Pazar, Mart 26, 2006

Datça'da Köy Enstitüleri için kutlama

Bir Köy Enstitüsü öğrencilerinin tarım dersi.
"Destan Gibi" adlı kitabında, Köy Enstitülerinden bahseden ORHAN VELİ'NİN BİR ŞİİRİ:

Arifiye!
Şoför durdu, Enstitü mektebi, dedi
Süleyman Edip Bey müdürün adı.
Bir yolda burada duralım;
Ellerinde nasır yüzlerinde nur,
Yarına ümitle yüyüyenlere
Bir selam uçuralım.

Bu yıl Köy Enstitülerinin kuruluş yıl dönümü yurdun bir çok yerinde Nisan ayı boyunca kutlanacak. Datça'daki kutlama, 20 Nisan Perşembe günü Öğretmen evinde yapılacak. Bu kutlamaya İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nden Prof. Kemal Kocabaş ve arkadaşları konuşmacı olarak gelecekler ve sergiler, belgesel filim gösterileriyle kutlamaya katkıda bulunacaklar. Kutlamaya katılmak isteyen herkes davetlimizdir.
Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Datça temsilcisi Nihat Akkaraca'ya başvurabilirler.
Adres: Nihat Akkaraca, İskele Mah. Atatürk Cad. No 6 Datca
E-mail: nihat.akkaraca@gmail.com Tel: (0 252) 712 3319

Cumartesi, Mart 25, 2006

DATÇA'da DENİZ


Yüzsem de bu suyun içine mi girsem; içsem de o benim içime mi girse?

Salı, Mart 21, 2006

Datça'da Bir Cumartesi




Symi Adası, Datça’ya sadece 9 mil uzaklıkta. Kostas’ın Adası


Datça'da Günlük Yaşamdan bir kesit

Akşama doğru eve dönmüş, sedirde biraz uzandıktan sonra, günün yorgunluğunu, balkonda gazeteleri okuyarak atmaya çalışmaktaydı. Gerçekten çok yorulmuştu o gün. Cumartesi günleri Datça Pazarı için Simi Adası'ndan gelen Yunanlıların içinde arkadaşı Kostas'da vardı. Kostas zaten, hemen hemen her Cumartesi çıkar gelirdi. Onu yoran, Kostas'la “o dükkan senin, bu dükkan benim, şu pazarcı senin" dolaşması değil, aralarında müşterek bir dilin olmamasıydı .Kostas, Türkçe ve ingilizce bilmiyor; kendisi de bikaç kelime dışında yunanca bilmiyordu. Pazar yerinde çok sıkışırlarsa hemen etrafa bakıp ingilizce bilen bir yunanlı buluyorlar, onu birkaç dakikalığına tercüman olarak kullanıyorlardı. Tercüman bulamadıkları zaman da bazı komik yanlış anlamalar oluyordu.. Mesela Kostas, geçen hafta gelişinde "harti" diye tutturmuş, o da "harti"nin Türkçede kağıt anlamına geldiğini bildiğinden,onu kırtasiye dükkanına götürmüştü. Kostas dükkana girerken kafasını iki yana sallayıpta "istediğim bu çeşit kağıt değil" demek isteyince, oradan çıkıp, inşaat malzemeleri satan bir mağazaya götürmüş, orada zımpara kağıdını alıp, Kostas’a gösterdiğinde, Kostas’ın tuvalet kağıdı aradığı anlaşılınca , hem satıcı, hem kendisi hem de Kostas gülmekten katılmışlardı… Yani işin eğlenceli tarafı da yok değildi.Bugün de bütün gün dolaşıp, öğleden sonra saat 15.00 de lokantaya oturmuş karınlarını doyururken, kağıtlı kalemli, sözlüklü, işaretli bir muhabbet gırla gitmişti, masada. Yan masada oturan iki orta yaşlı yunanlı kadın da katılmıştı muhabbete. Kadınlar onlardan evvel kalkmış gitmişlerdi. Onlar kalkıpta para ödemek isteyince lokantacı, yemeklerinin yunanlı kadınlar tarafından ödendiğini söylediğinde Kostas'a takılmıştı., ihtiyar Datcalı. "Bak Simi'de dişçi olarak çalışmış olmanın faydalarına, hala yemek paran ödeniyor; hem de bayanlar tarafından" dediğinde Kostas, zar zor anlatmıştı yemeğin neden ödendiğini de bu çok hoşuna gitmişti..
Kostas'ın binbir zorlukla anlattıklarına göre: İkisinin dostluğu ve müşterek bir dil bilmeden , kağıt kalemle, sözlüklerle ne kadar güzel muhabbet ettikleri yunanlı kadınların çok hoşuna gitmiş bu yüzden ödenmişti hesap. "Yakında ikimize 'Karamalis Barış Ödülü' vermezlerse şaşarım" demişti Kostas. Eee, ne de olsa Kostas'ın dedesi Farmakidis Datça'da yaşamıştı ve bizimkinin dedesiyle iyi dostlukları olmuştu o zamanlar. Şimdi de torunlar sahnedeydi.
Neyse, bütün bunları kafasının içinden geçirirken aklına, bugün aldığı Hannuz balıkları ve pazardan satın almış olduğu "ceneviz otu" geldi. Güneş de henüz gerçekten batmamış, sadece kasabanın batı tarafındaki Yassı Dağ'ın arkasına gitmişti. Yaşlanmakta olan güne biraz renk katıp, biraz daha genç tutmak gerekti. Yerinden kalktı, iki tencereye yarıya kadar su koydu, içlerine birer tutam tuz koyduktan sonra, hafif ateşe oturttu. Bugün pazardan almış olduğu "ceneviz otları" nı ve brokoliyi dolaptan çıkarıp yıkadı. Hannuz balıklarını da çıkarıp hepsini masanın üzerinde hazır etti. Bunların yanında içilecek içkiyi düşündü. Kostas'ın getirdiği iyi kalite Ouzo yu da içebilirdi ama her akşam onu yalnız bırakmayan kırmızı şaraba saygısızlık etmiş olmaz mıydı? "Yok," dedi. "Şarap olsun. Renk? beyazı boş ver. Kırmızı olmalıydı." O da açıldı ve bir bardak dolduruldu. Yemek hazırlanırken arasıra yudumlamak keyifli oluyordu.
Bu ara ocaktaki sulara baktı. İkisi de kaynamaya başlamıştı. Saate bakıp brokoli ve Cenevizleri bir tencereye, balıkları diğer tencereye koydu. Ceneviz ve brokolinin kaynadığı tencereye bir tutam " rezene" attı. Ocağın altını kıstı, birkaç yudum şarap alarak zeytinyağı ve limonları hazırladı. Bu arada üç dakika dolmuştu. Cenevizin kaynadığı tencerenin altını söndürdü. İçindekileri delikli bir kepçeyle tabağa aldı. Üstüne ilkönce limon sıktı, sonra da zeytinyağını döktü. Bu bir salata denemesiydi. Bakalım nasıl olacaktı. Şöyle bi tattı.. ohooooo! harikalar yaratmıştı. Şimdi de altıncı dakikaydı ve bir çatalla kaynayan sudan bir balık alarak pişip pişmediğine baktı. Tamamdı… Balıklar kaynayan sudan alınıp bir tabağa kondu. Gene Limon ve zeytinyağı,sonra hepsi masada. "Hannuz sadece tava yapılır" diyenlerin aklına şaşardı. Keşke herkes deneselerdi. Hem de kazanda kalan balık suyuna pirinç atarak çok iyi balık çorbası da yapılabilirdi. Üç bardak kırmızı şarapla akşam seremonisini tamamladı...
Boş zamanlarını yaşanmış yerel öyküler zırvalayarak geçirirdi. Yemekten sonra öyle bir zırvalama için bilgisayarın karşısına oturdu. Parmaklar klavye üzerinde gezinirken bu yazıyı zırvalamaya başladı. Mutfaktazen Yahoo grubu'na gönderirdi, bunları okuyacak kadar boş zamanı olan okurdu. Kimbilir, belki Datca Yerel Tarih Grubu'ndan da okuyan olurdu birkaç kişi....
Acaba, yetmiş beşlik bu "Datçalı ihtiyar” kim di? Merak eden çıkacak mı? Ben de merak ediyorum....

Pazartesi, Mart 20, 2006

ŞİİR

LİKYA

Evlerimizi mezar yaptık
Mezarlarımızı ev
Yıkıldı evlerimiz
Yağmalandı mezarlarımız
Dağların doruğuna çıktık
Toprağın altına girdik
Suların altında kaldık

Gelip buldular bizi
Yakıp yıktılar
Yağmaladılar
Biz ki analarımızın
Kadınlarımızın ve ölülerimizin uğruna
Toplu ölümleri yeğleyen
Bu toprağın insanları
Bir ateş bıraktık geride.

L İ K Y A L I L A R

Bu şiir Fethiye yöresinde bundan 2500 yıl önce yaşamış bir uygarlık olan Likya Halkı'na ait. Xanthos kazıları sırasında bulunan bir tablet üzerine Likçe yazılmış bir şiirdir. Özgürlüğe olan düşkünlükleri ve onurlarından dolayı düşmana teslim olmayıp, topluca intihar eden Likya Halkı'nı, bu derginin çıktığı toprakların eski sakinini bu dokunaklı, içten, trajik, onursal şiirle anmak istedik.
PASPATUR, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi.. Sayı 1, MART - NİSAN, 2006

Fethiye'de ilk sayısı yayınlanan dergi, çok değerli şiir, öykü ve yazılarla dolu. Dergiyi çıkaranları kutlarız.

Cuma, Mart 17, 2006

Datca Yerel Tarih Grubu'nun Sergisi 2002

Datca Yerel Tarih Grubu'nun ilk sergisinden bir görüntü. Nasıl bir sergi olduğu ziyaretçilerin yüz ifadelerinden anlaşılmıyor mu?

Amed Fidan İle Sohbet

AHMET FİDAN la sohbet

Not: Ahmet Fidan Kızlan’dan. Sohbet, İskele’de bir kahvede yapıldı. Konuşmalar hiç değiştirlmedi.


N.- Eeee! Anlat bakalım Amed, şu yeldermenlerinin iğliğini… Dağda nasıl kesiliyordu? Nasıl dermene taşınıyordu?...
A.-İğiliğin kesilmesi ayrı, daşınması ayrı, dermene getirildikden soona yontulması ayrı, yel dermeninin çarkının içinden geçirilip dermenin üstüne konması gene ayrı iş.
İğlik dermene getirildikten soona yontulması işi vardı. Ööle yuvarlak olduu gibi goyamazsın dermenin üstüne. Özel iğilik yontucula geli, bunu yontarak dörk köşe yaparlar. Yani, o 13 metre uzunluunda, 75 santim çapındaki yuvarlak çam kütüğü yontulur ve dört köşe bir kalas haline getirili. Bu işi yapan üç dört kişi vardı o zamanlar:Halil Öztekin, Memet Çavuş, soy ismi Seyhan, Mustafa Özer, Ömer Yılmaz.. Bu adamla bu işi Rumlardan öğrenmişle. Rumlar gitmeden evvel burada bu dermenleri çalıştırırlarmış. Yanlarında çalışmışla ve öğrenmişle.
Aşcı Ali, lafa karışır- karaköydeki dermen için de GocaDağ’dan iğlik getirmişle köylüle. Şu Körmende sahildeki yeldeğirmenine. Belki o iğliğide bu aynı adamla yontmuşladır. İğlik hala dermenin üstünde duruyor. Gidik görebilisin.
N.- Eee! Arakadaş,, ben seni görüyorum arasıra Kızlan’da kayvede, ama adını falan bilmiyorum. Yalınız birisi va Halil Fidan adında, una çok benzettim seni. Ööle bi kardaşın falan vamı?
A.-Va, Emme u çok genç, benim gada bişey bilmez.
N.- Biliyor, biliyor. Maşallah! unda da kafa motor gibi çalışıyor. Bene çok şeyle anlattı. Ninesinden anasından duyduğu hiçbişeyi unutmamış. Siz neye bööle akıllısınız? Gülme, ciddi söylüyorum. Tarih gibisin baksana maşallah. Hemde bene tutmuş, ilk tarihçi Herodotus’dan bahsedikdurusun. Kaç sene mektaba gittin sen?
A.-Aaa Nihat efendi, mektaba beş sene gittik emme, bi öğretmenimiz vardı… Sorma. Belki tanırsın: Muammer Kara, köy enstitüsü mezunuydu. Ne örgetirdi bize valla..
N. -Aaa, bilmemin Muammeri.. Ben unun gızgardaşınnan bi sene nişanlı galdım, İzmir’deyken. Ama o gız, unun üvey gardaşıydı.
A.-Ülen Nihat efendi, sende az heradus deelsin yani… (Heradatus)
N.-Ee, ne yapalım, Saksıda akıl az olunca hayatın da enişli yokuşlu, zorlu olu, düz olmaz elbet…
A.-Benim Bubama Deli Memed derlerdi. Tam deli deeldi emme, kendi kafasına göre Memed’lere takılırdı. Bunlar bi araya geldilemi, kalkmadan üç gün, dört gün içerle.
Bak sayaan: Gızlandan Deli Memed, Eski Datça’dan Kel Memed, Elee’den Gara Memed, Batır’dan Berber Memed, Emecik den Hacı Memed, Karaköy’den Sarı Memed. Bunnarın içinden Edmecikli Hacı Memed çok güzel keman çalardı. Bunna bi araya geldimiydi, sen bak gayri bayrama. Guzula mı kesmezle, tavuk mu kesmezle… Keman, şarkı türkü gırla giderdi. Biz daha evvel Gızlan’da Kamil Ağa’nın goyunlarına bakardık yarıya. Soonadan Ağa bize goyunları sattıydı. Aldık, epey goyun yapmışdık, altmış yetmiş gadan aldık, yüz elli goyun yapdıydık. Fakat bubama goyun mu dayanı. Kesti, sattı içkiyle bitirdi. Soona biz Garaköy Güznesi’ne göçtük, Memed Ağa’nın oradaki tarlalarını işlemek için. Na bunna bilirlere. Orada bi kaç yıl galdık. İşte o yıllardan birinde, galiba benim askerlikten yeni döndüüm zaman, 1958 olacak. Duyuldu ki Tekir açıklarında bi Yunan vapuru batmış. Sahilde, mal, eşya, şarap ırakı sebilmiş. Bu şarabı, ırakıyı duyarda durur mu bubam. Topladı ne gada Memedi varsa köylerden, eşeklerle gittiler Körmen sahiline... “Altı Memedle.” Herkes Manufatura, mutfak eşyası, daha kıymetli eşyaları toplarkan, bizimkile ne gada ırakı, şarap varsa toplayıp geldile. Şarapla nah bööle fıçılarda. On üç fıçı şarap getirdilerdi. Irakıla tenekelerde. Bazıları şişelerde. Doldurdula bizim samannnığa; samanın içine sakladıla. Başladıla içmeye. Elde galan bi kaç koyunu guzuyu da orada bitirdiydi bubam. İçkileri doldurur giderdi heybelere. Gayri Memed arkadaşlarınnan buluşmuşdur. Eve bir hafta soona geli. Eve geldimiydi çok öfkelidir. Bağırı çağırı, biz çocukları evden gaçırdırdı. Gaçırdamazsa olmadık bi işe yollar. Evde anamla yalınız galdı mıydı gayri.. İşte…. Bilisine… Derdi udur zaten. Anama sataşmıştır. Biz eve döndükmüydük, anam herşeyi bildimizi düşünü, utanı, evin dışında kendine iş yaratırdı bi müddet… Bizim yüzümüze bakamazdı, utanırdı. Ne günlerdi u günle…
N.- Eyi de, biz dermenleri gonuşuk dururduk, nereden geldik bu Memedlere?
A.-Eyiye, Nihat efendi.. Beni sordunda. Oradan geldik. Hani demek istedim ben o adamın oğluyun.
N.-Tamam ama, bubana deli deyenne mi deliydi? Yoğsam buban mı deliydi buna bakmak lazım. Belki buban fazlaca akıllıydı da, daha az akıllı olanlar una deli dedile… Baksana adam hayatını dolu dolu ne güzel yaşamış. Biraz felsefesi de varmış. Yoksa nasıl toplar altı Memedi her köyden bi tane…
A.- Öyleydi işde…

