Salı, Mart 21, 2006

Datça'da Bir Cumartesi




Symi Adası, Datça’ya sadece 9 mil uzaklıkta. Kostas’ın Adası


Datça'da Günlük Yaşamdan bir kesit

Akşama doğru eve dönmüş, sedirde biraz uzandıktan sonra, günün yorgunluğunu, balkonda gazeteleri okuyarak atmaya çalışmaktaydı. Gerçekten çok yorulmuştu o gün. Cumartesi günleri Datça Pazarı için Simi Adası'ndan gelen Yunanlıların içinde arkadaşı Kostas'da vardı. Kostas zaten, hemen hemen her Cumartesi çıkar gelirdi. Onu yoran, Kostas'la “o dükkan senin, bu dükkan benim, şu pazarcı senin" dolaşması değil, aralarında müşterek bir dilin olmamasıydı .Kostas, Türkçe ve ingilizce bilmiyor; kendisi de bikaç kelime dışında yunanca bilmiyordu. Pazar yerinde çok sıkışırlarsa hemen etrafa bakıp ingilizce bilen bir yunanlı buluyorlar, onu birkaç dakikalığına tercüman olarak kullanıyorlardı. Tercüman bulamadıkları zaman da bazı komik yanlış anlamalar oluyordu.. Mesela Kostas, geçen hafta gelişinde "harti" diye tutturmuş, o da "harti"nin Türkçede kağıt anlamına geldiğini bildiğinden,onu kırtasiye dükkanına götürmüştü. Kostas dükkana girerken kafasını iki yana sallayıpta "istediğim bu çeşit kağıt değil" demek isteyince, oradan çıkıp, inşaat malzemeleri satan bir mağazaya götürmüş, orada zımpara kağıdını alıp, Kostas’a gösterdiğinde, Kostas’ın tuvalet kağıdı aradığı anlaşılınca , hem satıcı, hem kendisi hem de Kostas gülmekten katılmışlardı… Yani işin eğlenceli tarafı da yok değildi.Bugün de bütün gün dolaşıp, öğleden sonra saat 15.00 de lokantaya oturmuş karınlarını doyururken, kağıtlı kalemli, sözlüklü, işaretli bir muhabbet gırla gitmişti, masada. Yan masada oturan iki orta yaşlı yunanlı kadın da katılmıştı muhabbete. Kadınlar onlardan evvel kalkmış gitmişlerdi. Onlar kalkıpta para ödemek isteyince lokantacı, yemeklerinin yunanlı kadınlar tarafından ödendiğini söylediğinde Kostas'a takılmıştı., ihtiyar Datcalı. "Bak Simi'de dişçi olarak çalışmış olmanın faydalarına, hala yemek paran ödeniyor; hem de bayanlar tarafından" dediğinde Kostas, zar zor anlatmıştı yemeğin neden ödendiğini de bu çok hoşuna gitmişti..
Kostas'ın binbir zorlukla anlattıklarına göre: İkisinin dostluğu ve müşterek bir dil bilmeden , kağıt kalemle, sözlüklerle ne kadar güzel muhabbet ettikleri yunanlı kadınların çok hoşuna gitmiş bu yüzden ödenmişti hesap. "Yakında ikimize 'Karamalis Barış Ödülü' vermezlerse şaşarım" demişti Kostas. Eee, ne de olsa Kostas'ın dedesi Farmakidis Datça'da yaşamıştı ve bizimkinin dedesiyle iyi dostlukları olmuştu o zamanlar. Şimdi de torunlar sahnedeydi.
