Pazar, Aralık 30, 2007

YILIN SON YÜRÜYÜŞÜ


Bugün yılın son yürüyüşünü Databiyat Grubu’ndan yirmi arkadaşla yaptık. Öğleyin saat 12.00 de Körmen Limanı’nda buluşup, Akçabük’e yöneldik. Oradan Karaköy’e giden patikaya girerek Dermenderesi’ne doğru yürüdük. İki yıl önce Dermenderesi’ndeki 6 su değirmenini fotoğraflamıştım. Vadinin aşağısında fotoğraflanmamış üç değirmen kalmıştı.
Grubun bir kısmı köye doğru yürürken biz birkaç arkadaş, değirmen yıkıntılarına yönelerek, iki değirmeni fotoğrafladık. Vadinin en aşağısındaki Diyakoğlu Değirmeni’ni, başka bir güne bırakarak geçtik. Burada görünen fotolar Aleko Değirmeninden. Eskiden Karaköy ağası olan Alekolar’ınmış.



İleride bu değirmenler hakkında uzun uzun yazacağım. Vadinin daha yukarılarında bunlardan daha ihtişamlı su değirmenleri var. O değirmenlerden biri de Karaköylü Muradoğlu’nunmuş. “Muğla’da vali olacağına Datça’da değirmenci ol” dedikleri yıllarda Muradoğlu, Eski Datça’nın en güzel kızı Salise'ye talip olmuş ve onunla evlenmiş. Kızın diğer talipleri şaşırıp kalmışlar. Kızını bir çuval unun hatırı için verdiğini anlatan bir mani bile yakmışlar, kızın babasına:
Ekmek Attım fırına
Bişmedi galdı yarına
İmamalisi Gızı vemiş
Bi çuval kokar una.

Kızın Babasının adı İmam Alisi, yani İmamın Ali. Maniyle demek istemişler ki, güzelim kız, bir çuval unun hatırına gitti. Ya... İşte böyle!Değirmenler o yıllarda o kadar önemliydi ki…

Cuma, Aralık 28, 2007

Günün Haberi

Ülkemizdeki “En lâik at” bugün öldü. Haberi, TV kanallarından birinde izledim ve hayvanları çok sevdiğimden dolayı üzüldüm.
Haber şöyleydi: “Geçen yıl yapılan bir açılış töreninden sonra, Başbakan RTE çok değerli atlardan birine binmek istemiş, fakat at huysuzlanarak sırtındakini yere atmıştı. Allahtan Başbakan’ımız kazayı yarasız beresiz atlatmıştı. Aynı at bugün, bağırsak düğümlenmesinden kurtulamayarak ölmüştür.” Sahibinin başı sağolsun.

Perşembe, Aralık 27, 2007

Arkadaşın Ölümü

ARKADAŞIM, SEN NE ZAMAN ÖLMÜŞTÜN?

Nihat Akkaraca

Limandaki kafelerin birinde arkadaşlarla buluşmuş, sohbet ederken birer bardak şarap içmiş, dağılmıştık. Evin yolunu ağır adımlarla arşınlarken, Maya Apart’ın alt katındaki kafeden kulağma bi ses geldi. Dönüp bakınca çocukluk arkadaşımın eliyle işaret ederek beni çağırdığını gördüm.Çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı, hatta aynı sırada oturduğumuzdan, sıra arkadaşımdı, oyun arkadaşımdı, askerlik arkadaşımdı. Askerlikten sonra herkes kendi yoluna gitmiş, yollarımız ayrılmıştı. Birbirimizi bazen yıllık izinlerde, senede bi kez görürdük. Kırmadım, boş zamanım da vardı, döndüm masasına oturdum.. -Tam bi Datçalı ağzıyla- Lafa bir soruyla başladı:
-Nerelerden gelik gelising?

-Şurada, limanda arkadaşlarla buluşup gonuştuk, birer bardak şarap içtik.
-Boşver şarabı. Bu yaştan sonra şarap içsen ne oluu, içmesen ne olu?
Soğuk bir duş etkisi yaptı cevap bende.Kısa bir suskunluğun ardından gene sordu:
-Başka neler yapıkdurusung? Nasıl zaman geçirikdurusung?
-Valla Omar, boş zamanım olunca Mesudiye’deki köy evime gidiyoruz, güzel bi akşam geçirip geri geliyoruz.
-Bu yaştan soona güzel zaman geçirsen n’olacak ki?
Bu cevap daha da soğuk, buzzz gibi geldi bana. Aramızda kısa bir suskunluk daha... Beklemeye başladım ne soracak acaba diye. Sessizliği, ne içeceğimi sorarak bozdu:
-Ne alırsın, gayve mi çay mı?
Benim cevabımın artık hazır olması gerekirdi:
-Omar! Bu yaştan sonra gayve içsek n’olur, içmesek n’olur?
Cevap oturmuştu , sohbeti şakaya getirmek için gülümsedi.
-Yok, yok, ben çaardım, bişey ısmarlamam lazım. Gayve mi olsun?
Eski günleri hatırladım:
-Moskof Çayı, dedim. Garsona bakmaktan vazgeçip, bana bakarak:
-Antikasın, valla! dedi. Garsona:
-Oğlum, bak!. Buraya bi Moskof çayı! diye seslenince, garson anlamadı.
Sanırım Moskof çayını ilk kez duyuyordu garson. Eskiden Datca’da “Moskof çayı” derlerdi kırmızı çaya. Biraz pahalı olduğundan eşraftan üç beş kişi içerdi Moskof çayını. İçenlerin çoğu da gösteriş olsun diye içtiklerinden, kahveciye yüksek perdeden seslenirlerdi: “Yap bi Moskof çayı!”
Garsonun anlamadığını görünce, fikir değiştirdim, orta bi kahve istedim.
O da garsona tekrar seslendi:
-Boşver çayı, orta bi gayve geti sen bu antikaya, dedi.
Hep o bana soracak değildi ya, bu kez sessizliği ben bozdum:
-Sen neler yapıkdurusun? Arasıra yüzükduru musun??
Cevap aynı tonda, aynı anlamdaydı:
-Bu yaştan soona yüzsek n’olu yüzmesek n’olu…
Bu tür cevabın değişeceğine dair ümidim kalmamıştı. Kahvemi çabucak içtim. Kalkarken:
-Ben gitmeliyim, işim var evde, dedim.
-Ne işin var bu yaştan soona? demesin mi.
Hiç cevaplamadan yürüdüm. Eve doğru yürürken, biraz önce bir ölüyle konuştuğumu düşündüm…

Aradan on gün kadar geçmişti. Suya Batmazlar’ın Rüstem’in kahvesinin önünden geçiyordum, gözüm Omar’a takıldı. Bir masada dört-beş Datçalı arkadaşıyla oturuyordu. Şuna bi merhaba diyeyim dedim. Masaya yaklaştım ve masadakiler de duysunlar diye sesimi yükselterek:
-Omar! Yahu, sen ne zaman ölmüştün? diye sordum.
Soru, hem Omar’ı hem masadakileri şaşırtmıştı. Hepsi gözlerini dikmiş yüzüme bakarken devam ettim.
-Üç gün önce mezarlığa gitmiştim, senin mezarını aradım, bulamadım. Sen gerçekten hangi yıl ölmüştün? dedim. Masadakilerin tümü yüzüme hayretle bakarken, Omar’ın gözünün içine bakarak, Gaffar’laştım:
-“ANLADIN SEN ONU!” deyip yoluma devam ettim. Arkadaşım anlamış mıydı, bilemem..
-




Pazar, Aralık 23, 2007

En Zor Bayram Ziyareti

On yıl önce düşmüş... Kırılmış bir kalça kemiği, görmeyen iki göz. Hiç zaafiyete uğramamış bir beyinle sanki görüyor gibi. Ses gümbür, gümbür.
Yaş Doksan beş. On yıldır son yolculuğa direnen bir eski toprak.
Bu Kurban Bayramında yaptığım ziyaretlerin beni derinden etkileyeni...
Süreyya Aylin Antmen'in şiirsel bir yazısı, sanki bu görüntü için yazılmış gibi...
Durmuş saat.
İskemleler çürük. Odalar bir bir kilitli. Kadın hasta.
Soğuk, kapı kilidinden usulca giriyor. Komodinde bir bardak su.
Gezinen böcekler.
Uzaktan duyulan neşeli bir şarkı. Ter. Kâbus. Sıkılmış dişler. Sayıklama. Bir yumru.
Boyut karışıklığı. Hiçlik. Geri dönüş.
Komodinde bir bardak su. Rüzgârla şımaran perdeler. Bütün kapılar açıldı.
Gıcırtılar. Çocuk sesleri. Duran, duyargalarını kımıldatan böcekler, tedirgin, hazırlıklı.
Nereden geldiği belli olmayan konuşmalar, birbirine karışan kelimeler. Biraz daha uyku.
Bitmiş zaman.

Süreyya Aylin Antmen

Salı, Aralık 18, 2007

BAYRAM KUTLAMASI

Eski dinî bayramları bu iki sözcükle kutlardık.

Cuma, Aralık 14, 2007

YILIN SALATASI!


1- Kırmızı turp, bir baş. ( armut büyüklüğünde)
2- Bir diş sarımsak, büyükçe. Eğer sarımsak küçükse iki diş
3- Taze soğan, iki veya üç adet. (Büyüklüğüne göre ayarlayın)
4- Üç veya dört yaprak roka
5- Dört dal maydanoz
6- Dört dal dereotu
7- Bir adet salatalık, küçük boy, bol çekirdekli olsun
8- Orta büyüklükteki bir elmanın yarısı
9- Brüksel lahanası, altı adet, iştahınıza göre, 8 adet de yapabilirsiniz
10- Ton balığı, Dardanel, kağıt paketlerde satılan. (Paket içinde satılanlar lezzetli)
11- Bir adet yeşil biber.
12- Marul 4 yaprak. (kıvırcık da olabilir, göbekli marul da..)
13- Zeytinyağı (Datça zeytinyağı olsun. Şirince’den Candan Turhan’ın zeytinyağından da olabilir.)
14- Tuz
15- Elma sirkesi


Büyükçe bir cam kasenin içine turpu rendeliyoruz (Rendenin büyük dişli tarafıyla)
Daha sonra salatalığı, ondan sonra da elmayı, en son sarımsağı, rendenin ince dişli tarafıyla rendeliyoruz. Veya eziyoruz.
Önce rokayı, sonra dereotunu, daha sonra maydanozu ve taze soğanları doğruyoruz.
Bu arada küçük bir çelik tencere içinde su kaynamış oluyor. Brüksel lahanalarını suya atıp başında bekliyoruz. Zamanlamaya çok dikkat etmemiz gerek. Lahanaların özleni, yani damarları açık yeşile dönerken ocaktan alıp suyunu boşaltıyoruz. Daha fazla kaynarsa tadı kalmaz. Lahanalar ağızda cırrrt etmeli. Onlar beklerken biz devam ediyoruz.
Salata kabımıza marul yapraklarını doğradıktan sonra yeşil biberi de doğruyoruz.
Kaynamış olan Brüksel lahanalarını dörde bölüp salatanın içine atıyoruz.
En son bir paket ton balığının yarısını(zaten paket 100 gr lıktır) salataya katıyoruz.
Zeytinyağını kendi zevkinize göre katıyor, arkasından elma sirkesinden gereği kadar ilave
ediyorsunuz. Tuz atmayı unutmayın sakın. Şimdi iş karıştırmaya geliyor. Çok iyi karıştırılması gerek. Soğan ve sarımsak kokusu her tarafa çok hafif dokunmalı. Salata adeta sirke ve zeytinyağı banyosu yapmış olmalı.
Bu arada işin en zevkli tarafını unuttum. Bütün bu işleme başlarken kırmızı şarap açılmış olmalı. İşte bu kısım çok önemli. Şarap deyince ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırıyoruz . Bu sofra iyi bir şarap ister. İyi bir şarap da çok pahalı. Ne yapacağız? Az içeceğiz ama kaliteden şaşmayacağız. Salata yapımına başlarken, açılan şişeden bir bardak şarap tezgaha konmuş olacak. Ara sıra bir iki yudum alacaksınız. Hafiften, kendinize göre ıslıkla veya sesle bir şarkı mırıldanabilirsiniz. Sofraya oturduktan sonra da ikinci bardak gelecek. Artan şarap yarına saklanacak. Bu salatayı yapmak biraz zamanınızı alacak, ama, sonuçta hiç pişman olmayacaksınız.
Ha! Yanında yemek ne olacak? Bu salatanın yanında başka yemeğin pek önemi kalmıyor. Rahat bir uyku için bu salata yeter. Afiyet olsun. Bu, 2007 nin salatasıydı. 2008 ne getirir bilemem. Eğer beğenirseniz adına “Akkaraca Salatası” diyebilirsiniz.