N.-yahu Ahmed, şu bi de Kamil Ağa’nın gabaklarının ırgatla tarafından yolunması va. Sen bişeyle duydun mu o olay hakkında?
A.-Duydum tabii. Yakup yolmuş. Yakup saf, yanpiri yanpiri yörüyen, az özürlü biriydi. Devamlı Kamil Ağalara çalışırdı.
N.-Bu kabak yemeği meselesi ırgatlar çalcanın yanındaki tarlada çalışırken mi olmuş?
A.-Yoo. Tekir dediğimiz yerde, hani şu kızlan dağının arkasında, Gökova’ya bakan yerde cavırların bi tarlası varmış. Kamil Ağa orayı maliyeden satın almış ve etrafına kuru duvar yaptırıyormuş.
N. Yani nasıl? Bahçe duvarı gibi mi?
A. Evet. Duvar yapılır hani üstüde pıynar çalısı gibi çalılarla döşenirdiya eskiden, hayvan falan girmesin deye. İşte öyle. Irgatlar orda çalışıyormuş. Kabakların sökülmesi için Yakup’u asıl teşvik eden Mehmet Ölmez. Mehmet Ölmez, Kamil Ağa’nın öz be öz yeğeni olduğundan onda kahya gibi çalışırdı. Kahya gibi olmasına rağmen kendiside işçi gibi çalışırdı. O tarlanın duvarını yaparlarken hergün kabak yemeği gelmeye başlamış da o zaman kabakların kökünü oynattırmışla Yakup’a. Ben bu olayı dedemden dinledim. Dedem en doğrusunu bilirdi, Çünkü dedem aynı tarlada bekçiymiş. Amad dede dedikleri. Bak bene de dedemin ismini koymuşlar. N.- Tarla incirlik, bademlik gibi bişey mi?
A.- Yok canım, harıplık, zeytinlik falan. Biz Kamil ağanın koyunlarına yarıya orada bakardık. Sonadan biz goyunları paraylan satın almıştık işte. Başta dediim gibi. Keçilerini de başkası aldı.Biz satın aldıımızda 60 dene goyun vardı, bir iki sene içinde 150 dene goyun yaptık.Fakat bubam, kim gelirse bi goyun kesip ağırlıyordu. Satıp içiyordu, işte neticede koyunları bitirdik.
N. Öyle adama deli Memed demişle. Aslında akıllı adam.
A.- Yahu işte coştak ya bu. Her gelene içki veri, koyun kese yediri, deli demişle işte…
N.- Karaköy baskını ne zaman olmuş acaba?
A.-Karaköy baskını, Çanakkale harbi başlamadan bi sene evvel olmuş. Yani 1913 te falan. Dedem öyle anlatırdı.
N.- Ama diyorlarki; Sabit, Karaköy’de yaşayan bi Rum kızına tecavüz etmiş. Rum kızı Rodos’ta bir subaya nişanlıymış. Nişanlısı bunu duyunca gelip Karaköy baskınını yapmış. Ame gene derler ki; Sabit Efe de Kızlan’da iki Rum balıkçı tarafından tecavüz edilip öldürülen çoban kızı Zala’nın intikamını almak için Rum kızına tecavüz etmiş…
A.- Ama doğrusunu istersen Zala’yı öldürenler balıkçı deel, gene aynı mevkiide çobanlık yapan Ağsıl adında bir Rum’un iki oğluymuş. Bu Rumların adlarınıda derdi ninem emme şu anda aklıma gelmiyo. Bu Rum’un bir de kızı varmış ve Zala’nın çok iyi arkadaşıymış. Zala’nın öldürülüşünden sona Çandırma bu aileden herkesi sorguya çekince , Rum’un kızı söylemiş ve şahitlik yapmış kardeşlerinin Zala’yı öldirdüklerine. O iki Rum oğlu yargılandıktan sonra Muğla’da idam edilmişle. Zala’nın mezarı halen öldürüldüğü yerde duruyor. Ormancı Memed Teke varya unun bubasının baldızıymış.
N.- yahu bunu iyi bi yerde başka zaman konuşalım. Sende çok güzel bilgiler va.
A. -Yahu bizim anamız durmadan bize bunları anlatı dururdu. “Asıl cavırın çocukları” derdi ve adlarını da söölerdi. Ama şu anda aklıma gelmiyor adları. Hatırlayınca ben sene derin. Öldürülen Zala, aslında bize de hısım geliyor.. Zala’nın iki kız kardaşı daha varmış. Birinin adı Fatma, diğerinin Ayşa, işte bi de bu Zala. Aile İnceburun’da eğleniyormuş. Keçileri varmış. Zala o gün bu dağa keçileri güderken gelmişimiş. Anamın anlattığına göre Zala köyün en güzellerinden imiş. Bir de derdi ki o zamanlar bu dağlar hep işlenirmiş. Bu olaylardan sona zaten seferberlik çıkmış. Seferberlik çıkıkda herkes askere gidince dağlar tepeler işlenmemiş, tarlalıkdan çıkmış. Sonadan yağmurla toprağı hep taşımış, şindi kel yalım galmış.
.N-Ne çok bilgi va sende Ahmed?
A.- Sen biliyon mu ilk tarihçi kim?
N.- Kim? Sizin köyden mi?
A.-Yok Bodrum’dan, Hani ilk tarihçiyi soruyom.
N. Kim?
A.Heredos…
N.- Herodotus demek istedin.
A.- Hah işte, her neyse, O…
N. Seninnen bi daha konuşmam gerek.
A. Gel köye ne zaman istersen. Ben hep gayvedeyin.
N. Sen yeldermenleri hakkında da bişeyle bilisin. Yani tarihleri hakkında.
A.- benim böyüklerimden duyduum, dermenleri yaptıran Elee ağaları… Rumlara yaptırıp işletmesini de onlara yaptırmışla. Sonadan Rumla satın almış dermenleri
Galip Geremeliler’in dermeninde tarih vardı emme okunmazdı netçe. Tarih Rumen rakamlarınnan yazılmıştı. Sonadan ne oldu u daş bilmiyoruz.
Geçen sene bizim eve iki kişi çıkdı geldi. Baktık yannarında dil bilen birini de gatirmişle. Dedile bizim burada bi ev var. Dedik nerede? Buralarda dedi. Ben dedi yedi yaşına kadar burada yaşadım. Evini yatağını gösterivedik. Ağladı adam. Evin yıkıklarına baka baka. Bu ihtiyar Uçar falan vardıya hep onları tanıyor.
N.-Bi de Garfi varmış Rum. Taa aşağıda tarlası varmış. Tarlanın içinde bir de evi. İki dene kızı varmış. İrene adındaki çok güzelimiş.
A. – İrene deel, Eleni olacak.
N.-Yahu bize İrene dedilerdi.
A.-Bazıları garıştırıyor adları. Ninem Elene derdi. Bi de manisi var ya sene demişle köyden galiba.
N.- Evet: Mani şu:
Garfi Cavırın evine
Adı, Güzel Elene
Sümbeki’ye gitmeden
Aşık olmuş Birine. (Aşık olmuş Bedri’ye olması gerek. Ama millet Bedri’den korktuklarından adını kullanamımışlar.)
A.- Biliyurmung? Datca’da üç güzel varmış o vakıtlar. Elene, Gızlanda; Mariya, Eski Datca’da; Dona, Betçe’de…
N. – Bi dene taa va… Onu da ben sööleyen. Batır’da Filibe’nin gızı, Zobi… Ama ayak parmakları altı daneymiş, ona da mani yakmış Batırlıla:
Şu Rodos’un hamamı
Eğri Çıka dumanı
Filibe’de çok gız va
Altı dene barmağı.
Hadi bakalım Ahmed, Hoşça kal, köyde görüşmek üzere…Bu gayvede olmadı bu. Çok gürültü va Bu Datcalıla bizim çok konuşurla. Ne demiş eskile: Marmaras’ın arı lafı, Hisarönün Darı lafı, Darayha’nın garı lafı, Datca’nın guru lafı…
A..- Sende de laf çoğumuş Nihatçığım. Emme köye yakında gel. Güzel bi gonuşalım.
N. Tamam. Söz!....

Salı, Mart 14, 2006

DATÇA YEREL TARİH GRUBUNUN YAZIKÖY TOPLANTISI

Datça Yerel Tarih Grubu köy kahvelerinde toplantılar düzenliyerek köyün insanıyla, köyün yakın tarihini konuşuyor. Yukarıdaki resim2002 Yazıköy toplantısını gösteriyor.

Pazartesi, Mart 13, 2006

Emine Akyel'den Mani

Resimde gördüğümüz: Emine Akyel
Yaş: 86
Yer Eski Datca, Orhan'ın kahvesi
Etkinlik: Öykülü Yerel Manileri okuma günü
Emine teyze, manilerin yanında ilkokuldayken öğrendiği uzun bir Datca şiirini de okudu bize.
Aşağıdaki atışma, dünürüyle, Emine Teyze arasında olmuş.
İmine Deyze’den: (Kendi aksanıyla)
Benim bi damat da Muğla’da va, belkim bilisin. Bi gızım da orada hemşireydi. Orada evlendi galdı. Torunlarım filan va orada. Bazan gide galırın unlarda da: Bigün orda galıyorum gayri. Dünürümde orada. Benim gızın gaynanası. Sofraya oturuyoruz, gözüme bulgur plavı ilişdi:
Hemen aklıma bi mani geldi deyivedim:
Derede dermen daşı
Ben yimem bulgur aşı
Nerde gaynana varsa
Kılınçdan geçsin başı
deyividiydim, ortalık ööle sustu galdı. Ben baktım dünür bozuldu. Kusura bakma ben sene demedim bu maniyi, bööle denmiş dedim. Benim gız da azıcık gülmüştü. Bunun üstüne benim gızın gaynanası demesin mi bi mani:
Seni incikli gelin
Boynu boncuklu gelin
Oğlanı ben doğurdum
Kedi Bacaklı gelin. Bende bunu size demiyorum. Öyle demişle demesin mi: Ben de Altda galımıın, dedim ki:

Yere serdim kilimi
Tut Gaynana dilini
Sen tutmazsan dilini
Gaçırısın gelini. Ortalık süt iliman oluvudu ama şakaya furup gülüştük…

ÖYKÜLÜ DATÇA MANİLERİ

Okuma Yazma üzerine


Okuma Yazma

Kaynak Kişi: Sadiye Kaya
Söylendiği yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca


Henüz herkesin okuyup yazamadığı yıllardı. Eski Datça’dan Kemal, Muğla’da ortaokulu okumuş birkaç şanslı isnsandan biriydi. Oldukça yakışıklı, çok iyi giyinen zevkli insanlardandı. Hatta maliyede memur olduktan sonra bir gramofon bile edinmişti. Evleri, Eski Datça’nın ortasından akan derenin batı tarafındaki tepenin yamacındaydı. Hatta, oraya o zamanlar “Tepe Obası” derdik. Derenin doğu yakasında da Asiye’ler otururdu. Asiye, Eski Datça’nın en güzel kızlarından biriydi. Kemal ile Asiye arasında için için tutuşan bir aşk başlamıştı. O günlerin şartlarında buluşup konuşmaları mümkün değildi. Kemal, Asiye’ye bir mektup yazıp komşusu Rabiye teyzeyle gönderdi. Rabiye Teyze böyle ara bulmaya bayılan birisiydi. Fakat, Asiye’nın okuma yazması yoktu. Mektubu okumadan bir kenara attı. Rabiye teyzenin de yoktu okuma yazması. Böylece daha sonraları gelen mektuplar da okunamamıştı. Asiye, Rabiye Teyzeyle haber yolladı, Kemal’e: “söyle de bana mektup yazmasın, benim okumam yazmam yok. İstersen bu haberi ona şu maniyle ilet” dedi, ve Maniyi Rabiye Teyze’ye ezberletti:

Düvende bez dokumam
Evde fazla otumam
Beyhude mektup yazma
Ben latince okumam (O zamanlar yeni yazıya “latince” deniyordu)

Birkaç gün sonra Kemal şöyle bir maniyle haber saldı, Asiye’ye:

Sen bir güzel çiçeksin
Canlar yakan böceksin
Eğer beni seversen
Okuma bileceksin.

Bu cevap Asiye’yi çok etkiledi. O sıralar okuma yazma seferberliği vardı ve okulda geceleri yaşlılara okuma yazma öğretiliyordu. Hemen gece okuluna gidip bütün gayretiyle çalışmaya başladı. Üç ay sonra Kemal’e eğricik büğrücük latince (yeni yazı)harflerle yazılmış bir mektup geldi. Mektup sadece bir maniyi taşıyordu içinde::

Bilirin hallarını
Beklerin yollarını
Ben okuma öğrendim
Yolla mektuplarını.
Bu iş bu kadar basitti. Aşk, üç ayda Asiye’yi okur yazar yapmıştı.
****************************************

Söz okuma yazmadan açılmışken şu aşağıdaki maniye değinmeden geçmeyelim:




Kaynak kişi: Hamdi Sarı
Söylenen yer: Eski Datca
Derleyen: Nihat Akkaraca

Cumhuriyetten sonra uygulanan okuma yazma seferberliğinin en yoğun olduğu yıllar… Yaşlısı, genci akşam işten gelip yemeklerini yedikten sonra, Eski Datca’nın üç sınıflı okulunun iki dersliğini dolduruyorlar. Birinde erkekler, diğerinde kadınlar. İki dersliğin arasında daracık bir koridor var. Her iki derslikte olanlar birbirlerini rahatça duyabiliyorlar. Böyle diyorum, çünkü, ben üçüncü sınıfa kadar aynı okulda okudum. Kadınlar, yazıyı ezberlemek için durmadan, yüksek sesle, hep bir ağızdan kelime hecelemeye çalışıyorlar.. Erkeklerden biri kadınların öğrenmek için çektikleri zorluğu şu maniyle dile getiriyor:

Bugün Cuma gecesi
Yüzündedir peçesi
Kadınları delirtti
Latincenin hecesi

Okuma Yazma üzerine son bir Datca manisini daha dile getirip sözü bitirelim:
Datça’nın Mesudiye köyünden Hakkı Hoca, Rodosta medrese eğitimi almış şahıslardan birisiydi. Asker olmuştu. Bulunduğu birlikte bulunan bütün hemşerilerinin mektuplarını o okuyup o yazıyordu. Okuduğu mektuplardan birini hiç unutamamıştı. Askerlik bitip Datca’ya döndüğünde bu sırrı saklayamamış, herkese anlatmıştı. Askerin hasretle yanıp tutuşan eşi, kocasına şöyle bir maniyle seleniyormuş;

Burgazların gavunu
Ağlar ağlar avunu
Bu sene de gelmezsen
Ölmüş belle garını… (Burgaz, Datca’da bir bölgenin adıdır.)




tclbumyh

Pazar, Mart 12, 2006

Daha yakından görelim

Bu plajın kış ziyaretçilerine daha yakından bakalım... Zaten onlar da bize bakmıyor mu?

