemeği” denmezdi.. Daha birkaç ay evvel başlamıştı köy halkı, damad ve gelin adayına:
Elinizi çabuk tutunda bir gabak yemeği yiyelim…”
“Düğün günü yaklaşıyor, gabakları hazırladın mı?...”
“Şu düğününü yap da bi gabak yemeği yiyelim,”
diyerek, şakadan takılmaya…
Damat, kabakları bir hafta evvelisinden koparıp getirmişti bahçesinden. İki tane, koskocaman balkabağı… Kaç aydır arkadaşlarının ve akrabalarının takılmalarıyla, zaten kabağı çok seven damadın kafasına düğününde pişecek kabak yemeği iyice yerleşmişti.. Düğün günü çabucak gelse de, o da bi güzel “düğün gabağı” yeseydi.
Haftalar ve günler çabucak geçti. Kesim, alacakına, kına gecesi derken , düğün günü geldi çattı. Diğer yemekler bir gün evvelden hazırlanmaya başlamışken, kabak yemeği çabucak piştiğinden, hazırlanmaya o sabah erkenden iki üç yardımcı kadın tarafından başlandı:
Birisi kabakları iyice yıkadı, diğeri soğanları soyup doğrarken, bir diğeri kabakları soydu, ve kibrit kutusu büyüklüğünde doğradı. Herşey hazır olunca malzemeyi tencereye yerleştirmeye geldi sıra.
İlkönce doğranmış kabak parçalarını tencerenin tabanına bir kat dizdiler. Bu en alta konulan kabak parçaları tenceredeki yemeği yanmaktan korumak içindi. Yanarsa alt kat yanıyor üstteki yemeğe bir zarar gelmiyordu. Bu tabakanın üstünü doğranmış soğanla kapladılar Soğan tabakasının üstüne de doğranmış kabakların hepsini doldurdular, tencere ağzına kadar doğranmış kabakla doldu.. Doğal olarak maydanoz ve dereotunu unutmadılar. Çünkü dereotsuz kabak yemeği olmazdı. Biraz su, daha sonra yağını ve tuzunu koyup, kapağını kapatarak oturttular ateşe kocaman düğün tenceresini. Beklemeye başladılar. Bir ara tadına bakıp, kabakların tatlı olmadığını anladılar ve tencereye bir avuç şeker attılar. Kabaklar tatlı olsaydı buna gerek yoktu. Kaynadıkça kabaklar yumuşadı ve tenceredeki kabak yemeği yarıya indi. Tencereyi bu yüzden ağzına kadar doldurmuşlardı.
Öğleye doğru misafirler birer ikişer düğün yemeğine gelmeye başladılar. Tarlaya kurulan sofralar öğleyin dolmuştu. İsteyenlere rakı da veriliyordu. Rakı, kocaman tenekelerde Yunan Adaları’ndan gelirdi o zamanlar. Her evde ancak bir iki su bardağı olduğundan düğünlerde rakı bardağı bulmak zordu; ama Yarımada’nın insanları ona da çoktan pratik bir yöntem bulmuşlardı. Portakallar akşamdan yarısından kesilip ikiye ayrılmış; içleri boşaltılıp rakı içmeyenler için portakal suyu yapılmıştı. Kabuklar ise içecek olanlar için rakı kadehi olarak masalara dağıtılmıştı bile. Yani “İÇ-AT” sistemi gibi bişeydi. Portakal kabuğu rakıya miss gibi bir koku da veriyordu. Portakal bulunamazsa kadehler nar kabuklarından yapılırdı. Her ikisi de, o zamana göre”İÇ-AT” sistemiydi.
Düğüne gelen misafirleri karşılayayım, gelenlere sofralarda yer bulayım, damat tıraşı olayım derken damat, kabağı da yemeğide unutmuştu. Bir arkadaşının:
-“Sen otur, yemeğini ye, ben ilgilenirim” önerisiyle kendine bir yer bulup oturdu. Sofrasına her çeşit yemek gelmişti ama, kabak yemeği ortalarda görünmüyordu. Aklında, güzel gelinden çok kabak yemeği olan damat, sofralara yemek ve içki servisi yapan bir tanıdığına seslendi:
“Hasan! Bana bi gabak yemeği kap gel.” Arkadaşından gelen cevap kesindi:
Kabak bitti, başka bişey ister misin?” Günlerdir kabağı bekleyen damadın dünyası yıkıldı. Sofrasındaki yemekleri de öylece bırakıp kalkıp gitti.
Akşama doğru yemek faslı bitmiş, sıra damat ve gelini geleneklere uygun gerdeğe sokma törenine sıra gelmişti. Gelmişti de, damat bir türlü bulunamıyordu. Arkadaşlarının ve akrabaların yardımıyla damadı bir saman damında buldular. Samanların üstüne uzanmış, iki elini kavuşturarak başının altına almış, tavana sabit gözlerle bakışından bişeylere canının sıkıldığı belliydi. Samanlığa girenlerden biri ses tonunu yükselterek konuştu kırgın damada:
“Nerdesin sen arkadaş? Hepimiz seni arıyoruz deminden beri. Gelin kızımız da bekler seni gerdek odasında.” Bir diğer arkadaşı ilave etti, bağırarak, azarlarcasına:
"Köyün İmamı da bekler çoktanberi; neredeyse bırakıp gidecek."

O sırada düğün evindekiler hiç bir şeyden habersiz, oyun havaları çalan davul-zurnanın ritmine kaptırmışlardı kendilerini. Öfkeli damadın sığındığı saman damına da derinden derinden geliyordu davul ve zurnanın sesi.
Küskün damat, gözlerini tavana dikmiş, arkadaşlarının yüzüne bakmadan, kesin ve küskün verdi cevabını:
“Ben gelmiyorum arkadaş! Gabağı kim yediyse o girsin gerdeğe!...” diyerek kırgınlığını belirtmiş oldu...

Çarşamba, Haziran 07, 2006



BİR ŞİİR BİR FANTEZİ

Ölüm nedir diye sorarlarsa bana,
Derim; toprakla abdest almaktır
Kafir suları kestiği zaman.
CAN YÜCEL

Salı, Haziran 06, 2006

DATÇA'da SİESTA ZAMANI

dtqqz
Öğle saatlerine buralarda "Gündikimi" deriz. Gündikiminde yaprak bile kıpırdamaz, köpeklerin kuyruğu bile durur.
Gündikimi zamanı işte iki Datçalı köpek. Ne olsa eminler, sokaktan kimse geçmeyecektir. Öğle uykularını rahatça uyuyabilirler. Isırmak mı??? Kalkıpta insanı ısıracak kadar aktif değiller ki!