Pazartesi, Aralık 03, 2007

MADIMAK

Değerli şair arkadaşım Akgün Akova'nın çok sevdiğim şiilerinden birini blog okuyucularımla paylaşacağım, bugün.



MADIMAK OTELİ _Sivastopal,2 temmuz 1993, 37 ölü, milyonlarca şiir yaralı._


sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenciyurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi
askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar
zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu
yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.

Akgün Akova

Pazar, Aralık 02, 2007

OLAY, PROTOKOL VE HABER

Bu akşam haberleri izliyoruz. Ana haberlerin sonlarına doğru önemsiz diye verdikleri haberlere geldi sıra.
Haber Kars’tan. Bir ilkokulun açılışı var. Okulun bahçesinde sıraya girmiş, ilkokul çağındaki çocuklar. Hepsi tiril tiril titriyor, bazıları da o kadar çok üşümüşler ki ağlıyorlar. Korkudan değil. Eksi otuz santigrada inmiş soğuktan. Habere göre tam iki saattir titriyorlar. Çünkü açılışta nutuk çekecek olan protokol denen zevat azıcık geçkalmış. Tabii onlara göre azıcık geç kalmışlar… Gel de o donmak üzere olan çocuklara sor o iki saati. Üstüne üslük bi’de başlarına kar yağmakta… “Çocuklardan bazıları donma tehlikesi geçirdi” diyerek devam ediyor haber…
Burada yanlışı yapan kim? Geç kalan protokol mü? Her ne sebeptense o çocukların orada iki saat kar altında titremesine göz yuman öğretmenlerin mi? Böylesine önemli bir olayı haberlerin en arkasına alan Tv kanalızas... pardon kanalının mı? Yoksa bütün bunlara kafayı takan benim mi?
Acaba bu yüzden mi yaşadığım müddetçe protokollerden bu kadar çok nefret ettim? Yoksa ne işe yaradığını anlayamamış olduğumdan mı?
Eğer o kanalın haberler bölümünde tam yetkili birisi olsaydım (olmaz ya) bu haberi en başa koyarak en önemli haber olarak verirdim
.

Cuma, Kasım 30, 2007

BUKALEMON

Haydi, Chehov'dan bir öykü okuyalım.


BUKALEMUN

A. ÇEHOV
Polis Şefi Oçumelov sırtında yeni paltosu ve elinde içi dolu bir mendil olduğu halde Pazar yerinden geçiyordu. Onu, başkalarından gaspedilmiş bektaşi üzümü ile tepeleme dolu bir sele taşıyan kızıl saçlı bir polis izliyordu. Ortalık sessizdi… Meydanda kimsecikler yoktu. Dükkanların ve meyhanelerin açık kapıları birer aç ağız gibi bezgince bakıyordu dışarıya. Dilenci bile yoktu bu kapıların önlerinde.
Oçumelov birdenbire bir ses duydu.:
“Isırırsın demek ha, melun! Bırakmayın onu, heey, ahali! Bu devirde adam ısırılmaz! Tutun! A…a!”
Bir köpek ciyaklaması işitildi. Oçumelov sesin geldiği yere baktı. Tüccar Piçugin’in odun deposundan dışarıya doğru, üç ayağı üzerinde sıçrayarak ve korkuyla etrafına bakınarak koşan bir köpek gördü. Köpeğin peşinde, sırtında kolalı bir basma gömlek ve düğmeleri açık bir yelek olan bir adam koşuyordu. Adam tüm gövdesiyle öne doğru atladı, yere düşerken köpeğin arka bacaklarından yakaladı. Köpek yine ciyakladı. Etraftan “bırakma” diye bağırıyorlardı. Dükkânların kapılarında uykulu yüzler belirmeye başladı. Odun deposunun önünde çok geçmeden kalabalık toplanmıştı.
Polis:
“Galiba bir vukuat var, efendim!” dedi.
Oçumelov sola doğru yarım çark ederek, adımlarını kalabalığa doğru çevirdi. Tam depo kapısının önünde yukarıda sözünü ettiğimiz önü açık yelekli adamı gördü. Adam, sağ elini havaya kaldırmış, kanlı parmağını kalabalığa gösteriyordu. Yarı sarhoş yüzünde adeta “derini yüzeceğim senin, deyyus!” der gibi bir ifade vardı. Havadaki parmağı ise sanki bir zafer işaretiydi.
Oçumelov adamı tanımıştı. Kuyumcu ustası Hryukin’di bu. Olayın suçlusu, kalabalığın orta yerinde ön ayakları açık halde gövdesiyle titreyerek oturuyordu. Sivri suratlı, beyaz renkli, sırtında sarı lekeler olan bir tazı yavrusuydu bu. Hayvancağızın yaşlı gözlerinden üzüntü ve korku okunuyordu.
Kalabalığı yarıp giden Oçumelov:
“Ne var burada? Niçin buradasınız? Senin parmağına ne olmuş? Kimdi bağıran?” diye sordu.
Hryukin, yumruğunu ağzına götürerek öksürdü ve:
“Yoluma gidiyordum, efendim, hiç kimseyi incitmeksizin,” diye anlatmaya başladı. “Mitriy Mitriç’le odun işini konuşacaktık. Durup dururken bu alçak parmağımı kaptı. Beni mazur görün, ben çalışan bir adamım… İnce bir işle uğraşırım. Bu parmağımı belki bir hafta kımıldatamıyacağım. Zararımı ödesinler… Hayvanlar yüzünden zarara uğramak yasalarda da yoktur, efendim… Eğer her köpek her önüne geleni ısıracaksa, bu dünyada hiç yaşamayalım daha iyi…”
Oçumelov, kaşlarını oynattı, öksürdü ve sertçe:
“Hımm!.. Anlaşıldı… Kimin köpeği?” diye konuşmaya başladı. “Bunun peşini bırakmayacağım. Köpeklerin nasıl başı boş bırakılacağını göstereceğim size! Kararlara boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı geldi artık! O namussuzu öyle bir cezalandıracağım ki, köpeğin ve diğer başı boş hayvanların ne demek olduğunu öğrenecek! Ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim.
Oçumelov polis memuruna dönerek:
“Yeldirin, bu köpeğin kime ait olduğunu öğren, tutanak düzenle! Köpeğin de yok edilmesi gerek, hemen! Gecikmeksizin! Kuduzdur muhakkak… Soruyorum, kimindir bu köpek?”
Kalabalığın arasından birisi:
“Galiba General Jigalov’un köpeği,” dedi.
“General Jigalov’un mu? Hım!.. Paltomu çıkar, Yeldirin… Ne korkunç bir sıcak böyle. Yağmur yağacak galiba…”
Hyrukin’e dönerek:
“Yalnız bir şeyi anlamıyorum: Bu köpek seni nasıl ısırabildi? Parmağına nasıl yetişebildi? Köpek küçücük, sense böyle kocaman iri! Mutlaka parmağını bir çiviye iliştirip kanatmışsındır, sonra da bu ısırma yalanını uydurmuşsundur. Sizi gidi… Malum halk! Siz melunları çok iyi tanırım ben!”
“Efendim, o, komiklik olsun diye elindeki sigarayı köpeğin yüzüne yaklaştırıp onu kızdırıyordu. Köpek de aptal değil ya, birden ısırıverdi… şirretin biridir, efendim!”
“Yalan söylüyorsun, şaşı göz! Bir şey görmedin, neden yalan söylüyorsun? Efendimiz polis şefi zeki adamdır, kimin yalan söylediğini, kimin Tanrının huzurunda imiş gibi vicdanı ile hareket ettiğini anlar… Eğer yalan söylüyorsam, bırakınız sulh mahkemesi yargılasın beni. Yargıcın yasasında yazılı… Bugün herkes eşit… Benim öz kardeşim de jandarmadır… Eğer tanımak isterseniz…”
“Kes sesini.”
Polis memuru ciddi bir ifade takınarak:
“Bu, generalin değil,” dedi… “Generalin böyle bir köpeği yok. Onunkiler daha çok av köpekleridir.”
“Bundan emin misin?”
“Evet, efendim.”
“Ben de biliyordum, zaten. Generalin köpekleri pahalı, cins köpeklerdir. Bu ise, şeytan bilir neyin nesidir! Ne tüyü var, ne alımı. Sadece rezilin biri. Böyle bir köpeği köpek diye saklamak, ha? Aklınız yok mu hiç? Böyle bir köpek Petersburg’da, Moskova’da görülseydi, ne olurdu, bilir misiniz? Yasaya falan bakmazlar, hemen oracıkta gebertirlerdi. Sen, Hryukin, mağdursun, bu işin peşini bırakma… Ders vermeli! Vaktidir!”
Polis memuru sesli düşünür gibi söylendi:
“Belki de generalindir, efendim. Suratında yazılı değil ki…Geçenlerde onun kapısında böyle bir köpek görmüştüm.”
Kalabalıktan bir ses:
“Evet, generalindir,” dedi.
“Hımm!.. Paltomu giymeme yardım et, kardeşim Yeldirin. Rüzgar… Üşüyorum… Bu köpeği generale götür, orada öğren. Benim bulduğumu ve gönderdiğimi söyle… Sokağa bırakmamalarını da söyle. Değerli bir köpek olabilir. Eğer her domuz onun burnuna sigarası ile dokunacak olursa bozulur hayvancağız. Köpek nazik yaratıktır…. Sen de indir şu parmağını, odun herif. Pis parmağını ne diye gösterip duruyorsun! Kendinde kabahat.”
“Generalin ahçısı geliyor, ona soralım… Hey, Prohor! Birazcık geliversene buraya, cancağızım. Şu köpeğe bir bak… Sizin mi?”
Ne diyorsunuz! Bizde böyle köpekler asla bulunmaz.”
Oçumelov:
“Uzun boylu araştıracak bir şey kalmadı,.” Dedi. “Bu köpek başıboş! Lafı uzatmaya gerek yok. Eğer ben, bu başıboş bir köpektir diyorsam, başıboş köpektir… Öldürülecek, o kadar.”
Prohor:
“Bu bizim değil,” diye devam etti. “Generalin kardeşinindir.” Geçenlerde geldi. General tazılara meraklı değildir. Kardeşi meraklıdır.”
Oçumelov:
“Yoksa generalin kardeşi mi geldi? Viladimir İvaniç, ha?” diye sordu. Tüm yüzü sevecenlik dolu bir gülünsene ile kaplanmıştı.
“İşe bak sen, Yarabbi! Bilmiyordum! Misafirliğe mi geldi?”
“Evet, misafirliğe.”
“İşe bak sen… kardeşini özlemişti general… Benim ise haberim bile yok! Onun köpeği demek bu? Çok memnun oldum buna… Al onu… Köpekçik, sevimli şey… Nasıl da çevik… Şunun parmağını ısırmış! Ha, ha, ha… Ne var titreyecek? Hırrr… hırr… kızıyor kerata… Seni yaramaz…”
Prahor köpeği çağırdı. Onunla birlikte odun deposunun önünden uzaklaştı…. Kalabalık hryukin’e kahkahayla gülüyordu.
Hryukin:
“Benden daha çekeceğin var!...” diye tehdit eden Oçumelov paltosuna büründü ve Pazar yerinden geçip yoluna devam etti.

Çarşamba, Kasım 28, 2007

HİZMET

Emirdağ'ın bir köyünden yurt dışına gitmek isteyenler için kolaylık.
Ülkemde insanlara değer verilmediğini söyleyebilir misiniz?

İnternet Dünyasından

Valla, bukadarı da fazla, değil mi? Biraz abartmadık mı?