Cumartesi, Mart 11, 2006

İneklerdeki Deniz sevgisi

Yer: Datca/ Alavarı, Gökova körfezi. Halikarnas Balıkçısı'nın yazılarında anlattığı yerler
Plajı dolduranlar: Emecik Köyü'nün inekleri
Zaman: Aralık Ayı. Aslında zaman farketmez, nasıl olsa yüzme niyetinde değiller. Sadece siestadalar.
Resimleyen: Nihat Akkaraca

ÖZENTİ

ÖZENTİ
Nihat Akkaraca

Askerliği sayesinde iki sene Aydın’da kalmış, şehirli gibi görünmeye çok meraklı olduğundan, artık taşralı gibi yürümemeye, taşralı gibi bakmamaya veya Datçalı gibi konuşmamaya gayret ediyordu. Giyiminde olsun yürüyüşünde olsun bayağı tutturmuştu işi. Hatta terhis gününün yaklaşması bile onu sevindirmemişti. Çünkü terhis olmasıyla taşralılık başlıyacaktı. Terhis gününün yaklaşması sadece telaşlandırmıştı. İyi bir terziye takım elbise diktirmiş, bir çift iskarpin ve bir de siyah camlı, harika bir güneş gözlüğü almıştı. İzmirden vapura güverte biletiyle binmiş olmasına rağmen, ne olur ne olmaz düşüncesiyle vapur Datça’ya demir atınca ikinci mevkiiye geçmiş, vapura yolcu almaya gelen Datçalı sandalcının kendisini ikinci mevkiide görmesini sağlamıştı. Hoş onu ilk gören Datçalı da zor tanımıştı sırtındaki gıcır gıcır takım elbisesi ve gözündeki simsiyah camlı güneş gözlüklerinden dolayı. İlk gördüğü sandalcının eline tahta bavulunu sıkıştırmış, sandalcı arkada kendisi elleri arkasında vapurun merdivenlerinden inerken sendelemiş, ama bunu kimseye çaktırmadan ellerini arkadan bırakıp merdivenin korkuluğunu tutarak inmişti. Sandalın bir kenarına itinayla oturup yolculardan kimseyi gaale almadan İskele Mahallesi’ne, küçümseyerek bir bakışı vardı ki herhangi bir devlet dairesini teftişe gelen önemli bir müfettiş zannederdiniz… Sandaldan inince, sandalcının rıhtıma bıraktığı tahta bavulunu, (ki bu bavul her şeyi mahvediyordu, veya belki de bu yüzden o bavulu elinde taşımak istemiyordu) orada bırakarak. elleri arkasında ağır ağır yürüdü, Rauf’un kahvesinin önünde oturmuş laflamakta olan Datçalı’ları görünce durdu. Gene elleri arkasında siyah gözlüklerin arkasından oturanlara şöööyle bir baktıktan sonra, temiz bir türkçeyle seslendi: “Yahu bu memlekette hamal falan yok mu?” Bir şehirli okmanın iyice tadını çıkartıyor, artık son darbeleri vuruyordu. Ondan sonra fasa fiso…
Kahvenin önünde oturanlardan biri: “Yahu! Bu bizim Omar değil mi?” diğeri: “Hangi Omar?” “Yahu şu Omar görgülü, Gargı, Mendelle’de çoban vardıya.”. Oturanlar neredeyse hep birden: “aaa! Ülen Omar hoş geldin” deyince gayet ciddi olarak Omar, bir elinin işaret parmağıyla bavulunun durduğu tarafı göstererek: Şu bavulu bizim eve kadar götürecek bir hamal bakıyorumda…”deyip ellerini tekrar arkasına bağladı. Omar’ın “bir” kelimesinde “R” kullanışını oradakilerin hepsi yadırgadı. Çünkü “bir” kelimesindeki “r” yi, bilhassa vurgulamıştı. Gerçekte Datçalı olarak “bi hambal” demesi daha hoş olurdu. Oturanlar hafiften tebessümle Omar’a bakarken, Mehmet Badal yerinden kalktı, yardımcı olmak üzere yanına gitti. Ne de olsa eski arkadaşıydı. Mehmet’in ona yardıma gidişi, orada oturanların hafızasında, onun bavulunu taşıyan kişi olarak kalmıştı..
Mehmet Badal’ı bulup araştırdığımda, şöyle anlattı olayı:“
Yok be Nihatcıım! Ben o gün, bavul falan taşımadım, yanına gittim hoş geldin dedim. Milletin aklında bu galmış. Sadece yardım ettim. Eşeğiyle Gargı’ya gitmekte olan Dermenci Mustafa’yı çevirip, Bavulu ona verdik. Omar’ların evi nasıl olsa yolunun üstündeydi. Bavulu eve bırakıvı dedik… Ama Omar, eşekle veya eşeğin arkasından gitmedi. O, takım elbisesi, yeni boyanmış şehirli pabuçları ve siyah gözlükleriyle, elleri gene arkasında daha sonra Gargı’ ya yürüdü, yalnız başına….”
Bu son yürüyüştü, şehirli olarak....

DATÇA 1950'li yıllar

N Ne motor sesi ne mazot kokusu: Ne gürültü ne çevre kirliliği. Sadece tabiat ve dostluklar...

İSTANBUL'da BİR DATÇALI (Ceket)

Not: Gerçek yaşamdan alındı (Bir öykü değil)


Nihat Akkaraca

Bazen senede bir, bazende iki senede bir gittiğim İstanbul’da aylak aylak dolaşmayı severim. Huyumdur; metroda, vapurda veya otobüslerde karşımda oturan herhangi birini, o an dışarıya yansıttığı imajla inceler, onun hakkında, kafamda seneryolar yazar, hoşça vakit geçiririm.. Bunun dışında, beni oyalayan bir de vitrinler vardır. Elektronik işiyle uğraştığım yıllarda, İstanbul sokaklarında geçirdiğim zamanın yüzde altmışı, elektronik malzeme satan dükkanların vitrinlerine bakarak geçerdi. Şimdilerde artık daha çok kitapçı vitrinleri, arasıra da olsa giyim vitrinleri zamanımın çoğunu alıyor. Giyim vitrinlerine baktığımı okuyan da, giyimine meraklı, giyinmesini seven, bilen biri zannedecek. Aslında, nasıl pasaklı giyindiğimi beni tanıyan herkes bilir.
İki sene evvel iki haftalığına İstanbul’daydım. Ellerim paltomun ceplerinde, Beşiktaş’ın cıvıl cıvıl kaynaşan çarşısını, “boş gezenin boş kalfası” gibi arşınlamakta, vitrin önlerinde oyalanarak, giysilere bakmaktaydım. Balıkpazarı’nın tam karşısında, küçücük bir dükkanın vitrininde görmüş olduğum bir ceket dikkatimi çekti. Dikkatimi, ceketin ahım şahım bir marka oluşu falan değil, sadece rengi, deseni ve etiketindeki uygun fiyatıydı.. Aynı sokakta üç dört kere volta vurarak hem her geçişte vitrindeki ceketi gözden geçirdim, hem de böyle bir alışverişi yapmam gerekli mi, değil mi diye bütçe hesaplarına girip, karar verdim..
Kapıdan iki merdiven aşağıya inerek kendimi, küçücük bir dükkanın içinde, masanın başında oturmakta olan altmış yaşlarında bir adamın karşısında buldum. Adam fiziğiyle, giyimiyle, konuşma tarzıyla tam bir İstanbullu imajı veriyordu insana. Yüzüme “Hoş geldin, buyurun” der gibi baktığında, vitrindeki ceketi işaret ederek:
“Şu cekete bakmak istiyorum,” dedim. Eliyle alt katı işaret ederek:
“Aşağıya inerseniz, orada ilgilenirler” diyerek beni alt kata yolladı. Alt katta benimle ilgilenen, otuz, otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, cüsseli ve yakışıklı bir adam vardı. Ben kararımı daha sokakteyken vermiş olduğumdan adamı fazla uğraştırmadım. Vitrinde gördüğüm ceketin aynısını isteyerek, üstümdeki paltomu ve eski ceketimi çıkarttım, denemek üzere yenisini giydim. Ceket, sırtıma kalıp gibi oturmuştu. Sanki terziye ısmarlama yaptırılmış gibi… Karşı duvardaki boy aynasının karşısına geçip kendime baktığımda, eski ceketimle ne kadar pasaklı göründüğümü anladım. Bu yüzden de sırtımdaki ceketi birdaha çıkartmak istemedim. Satıcı adam da:
“Gerçekten üstünüze çok güzel oturdu, güle güle giyin” deyince, eski ceket ve paltomu koymak için bir poşet istedim. Artık bu şık görüntümü paltoyla falan kapamak istemiyordum.
Üst kata ödemeyi yapmak için çıktığımızda, masanın başında oturmakta olan dükkan sahibi adamdan da beğeni alınca, iyi bir alışlveriş ettiğimi düşünerek epey sevindim. Ödemek için cüzdanımı çıkardığımda, içinde sadece 15 milyon lira para olduğunu gördüm. Ceketi ödemek için dört onbeş milyona gerksinim vardı. Adamdan özür dileyerek bankamatikten para çekmem gerektiğini söyleyip kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, genç olan: (daha sonra dükkan sahibinin oğlu olduğunu öğrendim)
“Cebinizdeki paraları bırakıp, bankamatiğe öyle gitseydiniz,” dedi. Bense: “Hemen geliyorum” diyerek, rahatça sokğa çıktım.. Nedendir bilmem, nereden kafama takıldı ben, o sokakta, hem de o dükkanın yakınlarında bir bankanın şubesi olduğunu zannediyordum.. Biraz yürüdükten sonra, ortalıkta bir banka şubesi göremeyince, genç adamın “cebinizdeki paraları bırakıp öyle gitseydiniz” dediği kafama dank etti. Parası ödenmemiş yeni ceket üstümde, eskilerin içinde olduğu poşet elimde, sokağın ortasında panikledim. Hemen dükkana geri dönmeyi düşündüm ama, korktum. Ya şimdi dükkan sahibi o genç adamı arkamdan göndermiş: “git yakala şu serseriyi” demiş de, ızbandut gibi herif arkama düşmüşse… Beni sokağın ortasında yakalayıp: “Çıkar ulan şu ceketi, manyak mısın, nesin” diyerek sırtımdaki cekete yapışırsa… Anlat gayri sen derdini sokaktaki millete. Ya da kolumdan tutup, sürükleyerek polis karakoluna götürürse… Ver bakalım ifadeyi polise… Ne diyebilirsin ki. Parası ödenmemiş ceket üstündeyken… Adam beni sokakta yakalamadan dükkana ben kendim girmeliydim. Adamın beni bankamatik kuyruğunda yakalaması bile durumumu hafifletirdi, en azından. Aklıma en yakın banka şubesi, ana caddedeki üst geçitin yanındaki şube ve bankamatik geldi. Oraya yöneldim. Çevreyi çok iyi bilmediğimden, bankayı hemen yakınlarda zannediyordum. Hızlı adımlarla ana caddeye çıktım. Banka şubesine doğru, kafamın içindeki değişik seneryolarla ilerliyor, adımlarımı attığım yeri görmüyordum. Her dakika kafamdaki seneryo değişiyordu. Kah, karakolda bir komiser: “koskoca adamsın, mağazalardan ceket yürütmeye utanmıyor musun?” diyerek, beni azarlıyor, kah, pos bıyıklı bir gardiyan beni kolumdan tutmuş, cezaevinin koridorunda bir koğuşa doğru sürüklüyordu. Kah, cezaevinin demir parmaklıkları arkasından, beni ziyarete gelmiş kızlarıma başıma gelenleri anlatıyordum..
Zaman zaman arkama baktığımda, dükkandaki genç adama benzer birini görüp, ürperdim. Fakat adam benim arkama değil de başka yere sapınca; “hah, o değilmiş” diye bayağı sevindim.
Banka şubesine gelip, kıvrılarak uzamış bankamatik kuyruğunda beklerken, sıkıntıdan akan terlerle ıslanmış olduğumu, üşüyerek tiril tiril titremeye başladığımda anladım. Poşetten paltomu çıkarıp giydim. Paltoyu giyerek biraz olsun kendimi gizlemiş olacğımı da düşünmedim değil… Ne de olsa sırtımdaki yeni ceketi kapatacağından, arkama düşmüş olan adamın beni tanıması zorlaşacaktı, hiç olmazsa
Sıram gelip de paramı çektiğimde, aynı yoldan dükkana dönmeyi göze alamadım. Ola ki,yolda adamla karşılarız ve hiddetlenmişse hışmına uğrayabilirim, diye düşündüm. Dükkana kendiliğimden girmeliydım. Arka sokaklara daldığımda, yolumu da şaşırıp biraz zaman yitirdim, dükkanı buluncaya kadar. Ben dükkana dönmekte geç kaldıkça, korkum da o kadar artıyordu.
Dükkanın kapısından içeri girdiğimde, babanın oğluna bakışından anlar gibi oldum arkamdan neler konuştuklarını. Bakışlarıyla baba, oğluna demek istiyordu ki: “Ben sana demedim mi? Ben adamı adım atışından anlarım, bak! Nasıl döndü.” Belli ki, oğlu arkamdan gelmek istemiş; ama adam bırakmamış olacak (Sonradan tamamen böyle olduğunu öğrendim) Ben ise dükkana girer girmez özür dilemeye başlamıştım.. Dükkan sahibi yüzüme bir müddet tebessümle baktı ve kısaca bir soru sordu:
“Arkadaş! sen nereden geldin?” Soru tam böyleydi.
“Ben, beyefendi, Datça’dan geldim,” deyip, özür dilediğimde, O, bir taşralıyı adım atışından bilmiş olmanın mutluluğunu tadıyordu sanki.
Oğlu, tekrar aşağı kata işinin başına döndüğünde, biz, çaylarımızı içerek devam edecek bir ahbaplığın temellerini atıyorduk. İstanbul’a her gidişimde mutlaka uğrarım o sevimli, küçücük mağazaya. Her seferinde o anıyı anar, güleriz dükkansahibi Abdullah beyle…
Fakat, siz siz olun benim düştüğüm hataya düşmeyin İstanbul’da. Herkes Abdullah Efendi değil orada.

Cuma, Mart 10, 2006

CAHİT ÇETE'den bir anı

Çeşmeköy’de, eskiden de okul varmış. Eskisi yıkılmış. Aynı yere yenisi yapılacak. Cümhıriyetin ilk yılları. Türklerden usta yok. Köyün ustaları Rumlardanmış. Onlar da “Mübadele” içinde gitmişler. Ama köylüler, hangi ustanın nereye gittiğini, nerede olduğunu biliyorlar.
Lozan antlaşmasına göre, köyden giden Rum ustaları getirip çalıştırmak serbest. Köyden giden ustalar Simi (Sömbeki) adasındalar. Getirilirler. Binanın taş yapısını yaparlar. Yapıdaki Rum stili bundandır.
(Derleyenin notu: Bu ustalardan biri çok güzel keman çalarmış. Her akşam kahvede keman çalar, milleti de oynatırmış, kendi arkadaşlarını da. Beraberlerinde getirdikleri Rum amele, ağır işe dayanamamış. Bir gün Palamutbükü’ne gitmiş, Rum ekipin sandalını alarak adaya kaçmış.Burasını anlatan Ahmet Karaman)
Aradan zaman geçince Türklerden de ustalaşanlar çıkar.
İlk ustalar, Sındı Köy’ünden Bekiroğlu’dur. Bizim köyden, onun çırağı Hamdioğlıu’dur. O da, Hamdioğlu da ustadır artık. Yapının geriye kalan çatı, kapı, pencere, sıra işlerini bunlar yapar.
Yapılan kapılar, pencereler ellili yıllarda hala kullanılıyordu. Sanırım altmışlı yıllarda değiştirildi. Çatısındaki kiremitler MARSİLYA markalıydı.
Mübadelede buradan gidenlerin Atina yakınlarına yerleştirildikleri yazılır. Ama yakın adalara yerleştirildiklerini gösterir deliller de var.
Birincisi; ilkokul binamızın yapılması için getirilen, bizim köyden gitme Rum ustaların Simi Adası’nda bulunmaları.
İkincisi; Ellili yılların başlarında, Fuat Köprülü Dışişleri Bakanı olduğu yıllarda, Yunanlılarla dostluğumuz, hoşgörürlüğümüz çok iyiydi. Adalardaki Rum balıkçılar, bizim sularımıza çıkıp (yasak olmasına rağmen) dinamitle balık avlayabiliyorlardı.
Bunlardan biri bizim kıyıda avlanırken gümrük askerleri tarafından yakalanıyor. Köyün karakoluna götürülürken Çeşme Alanı’na girdiklerinde kıyıdaki eve bakıp ağlıyor. Ev Hacıoğlu amcamın evidir. Evin eski sahibi bunlarmış. Çocukluğu bu evde geçmiş. Ağlaması bundanmış.
Üçüncüsü; Fevzi Hoca Rodos’a gittiğinde orada oturan bir Rum, Datca’nın iskelesinde bulunan babasına, dedesine ait evi sormuş.
(Derleyenin notu: Datça İskelesindeki, dedesine ait evi soran Rum, arkadaşım Kostas Farmakidi olmalı. Bugün gümrük binası olarak kullanılan yapının adı hala “Farmakidi Evi’dir.)
Lozan Antlaşmasına göre Yunan Adalarındakilerle alışveriş yapmak serbestmiş. Bu Montrö antlaşmasına kadar sürmüş.
Alış veriş, değiş-tokuş yöntemiyle yapılıyormuş. Bizimkiler tavuk, yumurta, pava(Mördümük) bulgur, incir, harup götürüyormuş. Karşılığında şeker, rakı, kahve, şarap getiriyormuş. Yunan Adalarının bize en yakını olan Simi adasında bizim köyden gitme Rumlar olduğundan , bu iş daha kolay oluyormuş.
Bir seferinde, adaya yelkenli kayıkla yük götürürlerken, fırtınaya yakalanmışlar kayık batmış. İçinde bulunan iki amcam boğulmuşlar. Gulvezer (Mehmet Çuhadar) amcam bir şeye tutunmasına rağmen boğulmuş. Ortak olduğu kayığa, işi çıktığı için o sefer katılamayan babam, boğulmaktan kurtulmuş.



