Pazar, Mart 11, 2007

Çehov'dan bir öykü




Dört beş ay oluyor, Reşadiyeli birinden dinlemiştim, yıllar evvel bir berberle bir müşterisi arasında geçen olayı. Henüz öyküleştirmedim. Ama bugün o olayı düşünürken aklıma Çehov’un bir öyküsü geldi. Şu sıralar kendim yazmadağımdan öyküyü sizlerle paylaşmak istedim. Biliyorum ki Çehov’un bu öyküsünü çoğunuz okudunuz. Ama bi kere daha okumanın bi zararı da yok. Belki henüz okumayanlar vardır, onlar okurlar. Datca’da olan olay şu: İsim vermeden yazacağım şimdilik. Ama zaten “o zamanların tek berberi” deyince bir çok Datçalı anlayacak kim olduğunu.
Reşadiyeden biri, Ahmet, işten güçten saç tıraşı için fırsat bulamadı. Bir fırsat bulup tıraş için Reşadiye’den İskele’ye berbere geldiğinde akşam olmak üzereydi. İskele’nin tek berberi de tahtadan yapılmış bir kulübede berberlik yapmaktaydı. Ahmet, berber koltuğuna oturduğunda güneş batmıştı. O yıllarda Datça’da henüz elektrik yok, aydınlatma gaz lambalarıyla idare ediliyor. Berber, hem tıraş edip hem sohbet ederken tıraş yavaş gidiyor ve Ahmet’in kafasının yarısının tıraşı bittiğinde karanlık iyice bastırıyor... Berber ne de olsa Akdeniz insanı. Üstelik de Datçalı. Karanlık basıpta işini göremeyince, bir duvarda asılı gaz lambasına, birde Ahmet’in yarı tıraşlı kafasına bakıyor. İlkönce lambayı yakıp tıraşı bitirmeyi düşünüyor ama, sadece düşündüğüyle kalıyor. Lambanın camı simsiyah is ve şişesinde de bir damla gazyağı kalmamış. Şimdi tıraşı bırakacak, lambaya gaz koycak, camı silecek, lambayı yakacak ve tıraşı bitirecek… Öfff!Bir sürü iş. Eğilerek müşterinin yüzüne bakıyor ve: "Yahu Ahmet! Şindi [şimdi] bişey diyecen sene [sana]. Emme [ama] gızma bene. Zaten gabıyat [kabahat] sende. Vakıtsız geldin dükkâna. Bak karannık [karanlık] bastı, tıraşın da yarım. Bu garanlıkda bu tıraş olmayacak. Lambayı yakmaya kalksam bi sürü işi va. Cam pis, gaz yok içinde. Zaten yemek vakti de geldi. Hadi sen kusura bakma da bu tıraşı yarın bitiriverelim…" Ahmet,çaresiz boynunu büktü. Sandalyeden kalktı, kasketini giyip Reşadiye’ye yürüdü. O gece kahveye çıktığında arkadaşları farkına vardı yarım saç tıraşının. Ne de olsa kasketi kafasının heryanını kapatamamıştı. Ense kökünden görünüyordu yarısı tıraşlı, diğer yarısı tıraşsız başı Ahmet’in. Ahmet işten güçten dolayı bir hafta gidemedi kafasının diğer yarısını tıraş ettirmeye. Böylece milletin diline düştü. Çehov’un bu öyküsünü bugün bundan dolayı hatırladım… Haydi hep birlikte okuyalım...