Cuma, Kasım 16, 2007

DURUM

İçimden gelmiyor… Yazmak, çizmek, konuşmak, duyurmak… Tam başlayacak oluyorsun, kafana tak ediyor dinlediklerin, okudukların, gördüklerin. O zaman, “şimdi sırası mı yazmanın, çizmenin?” diye düşünmeye başlıyor, yazmaktan vazgeçiyorsun. ülkemde ortalık tozun dumanın içinde. Kuzey Irak sınırında olanları dinlemişsin, duymuşsın ki Trakya’yı sel götürüyor… TV kanallarından birinde durmadan konuşuluyor, Marmara Denizi’ndeki faylardan gazlar çıkıyormuş, her an deprem olabilir miymiş? Aslında, “Böyle bir memleket olabilir mi?” diye sorasım geliyor. Ne var ki, Irak’tan iyiyiz.
Allahtan burada sürekli bir eylem içindeyiz. Araştırmalar, edebiyat toplantıları, çevre toplantıları, gelen giden misafirlerle yemekler, oyalanıyoruz. Akşam eve gelip TV haberlerini dinleyince dünyamız kararıyor.
Dünkü Edebiyat toplantısındaki gündem felsefeydi. Bir felsefe öğretmeni arkadaş bize uzun uzun felsefeyi anlattı. Gecenin yarısına kadar sürdü toplantı. O mutluluk eve gelene kadardı. Evde ya TV açılıyor, ya da eline bir gazete geçiyor, tekrar başlıyor dünyan kararmaya.

Bütün bunları buraya yazıp sizin de içinizi ben karartıyorum ama, ne yapayım, ben de içimi bu bloğa dökmeyi istedim.
Yarın Fethiye Anadolu Lisesi öğrencileri gelecek. Datça'daki öğrenci arkadaşlarını ziyaret edecekler. Biz de onlarla olacağız. İki günü de öyle kurtarırız. Pazartesi günü ne çıkar bilinmez.

MARGARET ATWOOD'dan kısa bir öykü

GERTRUDE'UN CEVABI


Margaret Atwood

Sana Hamlet ismini vermenin hata olduğunu düşünmüşümdür hep. Demek istediğim, hiç küçük bir çocuğa yakışan bir isim mi bu?. Babanın fikriydi. İlla ki kendi ismini vermek istedi sana. Bencil. Okuldaki çocuklar seninle öldüresiye dalga geçerlerdi. Ah o takma isimler, ah o korkunç “domuz” şakaları!
Ben sana George ismini vermek istemiştim.
Ben ellerimi ovuşturmuyorum, tırnaklarımı kurutuyorum.
Hayatım, lütfen aynamla oynamayı bırak. Bunu da kırarsan üç olacak.
Evet, o resimleri gördüm, çok teşekkür ederim.
Babanın Cladius’tan daha yakışıklı olduğunu ben de biliyorum. Geniş bir alın, kemerli bir burun, vesaire; üniformasının içinde de muhteşem görünürdü. Ama fiziki güzellik her şey demek değildir, özellikle de erkeklerde. Ben ölünün arkasından konuşmayı hiç sevmem ama, babanın pek de eğlenceli bir adam olmadığını sana söylemenin zamanı geldi artık. Asildi elbette, hakkını vermek lazım. Cladius ise arada sırada içki içmekten hoşlanır. Güzel bir yemeğin tadına varmayı bilir. Gülmeyi de sever, ne demek istediğimi anlıyormusun? Sırf senden daha kutsal bir ilke- ya da işte öyle bir şey-buyuruyor diye kendini kasıp parmak uçlarının üzerinde etrafta dolanmak zorunda değilsin.
Bu arada hayatım, üvey babana et yığını kral demesen keşke. Hafif bir kilo problemi var ve sen böyle deyince üzülüyor.
Ne dedin, nasıl bir yatağım varmış benim? Yatağım kesinlikle yağlı ve ter kokularına batmış bir yatak değildir. Gübre yığınına da hiç benzemez! Gerçi seni ilgilendirmez ama yine de söyliyeyim, ben haftada iki kere değiştiriyorum o çarşafları. Wittenberg’deki domuz ahırına benzeyen öğrenci yurdunda gördüklerimden senin o kadarını da yapmadığın anlaşılıyor. Bir daha önceden haber vermeden seni asla ziyaret etmiyeceğim orada! Üstelik eve getirdiğin o kirli çamaşırları da görüyorum, ki çamaşırlarını da yeterince sıklıkla getirmiyorsun, ancak siyah çoraplarının hepsi kirlenince…
Ve sana şunu da söylememe izin ver; o anlarda herkes biraz terler canım. Eğer bir deneseydin bunu kendin de anlardın. Gerçek bir kız arkadaşın sana çok faydası olurdu. O uçuk benizli kız varya, adı her neyse, hani şu sakın bana dokunmayın diyen korseleri içinde tavuk gibi bağlanmış duran kız… Bana soracak olursan, o kızda bir tuhaflık var. Sınırda gibi. En ufak bir şokta aşağı yuvarlanabilir.
Git de kendine ayakları yere basan birisini bul. Samanlıkta şöyle bir yuvarlanın. Bakalım. Ancak ondan sonra bana gelip gübre yığını neymiş söyleyebilirsin.
Hayır hayatım, sana kızgın değilim. Ama bazen çok ukala olduğunu söylemem lazım. Tıpkı baban gibisin. Et derdi o da.
Köpek pisliğinden söz ettiğini sanırdın. Bunu genç bir insan söylemiş olsa, hadi anlaşılabilir, gençler her zaman çok hoşgörüsüz oluyorlar çünkü, ama onun yaşında biri öyle davrandığında, nasıl desem, katlanmak iyice zorlaşmıştı. Durumu bundan da hafif anlatamam artık…
Bazen tek çocuk olmasaydın ikimiz için de daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ama bunun için kime teşekkür etmen gerektiğinin farkındasın tabii. Nelere katlanmak zorunda kaldığımı hiç bilmiyorsun. Canım biraz istediğinde, neden söz ettiğimi anlıyorsun herhalde, hani sadece yaşlı kemiklerimi biraz ısıtmak için, sanki cinayet işleyelim demişim gibi davranırdı bana.
Ne! Sen ne diyorsun! Babanı Claidus’un öldürdüğünü mü zannediyorsun? Yemek masasında ona çok kaba davranmana şaşmamalı!
Eğer böyle düşündüğünü bilseydim, seni çoktan düzlüğe çıkarırdım…
Babanı öldüren Cladius değildi, hayatım.
Bendim.

Çarşamba, Kasım 14, 2007

EN YAŞLI OKUYUCU


“Kitap yazmışsın, Datça’nın eski günlerini anlatmışsın, ben yokken bize burakmışsın, sağol, ellerine sağlık,” diyerek çıktı merdivenleri. Balkona oturdu. Emine Teyze, Emine Sarı, Datça ağzıyla, “İmine Deyze…”
Kitaptaki ‘Datca Manileri’ öyküsünde hem İmine Deyze'nin hem de geçen yıl kaybettiğimiz eşi, Hamdi Amca'nın adları geçer. ... İşte, o maniler, resimde gördüğünüz İmine Deyze için söylenmişti... Tekrar hatırlamanız için buraya alıyorum. Akşamları, yazlık komşusu Memed Amcalar'a misafirliğe gidem İmine Deyze, oya işlerken erkenden uyuklayınca, şu maniyi söylemiş Memed Amca. (Datça ağzıyla)
İmine gelir bize
Oturu boncuk dize
O erkenden uyuklar
Gözünü süze süze.

İmine Deyze, halen oya yapıyor ve boncuk diziyor. Yaşı seksen yedi. Gözün biri hiç görmüyor. Ama okumayı çok seviyor, yavaş yavaş da olsa ne bulursa okuyor. Bıraktığım kitabı torununa vermiş, “Kitaptakileri okusun ve eski yaşantılarımızdan biraz haberi olsun diye verdim.” diyor.
Hep İmine Deyze Amıca Memedler’e gitmezmiş. Bazen de Amıca Memed İmine Deyzeler’e gelirmiş, yazlıklara göçtüklerinde. Amıca Memedler'e bir "akşam oturması"na geldiklerinde, İmine Deyze’nin eşi Hamdi amca henüz işten gelmemişmiş. Misafirlerini oyalamak için İmine Deyze, nohut kavurmaya başlamış. Tam o sırada dışarıdan Hamdi Amca’nın eşeğinin anırtısını duymuş, Amıca Memed. Durur mu? Söyleyivermiş Hamdi’nin geldiğini bir maniyle:

Nohut gavurukduru
Dumanı savrulukduru
Galiba Hamdi geldi
Eşeği anırıkduru.
İşte o zaman nohut kavurmakta olan İmine Deyze bu resimde görünen 87 lik çınar...” Bıraktığım kitabı okuyup bitirmeden torununa vermiş. Okumak için başka kitap almaya gelmiş. Bir tek gözle nasıl okuyacağını sordum: “Bi' gözle oya yaptığıma göre, kitabı neden okumayayım, oğlum.” dedi. O gün bana eski günlerden de bahsetti. Ses kaydı yaptık. Yaşamımda en mutlu olduğum anlardan biriydi onunla oturup konuşmak...

Salı, Kasım 13, 2007

Symi Adası'nın Temizlik Elemanları

Bu adanın en sevdiğim özelliklerindendir eşekleri ve tertemiz merdivenli yolları, (özellikle turistlerin olmadığı aylarda.)
Bu "Belediye Eşekleri" toplanan çöpleri taşıyorlar. Ekzos dumanı şikayeti, park yeri sıkıntısı ve motor gürültüsü yok. Aşağıda limanda garaj... Pardon, ahırları var. Peki, sokaklara pislerlerse mi dediniz? Sanırım bu iş için eğitilmişler. Symi sokaklarında öyle bir problem olmadığına göre. Bu kadar eşeğin yaşadığı yerde hiç eşek anırtısı da duymadım. Bir zamanlar Datça pazarına sebze getiren Datça eşeklerinin anırtılarını hatırlıyorum da... Turistlerin şikayeti üzerine zamanın belediye başkanı eşekleri pansiyonlardan uzaklara bağlatmıştı.
Bu resimde gördükleriniz Symi temizlik personelinin bir grubu, haa!..

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Datça'da Zaman: Aylardan ŞUbat

Şubat ayı Datça'da takvimin ak yaprakları gibidir. Böyle kuytu vadilerde badem çiçekleri bazı yıllar Şubat ayını bile bekleyemez, yılbaşında vadinin yeşiline beyaz bir yama yapar.

Yukarıdaki resim 2007 Şubat ayında çekildi.

Cuma, Kasım 09, 2007

KİBAR HIRSIZ


(Hırsızı bile sıradışı Datça'nın)

Doğuş sitesinde oturanların rahatı, huzuru kaçmıştı, son günlerde üst üste meydana gelen hırsızlık olayları yüzünden. Her gece bir ev soyuluyordu. Çalınan eşyalar çoğunlukla kullanılmış ev eşyalarıydı. Hırsız, polisin sıkı takibe aldığı aynı sitede yakalandı. Araştırılınca çalınan eşyaların hepsi adamın evinde bulundu. Polis, eşyası çalınanların hepsini çağırdı ve herkese eşyasını teslim etti. Kimisinin kucağında TV, kimisinin, uydu alıcısı, kimisinin ütü, fırın ve bunun gibi şeyler... Tam kapıdan çıkarlarken hırsız onları tamtamına şu sözlerle uğurladı: “Kusura bakmayın komşular, sizleri buraya kadar yorduk!”
Not: Bu haberi okuyan bir Datcalı'nın yorumu. "Bu adam o kadar eşyayı evlerden alıp kendi evine taşımaya üşenmemiş mi?"