10


Cahit Çete, Köy Enstitüsü çıkışlı emekli öğretmenlerden. 1931 doğumlu. Geçen yıl Yeniden İmece dergisi'nde yayınlamış olduğum "Datca - Antalya/Aksu Yolcuları" adlı öyküdeki çocuk kahramanlardan biri. O altı çocuğun en genci ve yapı olarak da en ufak tefekleriydi. Aksu Köy Enstitüsünü bitirip öğretmen olduktan sonra Köy Okullarına ders kitapları ve çocuk öyküleri yazmış, daha sonra İzmir'de bir yayın evi kurmuştu. Şu anda Datca/Palamutbükünde, tam denizin kenarındaki evinde emekliliğin tadını çıkarıyor. İleride gerektikçe anılarından kısa parçalar vereceğim.

Perşembe, Mart 09, 2006

ESKİ DATCA'DA EV YAPIMI





O yıllarda ev, yalnız gereksinim olunca yapılırdı. Hiç kimse “Ben ev yapıp satayım” diye ev yapmazdı. Daha çok, ailede evlenecek erkek varsa, bir eve gereksinim duyulurdu. O zamanlar ortalarda mimar, mühendis olmadığından yapılacak ev örneği, etraftaki evlerden seçilirdi. Yapılacak evin türünün seçiminde, ailenin sosyal, ekonomik durumu etkiliydi. Bazı aileler yaşadıkları eve bir oda ilave ederek, oğullarının kendi yanı başlarında, “büyük aile” şartları içinde yaşamasını isterlerdi.. Bu sistemde evlenecek olan erkeğin sosyal güvencesi düşünülürdü sanırım. Mevcut aile içinde beraber çalışıp, beraber harcamaları daha güvenceli ve daha ekonomik oluyordu. Kaldı ki evlenen çocuk, evlendikten sonra da ailesinin tarlasında çalışacak olduğundan bu sistem, daha pratik bir yol olarak görülürdü.
Fakat, bu kuralı etkileyen başka faktörler de ortaya çıkabilir ve çok zaman bu kural yürümez. Bazen, kız evi, bazı şartlarla çıkar oğlan evinin karşısına. Mesela, şu mani Eski Datca’da o yıllarda yakılmıştır ve o günleri bu güne aktaran önemli bir halk dizesidir:

Evini yümsek yaptır (Yümsek=Yüksek)
Pencerene cam dakdır
Benim gızı istersen
Çifte bilezik yaptır.

Bu dizeleri açıklarsak, ev tipini etkileyen bambaşka faktörler olduğunu görürüz.
Maninin yakıldığı yıl 40’lı yıllar, sanırım. Olayın geçtiği günleri ben kendim hatırladığıma göre o zaman 11-12 yaşlarındaydım.
Eski Datca’nın güzel kızlarından biriydi Nergis. Çoban Amad’ın üç kızından biri. Hızırşah Köyü’nden Memed, (ona “İnce Memed” derlerdi) Nergis’e öylesine aşıktı ki, bu aşk dillere destan oldu. İki aile arasında yapılan basit bir törenle nişanlandılar. İnce Memed neredeyse Eski Datca’da yaşamaya başladı. Nergis’den ayrı kalmamak için köyüne gitmiyor, Nergis’in ailesi için çalışıyordu. Mali sıkıntılar yüzünden nişanlılık herhalde bir yıl kadar uzayınca, Nergis’e Kuşadası'ndan başka bir talip çıktı. Belki de talip kendiliğinden çıkmadı. Nergis’in ablası daha önce Kuşadası'na evlenmişti, yenidamat adayını o buldu sanırım. Nergis’in anası, Dudu, iki talip arasındaki farkı düşünmeye başladı. Kuşadası'ndaki adayın iki katlı evi vardı. Evlenirse kızı Nergis, o evde yaşayacaktı. İnce Memed’in evi yer evdi. Kuşadası'ndaki damat adayının evinin penceresi camlıydı; İnce Memed’in evinin pencereleri ağaç kepenkliydi. Kuşadası'ndaki aday iki bilezik takacaktı. İnce Memed tek bilezik takmıştı; o da sırça bilezikti. ( o zamanlar camdan yapılmış bileziklere "sırça bilezik" derlerdi.
Bir ara bir dedikodu yayıldı Eski Datca’ya: Nergis’i nişanlısından ayırmışlar. Yani, nişanı atmışlar, Kuşadalı Ayhan’a söz kesmişler,diye
İnce Memed’in ailesi, kız evini yeniden ikna edebilmek için ne kadar uğraştıysa da olmadı ve iki ailenin arası iyice açıldı. Birbirlerine laf göndermeye başladılar. Bu göndermeler arasında, kızın anası Dudu, yukardaki maniyi yolladı İnce Memedler’e.
Bu ayrılıktan sonra İnce Memed, Nergis' e bir mani yolladı:
Burgaz yolu mezerlik
Oturu tütün dizerdik
Şindiki gızların nişanı
İki altın bilezik
Çünkü, Memed'e göre Nergis iki bileziğin hatırı için onu terkediyordu...

Nergis’in buruk bir düğünü olmuştu o zaman. Çünkü Eski Datca ve Hızırşah halkı, Memed’in tarafını tutarak düğüne katılmadı. İki sevdalıyı ayıran Çoban Amad Dudusu hakkında demedik laf bırakmadılar. Sonuçta, Nergiz gelin oldu ve vapurla Kuşadası’na uğurlandı. Eski Datca’dan bir manici, bu olayı bir maniyle belgeledi:

Bugün ayın otuzu
Gider Vapur Yolcusu
Memed’ciği çıldırttı
Çoban Amad’ın Dudusu.

Dudu, Çoban Amad'ın karısı olduğundan "Çoban Amad Dududsu" derlerdi.

Kanımca, bu kısa öykü ve iki mani, Datca’da ev yapımını etkileyen faktörlerden birini ortaya koyuyordur..
Erkek tarafı, bir kızı istediğinde ilk konuşulan konudur ev konusu. Evi var mı? Nasıl bir ev yapacak? kızımız kayınvalidesiyle mi oturacak? Ev yapılacaksa, nasıl bir ev yapılacak? yer ev mi? Yümsek evmi? İkikatlı ev mi? İstekler böyle sıralanır ama, sonucu gene ekonomik durum etkiler.
Ortalarda mimar, mühendis olmadığından, yapılmış olan evlerden, kafalarındaki tasarıma en uygunu örnek olarak alınır ve hazırlığa başlanır.
Yapılacak ev tipleri bellidir:
1-Yer ev: yere, zemine oturtulmuş, bir hanay bir odadan ibaret en basit taş evdir. Çatısı kiremit değil topraktır.
2-Yüksek ev. (Datca aksanıyla “Yümsek ev.”) Yerden bir buçuk metre kadar yükseltilerek, ağaçtan taban çakılmış, dört-beş basamaklı merdivenle girilen, zemin katın kiler veya depo gibi kullanıldığı tipik bir taş ev. Bu tip evlerin de damı geren (Su geçirmez, killi toprak) dir.
3-İki katlı ev: Daha çok Rum evleri. Bu evi yaptıranlar varlıklı kişilerse, evin pencereleri camlıdır. Eski Datça’yı dolaşırken görürsünüz. Bu tip evler hep bir adla anılırlar: Karanik Evi, Hristoforos Evi, Andonaki Evi gibi… Bu evlerin çatısında çoğunlukla kiremit kullanılmıştır. Hem de Marsilya kiremidi…
4-Konak tipi evler: Şimdi yıkılmış olan Papazoğlu Evi, Reşadiye’deki Mehmet Ali Ağa Evi, Eski Datça’daki Kaba Osman Evi gibi.