BERBER DÜKKÂNINDA

Anton çehov



Sabah saat daha yedi olmadığı halde Makar Kuzmiç Bliostkov’un berber dükkânı açık. Şık giyimli, ama üstü-başı kir içinde , henüz yüzünü bile yıkamamış bulunan yirmi yaşlarındaki dükkân sahibi Makar sabah temizliği yapmakta. Elindeki bezle bir yerleri siliyor, şuraya buraya parmağını sürüyor, duvarda gördüğü bir tahtakurusuna fiske atıyor…
Dükkân küçük mü küçük, daracık, pis bir yer. Kütüklerden örtülü duvarlara arabacıların gömleği gibi soluk duvar kâğıtları yapıştırılmış. Camları rutubetten donuklaşmış, ışık sızdırmaz iki pencere arasında gıcırtılı bir tahta kapı; kapının üstündeyse durduk yerde şangırdayan, titrek sesli, pastan yeşillenmiş bir çıngırak göze çarpıyor. Duvardaki aynaya şöyle bir bakmaya görün, suratınız dört bir yana çarpılır, kendinizi tanıyamazsınız. Makar, bu aynanın karşısında, saç-sakal tıraş etmektedir. Aynanın önündeyse dükkân sahibi kadar pis, yağa bulanmış berber gereçleri var; taraklar, makaslar, usturalar, birkaç kapiğe alınan krem ve pudralar, içine su katılmış bir şişe kolonya… Berber dükkânını satmaya kalksanız beş ruble bile etmez.
Kapının üstündeki zilin hastalıklı sesi duyuluyor, içi kürklü bir gocuk ve keçe çizmeler giymiş yaşlıca bir adam dükkâna giriyor. Adamın başı, boynu kadın şalıyla sarılı. Makar Kuzmiç’in vaftiz babası İvanoviç Yagodov’dur bu gelen. Kendisi oturdukları Prud mahallesi’nde tesviyecilik yapıyor.
Temizlik işiyle uğraşan Makar Kuzmiç’e;
-Merhaba Makarcığım! Ne haber, gözümün nuru? diye sesleniyor içeri girer girmez.
Öpüşüyorlar. Yagodov istavroz çıkardıktan sonra bir iskemleye çöküyor.
-Yol ne kadar uzunmuş! diyor oflayıp puflayarak. Şaka değil, ta Krasniy Prud’dan Kaluga kapısına değin yaya geldim.
-E, nasılsınız bakalım? İyi misiniz?
-Hiç sorma, iyi değilim. Yakınlarda bir hastalık atlattım.
-Ne hastalığı?
-Evet, bir ay ateşler içinde kıvrandım. Ölüyorum sandım, ama sonunda kefeni yırttık. Şimdi de saçlarım dökülüyor. Doktor saçlarımı kestirmemi söyledi. Yerine daha gür çıkarmış. Ben de tuttum, sana geldim. “Yabancıya gitmektense bir yakınım kessin saçlarımı. Hem daha iyi tıraş eder, hem de para almaz” dedim. Doğrusu yol biraz uzun, ama zararı yok. Benim için bir gezinti oldu.
-Ne olacakmış canım. Seve seve tıraş ederim. Buyurun, oturun!
Makar Kuzmiç saygıyla eğilerek tıraş masasının arkasındaki koltuğu gösteriyor. Yagodov gösterilen yere oturarak aynada kendine bakıyor. Oradaki görüntüden pek hoşnut kalmış olmalı. Neden derseniz, Moğol dudaklı, küt, yayvan burunlu, gözleri alnuna kaymış bir surat beliriyor orada. Makar Kuzmiç vaftiz babasının omuzlarına sarı sarı lekeli, beyaz bir çarşaf örttükten sonra makası şıkırdatmaya başlıyor.
-Saçlarınızı cascavlak keseceğim, ne dersiniz?
-En güzelini yapmış olursun. Tatarlara benzet beni, bomba gibi bir şey olayım. Sonunda daha gür çıkacak nasıl olsa.
-E, hanım teyzemiz nasıllar?
-Nasıl olsun, yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde binbaşının karısına doğuma çağırmışlardı, tam bir ruble vermişler.
-Ya, bir ruble vermişler, ha? Kulağınızı tutar mısınız biraz?
-Tuttum… Sakın keseyim deme, e mi? Of, acıttın be! Neden çekiyorsun saçımı?
-zararı yok, zararı yok. Bizim meslekte böyle şeyler olmadan olmaz. Anna Erastovna iyiler mi?