Salı, Kasım 06, 2007

AÇIK HAVADA TIRAŞ


Datça Yarımadası bu! Burada turistler de saçın sakalın içinde dolaşmamalı. En pratik yoldan tıraşlarını olmalılar. Berber dükkanları yaz aylarının sıcağıyla çekilmez bir hal alınca, bu berber arkadaş gibi dükkanı açık havaya almak gerekir.
Hem de Palamutbükü’ndeki yat limanının kenarına, püfür püfür meltem rüzgarlarının estiği yere.
Berberin de müşterisinin de hayatlarından şikayetleri yok. ikisi de tıraş esnasında denizin enginliklerine bakarak sıkılmıyorlar. Ayrıca, tabela asmaya gerek var mı? Bu görüntü tabela yerine geçmez mi?
Şundan eminim ki; bu berberin önündeki turist, gelecek yıl tekrar Ege Yat turuna çıkarsa bu berberi mutlaka bulacaktır. Çünkü adam, bu Sevil Berberi’(!)nin önünde, hayatının en mutlu anını yaşadığını söyledi bize.
Berber-müşteri sohbetiyle turist, o akşam nerede güzel bir şarap içilir? Kalite balık nerede yenir, gibi bilgiyi de almış oldu, üstelik…

Pazartesi, Kasım 05, 2007

SOKAK ADI



Bu yıl düzenlenen Datça Uluslararası Şiir Buluşması’nda dünyaca ünlü on altı şairin adları verilecekti, Özbel Site’sindeki sokaklara. Merakımı gidermek için Özbel’de oturan, fakat Liman'da dükkanı olan arkadaşlarımdan birine uğradığımda sordum:
-S….., şu anda sizin evin bulunduğu sokağın adı ne oldu?
Arkadaşım elindeki bezle masaların üstünü silmeye devam ederken oldukça sakin cevapladı sorumu:
-Burokoli!
-Ne?..
Arkadaşım yüzüme bakmadan tekrarladı:
-"Burokoli olmuş, bizim komşu söyledi geçen gün. Ben kendim hiç dikkat etmedim. "

Düşünmeye başladım. Benim pratik halkım, yabancı ismi teleffuz edemeyince, acaba hangi ünlünün adından Burokoli’yi bulup çıkartmıştı. Düşündüm, düşündüm bi türlü içinden burokoli çıkabilecek bir şair adı gelmedi aklıma. Eve gelince, evdeki okunmuş “K” dergilerini karıştırdım, acaba burokoliye benzer bir ad bulabilir miyim, diye, yok, bulamadım.
Bugün akşamüstü atladım arabaya, doğru Özbel’e. Arkadaşımın oturduğu sokağın başına dikilmiş olan direkteki sokak tabelasının resmini çektim…

Aslında "K Dergisi"nin birinde bu ünlü şairin adı geçiyormuş, ama bu isimden brokoli çıkaracaklarını nasıl bilebilirdim ki?..

Pazartesi, Ekim 29, 2007

YENİ BİR KİTAP

Datça’dan bir öykü kitabı daha yolda. Bugünlerde okuyucusuyla buluşmuş olacak.

Kitabın adı: Ödünç Zamanlar
Yazarı: Suna Güler
Yayınevi: Kanguru yayınları

2-3-4 Kasım günlerinde İstanbul Kitap Fuarı, Kanguru Yayınları standında görülebilir.

Pazar, Ekim 21, 2007

Çevre ve Karakaçan

Bütün bu görüntünün ayıbı Karakaçan'ın mı, yoksa duvarın üstünde elini kolunu bağlamış oturanın mı?
Sanırım Karakaçan'ın üstüne kuma gelmiş. Hem de kumaya özel bir oda yapılmış. Sonuçta Karakaçan'ın pabuçları dama atılmış. Semerden belli değil mi? Haydi, tıklayın!

begonvilla(Datca ağzıyla Onbiray çiçeği)

Bazen çiçekler çok şey anlatır...

Perşembe, Ekim 18, 2007

ÜNLÜ YAZARLARIN ARASINDA DOLAŞMAK


Ünlü yazarların arasında dolaşmak. Balık misali...

Çarşamba, Ekim 17, 2007

ESKİ DATCA'DAN

Bu yaz Datça'da ilk kez yapılan Uluslararası Halk Dansları Fesivalinde Eski Datça'yı onurlandıran Makedonya Halk Dansları Topluluğu.
Adının "Eski Datca" olduğuna bakmayın. Eski Datça'nın yepyeni, genç ve dinamik muhtarı NEŞE Karaoğlan, Kuzey Estonya Halk dansları topluluğundan iki dansçının arasında görünüyor.

YAZILI


HİÇ BİR ŞEY UMMUYORUM,
HİÇ BİR ŞEYDEN KORKMUYORUM,
ÖZGÜRÜM!..

Nikos kazantzakis
(Not:Resmi büyütmek için üstüne tıklayın.)

Perşembe, Ekim 11, 2007

DATCA'DA ZAMAN TRT 2 de



Kitap TRT 2 de tanıtılacak.
Tarih: 16 Ekim 2007 , Salı
Zaman: 20.00

Programın adı: Okudukça
Aynı gün gece yarısından sonra saat 01.00 civarında tanıtımın tekrarı var.
Bilgi edinmek isteyenlere duyurulur. Nihat Abi

Salı, Ekim 09, 2007

Cahit Çete (1932) den kısa bir hatıra

II.DÜNYA SAVAŞI'NDA DATCA
2.nci Dünya Savaşı yıllarında, sanırım Almanların Rodos ve Simi Adalarını ele geçirdikleri günlerde, bir günde 300 kadar İtalyan, 60 kadar İngiliz askeri geldi, Datça’ya, bizim köye. Bunlar savaştan kaçabilenlermiş,
İtalyanları köyün camisinde, İngilizleri İlkokulda yatırdılar.
Karanlık çökünce gelen askerler kümeler biçiminde, köyün merkezi olan Çeşme Alanı’ndaki yan sokaklarda dolaşıp konuşuyorlardı. Biz de onları, meraklı bakışlarla gözetliyorduk. Askerler birden dağılıverdi. Ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkönce ne olduğunu anlıyamadık. Ortalık birden sessizleşmişti. Gökyüzünde bir uçak sesi duyduk, arkasından bir uçak ışığı göründü. Bizim sık sık gördüğümüz, alışık olduğumuz bir görüntüydü. Ama savaştan kurtulan, ölümden dönüp gelenler için öyle değildi. Gizlenmeleri o yüzdenmiş. Sessizlik çökmese bizlerin uçaktan haberi olmayacaktı.
Bir küme İtalyan sığınmacının içinde bir kadın ilgi çekiyordu. Bir çocuk, annesinin eteklerini tutuyor, diğer bir çocuk zaman zaman annesini emiyor. Çocuk halimizle anladığımız kadar, bir çocuk da karnında var.
Kadın durmadan “Yannimu! Yannimu!” (Yannim, Yannim!) diye çırpınıp ağlıyor. Biz merakla durmadan kadını izliyoruz. Hüseyin Çavuş’un bahçesindeki evin boş bir odasına götürdüler. Durmadan ağlıyor. O sıralar köyde Rumca bilen kişiler var. Birkaç kişi de İtalyanca biliyor. Konuşmalardan sonra durumu açıkladılar.
TİLOS Adası’ndan kürekli, yelkenli iki kayıkla geliyorlarmış. Bunlar bizim Bükceğiz’e çıkmışlar. Diğer kayık kaybolmuş. Ağlaması; “kayık battı, onlar boğuldu” diyeymiş. Onların üzüntüsüne bütün köylünün katıldığını anımsıyorum. Bir kaç gün sonra kaybolduğu sanılan kayığın Bozburun taraflarına çıktığını, birbirini yitirdiğini düşünen tarafların sevince boğulduğunu işittik. Köylü de bir oh! Çekti, sevindi.
İkinci Dünya savaşı sırasında 10-20 kişilik kümeler halinde çok sığınmacı geliyordu. Bunlar çoğunlukla İtalyanlardı. İçlerinde öğretmenler de vardı. Bizim karakola (Knidos karakoluna) da iki Alman sığınmacı geldi. Onlar da fırtınaya yakalandıkları, botları bozulduğu için zorunlu sığınmacı olmuşlar.
Çilliri amcam (Süleyman Çete) o yıllar köy bekçisi. O evleri dolaşır, köye gelen sığınmacılar için ekmek ve yiyecekler toplardı.

Pazartesi, Ekim 08, 2007

GARGI KOYU'NDA DOLUNAY


Gargı Koyu, 1940'lı yıllarda Datça'nın "Cennet Çayırları'ydı. Bugünlerde dolunayı kaldı elimizde.
Bununla yetinmek zorundayız..

GARGI'DA DOLUNAY


Otuz dakika sonra dolunay.

Salı, Ekim 02, 2007

Nicomedian

Nicomedian Blogspot olarak açılmış. Linkini tıklıyarak girebilirsiniz. Güzel yazılarını artık okuyabileceğiz.

Cuma, Eylül 21, 2007

6-7 Eylül'den bir anı

6 Eylül den sonraki Beyoğlu (Sabah Gazetesin den alıntı.)

7 Eylül günü İstanbul'a, Beyoğlu'na indim... Beyoğlu'nda sokaklardan, yağmalanmış bakkalların zeytinyağları akıyordu. O güzelim mağazalar, yangından kalma gibiydi. Küçük çocuklar, kırık oyuncakları, dükkanların önünden topluyordu.
Sıkı yönetim ilan edilmişti. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, İstanbul'a gelmiş, perişan kenti geziyordu. Beyoğlu'nda yağmadan kurtulan nadir mağazalardan biri Necmi Rıza Ahıskan'ın, kumaşçı dükkanıydı. O gece yağma başlayınca, mağaza sahipleri vitrinlerine bir Türk bayrağı, bir de Atatürk büstü koyarak, kurtulacaklarını hesaplamışlar. Necmi Rıza'nın ağabeyi de, akşam telaşla bir Atatürk büstü koymuş mağazanın vitrinine. Yağmacı kalabalık, Necmi Rıza'nın mağazasına dokunmamış. Ertesi gün Necmi Rıza mağazasına gidince, vitrindeki büstün Atatürk'e değil, Beethoven'e ait olduğunu farketmiş. Ağabeyi o gece telaşla, eline geçirdiği Beethoven büstünü, Atatürk zannedip vitrine yerleştirmiş. Necmi Rıza, "Herkesi Atatürk, beni de Beethoven kurtardı" der ve gülerdi.
Adnan Menderes, 7 eylül günü perişan Beyoğlu'nu, yaşlı gözlerle gezerken, Necmi Rıza'nın mağazasının önüne gelmiş. Aynı zamanda ünlü bir ses sanatçısı olan Necmi Rıza da, mağazasının önünde, başbakanı izliyormuş.
Necmi Rıza o anı şöyle anlatmıştı bana,
-Menderes, önüne eğik başını kaldırınca beni gördü. Bana doğru yürümeye başladı. arkasında generaller, bürokratlar vardı. Yanıma gelince, boynuma sarıldı.Omuzumda hüngür hüngür ağlayacağını zannettim. ağzını kulağıma yanaştırdı."Necmi Bey, sizin mağazada tuvalet var mı?" dedi. Evet böyle dönemlerdi 1950' ler... Artık ne eski İstanbul, ne İstanbul'lu Rumlar, ne Yeniköy'ün pazar piyasaları, ne Adnan Menderes, ne Necmi Rıza var.
O dönemden bugüne kalan tek şey, hala "Kıbrıs Krizi" ve çözümsüzlük
.

Çarşamba, Eylül 12, 2007

DATÇA'DA YAŞAM SAKİNLEŞİYOR

Artık Bloğuma dönmeliyim. Güncelleştirmeler başlamalı. Bu kadar tembellik yeter...
Bukadarı Datcalı'ya bile yakışmıyor.