Bu evlerden birini yapacak olan kişi ilkönce evi ne zaman yapacağına karar verir. Bu çok önemlidir. O yıllarda ev yapacak olanlar, düğün dernek yapacak olanlar çoğunlukla güz mevsimini beklerlerdi. O mevsimde bademini satmıştır, incirini, harupunu, en önemli gelir kaynağı olan palamut mahsulunu satmıştır. Her ne kadar inşaatın önemli bir kısmı yardımlaşmayla yapılıyor olsa da, Yapı ustalarına, marangoza, imecede yapılacak yemeklere ödenecek para gerekir.
İnşaata başlamak: İlkönce evin babası veya yetişmiş oğlu varsa arkadaşları ve komşuları ile veya kimin o sene kirece ihtiyacı varsa onlarla birleşerek bir kireç ocağı yakmaya karar verirler. Bu 7 veya 8 kişiden oluşabilir. Kireç ocağı için yer tayin edilir. Kirecin yakılacağı yerin taşı, kireç yapmaya uygun olmalıdır ve yer makilik, çalılık olmalıdır. Çünkü, taşı kirece çevirecek olan şey ateştir; ateş için çalıya çırpı gerekir. Taşların daha çok yerden çıkarılması tercih edilir ve duvar taşı iriliğinde kırılır.40 50 kilo gelecek şekilde, yani duvar yapılacak şekilde. Kırılan taşlar ocağın çatılacağı yere getirilir ve bu işi bilen birisi kireç ocağını çatmaya başlar. Bunu herkes yapamaz, ustalık ister.Kireç yapılacak taşlardan, üç-dört metre çapında, daire şeklinde bir yapı yapılır, sarnıc şeklinde. Yan duvar iki metre yükselince çatısı kubbe şeklinde örülür. Kireç ocağının çevresinden kesilmiş olan çalılar, ocağa yakın bir yere getirilerek kurumaya bırakılır. On beş gün sonra hava durumu göz önünde tutulur, Hava rüzgarlıysa yakım işi ertelenir. Sakin, rüzgarsız bir günde yakılmalıdır. Akşam üstü Ocağın içi çalı ile doldurularak yakılmaya başlanır. Bu yakma işi taşlar kireç halini alıncaya kadar devam eder. Bazen 24 saat bazen 40 saat devam eder. . Ocak soğuduktan sonra ki soğuması bir kaç gün sürer. Ocak soğuyunca kireç bir yere yığılır ve ortaklar arasında pay edilir. Herkes kirecini evine taşıyarak bir çukurda söndürür. Sıra,evin duvarı için taş bulmaya gelmiştir. Taş, benim hatırladığıma göre, daha çok eski yıkık evlerden alınır, inşaat yerine taşınırdı. Ev yapacak insan zaten önceden karar verdiğinden, eşeğiyle gittiği her yerde düzgün taş aramaktadır. nerede böyle yapıya uygun taş görse eşeğine yükler getirirdi ev yapacağı yere. Ev yapacak olan kendisi taş taşıyamamışsa, birgün imece yaparak bunu toplu halde eşeklerle evin yapılacağı yere taşırlar.
Harç için kullanılacak korasanın taşınmasına gelmiştir sıra.. Korasan, Eski Datça için, Hızırşaha giden yolun üstündedir. Bu iş için de imece yapılır. Daha çok gençler eşeklerle gelir, kimisi korasanı kazar kimisi taşır ve evin yapılacağı yere yığarlar.
Bu arada yapılacak evin durumuna bakılır. Evin odaları büyükçe yapılacaksa, mesela odanın eni üç metreden fazla ise, dilmeler bel vermesin diye tam ortaya bir Ortadüver** atmak gerekir.Ortadüver, çok sıkı, sağlam bir ağaçtan yapılmalıdır. Eski Datça’da palamut ağacı bol olduğundan, bu ortadüver hep palamut ağacından yapılırdı. Palamut ağacının olmadığı yerlerde pıynar ağacı kullanılırdı. Aslında pıynarda palamut ailesinden bir ağaçtır. Fakat o kadar kalın ve uzun olanını bulmak zordur. Ortadüverin kalınlığı 40x25 cm. olmalı. Uzunluk odanın uzunlığuna göre değişir. O kadar uzun bulunamazsa, iki ortadüver kullanılır, iki ortadüverin birleştiği yere sürme*** denen kalın bir direk konur. İki düverin uçları bu direğin üzerine bindirilir, diğer uçlarıda evin duvarlarına. Taş, korasan ve kireç hazırlandığı sırada, bu düver de gidilip, palamutluktan bir ağaç seçilerek, kesilmiştir ve bu işi bilen bir ustaya yontturularak kabaca kalın lata haline getirilmiştir. Bu düver ve sürme ile beraber pencere ve kapı üstlerine konacak sağlam ağaçlara i
htiyaç vardır. Bu iş için daha çok katran ağacı kullanılırdı. Katranda Fethiye tarafından getirtilir ama, o olmazsa yerine gene palamut ağacından yapılırdı.
Bütün bunlar hazır olduğunda, duvar ustası çağırılır O zamanın ünlü ustaları, Eski Datça ve civardaki köyler için, Eski Datçalı Cumalı Usta ve Batırlı Osman Usta'dır. Bu ustalar bazen birlikte, bazen ayrı ayrı çalışırlardı.Amele olarak evin çocukları, yoksa dışarıdan iki kişi bulunurdu..
Duvar bittikten sonra evin çatısı ve doğramaları için keresteye gereksinim vardır. Eve başlarken, yapılacak evin şekline göre ne kadar ve ne şekilde kereste gideceği hesaplanır, Mesudiye köyüne sipariş verilir. Datça, kereste işini o zaman Mesudiye’den veya Bozburundan temin ederdi. Mesudiye’ye sırf bu kereste işini yapmak için Tavas’dan iki dülger gelmişti. Bunlar ağacı orman idaresinden satın alır, el bıçkılarıyla ihtiyaca göre, tahta veya kereste olarak biçer, satışa hazır ederlerdi. Kereste, Mesudiye’den iskeleye kayıklarla, iskeleden Eski Datça’ya da eşeklerle taşınır. Zor da olsa, Mesudiye’den Datça’ya, 20 kilometrelik yolu göze alarak eşekle taşıtan da olurdu.
Doğramalık kereste “Çakmaksız” adındaki marangoza verilir. “Çakmaksız” o zamanlar Eski Datça'da tek marangozdu. Evin kapılarını, pencerelerini, kısacası ağaç işini verdiğinizde, kapım şöyle olsun, pencerem bu kadar büyük olsun, dolapların süslü olsun demezdiniz. Kaç kapı, kaç pencere ve kaç dolap yapılacaksa onu söylerdiniz, o bildiği gibi yapardı. Dolap kapaklarını sülemeyi unutmaz, Pencere parmaklıklarını dahi süslerdi. Demek istediğim o bildiğinden şaşmazdı. Kimsede ondan kötü yaptı diye şikayet etmezdi. Eskiden Datça’da pencerelerde cam kullanılmadığından, kepenk yapılırdı ve bunu yapmakta gayet basitti. Pencerelere yukarıdan aşağıya doğru 15 cm aralıklarla parmaklıklar konur, ama bu parmaklıklar muhakkak çentiklerle dekore edilirdi. Her iki kepenkin alt ve üst kısımlarına mandallar konur ki, kepenkler kapanınca mandallarla pencere eşiğine tutturulabilsinler.
Duvar işi bitince, eğer eve düver gerekmişse, akşamüzeri gençler kahvede toplanınca tellal bağırır: “hadin bakalım, düver almaya gidiyoruz palamutluğa”. Bütün gençler, onbeş veya yirmi genç karanlıkta düşer yola, ama herkes pür neşedir. Bu düver taşıma ve yerine koyma işi bir şenliğe dönüştürülür. O 700-800 kiloluk düver gençlerin omuzlarında giderken, alt kısmındaki yirmi çift ayakla görüntü, tam bir kırkayağı andırır. (benim aklımda hep öyle kaldı) Düver, evin bulunduğu yere getirilir ve omuzlardan bırakılmadan duvarın üzerine yerleştirlir. Sürme** istiyorsa o da konur ve ertesi gün, dilmeler düverle duvar arasına 30 ar cm arayla dizilir. Hazırlanmış olan Kargılar (Datca dilinde “çığlar”)güzelce soyulur, sağlıklı olanlar ve hepsi aynı kalınlıkta olanlar ayrılır. Birkaç arkadaş çağrılır ve kargılar düverler üzerine sıkça serilir, kırnap dediğimiz iplerle birbirine bitişik şekilde bağlanarak evin tavanı kaplanır. Bunun üstüne de daha evel kesip getirilmiş zakkum dalları serilir. Zakkum dallarının üzerine deniz kenarından toplanan Safran(Deniz otunun kuruyup karaya çıkmış olanı) serilir. Safranın bulunmadığı köylerde “çam pürtüğü” dedikleri çam ağacından dökülmüş kuru çam yaprakları serilir. Safran da Çam pürtüğü de 5-6 cm kalınlığında serilir.
Safran veya Çam pürtüğünün üzerine beş cm kalınlığında tarla toprağı serilerek dama çıkarılmış olan silindir şeklindeki mermer yuvarlakla güzelce bastırılır. Bu toprağın serilmesi işi çok önemlidir ve bu işi iyi bilen kişiler tarafından yapılması gerekir. Toprak serilirken altta kalacak olan safranın veya çam pürçüğünün meydana getirdiği tabakanın bozulmamasına dikkat edilir.. Yani bir yerde fazla diğer yerde daha az olmamalıdır safran. “Geren” denen killi toprak bu tabakanın üzerine serilir.Geren her yerde bulunmaz. Datça’ da belli birkaç yerde vardır. Eski Datça’nın “Geren gazılanı” (bu yerin adı budur) Eski Datça’ya bir kilometre uzaklıktadır. Oradan zamanla o kadar çok geren kazılıp taşınmıştir ki; kazılan yerde bir dönüm büyüklüğünde bir çukur meydana gelmişti. Bu çukur kış aylarında su ile dolunca , toprak, özelliğinden dolayı suyu aşağıya bırakmaa, burası temmuz ayına kadar göl gibi kalırdı ve biz çocuklar burada yüzerdik. Son tabaka olarak serilen “geren” torbalar içinde Rodos Adasından da getirilir satılırdı. Bu geren en kaliteli geren idi ve bunun kullanıldığı damlar kesinlikle su geçirmezdi. Damın akmaması için meyil de çok önemlidir. Son kat olarak geren serilirken öyle bir meyil verilmeli ki, yağan yağmur doğruca oluğa gitsin.Çatısı böyle toprak olan her damın üstünde mutlaka silindir şeklinde mermer bir yuvarlak bulundurulur, dam ne zaman damlatmaya başlasa birisi dama çıkıp bu dam yuvarlağını yuvarlayarak gereni sıkıştırırdı. Bu yuvarlakların çapı tahminen 40-50 cm, uzunluğu da 50 cm kadar olur. Yuvarlaklar galiba ören yerlerindeki yuvarlak mermer sütunlar kesilerek yapılırdı.
Evet, evin damı da bitince, iç sıvası ustalar tarafından yapılır ve sıva kuruduktan sonra badanası yapılır. Marangoz gelip kapı ve perncereleri takar. Duvar dolabı varsa kapakları takılır. En son olarak da eğer ev, yer ev ise, tabanı korasan ve kireçten yapılan harçla sıvanır ve kurumaya bırakılır. Eğer “yümsek ev” ise Taban tahtaları Marangoz Çakmaksız tarafından çakılır. Ev iki katlı ise marangozun biraz daha işi vardır. Alt kattan üst kata merdiven yapılacaktır. Daha sonra odaların badanası yapılır. Biz badana demez “çırpma” derdik. Çünkü badana işinde fırça kullanmaz, yerli yapım süpürge kullandığımızdan, süpürgeyi duvara sürtmez, kireç kazanına batırıp duvara hafif hafif vururduk. Bu yüzden badana işine “ev çırpma” deniyordu. Çırpma işide bitince ev şimdi döşenmeye hazırdır artık
Evin döşenmesi oldukça basit olduğundan fazla bir masraf gerektirmez. Hem oturma odası, hem yatak odası ve misafir odası olarak kullanılan oda basitçe düzenlenecektir. Bir veya iki kilim serilecektir tabana. Bu “makat” olabilir, “kıl kıilim” olabilir, “ehram” da olabilir. Bu kilimlerin hepsi ev halkı tarafından yapılmıştır. Sadece “kıl kilim”in kılına, makat ve ehramın yününe para ödenmiştir. Ama yünü, eğirme ve dokuma işi aile fertleri tarafından yapılmıştır. Odanın iki tarafı şilteler ve yastıklarla döşenecektir. Yastıkların ve şiltelerin sadece yüzünün kumaşına para ödenecektir. O da ucuz kumaştan olduğundan fazla bir masraf getirmez. Duvara dayanan yastıkların içi çavdar sapı ile doldurulurdu.şilteler ise pamukla. Eh, pamukda herkes tarafından ekilir yetiştirilirdi o zaman. Duvara dayanmış olan uzun yastıkların örtüsü beyaz hümayından yapılır, kenarları mutlaka kanaviçe işlemeli olurdu. Bu kanaviçe işlemesini evin hanımı veya kızı yapardı. Zaten evin kadını evlenirken o işleri çeyiz olarak çokca getirmiştir.
Odanın karşısındaki ocağa konacak perdeyi unutmasak iyi olacak. Çünkü ocak perdesş de evin önemli dekorlarından biridir. Beyaz humayin den yapılmıştır, kenarlar dantel ve oya ile işlenmiştir. Perdenin tam orta yerinde renkli ipliklerle işlenmiş süslemeler olur. Ocağın karşısına gelen duvarın dibindebir sandık, onun üzerinede yataklar yığılmıştır. Sandık kavrulmuış veya bandırılmış incirle doludur. İncir,sandığa rastgele döülmez, çiğnenerek bastırıla bastırıla tepildiğinden, ancak kazınarak alınabilir sandıktan. sandık üstüne düzgünce yığılan yataklar ve çarşaflar beyaz bir örtüyle örtülmüştür. Bu örtüde topluiğne başı kadar bir leke olsa, evinkadının pasaklı diye adı çıkar. Sandığın yanında evin iki çıkrığı bulunur. Biri pamuk çıkrığıdır. Bununla pamuğun çekirdeği ayrıştırılır, diğeride pamuğun iplik yapılmasında kullanılan iplik çıkrığıdır. Sandık ve çıkrıklar her evin demirbaşı gibiydiler.
Bazı evlerin bu tür odalarında,ocağın tam karşısına gelen duvara, boydan boya yüksek bir dolap yapılır. Dolabın boyu tavana kadar yükselmez; tavanla dolabın üst kısmı arasında 60 cm kadar bir boşluk kalır. Bu boşluğa evdeki fazla eşyalar konabilir. Bu dolap üç kısıma bölünmüştür, dikey olarak. Her bölmenin bir kapısı vardır. Birinci bölme çamaşır dolabı, ikinci bölme yatak, yorgan ve kilim dolabı olarak, üçüncü bölme de banyo olarak kullanılır.
Artık ev bitmiştir, aile gelip yerleşebilir. Odadaki ocak hem pişirme işini görür hem ısıtma. O yıllarda yakıt olarak sadece odun kullanılırdı. Çok soğuk havalarda odanın ortasına bir mangal konur, ocaktaki közler mangala konarak odanın ısınması desteklenirdi.Yıllar sonra o ocak kullanma zevkini ben gene tatmaktayım. Mesudiye, Mezgit köyünde restore ettiğim bir köy evinde ocağı, kış aylarında kullanmakta olduğumdan, kış aylarını yaz aylarından daha çok sevmeye başladım... Bu ocaklı evleri herkese tavsiye ederim... Kalın sağlıcakla, sağlıklı evlerde....



* Dilme. 8X12cm biçilmiş, 2 veya 3 metre uzunluğundaki kereste**Ortadüver: Dilmelerin

Çarşamba, Mart 08, 2006

BEGONVİL -Datca ağzıyla- Onbiray çiçeği




Boyuna, posuna bakmadan bakın şundaki havaya!

Emine Teyze ve Bilgisayar

Yazan: Nihat Akkaraca
Akşamdan kararını vermişti. Tansiyon hapları tükenmeden hastaneye gidip haplarını yazdıracaktı doktora. Ertesi gün erkenden kalkıp, çabucak kahvaltısını yaptı. Çantasından çıkardığı kutudan bir tansiyon hapı alıp yuttuktan sonra, kalanları saydı. Kutuda altı adet hap kaldığını görünce.: “Zaten bitikgidermiş, tedbir tedbirdir.” dedi, kendi kendine.
Önce Vatan Caddesi’ne çıkmadan, komşusu ve akrabası Fatma Teyze’nin evinin önünden geçerken seslendi: “Huuy! Deyze, Napık durusun bakaan?” İçeriden gelen: “Gel buyur kayvaltı yapıkdurun” davetine, başını kapıdan içeriye iyice uzatarak cevap verdi: “Ben yaptım. Hastaneye tansiyon ilaçlarımı yazdırmaya gidik giderin, gelince gonuşuruz.” deyip yoluna devam etti.
Doksan altı yaşındaki Fatma Teyze de tek odalı evinde tek başına yaşıyordu ama, pek de yalnız sayılmazdı. Yaşadığı tek odalı evin etrafı oğulları ve kızlarının evleriyle çevriliydi, her zaman çocukları ve torunlarıyla haşır neşirdi.
Önce Vatan Caddesi’nden hastaneye doğru inmekte olan Emine Teyze’ye rastlayan her tanıdığı soruyordu: “Hayrola İmine Deyze! sabah erken erken yollanmışın, nereye böyle?” Her karşılaştığı tanıdıkla birkaç laf değiş tokuş yapması, ona kısa bir dinlenme molası gibi geliyordu. Datçalı Datçalı’ya rastladığında ‘bir merhaba’ veya “günaydınla” geçiştirmez; Datca aksanıyla; “Nereye gidik gidesin?” veya “nereden gelik gelisin?”diye de sorar.. Bu bir selamlaşma türüdür; bu, onlar için samimiyetin göstergesidir. Öyle, sadece “merhaba” veya “günaydın”la geçiştirmezler; bu tür kısa selamlaşmalar soğuk ve kuru gelir onlara. Kısa bir merhaba yerine, şöyle kısa bir sohbet etmeyi severler yolda. Eh! Bunun için de herkesin bol bol zamanı vardır, Datça’da. Kimsenin acelesi de yoktur. Eğer birisi "acelem var, bekleyemeyeceğim" derse: "Acelen varsa Datca'da ne işin var?" deyiverirler.
Elimde satın aldığım balıkla, sahilden eve gelirken en az beş Datçalı hemşerim tarafından durdurulurum. Balık poşette olsa bile, “ne balığı aldın?” diye poşetin ağzı iyice açılır, balıklar gözden geçirildikten sonra, ne kadar ödediğim, kimden aldığım, nasıl pişireceğim, ne tür bir içkiyle yiyeceğim sorulur. Elimdeki balık ucuz, üçüncü sınıf bir balıksa (Çarpan, Hannuz gibi) “daha iyisi yok muydu?” gibi içinde azıcık tenkid taşıyan bir soruyla da karşılaşırım bazen. Bu samimi sorgulama beni çok mutlu eder. Sadece merhaba deyip geçseler canım sıkılır; bir müddet ayakta tutup, sorgulamalarının samimiyetlerinden olduğuna inanırım..
Emine Teyze de neredeyse seksenini aşmış gerçek bir Eski Datçalı. Yolda karşılaştığı tanıdıkları, elbette kuru bir “günaydın” veya “merhaba” ile geçmediler onun yanından . Hal hatır soruldu, nereye, niçin gittiği soruldu. O da, her sorana anlattı: “Tansiyon haplarım bitik gide, altı dene galmış, gideen hastaneye de bitmeden yazdıraan doktora.” diyerek yoluna devam etti.
O gün Emine Teyze’nin hastaneye gidip tansiyon haplarını yeniden yazdırdığını Datcalılar’ın yarısı zaten duymuştu... Bütün bu yazdıklarımın tümünü ben de zaten ertesi gün duymuştum.
Emine Teyze hastaneye vardığında doktor henüz gelmemişti. İşlemlerini yaptırıp sırasını aldı ve kanapede oturmuş, sırasını bekleyen bir tanıdığıyla sohbete başladı… İlkönce geçmiş olsunlar, sonra sağlık şikayetleri derken arkasından sohbetin sonu her zamanki gibi çoluk çocuğa, torunlara gelmişti. Emine Teyze arkadaşını dinledikten sonra kendi durumunu da anlattı: Eski Datça’dan taşındıktan sonra, İskele Mahallesi’nin üst taraflarında, Önce Vatan’ın altında, oğlunun yapmış olduğu iki katlı bir evin alt katında kendi başına yaşıyordu. Pek kendi başına sayılmazdı. Üst katta oturan oğlu, gelini ve torunlarıyla haşır neşirdi. Evin alt katında tek başına yaşamak kendisinin tercihiydi. “Nemelazıım, istediim zaman yatarın, istediim zamak kalkarın” diyordu. “Habarları yok, hastaneye geldiğmi bi duysala… Bırakırlamı beni yalınız. Gelinim de getiri, oğlumda getiriEmme ben kendimi gaştarık durun, neye yük olaan onlara.” diyerek durumunu arkadaşına özetledi.
Sohbet ederken muayene sırası da gelmişti. Doktoru onu tanıyordu. 30 luk bir kutu hapı yazdı ve Emine Teyze’ye “hadi geçmiş olsun.” deyip uğurladı.
Elinde reçetesi, sevinerek eczanenin yolunu tuttu. Eczanede birkaç kişi sıra bekliyordu. Sırası gelince reçeteyi eczacıya uzattı. Reçeteyi okuyarak önündeki bilgisayara bişeyler yazan eczacı Hüseyin, doğrularak Emine Teyze’ye baktı ve: “Teyze! Sen bugün bu ilaçları alamazsın, sende altı adet daha hap var, bu altı hap bitmeden yenilerini veremiyoruz, hapların bitince gel, olur mu?” dedi ve ekledi:
“Daha evvel almış olduğun haplar bitmeden sana hap veremiyoruz." Eczacı Hüseyin Bey’in “sende altı adet daha hap var” deyişi Emine Teyze’nin kafasını karıştırdı. “Evde hakikaten altı hapım var ama, eczacı Hüseyin nasıl biliyor bunu” diye geçirdi içi,nden. Ellerini açıp ileri doğru uzatarak: “bak oğlum, bende hap map yok!” deyince, eczacı :
“Sende olmayabilir teyze ama, evinde olması gerek, bilgisayar öyle diyor, evine iyice bak." dediğinde, daha da şaşıran Emine Teyze, evinde kalan altı adet hapı hatırlayarak daha fazla ısrar etmedi. Sadece eczanedeki bu aletin, evindeki hapların sayısını nasıl bildiğine kafası yatmamıştı..
Kendi kendine mırıldanarak eczaneden çıktı. Mahallesine doğru uzanan yokuşu tırmanırken bir kaç tanıdığına rastladı. “Nereden böyle, Emine Teyze?” diyen her tanıdığın haberi oldu alınamayan haplardan. Her sorana,
Eczanedeki bilgisayardan şikayet ederek, yüksünmeden anlattı olanları.
Yokuşu çıktıktan sonra doğrudan evine gitmedi. Komşusu Fatma Teyze’ye uğramalı, onunla biraz laflarken,soluklanmalıydı.
Emine’yi görünce: “Gel bakan, otu şööle, yorulmuşun. Aldın mı ilacını?” diyen Fatma Teyze’ye:
“Offf! Boşuna yorgunluk” dedikten sonra: “Ne ilacı, ne alması gomşucum. Hapların hepisi bitmeden, yeniden vemezlermiş. Eczanede bi makine va, benim evdeki hapları sayıkduru; altı dene daha hapın va, bitmeden gelme deyik duru makine, aklım ermedi bu işe..” diye şikayet etti. Fatma Teyze duyduklarına pek şaşırmış görünmedi: “Aslı vadır! Benim torunla bazan onun lafını ederle. Herşeyleri bilen öyle bi alet varmış…” diyerek konuşmasını sürdürdü. “Sen de gafanı gullan, madem o alet, evindeki hapları bilikduru, evinde kaç dene hapın varsa yarın bene bırak, eczaneye ööle git, evinde hap olmayınca neyi sayacak o makine?.”
Bu nasihat Emine Teyze’ye oldukça makul geldi. “Bi de öylemi denesem?” diyerek, evine gitmek üzere yerinden kalktı. “Gal sağlıcakla” deyip evinin yolunu tuttu..
Ertesi sabah kalan altı haptan bir tanesini daha kullandı. Fatma teyze’ye gelerek içinde beş hap kalan kutuyu ona bıraktı ve ağır ağır eczanenin yolunu tuttu.
Sabahleyin eczane kalabalıktı. Eczacı Hüseyin Bey de henüz gelmemişti; çalışanlardan bir bayan oturmaktaydı bilgisayarın başında.. Sırasını beklerken içi rahattı. Çünkü evde hap falan yoktu şimdi, bilgisayar neyi sayacaktı da söyleyecekti. Sırası gelince “buyurun teyze,” dedi eczacı kız. Emine Teyze reçeteyi uzattı, kız, reçeteyi aldı, bilgisayara bakarak:
“ Siz beş gün sonra gelin. Sizin beş hapınız daha var ” demez mi! “Hay allah! bu alet bu sabah yuttuğum hapı bile saymış” diye geçirdi içinden.
“Gızım! hap map yok evimde böyün!” dedi, eczacı kıza, ve ekledi:
“Ben hapları Gomşum Fatma’ya bıraktım gelirken, bu makine Fatma’daki haplarıda mı sayıkduru? Bak şu başımıza gelenlere” deyince, Eczacı kız durumu anlamıştı. Gülerek:
“Teyzeciğim, şimdi git haplarını Fatma komşundan al ve kullan, haplar biter bitmez reçetenle gel, biz sana hap veririz tekrar” dedi. Emine Teyze reçetesini alarak evine doğru yürürken kendi kendine: “Ne kül yutmaz aletmiş, çaresi yok, beş gün daha bekleyceez” diye mırıldanıyordu. Mahallesine giden yokuşu dinlene dinlene çıkarken, rastladığı birkaç tanıdıkla daha sohbet etti ayaküstü. “Nereden böyle, Emine teyze?” diyenlere olanları onlara da anlattı. Evine gitmeden önce, hem biraz dinlenmek, hem sabah bırakmış olduğu haplarını almak için komşusuna uğrayıp çene çalmak niyetindeydi. İkisi oturup dertleştiler. “Zamane aletleri kül yutacağa benzemiyor, hadi deyelim, benim evimdeyken bildi hapları, ya senin evine getirdiğimi nasıl bildi? Akıl erecek gibi deel.” diyordu. En iyisi haplar bittikten sonra gitmeliydi eczaneye. Beş gün sonra...

