Pazar, Mart 05, 2006

FATMANA








Uzun İnce bir yoldayım… Gidiyorum gündüz gece… (Zeytincik Köyü)

FATMANA HAYRİYE

Nihat Akkaraca

Zeytin tarlasından geliyormuş. Öyle dedi. “Budları”ndaki ağrı vız gelirmiş, yüreğini dağlayan acıları olmasaymış. “Evime de gelin” deyince takıldık arkasına, arkadaşım Elizabet’le. İçi- dışı derli-toplu evinin, tertemiz avlusunda bizi acılarıyla ağırladı… İki sene evel gencecik oğlunu kaybetmişti. Ramazan Bayramı arefesinde arkadaşlarıyla Goca Dağ’a geyik avına gitmişler, oğlu Ertan, arkadaşının kaza kurşunuyla hayatını kaybetmişti. Kocası, oğlunun acısına dayanamamış, altı ay sonra o da, kanser olup ölmüştü. Kocasının ölümü Fatma Hayriye Teyze’nin acıyan yarasına tuz biber ekmişti. Bütün bunlara rağmen teselliyi, Ertanı’nın geride bıraktığu iki torununda aramış. Bunu da gelini çok görmüş… Her nedense çocukları Hayriye Teyze’ye göstermezmiş...
Mutluluktan başka ne istersen var Fatma Hayriye teyzede; romatizma, ülser, başağrısı ve yürek acısı. Onları duymuyormuş bile kederlerinin içinde. Sonuna kadar dinleyip teselli eden sözler söyledikten sonra, haftaya Datça’dan doktor getireceğimizi söyleyince, “istemez, beni dinlediniz ya acılarım da hastalıklarım da geçer gibi oldu” dedi. Biz ayrılmak üzereyken eve girip bir tabak şekerlemeyle çıktı. Hiç bişey alamayacağımızı söyledik. “O, hiç olmazsa birer şekerlememi alın, ŞEYTAN GÜLMESİN” diye uğurladı bizi. Acılarının bir kısmını da yüreklerimize yükleyerek.