Salı, Ağustos 07, 2007

EN KÜÇÜK SATICI

ANNE, OYUNCAKLARIMI ALDILAR


Datça Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Yalnız okulda değil, her zaman her yerde öğretmen. Yaz aylarında Datça’da herkesin yaptığı gibi akşam yemeğinden sonra limana doğru yürüyüşe çıkmıştı Hayriye Öğretmen. Beraberindekiler kendi iki çocuğuyla birlikte hepsi altı çocuktu, kızlı erkekli. Dördü, komşusuna misafirliğe gelenlerin çocuklarıydı.
Cumhuriyet meydanı’nın karşılarında, ana cadde üstünde hediyelik eşya satan küçük dükkanın önünden geçiyorlardı. Dükkanın önünde bir tabureye oturmuş, önünde bir tepsi, tepsinin içinde beş altı tane kullanılmış basit oyuncak. Her çeşit renkten plastik oyuncaklar. Satıcı, ya üç ya da dört yaşlarında bir kız çocuğu… Datça'da o akşamki en küçük satıcıydı sanırım. Hayriye öğretmen durunca çocuklar da durdu. Küçük satıcıya ve sergilediği oyuncaklarına baktılar. Görüntü ilginçti. Hayrıye Öğretmen tepsidekileri işaret ederek çocuğa sordu:
-Bunlar kimin?
-Benim.
-Neden buraya getirdin, satıyor musun yoksa?
-Evet.
-Kaça?
-Ne alıysanız biy liya.
Hayriyanım yanındaki çocuklara seslendi:
-Çocuklar! Yanınızda harçlıklarınız var mı?
Sanki sınıftalarmış gibi, hep bir ağızdan:
-var!
-Haydi, bu kardeşinizi mutlu edelim. Herkes kendine bi oyuncak alsın. Olur mu?
-Olur!
Herkes birer YTL çıkardı cebinden. Rastgele birer oyuncak seçtiler ve birer YTL yi satıcıya verdiler. Önündeki tepsi boşalınca satıcı çocuk, bi’elindeki paralara bi’de boş tepsiye bakarak ağlamaya başladı ve dükkanda müşterilerle ilgilenmekte olan annesine seslendi:
-Anne be!Oyuncaklarımın hepşini aydılar. Bene oyuncak kalmadı…
Maksat satıcıyı mutlu etmek değil miydi? Herkes oyuncakları tepsiye koydu, paralarını geri aldılar. Satıcı çocuk sevinmişti. İçerdeki annesine bu kez mutlulukla seslendi:
-Anne, oyuncaklayımı geyi aldım!
Hayriye öğretmen ve çocuklar gülerek limandaki kalabalığa karıştılar…

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

TEKRAR, DATÇA VE "DATÇA'DA ZAMAN"




Datça ve "Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi'nin bugünkü Gezi Eki'nde. (yazıyı okumak için üstüne tıklayın)

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

"Datca'da Zaman" Ulusal Basında



"Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi'nin cumartesi günkü EGE ekindeydi.

Cuma, Temmuz 27, 2007

"Datça'da Zaman" tekrar Ulusal Basında



"Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi Gezi eki'ndeydi

yazıyı okumak için üstüne tıklayın.

Salı, Temmuz 17, 2007

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

NESİN VAKFI ÇOCUKLARI


Çocuklar ve görevliler feribottan iniyor.


SUYA BU KADAR TUZU KİM ATTI?

Dört yaşından on altı yaşına kadar, sevimli mi sevimli, zeki mi zeki bir çocuk grubu. Onlarla birlikte bakıcıları; on bir kişi. Yedisi görevli, dördü gönüllü anne. Bodrum üzerinden feribotla geldiler Datca’ya. Aslında Cuma günü geleceklerdi. Ufak bir aksama gelişlerini erteledi Cumartesi gününe . O gün Ege’de Hayıt Çiçeği Rüzgarları’nın en şiddetlisi esiyordu. Meraklı gözlerle gözden geçiriyorduk feribottan inenleri. Yolcuların hepsi karaya çıktıktan sonra göründü çocuklar; kimisi annelerinin (bakıcı anneler) kucağında, kimisi ağbeylerinin ellerine sıkıca yapışmış sarhoş gibiler. Belli ki tekne çok sallamış onları, çoğunu deniz tutmuş.


Ali henüz dört yaşında. Grubun en küçüğü, İyi beslenmesi
gerek.
(Eski Datça'da Antik Cafe Bar'da yemek.)

Program aksamadan gelselerdi cuma günü burada olacaklardı, cumartesi günü de benim bir söyleşim vardı onlarla. Çocuk yaşıma inip Datça’yı öykülerle anlatacaktım onlara. Durumlarını görünce iptal ettik söyleşiyi; çocukların dinlenmesi gerekiyordu.
Nesin Vakfı’nın çocuklarından bahsediyorum. Aygen Hanım’ın destekleriyle ve aktif arkadaşımız Melda’nın da yardımlarıyla Datça’da bir haftalık tatile geldiler.. Tatili kendi çadırlarında yapacaklar. Palamutbükünden yer bulundu. Kardelen Restaurant’ın arka bahçesi kamp yeri olarak belirlendi. Lokantanın banyo, tuvalet ve mutfağını da kullanacaklar. Aslında Palamutbükü’nün bütün esnafı emirlerinde. Ta Eski Datça ve Kaza merkezi İskele’den kucak açanlar var.


Dört yaşındaki Ali'yi, aynı yaşlardayken vakfa gelmiş olan abi besliyor

Onlar, dün Eski Datça’da ağırlandılar. Eski Datçalı çocuklarla kaynaşıp harika bir gün geçirdiler. Akşam yemekleri Antik Cafe’de yedirildi ve güneş batarken kamplarına gitmek üzere yola çıktılar.
Bugün İskele’de tatil yaptılar. Koru’daki Belediye Parkı mekanlarıydı; hem yüzdüler hem salıncaklara bindiler.
Akdeniz’in suyu onlara biraz tuzlu gelmiş olacak. Geldikleri gün hava oldukça sıcaktı. Kampları da tam denizin kenarında. Serinlemek için hemen atmışlar kendilerini buz gibi Akdeniz sularına. Altı yaşındaki Ilgın (sevimli bir kız) ilk kere denize giriyormuş. Denize atlamasıyla çıkması bir olmuş. Ağlamaklı bir tavırla sesini yükselterek şikayetini bildirmiş bakıcı annesine: “Bu kadar çok tuzu kim attı bu suya yaa?..”

nihat.akkaraca@gmail.com


Pazartesi, Temmuz 02, 2007

KİTAP

Yok sezeryan, yok normal doğum derken, sonunda geldi. Okuyucunun beğenisine dünden başlayarak sunuldu. Nasıl bir ses getirecek bakalım...

Pazartesi, Haziran 25, 2007

"KADINLARIMIZ"

Datça Yerel Tarih Grubuna bakıyorum; grubun çalışanları: Fulya, Melda, Çiğdem, Semra, Cemile, zehra, Melike, İlkay… Böyle uzayıp gidiyor. Bir veya iki erkek adı, o kadar.

Daçev ve Doğa Derneği’nin eğitim toplantılarına bakıyorum: Elisabeth, meray, Bilge, hatice, Damla, Cemile, Zehra, Yolande, Nihan. Bu da böyle uzayıp gidiyor. En altlarda bir iki erkek adı…

Datça’ya Aziz nesin Vakfı’nın çocukları geliyor. Bu çocukların tatilini Organize edenlere bakıyorum: Aygen, Melda, Semra.


Şu içinde bulunduğum blog dünyasında karşıma çıkan isimler: Elif, şefika, Aslı, Endişeli Peri, Tijen, Şebnem, Sanem…

Bunu yadırgadığım için gündeme getirdiğimi sanmasın kimse. Ülkem adına kadınlarımızla gururlandığım için buraya taşıyorum.
Ama bu görüntü zaman zaman benim aklıma yıllar evel ekranları işgal eden ünlü bir reklamı getiriyor.

Kadınlarımız böylesine özveriyle çalışırken, erkekler nerede? "Erkekler uyuyor muuuuu?"

Pazar, Haziran 24, 2007

DATÇA'DA NELER OLUYOR?

Datça’da bir ayın içinde arka arkaya gelenler…

İlki M. Ali Ambarcı’ dan geldi.
YİTİK ZAMANIN ARDINDA…
Mehmet Ali Ambarcı’nın Anılarında Datça

Mehmet Ali Ambarcı’nın anıları, okuyucuyu Datça’nın seksen yıllık geçmişinde gezdiriyor. Yerli bir bürokrat olarak Datça bürokrasisinde önemli roller üstlenmiş olan birinin gözlemleriyle Datça’nın seksen yıllık geçmişini yalın bir dille anlatıyor kitap.

**************

İkincisi nefis bir şiir kitabı.
Yazarı: Hüseyin Tüzün.
Takvim Şiirleri

****************

Üçüncü kitap yine bir şiir kitabı:
Yazarı: İsa İnan
GÖZLERİNDE UYANMAK
112 sayfa

***************

Dördüncüsü henüz yolda. Sancılar başladı, gelmek üzere.
Belki bir hafta, belki on gün sonra.
DATÇA’DA ZAMAN
Yazarı: ???????? kitap çıkınca göreceğiz.
Yaşanmış öykülerden oluşuyor.
161 sayfa.

Çarşamba, Haziran 20, 2007

CANDAN TURHAN'DAN YENİ BİR KİTAP

Sürpriz Kitap "Dumanı üstünde doyurucu çorbalar kolay ekmekler"

Geçenlerde kendisi Datça’daydı. Hiç kitaptan bahsetmedi. Havadan, sudan, biraz da Datça ve Şirince’den konuştuk. daha önce Candan Turhan'ı sanal dünyadan tanımıştım. Dün internette dolaşırken gördüm haberi; yeni bir yemek kitabı çıkarmış, Oğlak Yayıncılıktan. Bugün, Hayattan Renkler Yahoo grubunun yazışmaları hep bu kitap üstüneydi. Okuyanlar beğenmişler, kitaptan övgüyle bahsediyorlar. Anladığım kadarıyla yemek tarifleri daha çok çorbalar, ama, bizim pek bilmediğimiz çorbalar üstüne. İlginç bir kitap olsa gerek. Bir adet getirteceğim. Okuduktan sonra daha detaylı anlatırım.

Pazar, Haziran 17, 2007

euploia

(denize açılanları kutsayan
yüce gönüllü aphrodite)

akdeniz dokunuşuyla ürperirken
karyalı kadınların memeleri
daha sabah aydınlığı yüklenmeden
knidos sokaklarına
tanrılar tanrıçaşı euploia
yol verdi tekirden
bastık yelkeni burgaza

yedikat açıklarında alim kaptan
every day holiday namıdiğer
meyhane açmış uzunadaya

bizim denizde işret uzun sürer
cebinde mührüyle muhtar kerim misali
bir de gördük ki
güneş dönmüş deveboynunu

vurduk sarhoş balıklarla beraber
birer birer datça anakarasına

ay ışırken

sırtımızı sıvazlayan köpüklü dalgalardı
tanrıçalı aşk kaçınılmazdı


Hüseyin Tüzün

Perşembe, Haziran 07, 2007

BÜRÜMCÜK ÇEKME ÜZERİNE

Aşağıda fotoğraflar ve kısacık bir yazıyla gündeme getirmeye çalıştığım “Bürümcük çekme” etkinliğinin bu yıl önemli bir eksiği vardı: Bürümcük çekmeye gelenlere verilen öğle yemeği
Bu yemek en az bürümcük çekimi kadar önem taşırdı o günlerde. Bürümcük çekme işi, her yılın aynı günlerinde yapıldığından , yemek çeşitleri değişmezdi, hep aynısı olurdu. Sanki “yılın menüsü” gibi.: Başrolde gabak dolması, gabak çiçeği dolması, üzüm yaprağı dolması, patates ve kabak kızartması (yoğurtlu), tabii çorba ve bulgur plavı. Çekilecek kozası çok fazlaysa, bazı bürümcük sahipleri keşkek de verirlerdi. Geleneksel yemeklerle bu iş mutlaka bir bayram havasına sokulurdu.
Bu noksanlığı Yaşar ve Müberra’ya bu etkinlikte, şaka yollu hatırlattık. Gelecek yıl bu etkinliği eksiksiz yapmak isterlerse, biz de elimizden gelen desteği vermeye hazırız. Demek istediğim şu ki: Gelecek yıl Eski Datca’da ipek böcekçiliği bir adım daha atmış olacak. Ve biz de bürümcük çekme gününü bir festival havasına sokacağız.
Böylece bize ipek vermek uğruna kendilerini koza içine hapsedip yaşamlarına son veren guşlar (ipek böcekleri) bizlere bayram havası içinde veda etmiş olacaklar…

Salı, Haziran 05, 2007

"GUŞ TUTMAK"

Eski Datça'da Pazar günü yapılan bürümcük çekme etkinliğini "Eski Datça Antik Cafe-Bar" linkini tıklayarak izleyebilirsiniz.

