Perşembe, Mart 29, 2007

BİR ANI

YÜMSEK GONUŞMA”

1960’lı yıllar. [1966 olabilir.] Sinop, Amerikan Radarı’nda çalışıyorum. Hasbelkader Sendika başkan yardımcısıyım.
Başkanımız, Et ve balık Kurumu’nda memur olan Bahri adında biri. Kendisi Yozgatlıydı. Neden Et ve balık Kurumu’nda çalışan birinin bizim sendikaya başkan olduğunu anlamış değildim. Sendikalar yeni kurulmuş, her şey toz duman içindeydi, işçi dünyasında.

Radar üssünde, İsrailli bir şirket tarafından yeni yapılar yapılmaktaydı ve bu inşaat işlerinde çalışan iki yüz kadar Türk işçisi vardı. Sendika olarak biz, bu işçileri sendikaya üye yaptık ve ücret artışı için toplu iş sözleşmelerine başladık. Yapılan iki üç görüşmede İsrailli şirket, istediğimiz artışın yüzde onunu bile vermediği gibi ileride vereceğine dair hiçbir ümit de vermiyordu. Kaçıncı görüşmeydi bilmiyorum ama, o toplantıda daha önce verdikleri sadaka gibi bir artışı da geri çekip adeta alay etmişlerdi bizimle. O moral bozukluğu içinde biz sendikacılar iş yerinden kasabaya geri geldik. Bütün işçi bizi zaten otobüs durağında beklemekteydi. Hemen sendikaya gittik, bina bize dar gelince sendikanın bahçesinde yaptık toplantıyı. Bizim başkan oturdu masanın başına. İşçiler toplandı etrafına. Oturan oturuyor, sandalyesi olmayan ayakta dinliyordu. Sendika Başkanı Bahri bey açtı ağzını yumdu gözünü. O günkü görüşmeyi anlatıyordu kanımca. Kanımca diyorum çünkü, ne konuştuğunu ben de anlayamıyordum. Cümleler çok uzun, dolambaçlı ve cümle içinde kullandığı sözcüklerin yarısından fazlası farsça veya arapça sözcüklerdi. Kaldı ki bu sözcükler bile cümlede yerinde kullanılmadığından ortaya hiç anlaşılmayan bir konuşma çıkmıştı. Ama ne var ki arasıra alkışlanıyordu dinleyenler tarafından.

Oldukça canım sıkılmış, böyle bir başkanla toplu sözleşme görüşmelerine katılmış olmamdan dolayı öfkeleniyor yerimde oturamıyordum. Yerimden kalkmış, konuşmakta olan başkanın etrafındaki insan halkasını hızlı adımlarla turlarken, karşıma gelen tanıdık bir işçi beni durdurup:

“Nihat Abi! Adam ne güzel gonuşuyo, görüyor musun.” deyiverdi.
Bir iki adım daha yürüdükten sonra aydım. Arkama dönüp bunu diyen işçiyi kolundan tutup kendime doğru çektim, kendimi kaybedercesine bağırarak sordum:

“Güzel konuşuyor ama, sen ne anladın bu konuşmadan?”
Cevap alamıyordum. Üsteledim:
Söyle allahaşkına bana, anlayabildiğin bir cümle söyle…”
Adam yüzüme şaşkın, şaşkın bir müddet baktı, sorumu cevaplama zorunluluğu mu hissetti ne, cevap verdi:
“Ağbi, adamın gonuşması yüksek gonuşma… Biz anlayamayız bu gonuşmaları.” dedikten sonra sözünü şöyle bitirdi. Yiğide furacaksın, emme, hakkını da verceksin. Adam yüksek gonuşuyo…”

Ağzım açık bi müddet yerimde çakıldım kaldım bunu duyunca. Fakat, yüksek sesle bağırdığımdan işçiyle aramdaki diyaloğu Bahri Bey de duymuş, konuşmasını durdurmuş bizi dinlemekteydi.

Bu olaydan on beş gün sonra Bahri Bey, alalacele genel kurulu topladı, kongrede gene böyle kimsenin anlayamayacağı bir konuşma yapıp alkış aldı. Üstelik de beni yönetim kuruluna seçtirmedi. Anlayamadıkları yüksek konuşmadan işçiler çok etkilenmişlerdi.
Sonradan öğrendim ki, bir konuşma ne kadar yüksekse o kadar anlaşılmaz veya ne kadar anlaşılmazsa o kadar yüksektir…
Bazılarına göre…