Salı, Mart 07, 2006

Bunları biliyor muyduk?

BUNLARI BİLİYOR MUYDUK?

1- 150 keçilik bir sürüde, 7 ila 8 adet teke bulundurulduğunu.
2- Bazı tekelerin, bazı geceler, kendi ağıllarındaki iki yüz güzel keçiyi bırakıp, başka keçi ağıllarına kaçarak hovardalık yaptıklarını. Hem de Gargı’dan yola çıkıp, taa Batır Köyü’ne kadar on kilometrelik yolu yürüdüklerini ve ağılda bıraktıkları keçilerin bütün bunları bilmelerine rağmen hiç kavga etmediklerini.
3- Keçilerin doğum mevsimlerinde, çobanların, yanlarında bir kaç kişi yardımcı götürdüklerini; doğacak bebek oğlakları taşımaları için.
4- Akşam doğum yapan keçinin, ertesi günü sürüyle dağa çıkarılmadığını, lahusa keçi olarak ağılda bırakıldığını.
5- yavrusu gelişsin diye , doğum yapan keçinin bir- iki ay sağılmadığını.
6- sağılmaya başlandığında, tekrar hamile kalana kadar sağıldığını. (hamile kalınca zaten süt vermediğini)
7- Her keçi çobanının yanında deniz kabuğundan yapılmış bir boru taşıdığını ve bunu, sürüye gelecek çakalları korkutmak için arasıra öttürdüklerini.(Bu su borusu değil haa, Deniz salyangozunun kabuğu, sivri yeri delinerek borazan yapılırdı) Denizin olmadığı yerlerde, çobanlar ne öttürürdü bilmem.
8- keçi kırkımı günlerinde düğün yemeği gibi yemek yapıldığını.
9- Sürüden ayrı gezmeyi seven keçilere, bilhassa çan takıldığını.
10- Bebek oğlakların analarından ayrılarak ağılda kaldıklarını. Akşam olunca, yavrusu ağılda kalmış anne keçilerin, meleyerek, koşa koşa ağıla en önde geldiklerini.
11- keçi doğurduktan sonra göbek bağını en uygun yerinden kendisinin ağzıyla kestiğini. Ve hiç hata yapmadığını.
12- 1950 yıllarına kadar, gargı Koyu’na her gün öğle saatlerinde 1000 kadar keçinin su içmek ve öğle dinlenmesi (Ergilmesi) için indiğini. Bu bin keçinin sadece beş/altı kişiye ait olduğunu
13- Bir deyim vardır; “Keçi, ayklarıyla da karnını doyurur.” Yani, keçi, yiyeceğini bulduğunda bile durup onu yemez, yürümeye devam eder. O yürümekle de karnını doyurur dediklerini, biliyormuyduk?.
14- Keçilerin hep rüzgara karşı yürüdüğünü; veya böyle yürümesini sevdiklerini.
15- Keçinin kuyruğuyla hava tahmini yapılabildiğini. Çoban, sabah kalkıpta ağıla geldiğinde, ilkönce keçilere şööyle bi göz atıp hava tahmini yaptığını. Keçiler birbirleriyle itişip kakışıyorlarsa, çok yakında hava bozacak, ya yağmur ya fırtına gelecek demek olduğunu.
Bütün bunların dışında:
Eğer keçiler kafalarını bacaklarının arasına sokmuş öyle duruyorlarsa, akşama doğru hava bozacak demektir.
Eğer keçiler kuyruklarını dik tutmuş, veya o kadar dik ki hatta kıvrılmış olarak tutuyorlarsa, hava çok güzel olacaktır. Bunun tersi, kuyruklar aşağıya sarkmış, edep yerlerini kapatmışsa, hemen yakında ya bir fırtına ya bir yağmur beklenmelidir.
Keçilerle hava tahmini yapmanın bir öyküsü bile var:
Hava tahmininde uzmanlaşmış bir kişi, hatta yanında hep bir barometre taşıyan biri, uzun bir yolculuktayken, dağın başında bir çobana rastlamış. Çoban, evine bir an evvel ulaçmak için, üç yüz kadar keçisini, vadinin ortasından akmakta olan bir dereden karşı tarafa geçirmeye çalışmaktaymış. Öyle bir telaş içindeymiş ki, bilgili yolcu durup çobana sormuş: “Ne böyle telaşın, çoban kardeş? Bırak kendiliklerinden geçsinler, neredeyse keçileri dereye atacaksın telaşından.” Dediğinde,
Çoban:
“Eğer on dakika geç kalırsam zaten dereden geçerken akacak selde telef olacaklar” demiş,
Bunun üzerine hava tahmininde kendini uzman bilen adam, cebinden bir barometre çıkararak, bakmış ve gülmüş:
“Yanılıyorsun çoban bey kardeşim,” demiş. “İşte hava durumunu dakikası dakikasına bildiren alet. Telaşlanacak bişey yok, ağır ol,”demiş
Çoban, onu dinlemeyerek keçilerini karşı tarafa geçirmiş. Bilge adam, istifini bozmadan dinlenmeye devam ediyormuş. Aniden bastıran bir bora ve tufanla yağmur başlamış ki, ne yağmur… Çoban artık selamete çıkmış olduğundan, hiç telaşsız, kepengini giymiş, kavalını çıkarmış, başlamış kaval çalmaya. Derenin karşısındaki bilge kişi, ne yapacağını şaşırmış durumda, sağa sola koşarak sığınacak bir yer arıyormuş. Bir kayanın dibine sığınarak yağmurun geçmesini beklemiş. Akşama doğru yağmur durup deredeki sular azalınca karşıya geçip, doğruca yamaçtaki çoban evine gitmiş. Ve çobana sormuş:
“Bu hava tahminini nasıl yaptın.?
Çoban, “Çok kolay, her zamanki gibi,” demiş. “Keçilerimin kuyruğundan.”
Bunu duyan bilge adam, cebinden çıkardığı barometresini bir taşın üstüne koyarak, eline geçitdiği diğer bir taşla parça parça edip, yoluna devam etmiş.

Kısa Öykü - İstvan Örkeny

EVDE OLMAK

Küçük kız, yalnızca dört yaşındaydı. Aklı bir çok şeye yetmiyordu henüz. Annesi yaşamlarındaki büyük değişimi kavratabilmek için, kızını dikenli tellerin yanına götürdü ve uzaktaki treni gösterdi.
-Ne güzel değil mi? Bak bu tren bizi evimize götürecek.
-O zaman ne olacak ki?
-Evimize kavuşacağız.
-Peki, ev ne demek?
-Bundan önce yaşadığımız yer demek.
-Orada ne var?
-Oyuncak ayıcığını hatıorlıyor musun? Belki bebeklerin de duruyordur?
-Anneciğim peki orada gardiyan var mı?
-Hayır, yok.
-O zaman, dedi: Oradan kaçabilir miyiz?

Çev: Sevgi Can Aysevener ( Simge dergisinden)

Eski Datca






Gerçekten eski. Bugünlerde bazı yerli ve yabancılar yenilemeye çalışıyor. Ama yine taştan evlerle, taştan sokaklarla. Taş kesilmiş bir yer. Çok ilgi toplamaya başladı. Fotoğraftaki liseli çocuklarımızla Can Yücel'in evini ziyaretten geliyoruz. Güler Yücel bizi anılarıyla ağırladı. Datça'ya gelirseniz, görmeden edemiyeceğiniz bir yer.Eski Datca. İleriki günlerde değerli bir açık hava müzesi olma yolunda...
Orada doğdum, orada büyüdüm. Orayı araştırmakla, yazmakla ve anlatmakla geçmekte günlerim.





“MAYSTORU”
Nihat Akkaraca
Adı Mehmet. Ama Datca Yarımadası’nda herkes onu “Maystoru” adıyla tanır, o adla çağırırlar. Anası, oğlunun yaptığı yapılara bakarak, öğünmek için: “Benim oğlum ‘Maystoru’” deyince, köylü de ustaların ustası olan Mehmet’e, Maystoru adını layık görmüş. Doksan altısına merdiven dayamış Maystoru’yu tanımayan yok Yarımadada’da
Kendisini 1940’lı yıllarda kendi elleriyle yapmış olduğu iki katlı taş yapının alt katındaki kahvenin önünde otururken bulduk. Doksan altı yaşında göstermiyordu. Yapmış olduğu yapılardan söz açılınca daha da gençleşti… “Şu karşıya geç de bu binanın resmini çek, turistler hep resim çekiyor” deyince, ben de öyle yaptım. Köyün ortasında ayakta duran bu iki katlı bina yapı olarak tam bir Greek tarzıydı. Taşların işlenişi, kapı ve pencereler köy tarzına hiç benzemiyordu.
Maystoru yurtdışına çıkmamış, Rum ustalarla da çalışmamışsa, yapmış olduğu yapılardaki bu tarz nereden geliyor? Bunu Maystro’ya sordum: “Neden senin yapıların diğer Türk ustaların yapılarından değişik?” diye. Cevap: “Anam bene hep derdi; bi iş yapacaksan doğru dürüst yap. Yapamazsan hiç yapma…”
“Anan Rum’muş” diyecek oldum; lafı ağzıma tıkadı: “Onlara Rum demek çok günah…”
, Belli ki, anasına Rum denmesinden hoşlanmıyordu. “Onlara” diye söze başlamasının sebebi, Teyzesi’nin de Sındı Köyü’nde Topal Hasan’la evlenmiş olmasıydı. Ben ise, bu iki kahraman Rum kızların öyküleri peşindeydim. 1919 da bütün Rumlar Datça’yı terkederken, bu iki kız kardeş ailelerine başkaldırarak: “bizim vatanımız burası, biz burada kalıyoruz.” Diyebilmişler ve dediklerini de yapmışlar. Bunlar benim gözümde kahraman, Maystoru’nun gözünde, Rum oldukları için, kahraman değiller mi acaba?
Oğlu, Maestro, yıllarca ayakta kalacak binalara taş koyarken, anası Fatma da boş durmamış; köyün ve civar köylerin ebeliğini yapıyormuş o zamanlar. Erkek kardeşinin adı İbrahim’miş; ona bazen “Cavur İbrahim” diye takılırlarmış köyde. Bunlara çok alındığı belli oluyor. Bir kızkardeşi de Sındı Köyü’nde evli. “Elhamdülüllah hepimiz Müslümanız diyor.” Maestro, köyde imam bulunmadığı zamanlar, namaz da kıldırıyormuş. Sohbet sırasında sigaraları arka arkaya ekliyor. “Sigarayı çok içiyorsun” dediğimde: “Yaş 97’e dayandı,” diyerek, “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” demek istiyordu herhalde.
Yapmış olduğu binalardan laf açınca coşuyor. “Bu köylere kanal sistemini ben getirdim” derken gözleri parlıyor.. Eskiden tuvaletler septik çukurlarının tam üstündeyken, Maestro, kanal sistemi yaparak, septik çukurlarını tuvaletlerden uzaklaştırmış. O zamandanberi tuvaletler bu sistemle yapılmış Betçe köylerinde.
Kalkacağımıza yakın anasının adını sordum: “Fatma” dedi. “Ama Topal Hasan’la evlenenin adı da Fatma” dedim. “Olsun, öyleydi” dedi Dini tören yapılırken, ilk Müslüman olana “Eski Fatma,” diğerine de “Yeni Fatma”demişler. Anasının evlenmeden önceki Rum adını sormak istedim. Cevap kesin ve kısaydı: “bilmiyorum…” Yaşlılardan duydum. Anasının adı Marya, teyzesinin adı Katherina’ydı.
Ondan ayrılmadan evvel yüzbinlerce taşın dokunduğu elleri öpmek istediğimde mutluluğu gözlerinden okunuyordu, Maystro’nun…

Pazartesi, Mart 06, 2006

Poz Veren Eşek







Datça'nın eşek öykülerini okumadan evvel, o sevimli yaratıklardan birini,resimden tanımak yararlı olacak diye düşündüm. Resimde görülen güzel gözlü sevimli hayvan, ne zaman elinde kamerayla birini görse, poz vermek için dönüp bakmak istiyor. Bu, güzel gözleriyle kameraya bakan, Belenköy eşeklerinden sadece biri. Daha sevimlileri var. İleriki günlerde göreceğiz.