Pazar, Haziran 03, 2007

"GUŞ TUTMAK" İpek böcekciliği


Bugün Eski Datça'da bürümcük çekimi vardı. Datça ipekçiliğinin yirmi beş yıldan sonra tekrar gündeme getirilişi bizi çok mutlu etti. Turizme inat(!) bu geleneğin bu günlere taşınmasına ön ayak olan Müberra ve Yaşar Aydoğan çiftinin (Eski Datça El Sanatları ve Antik Cafe-Bar işleticileri), genç muhtarımız Neşe hanımın, engin tecrübesi ve yerel kültür bilgisinden yararlanılan Ummahan teyzenin ellerine sağlık. Turizme inat diyorum çünkü; turizm geldikten sonra giden işlerden biridir ipekçilik Datça'da.
İpekçilik (Datça ağzıyla "Guş tutmak) üzerine daha uzun ve detaylı yazı arkadan gelecek...


Cumartesi, Mayıs 26, 2007

ERCÜMENT BEHZAT LÂV

ERCÜMENT BEHZAT LÂV


15 Kasım 1903’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Sultanisinde tamamladı. Bir süre İstanbul şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Berlin’de Stern Müzik Konservatuvarında ve Reinhart tiyatro akademisinde okudu. (1921-1925). Dönüşünde yeniden Darülbedayyi’e girdi. (1925-1930) İstanbul gazetelerinde çalıştı. (1930-1935). Ankara Radyosunda spikerlik, Halkevleri tiyatrolarında rejisörlük yaptı. (1935-1947). İstanbul’a yerleşip, şehir Tiyatrosunda aktörlük ve belediye Konservatuvarında tiyatro bölümü öğretmenliği yaptı.(1951-1961). Emekli oldu… (Toplumcu görüşü savundu.)

Uzun bir şiir

GİDİŞAT

Yaş kırkbeş, kırkyedi.
İçimden sayıyorum seneleri.
Otuz bir mart:
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.
İhtiyatlar silah çatmış.
İşte Hareket Ordusu askerleri.
Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:
Basıyor “şeriat isterük”leri.
Millet; sakallı cüppeli.

Derken, atının arkasında ben,altımda midilli
Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.
Hey gidi günler, hey gidi;
Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi
Bir sabah ne görelim
Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri
Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,

Sürüdü de ayağını sürüdü.
Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.
Bozgun vurdu manda leşi yenildi
Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.

Hey gidi bacım, oğulum hey gidi
“Göben”le “Breslau” bize sığınmış
Mış mış da mış mış
Çanakkale içinde vurdular beni
Ne o?
Birinci Dünya Harbi.

Sarıkamış sarıkamış
Dizboyu karda anamız ağlamış
Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten
Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,
Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz
Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.

Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;
Sultanahmet’te toplanıp
Yedi düvele kafa tutmuşuz,
Geceleyin atlı düşman kordonunun
Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca
Sopalar, meşalelerle dalga dalga
Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.
Ertesi gün haydi Kroker Oteli
Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.

Sürüdü de ayağını sürüdü
Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu
“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”
Geldi çattı İstiklal Harbi:
Dil yetmez söz etmiye
Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.
Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.
Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri
Kodesten kaçıp top kaçırmışız.
Boğaz’ın dili olsa da söylese
Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.

İşgücü düzene konmamış ama,
Günler, ümitli geçiyor ümitli
Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı
Bir yanda Menemen Kubilay.
Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,
Hidroelektrik santralleri.
Bataklıklar kurutulmakta bir yanda
İşlenmeye başlamış yavaştan
Toprakaltı, topraküstü ürünleri.
Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar
En özlüsünden.
Ve en berektlisinden sanat dergileri.
Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.
Derken efendim derken
Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan
Demiş geçmiş deli ozan
Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.

Efendim. Elde güldeste,
T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir
Her derde devâ
Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,
Büyüler, fallar, şirinlik muskası.
Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü
Alaturka üniversite korosu
Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu
İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.

Bağlandı gönül ol nevnihâle
Nasıl oldu da kondu a dostlar
Vicdan hürrüyeti bu hale?
Künfeyekün.
Leylim leyli leyli
İçimden sayıyorum seneleri
Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
Yaş kırkbeş kırk yedi
Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.

Şeriat gene pusuda
Gidişat netâmeli
Çarşafı atamadık gitti
Millet gene sakallı cüppeli
.

Perşembe, Mayıs 24, 2007

ANTON ÇEHOV

Postacının Düzeni


Geçenlerde yaşlı posta müdürümüz Sladkopersevert’in genç karısını madden ve ruhen sonsuz sürecek dinlenme yerine götürmüştük. Güzel kadını toprağa koyduktan sonra dedelerimizin, babalarımızın geleneklerine uyarak, ölüyü anmak için bir lokantaya gittik.

Yemeklerle beraber masaya gözlemeler de geldi. Gözlemeleri gören, yaşlı dul acı acı ağlayarak:

“Gözlemeler de tıpkı rahmetli karıcığım gibi pespembe. Onun gibi güzel! Tıpkı onun gibi!..” dedi

Biz, yani ölüyü anmak için toplanmış olanlar:
“Evet” diye doğruladık. “O gerçekten de güzeller güzeliydı… En iyi cins kadınlardan…”

“Evet… Ona bakarak herkes şaşıp kalıyordu… Ama, ben onu yalnız güzelliği ve uysallığı için sevmiyordum. Bu iki özellik, bütün kadınlarda zaten vardır, yeryüzünde bunlara sık sık rastlanır. Asıl ben onu başka özelliği için seviyordum. Oldukça neşeli ve özgür yartılışlı bir kişiliği olmasına karşın rahmetli, Tanrı bol bol rahmet eylesin, kocasına sadıktı!”
Bizimle birlikte yemeğe gelmiş olan Zangoç, anlamlı bir homurtu ve öksürmeyle kuşkusunu belli etmeye çalıştı.
Dul, ona:
“Demek, siz ınanmıyorsunuz?” dedi.
Zangoç, bozulmuştu:
“Hayır, ben inanmıyorum demedim, ama öyle işte. Şimdiki genç kadınlar pek fazla şey… Randevu, şu bu…”
Madem ki beni kuşkuyla karşılıyorsunuz, ben de size bunu kanıtlayacağım öyleyse! Şunu bi-liniz ki ben onun bana olan bağlılığını çeşitli yollarla destekliyordum, yani bir çeşit askeri hileye başvuruyordum. Yaratılıştan kurnaz bir insan olduğum için böyle davranmak suretiyle karımın beni aldatmasını önlüyordum. Başkalarının evlilik haklarıma saldırmasını önlemek için böyle hilelere başvurmak zorundayım. Öyle sözler bilirim ki bunlar parola etkisi yapar. Bu sözleri söyledim mi, tamamdır, bağlılıktan yana hiçbir kuşku duymadan rahatça uyuyabilirim.”

“Ne biçim sözlermiş bunlar?”

“Çok basit şeyler. Ben bütün kente kötü bir söylenti yaymıştım.. Siz de bunu pek iyi bilirsiniz Herkese şöyle diyordum:

“Karım Alena, polis müdürü İvan Alekseyiç Zalihvatskiy’in metresidir.”

Bu sözler yetiyordu. Hiç kimse, Alena’ya kur yapma cesaretini gösteremiyordu, çünkü polis müdürünün gazabına uğramaktan korkuyorlardı. Onu görünce Zalihvatskiy’in aklına kötü bir şey gelmesin diye fareler gibi kaçışıyorlardı. He-he he!’ Bu bıyıklı umacı herife bi çat baka-lım, anandan doğduğuna bile pişman olursun, temizlik için beş tane tutanak hazırlarlar. Örneğin, senin kedinin sokakta başıboş dolaştığını görünce, serseri, hayvanları sokağa bırakıyor, diye zabıt tutar. Ondan sonra kurtul elinden, eğer kurtulabilirsen!”

Bizler bu olaya oldukça şaşırarak:
“Demek ki karınız İvan Alekseyeviç’in metresi değildi?” diye sorduk.

“Hayır, bu benim bir hilemdi. He-he-he… Siz gençleri nasıl aldattım, ha? İşte böyle.”

Üç dakika sessizlik içinde geçti. Bizler oturmuş susuyorduk. Bu şişman, kırmızı suratlı ihtiyarın bizi böyle aldatmış olması gücümüze gidiyor, hem de onurumuzu yaralıyordu.
Zangoç homurdandı:
“İnşallah yine evlenirsin!”

Not: Bu öykü Ankara'da iki ayda bir yayımlanan felsefe ve Edebiyat dergisi “deliler teknesi”nden alındı. Çeviri: Atölye çeviri Grubu

Salı, Mayıs 22, 2007

YouTube

YouTube' e baktınız mı?

Zülfü Livaneli Özgürlük şarkısını İtalya'ya tanıtan Deniz Ünel ile.

Salı, Mayıs 08, 2007

DATÇA LİMANINDA BİR MİSAFİR "BADEM"











DUYURU

13 Mayıs Pazar Anneler Günü. O gün Datça’da geleneksel hale gelen Akdeniz’den Egeye su götürme etkinliği var. Gereme, Katıyalı’ya yürüyüşten sonra günün kutlaması orada yapılacak. Aynı gün saat 16.00 da Eski Datça’da, Muhtarlık ve Dadyader olarak bir kermes düzenlendi. Kermes 16.00 da başlayacak. İsteyenler Gereme’deki etkinlikten sonra saat 16.00 da eski Datça’ya gelip bizlere katılabilirler. Herkesi içtenlikle davet ediyoruz.

Dadyader & Eski Datça Muhtarlığı

Pazar, Mayıs 06, 2007

ÖDEŞMEK

İmamoğlu Memedali (Yaşlılık döneminde)





Yol yapımında on gün çalışılarak ödenmiş vergi borcunun makbuzu. (Okuyabilmek için makbuzun üstünü tıklayın)

Vergiyi tahsildarların topladığı yıllardı. Elindeki deriden yapılmış kocaman çantasıyla kahvelerin bulunduğu sokağın başında görünür görünmez kahveler tenhalaşırdı.. Vergi borcu olanlar sıvışıverirdi ara sokaklara. Tahsildar da bu vergileri toplamak zorunda olduğundan, en sonunda borçlunun evine jandarmayla girer, eline ne geçerse alırdı; kıl çuval, heybe, kazan, yün çuval, daha çok kilim gibi şeyler. Haciz edilen bu gibi eşyaları ne yaparlar, nerede satarlardı, bilmiyorum. Sözün kısası, vergi borcu hem vadandaşın hem tahsildarın başının belasıydı. Devlet de bu vergiyi toplamak zorundaydı; okul yoktu, yol yoktu, hastane yoktu; bu paralarla bu gibi şeyler yapılacaktı. Yol vergisi altı liraydı. 18 yaş ile altmış yaş arası olanlar yol vergisi mükellefiydi. Ödeyebilen para olarak öder, ödeyemeyenler yol yapımında on gün bedava çalışırlardı. Datça-Marmaris yolu (80 kilometre) bu şartlar altında, kazma kürekle açılmıştı. Yol, tam ortasından ikiye bölünmüş, kırk kilometresini Marmarisliler, kırk kilometresini de Datçalılar yapmıştı. Yol hizmete açıldıktan sonra her yıl yolun bakımı da bu sistemle yapılırdı, 1950’li yıllara kadar. Dikkat ederseniz “trafiğe açılınca” demiyorum, çünkü, o zamanlar trafik diye bişey yoktu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarının getirdiği ekonomik sıkıntılarla bu yol vergisinin ( o zamanlar [yol parası] denirdi.) ödemesi iyice zorlaşmaya başlamıştı. Altı çocuğu olan bu verginin dışında tutulduğundan, herkes çocuğunu altılamaya gayret etmiş, bu yüzden o yıllarda Datça’da altı çocuklu aileler çoğalmıştı.