Neyse, bütün bunları kafasının içinden geçirirken aklına, bugün aldığı Hannuz balıkları ve pazardan satın almış olduğu "ceneviz otu" geldi. Güneş de henüz gerçekten batmamış, sadece kasabanın batı tarafındaki Yassı Dağ'ın arkasına gitmişti. Yaşlanmakta olan güne biraz renk katıp, biraz daha genç tutmak gerekti. Yerinden kalktı, iki tencereye yarıya kadar su koydu, içlerine birer tutam tuz koyduktan sonra, hafif ateşe oturttu. Bugün pazardan almış olduğu "ceneviz otları" nı ve brokoliyi dolaptan çıkarıp yıkadı. Hannuz balıklarını da çıkarıp hepsini masanın üzerinde hazır etti. Bunların yanında içilecek içkiyi düşündü. Kostas'ın getirdiği iyi kalite Ouzo yu da içebilirdi ama her akşam onu yalnız bırakmayan kırmızı şaraba saygısızlık etmiş olmaz mıydı? "Yok," dedi. "Şarap olsun. Renk? beyazı boş ver. Kırmızı olmalıydı." O da açıldı ve bir bardak dolduruldu. Yemek hazırlanırken arasıra yudumlamak keyifli oluyordu.
Bu ara ocaktaki sulara baktı. İkisi de kaynamaya başlamıştı. Saate bakıp brokoli ve Cenevizleri bir tencereye, balıkları diğer tencereye koydu. Ceneviz ve brokolinin kaynadığı tencereye bir tutam " rezene" attı. Ocağın altını kıstı, birkaç yudum şarap alarak zeytinyağı ve limonları hazırladı. Bu arada üç dakika dolmuştu. Cenevizin kaynadığı tencerenin altını söndürdü. İçindekileri delikli bir kepçeyle tabağa aldı. Üstüne ilkönce limon sıktı, sonra da zeytinyağını döktü. Bu bir salata denemesiydi. Bakalım nasıl olacaktı. Şöyle bi tattı.. ohooooo! harikalar yaratmıştı. Şimdi de altıncı dakikaydı ve bir çatalla kaynayan sudan bir balık alarak pişip pişmediğine baktı. Tamamdı… Balıklar kaynayan sudan alınıp bir tabağa kondu. Gene Limon ve zeytinyağı,sonra hepsi masada. "Hannuz sadece tava yapılır" diyenlerin aklına şaşardı. Keşke herkes deneselerdi. Hem de kazanda kalan balık suyuna pirinç atarak çok iyi balık çorbası da yapılabilirdi. Üç bardak kırmızı şarapla akşam seremonisini tamamladı...
Boş zamanlarını yaşanmış yerel öyküler zırvalayarak geçirirdi. Yemekten sonra öyle bir zırvalama için bilgisayarın karşısına oturdu. Parmaklar klavye üzerinde gezinirken bu yazıyı zırvalamaya başladı. Mutfaktazen Yahoo grubu'na gönderirdi, bunları okuyacak kadar boş zamanı olan okurdu. Kimbilir, belki Datca Yerel Tarih Grubu'ndan da okuyan olurdu birkaç kişi....
Acaba, yetmiş beşlik bu "Datçalı ihtiyar” kim di? Merak eden çıkacak mı? Ben de merak ediyorum....

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Simi`yi gormeden olene "yazik!" derim ben.

Fehmi Ö. dedi ki...

Saygıdeğer Nihat Bey,

Geçen hafta TRT 2'deki "Ömrüm Ömrüm" programında ilk kez sizinle tanıştım. Ne geç tanışmaymış meğer. Ben 25 yıldır Datça'ya gelip gidiyorum: sizi tanımadığım için kendimden utandım. 2005, yani geçen yıla kadar sadece 15–20 gün kalabiliyordum harabe Özbel evinde. Şimdi 38 yıllık İngilizce öğretmenliğinden emekli olmuş ve yeni evimizi adam etmeye çalışıyor ve bir taraftan da biraz daha Datçalı olmaya çalışıyorum. Sizinle en yakın zamanda tanışmak için sabırsızlanıyorum. Yanıtlarsanız sevinirim.

Saygılarımla.

Fehmi Özturan
oztufe@yahoo.com
712–8534