Pazar, Mart 05, 2006

FATMANA








Uzun İnce bir yoldayım… Gidiyorum gündüz gece… (Zeytincik Köyü)

FATMANA HAYRİYE

Nihat Akkaraca

Zeytin tarlasından geliyormuş. Öyle dedi. “Budları”ndaki ağrı vız gelirmiş, yüreğini dağlayan acıları olmasaymış. “Evime de gelin” deyince takıldık arkasına, arkadaşım Elizabet’le. İçi- dışı derli-toplu evinin, tertemiz avlusunda bizi acılarıyla ağırladı… İki sene evel gencecik oğlunu kaybetmişti. Ramazan Bayramı arefesinde arkadaşlarıyla Goca Dağ’a geyik avına gitmişler, oğlu Ertan, arkadaşının kaza kurşunuyla hayatını kaybetmişti. Kocası, oğlunun acısına dayanamamış, altı ay sonra o da, kanser olup ölmüştü. Kocasının ölümü Fatma Hayriye Teyze’nin acıyan yarasına tuz biber ekmişti. Bütün bunlara rağmen teselliyi, Ertanı’nın geride bıraktığu iki torununda aramış. Bunu da gelini çok görmüş… Her nedense çocukları Hayriye Teyze’ye göstermezmiş...
Mutluluktan başka ne istersen var Fatma Hayriye teyzede; romatizma, ülser, başağrısı ve yürek acısı. Onları duymuyormuş bile kederlerinin içinde. Sonuna kadar dinleyip teselli eden sözler söyledikten sonra, haftaya Datça’dan doktor getireceğimizi söyleyince, “istemez, beni dinlediniz ya acılarım da hastalıklarım da geçer gibi oldu” dedi. Biz ayrılmak üzereyken eve girip bir tabak şekerlemeyle çıktı. Hiç bişey alamayacağımızı söyledik. “O, hiç olmazsa birer şekerlememi alın, ŞEYTAN GÜLMESİN” diye uğurladı bizi. Acılarının bir kısmını da yüreklerimize yükleyerek.

Haftaya gene geliriz demiştik Fatmana Hayriye Teyzeye. Sözümüzü tutamadık. “Çavışgızı”na. İki hafta sonra gidebildik. Zeytincik Köyü’nde “Fatmana” adı çok olunca, karıştırmamak için, ona önce “Fatmana Hayriye” demişler. Sonra da köyde birkaç “Hayriye” olunca, “ÇAVIŞGIZI” diye çağırmaya başlamışlar. Yani, çavuşun kızı… Rahmetli bubası çavuş imiş zayır askerlikte. Daha sonra, iki ev aşağıda, 85 lik diğer Fatmana’da çay içerken öğrendik takma adını .
Herkesin hayat öyküsü başlangıçtan sona doğru anlatılırken, Fatma Hayriye Teyze’nin ki sondan başlangıca doğru anlatıldı bize. Biz dediğimiz de Elizabeth ve ben. Bu sefer hayatının ikinci kısmını anlattı. Neden daha evvel bunları anlatmadığını sorduğumda: “Onlar eskidi, başıma gelen bu yenilerinin yüzünden eskileri unuttum bile” dedi. Dinlemek istediğimizi söyleyince, üstüste ahh! lar çekerek başladı anlatmaya:
Romatizması varmış. Akşam yatağa girdi mi elleri ve ayakları üşüyüp, sızlıyormuş. Sobasını yaksa da fayda etmiyormuş. Başka yeri ısınırken, elleri ve ayakları buz kesiyormuş. Romatizması dışında, midesi rahatsız, tansiyon yüksekmiş. Sigortası falan yokmuş Çavışgızı’nın. İki gün evvel ilaçlara 100 milyon vermiş. Elde avuçta ne varsa hepsini. “Ben böyle olacak kadınmıydım. Kaderim beni yıktı bu hale soktu” diyerek devam ediyor. Herkes gibi yirmi yaşlarındayken evlendirmişler. Kocasının adı Memed imiş. Ama herkes onu çocukluğundan beri “Kasap” diye bilirmiş. Takma ad işte. Köy yerinde herkesin bir takma adı olurya. Aynı adı kullanan çok kişi olunca, hemen takıyorlar bir ad. Memed çocukken, bu yörede “Arni” denen bir bıçakla çok oynarmış. Bir gün oyunu fazla ileri götürmüş; evlerinin avlusunda bağlı duran oğlağın ayaklarını kesmiş.
-“Neye kestin” diye sorduklarında:
-“Kasapçılık oynadım” demiş.
O gündenberi de adı “Kasap ” oluvermiş; taa ki bir tüfeğin kaza ile patlamasına kadar...
Fatma Hayriye Teyze devam ediyor anlatmaya: Evleneli dört yıl olmuş, olmamış. Bir gün Kasap’ın, yani kocasının Datça’ya mahkemeye gitmesi gerekmiş. Köyden dört kişilermiş Datca’ya giden; birisi avcı, tüfeği de yanında. Datça dönüşü, arkadaşları, “yaya gidelim, ne olsa acelemiz yok, yolda avlanırız da” demişler.
Kasap:
-“Karım evde, iki çocukla oruç başına yalnız, hayvan hayvanat bakım ister, ben kamyonetle döneceğim” demiş. ,
Akşamüstü Fatma Hayriye hayvanları yerleştirmiş, gelecek olan kocasına yemek hazırlarken bir taraftan da çocuklarla uğraşıyormuş. İki kız çocuğu; Biri henüz oturamıyor, diğeri ancak yürümeye başlamış…Kocası ha geldi ha gelecek, diye beklerken, köyden bir bağırışma ve feryatlar yükselmiş. Dışarı koşunca haberi almış: Datça’dan gelen kamyonetin içindeki yolculardan biri vurulmuş. Eyvah! Kocası da Datca’ya gitmişti. Bütün köy halkı Gırtepe’ye doğru koşarken, Fatma Hayriye Teyze de koşmuş. Soluk soluğa olay yerine yaklaştıklarında, Fatma Hayriye’yi durdurup olay yerine bırakmamışlar. O zaman anlamış, vurulanın kocası Memed olduğunu. Elinin ayağının canı kesilmiş ve oracığa yığılmış.
Akşamüzeri evin önüne getirmişler adamını. Hemen temizlemişler, yıkamışlar, kefenlemişler .doğru mezarlığa…
Bir iki saatin içinde önündeki dev gibi adam yok olmuş gitmiş.
Daha sonra olayı ona şöyle anlatmışlar: Beş arkadaş Datca’dan köye dönecekleri zaman , yaya olarak dönmek istemelerini sebebi, gelirken yolda dağlarda avlanmakmış. Bu maksatla birisi yanına av tüfeğini almışmış. “Kasap” yani Memed, arabayla gidelim diye ısrar edince, hepsi pikap tipi arabanın arkasına doluşmuş. Gırtepe’ye gelip köye yaklaştıklarında yolun kenarından keklik sürüsü kalkmış. Sürüyü gören arkadaşı tüfeği alıp kekliklere nişan alayım derken silah patlamış. Saçmalar Kasap’ın, yani Fatma Hayriye’nin kocasının bir kulağından girip öte kulağından çıkmış. Oracıkta can vermiş, adam…
Bu olaydan üç gün evvel görmüş olduğu bir rüya böylece gerçekleşmiş işte.
Rüyasında, evin orta direğinin bir ucu aşağıya doğru yavaş yavaş inmekteymiş. Fatma Hayriye, ünü çıktığı kadar bağırırmış, ama sesini duyan yok. Dağa oduna gitmiş olan kocasına doğru koşmaya başlamış, Dağın eteğinden bağırırmış kocasına: “Kooş ülen adam! Evimizin orta direği iniyor, gel de bir ‘kıskı’ sürelim altına” diye. Bu rüyadan üç gün sonra olmuş kaza. Olayın nasıl olduğunu anlayabilmek için sağa sola koşturmaktan, yasını bile doğru dürüst tutamamış adamının. Ne kazayı anlıyabilmiş, ne sesini duyurabilmiş, olay hasıraltı edilmiş, kapanmış.
İki küçük çocuk, hayvan, hayvanat, eşek, tarladaki işler insan bekliyormuş…
Çocuğun biri sırtına bağlı, biri eşekte, eşek ise yedeğinde, önünde inekler, öküzler her sabah tarlaya işe gidermiş, FATMA HAYRİYE. Bu iş-güç arasında yası da tutmuş. Yüreğindeki ateş biraz küllenince, “bu ağır işlerin altından kalkacak bir adam gerek bana” diye düşünmeye başlamış. Konu komşunun da ısrarı ile Mustafa’yla evlenmiş. Mustafa’dan bir oğlu olmuş: Adını Ertan koymuşlar.
Büyümüş Ertan, araba tamir dükkanı açmış Dörtyol’da. Evlenmiş, iki çocuğu olmuş. Üç sene evvel, Ramazan Bayramı arefesinde, Gocadağ’a geyik avına gitmiş arkadaşlarıyla. Nasıl olmuşsa arkadaşının patlayan tüfeğinden çıkan kurşun, Ertan’ın kalbine saplanmış,. Ertan orada can vermiş. Yazının başında anlatmıştık…
Küllenmiş olan acının üstüne yeni acılar eknenmiş: Oğlu Ertan’ın acısıyla baba hastalanmış. Kanser demişler. Altı ay sonra ikinci kocası Mustafa’yı da kaybetmiş Fatma Hayriye.
Kalmış geriye iki torun; Ertan’dan kalan yetimler. Onlarla teselli olacağını düşünürken, her nedense gelin, çocukları göstermez olmuş Fatma Hayriye’ye.
Kederler, hastalıklar, üzüntüler hep Fatma Hayriye Teyze’yi bulmuş.
Şimdi ilaçlarını parayla alması gerekiyor, yeşil kartı, sigortası yok. Üzerinde görünen on iki dönüm, hiçbir işe yaramayan tarla, yeşil kart almasına engel. Bugünlerde damadı onu o tarlaya sokmazmış. “Git,sen yatağında yat, işin ne tarlayla?” dermiş.


İlaçtan çok, bir “Nasılsın?”a ihtiyacı var, Fatma Hayriye Teyze’nin… Arasıra gidip “Nasılsın Hayriye Teyze?” diyeceğimize söz verdik…

Link to The article in The Guardian

http://travel.guardian.co.uk/saturdaysection/story/0,,1691052,00.html

Yukarıdaki link’i tıklarsanız , sizi, Datca ve Turkiye için yazılmış ilginc bir yazıya götürecek..

Cumartesi, Mart 04, 2006

“ÇİKİN BALIK”

Nihat Akkaraca

Palamutbükü’ndeki balıkçı barınağı’nın karşısındaki lokantalardan birinde yeni işe başlamıştı. Birkaç yıldır turistik bir lokantada garsonluk yapmayı düşlemekteydi. İşte, sonunda böyle bir lokantada iş bulmuş, rüyası gerçekleşmişti. Dal gibi, gencecik bedenini örten garson kıyafetinin içinde sanki kırk senelik garson oluvermişti. İşini de patronunu da çok sevdiğinden, gelen her müşterinin etrafında pervane oluyordu. Ah! bi de biraz İngilizcesi olsaydı. Yokmuydu ya, tadından yenmezdi bu iş. Ama, kafaya koymuştu; en kısa zamanda mutlaka çat pat bir İngilizce yapacaktı.
Mayıs ayının erkenci turistleri, özel tekneleriyle, geceyi geçirmek üzere barınağa girmeye başlayınca, sahilde sıralanmış salaş balık lokantalarında bir hareketlilik başladı. Ş.’nin lokantasında da. herkes işinin başına geçmiş, lokantanın payına düşecek zengin yat müşterilerini karşılamaya, sonra da en iyi şekilde ağırlamaya hazırlanmışlardı.
Yedi-sekiz kişilik bir grup kapıda görününce patron seslendi:
-Metin! Bak oğlum…
Bunun anlamı, “içeri girenlerle ilgilen” demekti.. Bu kadarını Metin, çoktan öğrenmişti. Vitrinli dolabın başına dizilen kadınlı erkekli turistlerin çoğu istediklerini yazdırıp masalardan birine oturunca, geride üç kişilik bir grup kalmış, dolaptakileri gözden geçiriyor, ne yiyeceklerine karar veremiyorlardı. Vitrin dolabda çeşit çeşit salatalar, mezeler, hazırlanmış köfteler, en ucuzundan en pahalısına kadar balıklar, akşam müşterileri için görücüye çıkmış gibiydiler. Köyde yaşayan amatör bir balıkçının öğle saatlerinde lokantaya getirdiği iki salagözü, iki saat evvel Metin, deniz kenarında temizlemişdi. . Temizlerken balıkların kuyruğu oynamaktaydı. Ne yiyeceklerine karar veremeyen üç kişilik gruba dolaptaki salagözlerden birini yedirebilirse, hem kararsız müşteriyi, hem de patronunu mutlu edeceğini düşünerek, balığı pazarlamaya çalışıyordu, Metin.
Uzunca bir tabağın içinde yanyana duran salagözleri işaret ederek, öğrenmiş olduğu tek kelime İngilizceyle:
-“Fiş!” dedi, Metin. Ve ilave etti Türkçe, sesini daha da yükselterek:”Taze!” diye bağırdı. Sanki bağırınca turist daha kolay anlaycakmış gibi.
.Turist, Yanıbaşında bekleyen bayanın yüzüne: “ Ne dersin? Anlamında bakınca, bayan turist, hayır! Anlamına kafasını iki yana salladı. Erkek, işaret parmağıyla balıkları gösterirmişcesine, kararlı bir şekilde:
-“Çikin!” dedi.
Metin, tazeliğinden başındaki saç kadar emin olduğu balıklara “çikin” dendiğini duyunca aklı başından gitti. “Balıktan anlamayana balık satmak ne kadar zor” diye düşündü. Kızdığını belli etmeden, “balıktan anlamayan” cahil turiste balıkların daha iki saat önce canlı olduğunu anlatmak için, aklına gelen bütün kelimeleri kullandı, becerebildiği bütün el kol işaretlerini de yaptı. Ama nafile! Sonuçta turist tekrar elini dolaba doğru uzattı, ve:
-“Çikın!” diye ısrar etti.. Sabrı kalmayan Metin, Datca’nın yerel aksanıyla, yine Türkçe olarak, Turist kendisinden kat kat yaşlı olmasına rağmen:
-“Oğlum! Denizden öğlen çıkmış balık, akşama çikin olu mu?” diyerek, patronu Ş’ ye doğru yürürken, konuşmaya devam ediyordu:
-“Ülen hırt! Balığı ister ye, ister yime, amma taptaze balığa da ‘çikin’ deme…
Metin’in kendi kendine bişeyler dediğini duyan patron Ş.:
-“Ne oluyor, Metin, bi problem mi var?” diye sorunca, neler olduğunu çabucak anlattı:
-“Abi, baksana şu adama. Bizim öğleyin aldığımız salagözlere durmadan çikin deyikduru. Balıkların çikin olmadığını anlatamadım, sen bi bakarmısın,” dedi
Dolabın başına gelip, turist ile bir iki kelime bişey konuşan patron Ş., dolabın kapısını açtı, salagözlerin yanı başında duran, içi tavuk pirzolası dolu tabağı aldı ve ızgara yapan ahçıya, Metin’in şaşkın bakışları arasında teslim etti. Turist de yanındaki iki bayanla sessizce gidip bir masaya oturdular. Biraz sonra da ızgaradan çıkan tavuk pirzolasını iştahla yediler.
Metin, bütün akşam, taptaze balığa “çikin” diyen adamın masasının yanından geçtikçe, adama ters ters baktı.
Ne turist ne de Metin, olanları o gün anlayamadılar. Turiste göre Metin, neden tavuğu satmak istemiyordu?. Metin’e göre turist, neden taptaze salagözlere “çikin” diyordu…?