O gün Eski Datça normal günlerden daha kalabalıktı. Birkaç kişi cuma namazı için işe gitmemişti ama, bir çoğu için cuma, dinlenmeleri için iyi bir bahaneydi. Tahsildar Memedağa bunu bildiğinden, Cuma günleri mutlaka yoklardı Eski Datça’yı. Kendisi ilçe merkezi Elee (Reşadiye) de oturduğundan köyleri atıyla dolaşırdı.
Atının üstünde, çarşı sokağının başında görünür görünmez insanla dolu olan kahvelerin içinde ve önlerindeki sandalyeler boşalıvermişti. İstifini bozmayıp, yerinden kıpırdamayan birkaç kişiden biri Durmuş Kara’ydı. Atını her zamanki yerine bağlayıp bir elinde kocaman deri çantası, bir elinde mendili, yüzündeki ve ensesindeki terleri silerek kahvenin önüne gelen Tahsildar Memedağa:
-Gene sıvıştılar beni görünce, değil mi? diyerek bir sandalye çekti altına. İlkönce soğuk bi su istedi kahveciden.
-Destiden olsun, dedi.
Suyunu içip bi ohh! çektikten sonra Durmuş Kara’ya bakıp çantasına davrandı. Çantadan kocaman vergi defterini çıkarıp:
-Durmuş, Yanaşsana!.. dedi
Durmuş tereddütsüz sandalyesini çekti tahsildar Memedağa’nın yanına.
-Kesiyorum, dedi Memedağa
Durmuş tahsildarın kesmekten neyi kastettiğini anlamıştı, yol vergisinden başka neyi kastederdi ki.
-Kes, Memed Efendi, dedi, omursamadan.
-Makbuz kesildi, para ödendi, Memedağa, kapamadan bi kere daha göz attı deftere:
-İmamoğlu Memedali’yi görürsen deyiverir misin, onun da yol vergisi var, dedi.

Belli ki vergi borcunu aksatmadan ödüyordu İmamoğlu Memedali. Tahsildar sadece hatırlatıyordu.
İmamoğlu dendiği zaman aklımıza o yılların dozeri gelir. Güçlü kuvvetli, çalışkan, eşi enderi bulunmayan bir işçiydi.Kısaca, hiç abartmadan söylemek gerekirse, bir günde beş kişinin yaptığı işi, o tek başına yapardı. Çalışan birisi olduğundan her zaman elinde parası bulunur, yol vergisini bedenen değil parayla öderdi.

Durmuş cebine davrandı, çıkının içinden altı lira daha çıkardı:
-Kes onun makbuzunu da! dedi.
Aradan birkaç ay geçti. Yol vergisi ödemesinin son günleriydi. Akşam herkes kahveleri doldurduğunda, Gebeş Amca bağırdığı tellalla üç gün sonra yol vergisi ödemesinin sona ereceğini bildiriyordu.. Ertesi günü, İmamoğlu, işten bir fırsatını bulup gündüz vakti kahveye geldi. Tahsildar Memedağa, kahvenin önünde bir masaya oturmuş yol vergilerini topluyordu. Karşısında İmamoğlu’nu görünce, önündeki listeye bakarak İmamoğlu’nun adını aradı. Bulamayınca hatırladı:
-Senin vergin ödendi sanırım, ama, gene de bi bakalım, deyip deftere baktı,
-Tamam, dedi, ödenmiş… Hatırlıyorum, Durmuş Gara ödemişti geçenlerde.
İmamoğlu’nun gururu okşanmıştı:
-Allah, Allah! Beni kaç kere gördü hiç demedi ya! diyerek, işine geri gitti.
Bir haftadır Balçıkhisarı’nda Gabosman Oğlu Şükrü Efendi’nin tarlasında orak biçmekteydi. Hergün şafakla kalkıyor, al atına binerek bir saatlik yolu tepiyor, akşama kadar orak sallıyordu. İşine gelip gittiği yolun üstünde Durmuş Kara’nın dört dönümlük bir ekin tarlası vardı. Tarlada arpa neredeyse adam boyu yükselmiş, (bu kadar yükselmesi normaldi çünkü Durmuş’un keçileri olduğundan tarla her yıl gübreleniyordu) biçme vakti çoktan gelmiş, geçmişti bile. Akşam üstü evine dönerken Durmuş’un tarlasına bakarak; “Tamam” dedi içinden, “İlk horoz öttüğünde başlasam, guşluk vakti biter. Şansıma da gece yarısından sonra ay doğacak.” dedi.
O akşam eve gelince orağını iyice biledi. Yemekten sonra kahveye çıkmadı, erkenden yattı. İlk horozun ötmesini bile beklemedi. Atına binip yola çıktığında Eski Datça’nın sokak fenerleri bile hala sönmemişti. Tarlaya geldiğinde ilk horozlar ancak ötüyordu. Gecenin serinliğiyle bismillah deyip, sallamaya başladı, akşamdan güzelce bilediği orağı. Tarlanın bi başından başlıyor öbür başına çıktığında şöyle biraz durup soluklanmıyordu bile. Tarladaki ekini biçen bir insanoğlu değil, sanki bir biçer- döverdi. Ekini yakaladığı elinin parmaklarına tahtadan yapılmış parmaklıkları taktığından, orağın ve parmaklıkların çıkardığı ses, İmamoğlu’nu çoşturmaktaydı. Orak biçmiyor, sanki davul zurnanın karşısında harmandalı oynuyordu.
Güneş bir kulaç yükselmişti, İmamoğlu Memedali, dört dönümlük tarlada insan boyu yükselmiş ekini biçerek yere sermiş, ağacın köküne dayanarak tütününü tüttürüyordu.. Yerli pamuklu bezden dikilmiş beyaz gömleği terden sırıl sıklam olmuş, kuruyan yerlerinde terin bıraktığı tuzlanmalar görülüyordu. Şimdi Şükrü Efendi’nin tarlasına gidecek gün batımına kadar orada orak sallayacaktı. İmamoğlu şimdi huzurlu ve mutluydu. Borcunu ödemişti ama, hiçbir zaman arkadaşına gidip, “Ben de senin ekinini biçiverdim,” demeyecekti. Nasıl olsa gören biri söylerdi Durmuş'a, ekin tarlasının biçilmiş olduğunu.
O günler, “Ben senin orağını biçiverdim, ben senin vergi borcunu ödedim.” gibi lafların edilmediği günlerdi. Yaptığın iyiliği konuşmak çok ayıp sayılırdı…


Pazartesi, Nisan 30, 2007

DATÇA ŞİİRİ

Bu şiir bana E postayla gönderildi. şiiri bir yere not etmiştim. Bir hata yaparak yazarını not etmemişim. şiirin yazarı belki burada okur, "ben yazmıştım" diyerek kendisini tanıtır.

Datça'da yılki atları var beyaz beyaz
Görmedim ama biliom ayakları kekik kokan
Can Baba'nın ruhu kaçmış içlerine
öyle esrikli, öyle özgür, öyle güzeller
Hani atlasanız sırtlarına sizi cennete götürecekler.

DUYURU

Datça'da yaşayanlara duyurulur

Eski Datça'da yaşayan sayın Prof. Dr. Kaya Türker, "Laik Hukuk ve şeriat hukukunun karşılaştırılması ve sosyal yaşama yansımaları" konulu bir söyleşi yapacaktır. Katılmak isteyen herkes davetlidir.

Tarih : 2 Mayıs Çarşamba
Saat : 16.00
Yer : ESKİ DATCA, ORHAN'IN KAHVESİ

Pazar, Nisan 29, 2007

Datçalı'dan Şikayet

Büyük şehirlerden gelip yerleşenler Datçalı’dan şikayetçidir. Yok Datcalı tembelmiş. Yok tarlasını satarak yaşıyormuş. Lokanta açıp da işletemeyenlerin şikayeti de “Datçalı lokantaya gelip yemek yemiyormuş,” gibi şeyler. Bodrum’da lokanta işleten kayınbiraderimin eşi de Bodrumlu’dan şikayet ediyor. Kiraladıkları lokantanın kirasını yükseltmek istiyormuş Bodrumlu sahibi. Bizimkiler yükseltmeyince “Çıkın lokantamdan,” diyormuş. Marmaris’e yerleşen bir arkadaştan dinlemiştim Marmarisli hakkındaki şikayetini. Marmarisliler'in yazın çorap giymediklerinden yakınıyordu. Sanırım rıhtımdaki tekne sahiplerini görmüştür çorapsız olarak.
Herneyse, bunları dinleye dinleye kanıksadık artık, aldırmıyoruz. Fakat, geçenlerde uzman bir doktordan duyduğum bir şikayet beni güldürdü. Doktor yeni yerleşmiş, müşterisi az. Şikayeti şu: “Datcalı doktora gelmiyor…” “Acaba Datçalı hasta olmuyor mu?” diye düşünmüyor. Her ikisi de olabilir. Doktor acaba neden olumlu yönünden bakmıyor olaya?.
mesela: "Datçalı hasta olmuyor." diyebilir... Ama, işe olumsuz yönünden bakmayı tercih ediyor, her nedense.
Henüz duymadık ama, yakında duyabiliriz, Datça’ya atanmış İmamlardan: “Datçalı kolay kolay ölmüyor” şikayetini…

Salı, Nisan 24, 2007

HAYITBÜKÜ'NDEKİ KUTLAMA

Köy Enstitülü Emekli öğretmenlerden Cahit Çete konuşmasını yapıyor. Nutuk atmıyor, anlatıyor. Bu yıl ilk kez sıradışı bir kutlama yaşattılar bize Köy Enstitülüler.

Hayıtbükünde kahvaltılı kutlama


Pazartesi, Nisan 23, 2007

KÖY ENSTİTÜLERİNİN 67. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI

Anlatmak için oturup yazmaya başlamadan önce bloklar aleminde ne var ne yok diye ilk kendi bloğuma girdim. Linklere bakarken gözüme “Eski Datça Antik Cafe-Bar” linki ilişti. Bi bakayım bizim “Guşçula” ne yapıkduru, dedim. Köy Enstitülerinin 67.nci Kuruluş yıldönümü kutlamasının Muberra tarafından anlatıldığı yazıyı gördüm. Ben de yazsam ona benzer sözcüklerle anlatacaktım Pazar günü Hayıtbükü’nde yaptığımız kutlamayı. Şimdilik yazmaktan vazgeçtim. Okumak isterseniz bu bloğun yan tarafındaki linklerden “Eski Datça Antik Cafe-bar” linkini tıklayınız.. Daha sonra ben de belki bişeyler yazarak anlatmaya çalışırım. Müberra arkadaşımız sanki dilimin ucundakileri oraya aktarmış. Duyguyu yitirmeden özetlemiş. Sağolasın Müberra… Nihat amca

Çarşamba, Nisan 18, 2007

Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması


Köy Esnstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlamasına davet için ziyaret ettiğimiz Köy Enstitülü bir öğretmenimiz Cahit çete (Ortada)




22 Nisan Pazar günü, Köy Enstitüleri yıldönümü kutlamasındaki kahvaltının ücreti kişi başı 7.50 YTL. Kahvaltı tipik bir köy kahvaltısıdır.
Duyurulur.

Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması

Törenin yapılacağı koy, Hayıtbükü



İki öğretmen bir de ben. Elimizde çiçekler. Kapıyı çalıyoruz, kapıyı açanın gözü ilkönce çiçeğe takılıyor. Duygulandığı yüzündeki ifadeden anlaşılıyor. Hafif bir gülümseme, gözler pırıl pırıl. . Sanırım hemen anlıyorlar neden geldiğimizi. 17 Nisan’a birkaç gün var, ellerinde çiçeklerle onu ziyarete gelmişler… Gözler parlıyor ve yaşarıyor. Yüzlerinde tatlı bir gülümseme. Ziyaretimizin sebebini anladıkları bundan belli oluyor. 17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş Yıldönümü kutlamasını 22 Nisan Pazar gününe aldığımızı ve kendisini törene çağırdığımızı bildiriyoruz. Bu yıl törenin köyde yapılacağını da söylüyoruz. Mesudiye Köyü, Hayıtbükü’nde. Törenin köyde yapılacak oluşu daha da sevindiriyor onları. Hepsi belli bir yaşın üzerindeler ve bu yüzden çok hassaslaşmışlar.
Bu yıl Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlamasına Köy Enstitülü emekli öğretmenleri böyle zarif bir yöntemle çağırmayı düşündük. Çiçeği veriyoruz, oturup bir müddet sohbet ediyoruz. Sohbet esnasında hepsinin gözlerinde yaşlar, dudaklarında hafif bir gülümseme görüyorum. Önlerinde hep saygıyla eğildiğim bu öğretmenleri ben, hep yaralı kuşlara benzetmişimdir. Kamu oyunda çok tartışıldılar ve halen tartışılmaktalar. Bu tartışmanın devam etmesi onları incitiyor gibi geliyor bana.
Ben bir öğretmen değilim. Ama, düz bir vatandaş olarak onları ve eğitildikleri sistemi öylesine anlıyor ve beğeniyorum ki… Üç ayda bir yayınladıkları “Yeniden İmece” dergisinin Datça temsilcisiyim. Derginin her sayısını daha çok okuyucuya nasıl ulaştırırım diye çabalıyorum. “Yeniden İmece” üç ayda bir çıkar, okumaya değer yazılarla dolu, kalite bir dergidir. İlerideki günlerde çıkacak sayılardan edinmek isteyenler bana başvurabilirler. Ederi 10.00 YTL dir. Başvuru için: akkaracanihat@hotmail.com .
Kutlamanın yapılacağı yer, Mesudiye Köyü, Hayıtbükü, Sarmaşık kahve. Datça dışındakilere yeri tanıtmak için yukarıya koyun resmini koydum. Kahve, denizin kenarında. O gün sabah saat 09.00 da Datça’daki minibus garajında toplanacağız. 09.30 da herket edeceğiz. Arabasıyla gidecek olanlar arabalarında boş yer varsa gideceklerden bir kaçını alacaklar. Bir de minibüs kiralanacak. Datça--Hayıtbükü arası 20 kilometre. İlkönce kahvaltı yapılacak. Kahvaltı sohbet toplantısı gibi olacak. Henüz tanışmayanlar birbirlerini tanıyacaklar. Kahvaltıya bir kişi için ödenecek ücreti bu akşam bildireceğiz. Tören kahvaltıdan sonra yapılacak. Konuşmacı olarak öncelik Köy Enstitülü öğretmenlere verilecek. Diğer konuşmacıların konuşmalarina sınırlama getirilecek. Uzun konuşmalar ve her yıldönümünde söylenen sözlerin tekrarı, töreni uzatıyor ve dinleyiciyi yoruyor.
Törenden sonra isteyenler yüzebilir veya yürüyüş yapabilirler.

Salı, Nisan 17, 2007

Sevdiğim fıkralardan biri

ŞEF SUSADI

Kızılderili Büyük Şef, aile fertleri, çoluk çocuk trenle yolculuk yapıyorlardı. Bütün bir aile neredeyse kompartımanı doldurmuşlar, uyur uyanık uzun bir yolculuğun sonuna yaklaşıyorlardı. Şef, çöl ikliminin etkisiyle sık sık susuyor, sırtındaki torbasından çıkardığı, ağaçtan yapılmış tası karısına doğru uzatıp:
-Büyük Şef susamak, diyordu.
Kadının tas dolusu getirdiği sudan içebildiği kadar içiyor, kalan kısmını da çocuklar içerken tas elden ele dolaşıyordu.
Gene böyle kısaca kestirdiği bir uyuklamadan sonra torbasına davrandı. Ağaçtan yapılma tası çıkarıp karısının gözüne doğru uzattı ve:
-Büyük Şef susamak, dedi.
Karısı büyük bir saygıyla tası alıp kompartımandan çıktı. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra boynu bükük, kompartımanın kapısında göründü. Üzüntülü bir yüz ifadesiyle:
-Büyük Şef biraz beklemek, sonra su içmek, dedi,
Karısının yüzüne “O da nedenmiş?” der gibi bakan Şef’e boş tasla gelişinin sebebini anlattı:
-Su çukurunun üstünde beyaz adam oturmak, dedi...

Cumartesi, Nisan 14, 2007

BUGÜN DATÇA'NIN PAZARI

Bu sezon ilk gelişleri. Symililer biraz sonra geliyorlar. Bütün arkadaşlar, cümbür- cemaat. Kostas, Gianni, Hugo, katerina, Vasili, Michail... Limana gidiyorum. karşılamaya...

Cuma, Nisan 13, 2007

Eski Datça'da Bir Deyim ve Öyküsü

Belenköy'e giden yolda geven yüklenmiş bir kadınımız.


“SOLAKLAR’IN ÇAPASI”


Hemen hemen her evin avlusunun bir kenarında az çok, güzelce istiflenmiş, bilek kalınlığında veya kalın ağaç gövdelerinden yarılmış yarma meşe odunları olurdu. Bunlar soğuk günlerde evi ısıtmak ve yemek pişirmek için kullanılırdı. Bu tür odunlar evin erkeği veya varsa genç oğlu tarafından yapılırdı. Başka bir köşede kuru, ince ağaç dallarından yapılmış odun yığını bulunurdu. Buna “yalankı denir, daha çok evin kadını tarafından tarlalardan veya dağlardan toplanıp getirilirdi. Bu yalankıların yanındaki yığın ise geven[1] yığınıdır. Yalankı dediğimiz odun çok çabuk tutuşup iyi alevi olduğundan acil pişirmelerde kullanılırdı; örneğin, evin kadını sabahleyin acele olarak tepitme[2] yapmak isterse bu yalankıları gevenin küçük bir dalıyla tutuşturur, bir dakikada ocaktaki ateş, herhangi bişeyi pişirmeye hazır olur. Geven dediğimiz bu tutuşturucu da gene evin kadınları tarafından köye yakın yerlerden, mesela Eski Datca’da Çamlı Belen’den kazılırdı. Çoğunlukla dul kalmış kadınları görürdük, sırtlarında yalankı veya gevenle , iki büklüm olmuş, yorgun fakat yüzüne vurmuş mutluluğuyla evine doğru giden daracık Datça sokaklarını adımlarken. Bu yalankı veya geven getirme işi onlar için bir kıra çıkma, nefes alma fırsatı veya bir kır gezisi bahanesi olurdu. Kocası olan bir çok kadın da geven veya yalankı yapmaya kendisi gider bu işi kocasına yük etmezdi.
Yalankı yapmada kesici bişey kullanmaya gerek yoktur, ince, kuru dallar elle kırılarak yapılır. Geven dikenli olduğundan mutlaka bir çapayla kopartılırdı yerden. İşte o eski günlerde Eski Datça’nın yukarı mahallesinde oturan bir karı koca, bu karı kocanın, kocası askerde olan bir de gelinleri vardı. O zamanlar soyadı kullanılmadığından her ailenin bir lakabı, yani takma adı olurdu. Bu aileye de “Solaklar” denirdi. Hiç sanmam ki bunlara rastgele “Solaklar” denmiş olsun. Mutlaka geçmişte soylarından biri solak idiyse millet ne desin? Zaten herkes bir takma ad alınca ortalıkta bolca takma ad kalmıyormuş o zamanlar. Salaklar diyecek halleri yok ya. Takma ad üreten bir fabrika da yok ki alıp takacaksın adama…
Solakların komşusu olan Hacı Amad’ın karısı bi gün gevene gidecek oldu. Geveni sırtına bağlayacak ipi yerinde buldu ama, ara tara çapayı bi türlü bulamıyordu. Çapayı kocasının tarlaya götürmüş olabileceğini düşünerek, aramaktan vazgeçti. Eh! Gider komşulardan isterim bi çapa diyerek Solaklar’a geldi. Solaklar, karı koca tarlaya çalışmaya gitmişlerdi. Evde gelinleri Dudu vardı. Dudu’ya kendi çapalarını bulamadığını söyledi ve onların çapasını istedi. Solakların gelini hiç tereddüt etmedi.
“Komşu komşuya her zaman muhtaç, neye vermeyeyim” diyerek ıvır zıvırın bulunduğu, evin bitişiğindeki dama girdi. Elinde bi çapayla çıktı ve bekleyen komşusu Raziye kadına vererirken,
“Hadi gomşu, golay gelsin sene” dedi. Komşu kadın Raziye, ipi doladı beline, güzelim kazmayı aldı eline, yollandı Çamlı Belen’e. Daha önceleri de gittiğinden iyi gevenin nerelerde olduğunu bilirdi.
Gevenlerin içine girip de ilk kazmayı vurduğunda farkına vardı Solaklar’ın çapasının ne kadar iyi olduğunu. köküne dokunur dokunmaz kesip alıyordu koca köklü gevenleri. Bi solukta yaptı bir sırt yükü geveni. Eve gelip yükünü indirir indirmez götürdü verdi çapayı Solaklar’a. Solaklar’ın gelini Dudu, aldı çapayı koydu nereden aldıysa daha önceki yerine.
Fakat komşu kadın Raziye’nin dili durur mu? Nerede geven lafı edilirse hemen başlıyordu anlatmaya Solaklar’ın çapasını. Yok, öyle kesermiş ki geveni, hiç vurmaya hacet yokmuş. Yok, bi sırt yükü geveni iki solukta yapıvermiş de, böyle iyi çapa hiç görmemiş de… Çapanın ününü duyan konu komşu merak eder oldu Solaklar’ın çapasını. Ne zaman geven kazmaya gideceklerse başladılar Solaklar’ın çapasını istemeye. Konuşuldukça Eski Datça’ya yayıldı Solaklar’ın çapasının ünü.(Pardon. O zaman Eski Datça denmezdi ki oraya. Dadya denirdi. Çünkü Datça’nın yenisi yoktu henüz.) Karı koca Solaklar hep tarlada olduklarından gelinleri Dudu, severek veriyordu çapayı isteyene. Çapanın ünü yayıldıkça Dudu’nun hoşuna gidiyor ve tereddüt bile etmiyordu vermek için. Zaman zaman çapa evde olmuyor, geri çevirdiği komşu kadına; “öğleden sona gel, çapa gelirse alırsın” diyordu.
Bir kış günüydü, yağmur püsen püsen aralıksız yağıyordu. Solaklar karı koca o gün tarlaya gitmediler. Evin adamı Osman boş durmayı sevmezdi. Çoktandır aklındaydı; evin avlusunda duran kocaman meşe kütüğünden sürgü yapacaktı. Tam havası diye düşündü. Evin bitişiğindeki dama girerek baltasını aramaya başladı. Yıllardır hep yerinde bulduğu baltayı bulamıyordu. Öfkelenerek bağırdı gelinine:
-Gız Iraziye! Burada bi baltamız olacaktı, yok ortalıkta, hangi ceenneme godun baltayı?..
Gelin, koşarak geldi sundurmanın kapısına kadar ve sordu:
-Hangi baltayı sorukdurusun buba? Orada balta yoktu, bi çapa vardı, unu da gomşula durmadan alıkduru, eve geldiğimi va bizim çapanın. Öyle metediyorla ki…
-Aahh benim aptal gelinim, o senin eve gelmiyor dediin çapa deel, baltaydı o balta! Ne de güzel bilemiştim ben unu. Git kim aldıysa kap da gel, hadi çabuk ol!
Osman hâla bilmiyordu baltasının geven kazmada kullanıldığını. Baltayı ödünç alanların ağaç yontmak için aldıklarını sanıyordu. Biraz sonra balta elinde avlu kapısından içeri girdi Raziye gelin. Osman baltayı adeta kaptı gelinin elinden ve dikkatlice bakmaya başladı baltanın ağzına. İlk bakışta farkına varıp bastı feryadı:
-Gız ne bu baltanın hali? Ne yapmışla bunuynan? Bunun ağzı bizim çapadan da kötü olmuşa…
Gelin saf saf sormaya başladı.
-Bu bizim çapa değil miydi, buba?
Ahh benim salak gelinim, ahh! Solakların Salak gelini mi desem ben sene… diye yakınmaya başladı Solaklar’ın Osman.

İşte o günlerden beri Datça’da hangi alet ödünç alınarak elden ele dolaşırsa ona “Solakların çapası gibi” derler. Bir de, hangi balta körelmiş, kesmezse ona da, “Solakların baltasına dönmüş” derler…

Bugün artık “Solaklar’ın Çapası” deyimi olsun, geven kazma, yalankı toplama gibi şeyler unutulmaya yüz tutmuş olmasına karşın, yukarıda resimde gördüğünüz gibi köylerde hâla geven ve yalankı yapma işi devam ediyor.
[1] Dağlarda veya tepelerde diz boyu büyüyen dikenli bir çalı. Çabuk tutuşduğundan ocakta ateşi başlatmada kullanılır. Burada “geven” dedim ama Datca’da ona “kefen” derlerdi.
[2] Tepitme: Günlük olarak sac üzerinde yapılan, yufkaya benzer bir ekmek.