-kızım mı? Yerinde rahat durduğu yok ki! Geçen Çarşamba Şeykin’le nişanını yaptık. Sen niçin gelmedin?
Makas şıkırtıları şıp diye kesiliyor. Makar’ın elleri aşağı düşüyor. Korku okunan bir sesle;
-Kim? Kimi nişanladınız? diye soruyor.
-Bizim Anna’yı, canım!
-Nasıl olur? Kiminle?
-Şeykin’le, Petroviç Şeykin’le. Teyzesi, zengin bir ailenin vekilharçlığını yapıyor. İyi bir kadındır. Şükürler olsun, hepimizi sevindiren bir iş kıvırdık. Bir hafta sonra da nikahı var. Sen de gel, eğleniriz.
Şaşkınlıktan yüzü sararan Makar Kuzmiç omuzlarını silkiyor.
-Nasıl olur, Erast İvanoviç? Bunu nasıl yaparsınız? Olamaz! Anna ile ben… Ben ona karşı iyi duygular besliyordum… Niyetim onunla… Bu nasıl şey, bilmem ki! Makar Kuzmuç’in yüzünde ter damlaları tomurcuklanıyor. Makası masanın üstüne bıraktıktan sonra yumruğuyla burnunu ovuşturmaya başlıyor.
-Benim ona karşı temiz niyetlerim vardı. Olacak şey değil, Erast İvanoviç! Ben onu sevdim, en saf duygularımı sundum. Karınız hanım teyze de söz vermişti. Size karşı hep öz babam gibi saygı gösterdim… Her zaman bedava tıraş ediyorum. Benden iyilikten başka ne gördünüz? Babam öldüğü zaman evdeki kanapeyle on rublemi aldınız. Sonra geri vermediniz. Anımsıyorsunuz, değil mi?
-Anımsamaz olur muyum? Hatırımdadır hep. Ama, gözümün nuru, sen iyi bir güvey olabilir misin, Makarcığım? Söyle, iyi bir güvey olabilir misin? Ne paran var, ne mevkiin, ne de işe yarar bir mesleğin!
-peki, Şeykin zengin mi?
-Taşeronluk yapıyor. Tam bin beş yüz ruble pey akçesi yatırmış bu işe. Yetmez mi, iki gözüm? Her neyse, olan oldu birkere, geri dönemeyiz, Makarcığım, sen kendine başka bir kız ara. Elini sallasan ellisi gelir sana. E, ne duruyorsun? Hadi tıraş etsene.
Makar Kuzmiç konuşmadan dikiliyor, sonra cebinden mendilini çıkararak ağlamaya başlıyor. Erast İvanoviç onu yatıştırmaya çalışıyor.
-Aman canım, böyle şeylere de ağlanır mı? Hadi, sus bakalım. Kadınlar gibisin vallahi!.. Önce saçımı kes, sonra ne yaparsan yap. Hadi, makası al eline!
Makar Kuzmiç makası alıyor, ona bir dakika şaşkın şaşkın baktıktan sonra yine masaya bırakıyor. Eli titremektedir.
-Yapamayacağım, kalsın şimdi, elimin gücü kesildi. Ah, ne talihsiz insanmışım ben? O da çok mutsuz şimdi…. Birbirimizi seviyorduk, söz vermiştik. Kötü insanlar acımadan ayırdılar bizi. Dükkânımdan gidin, Erast İvanoviç! Sizi gördükçe tuhaf oluyorum.
-Öyleyse yarın gelirim, Makarcığım. Tıraşı yarın bitirirsin.
-Peki, nasıl isterseniz.
Erast İvanoviç saçlarının yarısı kökünden kesilmiş başıyla tıpkı bir kürek mahkûmuna benziyor. Böyle bir başla ortalıkta dolaşmak pek de hoş değil ama başka ne yapabilir? Başına şalı yeniden sarıyor, berber dükkânından çıkıyor Makar yalnız kalınca bir sandalyeye oturuyor, sessiz sessiz ağlamasını sürdürüyor.
Ertesi sabah Erast İvanoviç erkenden dükkândadır. Makar Kuzmiç soğuk bir sesle:
-Bir şey mi var, ne istiyorsunuz? diye soruyor.
-Tıraşı bitir Makarcığım. Bak, yarısı duruyor
-Parası peşin, lütfen. Bedava tıraş etmem!
Erast İvanoviç tek söz söylemeden kalktığı gibi dükkândan dışarı fırlıyor. O günden beri başının yarısında saçları uzun, öbür yarısında ise kısacık. Parayla tıraş olmayı lüks saydığından başının yarısındaki saçların kendiliğinden büyümesini bekliyor. Kızının düğününde bile ortalıkta böyle dolaştı.