Not: Datça ağzında “ÇİRKİN” yani güzel olmayan anlamında, “Çikin” diye teleffuz edilir.
İnsanın güzel olmayanına da çikin deriz; balığın, etin kokmuş olanına da. Hatta dahada ileri gider, bayılan insana da “çikin oldu” deriz. Veya “aniden bayılıvıdım” diyeceğimize, “çikin oluvudum” deriz. .
MISTAN OSMAN
Nihat Akkaraca

Gocamar’daki tarlasının etrafındaki çalıları temizlemekteydi. Sabahtanberi kestiği çalıları tarlanın bir köşesine yığıp yakmak için tutuşturduğunda rüzgar yoktu. Yarımada’da dal kıpırdasa, Gocamar’da fırtına koptuğunu hesaplıyamamıştı . Aniden esmeye başlıyan poyraz, yanmakta olan çalıları önüne katarak, tarlanın üst tarafındaki makiliğe sürükleyiverince olanlar oldu. Ormana ait olan çalılık tepe, bir saat içinde kapkara kesileverdi. Mıstan Osman, sadece seyretmekle kaldı; zaten yapabileceği bişey de yoktu. Sadece, gören eden var mı diye bir müddet etrafına bakındı. Görünürlerde kimseler yoktu.
Aradan bir ay geçmeden bir mahkeme davetiyesi geldi Mıstan Osman’a. Okuma yazma bilen birine okutunca anladı yangına sebebiyet vermekten hakkında dava açıldığını. Orman idaresi dava açmıştı, çünkü yangın o’nun tarlasından başlamıştı. Mahkeme gününü beklemeden taa Belenköy’den Datca’ya geldi. O zamanlar dava vekilleri vardı Datca’da, avukat yoktu. Onlardan birine danıştı. Daha evvel mahkemeye yolu düşmediğinden korkuyordu ve anlamak istiyordu, bu davanın sonu ne olurdu ve başına ne gibi bir dert açardı. Dava vekili O’nu rahatlattı: “Ateşi senin yaktığını gören var mıydı? Mıstan Osman’ın cevabı: “Tepe yanarken iyice baktım, etrafta kimseler yoktu.” Dava vekili kesin konuştu: “Eh! Şahit yoksa, ne yapabilirler ki, kurtarırsın.” Mıstan sevindi. Mahkeme gününü heyecanla bekledi.
Duruşma günü geldiğinde, eşeğine binip geceyarısı çıktı yola Belenköy’den. Sabah erkenden Datca’daydı. Duruşma başladığında, lkönceleri inkar etmeye çalıştı. Hakim biraz daha sıkıştırınca, dava vekilinden aldığı akıl aklına geldi, ve duruşuna biraz çeki düzen vererek, hakime:
“Evet Hakim bey! O tepeyi yakmasına ben yaktım. Ama, benim yaktığıma dair va mı şahidin?” dedi, biraz da diklenerek.
Hakim, bu diklenmeye alınmış gibi, hemen verdi kararını.. Zabıt katibine dönerek:
“Yaz bakalım!” Dedi. “Temyiz yolu açık olmak üzere, altı ay hapsine…” derken, Mıstan Osman temyiz kelimesini ilk kere duyuyordu. Hakim sözünü bitirmeden, yine diklenerek:
“Hakim bey!, ben köylüyün, buraya pis geldim, mahpus damına da pis giderin , temizlenmek falan istemem,” deyiverdi.
Mıstan, mahküm olmuştu ama, erkeklik de kendisinde kalmıştı.

Breezybead

Gerçekten harika şeyler... Bir tıklamaya değer...

Datca'da restore edilen bir yeldeğirmeni

Cuma, Mart 03, 2006

Bir Kazan Türkçesi şiiriyle sizlere mutlu günler……


KIŞ GÜNLERİ

“Derdmen”den
Kartaydı cihan
Güller de bitti

Kiçmekte zaman
Kışlar da citti.

İyildi budaklar
Karlar asıldı

Tawlar bulaklar
Bar da basıldı.

Kük buzlar katıp
Uyuşup yatıp

Çişmeköy şımdı
Bar cihan tındı

Cil gine yaman
Sızgıra üredir

Hem kükte yüzedir
Bes bilen tuman.






Sözlük:
Kartaydı: Kocadı
Şımdı: Dindi
Bulakı: Pınar
Cil: Yel
Bes: Pus
Sızgıra: Islık çalıyor
Tuman: siz
Blen: İle

MAKAT



Mehmet Amca’nın Makatı

Nihat Akkaraca

Önceleri pek ciddiye almamışlardı. Üşütmüş, “dumağı[1]” olmuştur, geçer deyip aldırmadılar. Bazı akşamları ateşlenip sayıklamaya başlayınca nazar dokunmuştur diye, Eski Datça’dan Hüsüret Nine’yi getirip gor attırdılar. Gor atmanın bi faydasını görmeyince İbiraam Amca’yı çağırdılar. İbiraam Amca, elinden geleni yaptı; deriye sardı, kupa çekti, kan aldı, bağa kanı bile içirdi, olmadı. Gara Omar Nine’yi getirdiler. Saçlarını sıfıra tıraş ettirip bir kubbayı[2] ezdi, başının üstüne bağladı. O akşam ateşini düşürdü ama, iki gün sonra gene ateşlendi Memed Amca. Reşadiye’den Haceli[3]’yi salık verenler oldu, onu da denediler. Haceli okudu, üfledi, payam kabuğuna yazdığı dualarla muskalar yapıp Memed Amca’nın boynuna astı, faydasızdı. Hiç bişey değişmedi…

Son çare doktordu. Datça’da o sıralar doktor yoktu. Eskiden, yarımadanın karşısında on mil uzağındaki Sömbeki Adası cankurtaran gibiydi yarımadada hastalananlar için. Şimdi gidilmiyordu. Kurallar değişmişti. Memed Amca’nın akrabaları olsun komşuları olsun İzmirde, İkinci Beyler Sokağı’nda bir doktorun adını, adresini yazıp gidip bi görünmesini salık verdiler. .

Ertesi gün karısı İmine’yle, Marmaris’e sabahın erken saatlerinde hareket eden jipe yetiştiler. O akşam Muğla’ya ulaştılar, Yağcılar Hanı’nda kaldılar. Sabahleyin garaja gelip İzmir’e giden bir otobüste yer buldular, akşam üzeri İzmir’e indiler. O geceyi, Datçalıların kaldığı, Mezarlık Başı’ndaki Akdeniz Oteli’nde geçirip sabah erkenden kalktılar, kahvaltılarını yaptıktan sonra, ellerindeki adresle İkincibeyler Sokağı’nda onlara tavsiye edilen doktoru buldular…

İyi bir muayeneden sonra doktor reçeteyi yazıp Memed Amca’ya uzattı ve anlattı:
-"Gün aşırı, akşam yatağa girerken, makata bir adet koyacaksın." Ve devam etti: “On fitil yazdım, hepsini kullandıktan sonra iyileşme görülmezse bana geleceksin tekrar. Anlaşıldı mı, Mehmet Amca?"

Memed Amca, anladım anlamında başını salladıktan sonra doktorun ücretini ödedi ve karısı İmine'yle çıktılar dışarı. Böylesine kolay bir tedaviyi duyunca ikisi de sevindiler. Çünkü Memed Amca iğne yaptırmaktan çok korkardı. Şimdiye kadar doktora gelmemesinin başlıca sebebi iğne korkusuydu. Ama şimdi ne iğne yaptırması gerekiyordu ne de günde birkaç kere hap yutması. “Ohh be! Ne kadar da kolaymış. Gün aşırı, akşam yatağa girmeden koy bi fitil makada, yat uyu; ne iğne korkusu ne de hap kokusu var.” Diye geçirdi içinden
-“Gerçekten konu komşu bize iyi bi doktor tavsiye etmiş.” dedi, Memed Amca karısı İmine’ye.

Gördükleri ilk eczaneye girdiler, ilaçları, yani fitilleri aldılar, hemen doğru garaja... O zamanlar İzmir’in o küçücük şehirler arası otobüs garajı Basmane’deydi.. Muğla’ya gidecek bir otobüs aradılar. Geç olmuştu, Muğla’ya gidecek otobüs yoktu ama, Aydın’a giden vardı. O da iki saat sonra kalkacaktı. Eh! Yolcu yolunda gerek diye düşündü ikisi de. Aydın’dan Muğlaya elbet bişeyler bulurlardı. Biletlerini aldıktan sonra gidip Basmane’deki ucuz lokantaların birinde karınlarını doyurdular. Geri gelip biraz sonra kalkacak otobüste yerlerine oturdular. Otobüsün içini gözden geçirip Datçalı var mı, yok mu diye araştırdılar. Tanıdık kimse yoktu. İki günde Datça’yı öyle özlemişlerdi ki… Yola çıktıklarında sanki otobüste değiller de, kanatlanmış uçuyorlardı Datça’ya doğru. Öylesine keyiflenmişlerdi…

Aydın’a geldiklerinde güneş batmak üzereydi. Geceyi geçirmek için Muğla Oteli’ne yöneldiler. Otel hemen garajın yakınındaydı. O zamanlar Muğla arabaları da otelin önünden kalkardı. Daha otele girmeden duydukları bir sese kulak verdiler: “Muğla’ya! Muğla’ya!” diye bağırıyordu bir cipin şoförü. Ne şanstı! İşleri nasıl da rast gidiyordu. Cipte yerlerini aldıktan biraz sonra yoldaydılar. Sabaha karşı Muğla’ya geldiler. Bir iki saat de Muğla’dan Marmaris’e gelecek jipi beklediler. Öğleden sonra Marmarise geldiklerinde, Maramaris-Datça postası olarak çalışan jip çoktan gitmişti. O gece Marmariste kalacak olmaları ikisine de zor geldi ama, yapacak bişey yoktu. Allahtan durum eskisi gibi değildi. Buna da şükretmek gerekirdi.. Marmaris-Datça arasında bir jip her gün bir sefer yapıyordu.. Öğleden sonra saat 13.00 de hareket ediyor, Datça’ya tam akşamüstü varıyordu. Yo, tozun toprağın içindeydi ama, olsun. Her gün bi jip vardı ya… Zarar yok, yarınki jiple gidiverirlerdi. O akşam Çavuşun Hanı’nda kaldılar.

Ertesi günü Marmaris’ten Datça’ya gelecek olan jipe tıkış tıkış doldular. Jipte en az on kişi vardı. Datça yoluna girip, tozun dumanın içinde yol almaya başlayınca, ne sıkışıklığın ne de tozun dumanın farkına vardılar. Ne de olsa her dakika Datça’ya bir adım daha yaklaşıyorlardı.

Reşadiye’ye geldiklerinde güneş henüz batmıştı.. Akşam yemeğini çorbayla, salatayla geçiştirdiler. Yorgundular, erkenden yatacaklardı. Yatmadan evvel ilk fitilin makata konması lazımdı. Memed Amca, evin önünde bulaşıkları yıkayan karısı İmine’ye seslendi:

-"Bizim makat nerede ülen?"
İmine, ıslak elleri iki yana açık, kapıya kadar gelerek yüklükte yığılı kilimleri gösterdi:
-“Taa bak, yüklükte yığılı kilimlerin arasında, gözüne batıkduru.”

Yüklükte istiflenmiş bir sürü ehram, kilim arasında makat, cascavlak renkleriyle sırıtmaktaydı.

-“Tamam, tamam! Celallenme, gördük işde!” dedi
Yerinden yavaşça kalktı, ilaç kutusunu aldı, içinden bir fitil çıkarttı, makatı aralayıp içine koydu ve yattı. Eh! Tedavi başlamıştı. Yarın neticesini az çok görecekti. Ertesi günü Memed Amca işe gitmedi, rahatsızlığı devam ediyordu. Ama karısı İmine, bir kaç gündür aksamış olan işlerini tamamlamak üzere Çayıriçi'ndeki tarlalarına gidip yapabildiği kadar tarla işlerini yapmaya çalıştı..

Tedavi devam ederken Memed Amca evde kalıyor, dinleniyordu. Gün aşırı, yatmadan evvel, kutudan bir fitil çıkartıp makatın içine koymaya devam etti.

Yirmi günün sonunda kutuda fitiller bitti. Ama, Memed Amca’nın hastalığı iyileşeceğine daha da kötüleşti. Doktorun, “Bir faydasını görmezseniz gene gelin.” dediğini hatırladı ve akşam yemeğinde karısı İmine’ye sordu:

-"Ülen İmine, bu fitille bi işe yaramadı, biz gine gitsek de şu dogdora bi görünsek mi acaba?"

-“Oluu, sen bilisin.” dedi İmine.
Akşamdan yol hazırlığını yaptılar, sabah gene İzmir yollarına düşülecekti. Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta gibi yiyecekleri yol azığı olarak bi çıkına bağladılar, makatın içinde birikmiş olan on adet fitili bir mendile sıkıca sarıp sarmalayıp torbalarına koydular. Şafakla Marmaris’e hareket eden jipe yetiştiler. O akşam Muğla’da yattılar. Ertesi günü akşam üzeri İzmir’deydiler. Datçalıların her zaman kaldıkları ucuz otellerden biri olan Akdeniz Oteli’nde geceleyip sabah erkenden İkincibeyler Sokağı’ndaki doktorlarının kapısına dayandılar. Doktor henüz gelmemişti, ama onlar merdivenlere oturup doktorun gelmesini beklediler. İlk gelen olduklarından, doktor gelince ilk muayene sırasını almışlardı. Doktor Mehmet Amca’yı görünce hatırladı. Hoş geldin, hoş bulduktan sonra sordu:

-"Eee, Mehmet Amca! Anlat bakalım, hastalığın nasıl oldu?" Memed Amca bir çıkına sardığı fitilleri doktorun masasına dökerek:

-"Dediğiniz gibi kullandım dogdor bey, hiç bi faydasını gömedim. Gün aşırı makata godum, nah işde hepisi burada..”

Doktor anlatılanlardan bişey anlamamıştı ama, gözlerini kulaklarını açmış anlamaya çalışıyordu. Fitiller hiç dokunulmamış gibi pırıl pırıl masada durmaktaydı. Hiç biri öyle makata konmuş çıkarılmış fitile benzemiyordu. Doktor, Memed Amca’nın dediklerini pek anlayamadığını belirterek, sordu:

-"Baştan anlat Mehmet Amca! Sen bu fitilleri makata nasıl koydun ve nasıl böyle el değmemiş gibi çıkardın?"

Memed Amca da şaşırmıştı. Fitilleri makatın içine koyup geri almak o kadar zor bi iş miydi ki?.. Akıllı belledikleri bu doktor ne diyordu yahu!...

-“Doktor bey, undan golay ne va. Bizim makat zaten yüklükde diğer kilimlerle üstüste gatlanmış durukduru. Dediin gibi, gün aşırı, yatmadan evvel, bi fitil aldım kutudan ve makatın içine godum.”
Laf arasına yüklük, kilim falan karışınca doktorun kafası da karıştı, ama bir yanlış anlama olduğunu sezmeye başlamıştı.

- "Yahu Mehmet Amca! ben seni anlayamadım, sen yüklükteki makattan neyi kastediyorsun?"
Memed amca açıkladı:
-Dokdor bey, sen demedin mi, yatmadan evvel makata bi fitil goyacaksın deye? Bizim evde de kilimle, iğramla[4], makatla hepisi yüklükde üst üste durukduru. Ben de dediğin gibi fitillerden bi dene günaşırı makatın içine godum, bi faydasını bulmayınca da gelirken hepisini makatın içinden topladım geldim."

Biraz daha soruşturunca, doktor anlamıştı yüklük, iğram, kilim sözcüklerinden "makat"ın Datça dilinde bir çeşit kilim olduğunu.

Anladığında da gülmekten gözlerinden yaşlar geliyordu. Ama, Memed Amca’nın gülecek hali kalmamıştı. Doktor, Memed Amca’ya makata fitilin nasıl konulacağını anlatmakla yetinmedi. Onu paravanın arkasına alarak fitilin birini makatına yerleştirdi. Bir ilacı ağızdan değil de, başka yerden almak zorunda kaldığı için Memed Amca’nın çok canı sıkılmıştı. Böyle bişeyi ilk kez duyuyordu. Zaten bu yüzden, doktor, makata koyacaksın dediğinde aklına evde yaygı olarak kullandıkları makattan başka şey gelmemişti. Üstelik küçük bi bilgisizliği yüzünden İzmir’e iki sefer etmişti. Kimbilir fitilleri gerçek makata koyduğunda da bir fayda göremezse, belki de üçüncü kere tepecekti o zor yolculuğu. Üstelik ilk muayene sonucunda duyduğu mutluluk, şimdi fitil fitil(!) burnundan gelmişti..

Paravanın arkasından çıktıklarında, Memed Amca'nın alnında ter tomurcukları birikmişti. Karısının yüzüne bakamıyordu. "Ne oldu Memed?" diye soran karısını, "Zevzeklik etme ülen! Tut çeneni!" diyerek azarladı.

Sandalyenin üstünde iki büklüm duran ceketini aldı, duyulur duyulmaz bir sesle doktora "Allaısmarladık" dedi ve kendisi önde, karısı İmine arkasında, merdivenlerden inerek İkincibeyler Sokağındaki insan seline karıştılar…



[1] Dumağı; Nezle, grip
[2] Datça dilinde Kurbağaya “Gubbağa” denir.
[3] Haceli; Hacı Ali
[4] İğram, yünden dokunmuş bir nevi yaygı, battaniye olarak da kullanılırdı.