Haftaya gene geliriz demiştik Fatmana Hayriye Teyzeye. Sözümüzü tutamadık. “Çavışgızı”na. İki hafta sonra gidebildik. Zeytincik Köyü’nde “Fatmana” adı çok olunca, karıştırmamak için, ona önce “Fatmana Hayriye” demişler. Sonra da köyde birkaç “Hayriye” olunca, “ÇAVIŞGIZI” diye çağırmaya başlamışlar. Yani, çavuşun kızı… Rahmetli bubası çavuş imiş zayır askerlikte. Daha sonra, iki ev aşağıda, 85 lik diğer Fatmana’da çay içerken öğrendik takma adını .
Herkesin hayat öyküsü başlangıçtan sona doğru anlatılırken, Fatma Hayriye Teyze’nin ki sondan başlangıca doğru anlatıldı bize. Biz dediğimiz de Elizabeth ve ben. Bu sefer hayatının ikinci kısmını anlattı. Neden daha evvel bunları anlatmadığını sorduğumda: “Onlar eskidi, başıma gelen bu yenilerinin yüzünden eskileri unuttum bile” dedi. Dinlemek istediğimizi söyleyince, üstüste ahh! lar çekerek başladı anlatmaya:
Romatizması varmış. Akşam yatağa girdi mi elleri ve ayakları üşüyüp, sızlıyormuş. Sobasını yaksa da fayda etmiyormuş. Başka yeri ısınırken, elleri ve ayakları buz kesiyormuş. Romatizması dışında, midesi rahatsız, tansiyon yüksekmiş. Sigortası falan yokmuş Çavışgızı’nın. İki gün evvel ilaçlara 100 milyon vermiş. Elde avuçta ne varsa hepsini. “Ben böyle olacak kadınmıydım. Kaderim beni yıktı bu hale soktu” diyerek devam ediyor. Herkes gibi yirmi yaşlarındayken evlendirmişler. Kocasının adı Memed imiş. Ama herkes onu çocukluğundan beri “Kasap” diye bilirmiş. Takma ad işte. Köy yerinde herkesin bir takma adı olurya. Aynı adı kullanan çok kişi olunca, hemen takıyorlar bir ad. Memed çocukken, bu yörede “Arni” denen bir bıçakla çok oynarmış. Bir gün oyunu fazla ileri götürmüş; evlerinin avlusunda bağlı duran oğlağın ayaklarını kesmiş.
-“Neye kestin” diye sorduklarında:
-“Kasapçılık oynadım” demiş.
O gündenberi de adı “Kasap ” oluvermiş; taa ki bir tüfeğin kaza ile patlamasına kadar...
Fatma Hayriye Teyze devam ediyor anlatmaya: Evleneli dört yıl olmuş, olmamış. Bir gün Kasap’ın, yani kocasının Datça’ya mahkemeye gitmesi gerekmiş. Köyden dört kişilermiş Datca’ya giden; birisi avcı, tüfeği de yanında. Datça dönüşü, arkadaşları, “yaya gidelim, ne olsa acelemiz yok, yolda avlanırız da” demişler.
Kasap:
-“Karım evde, iki çocukla oruç başına yalnız, hayvan hayvanat bakım ister, ben kamyonetle döneceğim” demiş. ,
Akşamüstü Fatma Hayriye hayvanları yerleştirmiş, gelecek olan kocasına yemek hazırlarken bir taraftan da çocuklarla uğraşıyormuş. İki kız çocuğu; Biri henüz oturamıyor, diğeri ancak yürümeye başlamış…Kocası ha geldi ha gelecek, diye beklerken, köyden bir bağırışma ve feryatlar yükselmiş. Dışarı koşunca haberi almış: Datça’dan gelen kamyonetin içindeki yolculardan biri vurulmuş. Eyvah! Kocası da Datca’ya gitmişti. Bütün köy halkı Gırtepe’ye doğru koşarken, Fatma Hayriye Teyze de koşmuş. Soluk soluğa olay yerine yaklaştıklarında, Fatma Hayriye’yi durdurup olay yerine bırakmamışlar. O zaman anlamış, vurulanın kocası Memed olduğunu. Elinin ayağının canı kesilmiş ve oracığa yığılmış.
Akşamüzeri evin önüne getirmişler adamını. Hemen temizlemişler, yıkamışlar, kefenlemişler .doğru mezarlığa…
Bir iki saatin içinde önündeki dev gibi adam yok olmuş gitmiş.
Daha sonra olayı ona şöyle anlatmışlar: Beş arkadaş Datca’dan köye dönecekleri zaman , yaya olarak dönmek istemelerini sebebi, gelirken yolda dağlarda avlanmakmış. Bu maksatla birisi yanına av tüfeğini almışmış. “Kasap” yani Memed, arabayla gidelim diye ısrar edince, hepsi pikap tipi arabanın arkasına doluşmuş. Gırtepe’ye gelip köye yaklaştıklarında yolun kenarından keklik sürüsü kalkmış. Sürüyü gören arkadaşı tüfeği alıp kekliklere nişan alayım derken silah patlamış. Saçmalar Kasap’ın, yani Fatma Hayriye’nin kocasının bir kulağından girip öte kulağından çıkmış. Oracıkta can vermiş, adam…
Bu olaydan üç gün evvel görmüş olduğu bir rüya böylece gerçekleşmiş işte.
Rüyasında, evin orta direğinin bir ucu aşağıya doğru yavaş yavaş inmekteymiş. Fatma Hayriye, ünü çıktığı kadar bağırırmış, ama sesini duyan yok. Dağa oduna gitmiş olan kocasına doğru koşmaya başlamış, Dağın eteğinden bağırırmış kocasına: “Kooş ülen adam! Evimizin orta direği iniyor, gel de bir ‘kıskı’ sürelim altına” diye. Bu rüyadan üç gün sonra olmuş kaza. Olayın nasıl olduğunu anlayabilmek için sağa sola koşturmaktan, yasını bile doğru dürüst tutamamış adamının. Ne kazayı anlıyabilmiş, ne sesini duyurabilmiş, olay hasıraltı edilmiş, kapanmış.
İki küçük çocuk, hayvan, hayvanat, eşek, tarladaki işler insan bekliyormuş…
Çocuğun biri sırtına bağlı, biri eşekte, eşek ise yedeğinde, önünde inekler, öküzler her sabah tarlaya işe gidermiş, FATMA HAYRİYE. Bu iş-güç arasında yası da tutmuş. Yüreğindeki ateş biraz küllenince, “bu ağır işlerin altından kalkacak bir adam gerek bana” diye düşünmeye başlamış. Konu komşunun da ısrarı ile Mustafa’yla evlenmiş. Mustafa’dan bir oğlu olmuş: Adını Ertan koymuşlar.
Büyümüş Ertan, araba tamir dükkanı açmış Dörtyol’da. Evlenmiş, iki çocuğu olmuş. Üç sene evvel, Ramazan Bayramı arefesinde, Gocadağ’a geyik avına gitmiş arkadaşlarıyla. Nasıl olmuşsa arkadaşının patlayan tüfeğinden çıkan kurşun, Ertan’ın kalbine saplanmış,. Ertan orada can vermiş. Yazının başında anlatmıştık…
Küllenmiş olan acının üstüne yeni acılar eknenmiş: Oğlu Ertan’ın acısıyla baba hastalanmış. Kanser demişler. Altı ay sonra ikinci kocası Mustafa’yı da kaybetmiş Fatma Hayriye.
Kalmış geriye iki torun; Ertan’dan kalan yetimler. Onlarla teselli olacağını düşünürken, her nedense gelin, çocukları göstermez olmuş Fatma Hayriye’ye.
Kederler, hastalıklar, üzüntüler hep Fatma Hayriye Teyze’yi bulmuş.
Şimdi ilaçlarını parayla alması gerekiyor, yeşil kartı, sigortası yok. Üzerinde görünen on iki dönüm, hiçbir işe yaramayan tarla, yeşil kart almasına engel. Bugünlerde damadı onu o tarlaya sokmazmış. “Git,sen yatağında yat, işin ne tarlayla?” dermiş.


İlaçtan çok, bir “Nasılsın?”a ihtiyacı var, Fatma Hayriye Teyze’nin… Arasıra gidip “Nasılsın Hayriye Teyze?” diyeceğimize söz verdik…

Link to The article in The Guardian

http://travel.guardian.co.uk/saturdaysection/story/0,,1691052,00.html

Yukarıdaki link’i tıklarsanız , sizi, Datca ve Turkiye için yazılmış ilginc bir yazıya götürecek..