Pazar, Temmuz 16, 2006

Çehov'dan Bir öykü

Çok sevdiğim bir öyküyü henüz okumamış olanlarla paylaşmak istiyorum. N. Akkaraca
ATLA İLGİLİ SOYADI
Anton Çehov

Emekli Korgeneral Buldeyev’in dişi ağrıyordu. Ağzını votkayla, konyakla çalkaladı; ağrıyan dişe afyon, terebentin, gazyağı bastırdı; ağzında sigara dumanı tuttu, yanağına tendürdiyot sürdü, kulağına alkollü pamuk tıkadı; ama bütün bunlar midesini bulandırmaktan başka işe yaramadı. Diş doktoru geldi, dişini kurcaladı, kinin yazdı, sonuçta bu da para etmedi. Dişini çekme önerisine general razı olmuyordu. Evdekiler; karısı, çocukları, hizmetçileri, hatta ahçı yamağı Petka, hepsi hepsi kendine göre bir çare öneriyordu. Bu arada Buldeyev’in kahyası geldi, generale kendisini okutup üfletmesini salık verdi.
-Sayın generalim! İlçemizde on yıl kadar önce Yakov Vasilyiç adında bir tekel memuru çalışıyordu. Ağrıyan dişlere öyle bir okuyup üflüyordu ki, sormayın! Adam şöyle bir yüzünü pencereye döner, bir şeyler fısıldar, sağa sola tükürür, ağrınız bıçakla kesilmiş gibi diniverirdi. Böyle keskin nefesi vardı işte!
-Peki, nerede şimdi!
-Tekelden çıkarıldıktan sonra Saratov’a yerleşti, kaynanasıyla oturuyor. Bugün yalnız dişten sağlıyor geçimini. Dişi ağrıyan biri olursa doğruca ona gider. Saratov’da oturanlara evinde bakar, başka kentde yaşayanlara da telgrafla yardım ediyor. Sayın generalim, ona bir tel çekelim. Yani, “Tanrı’nın kulu Aleksey’in dişi ağrıyor. Ağrısını geçirmenizi dileriz.” diye.
Tedavi ücretini de postayla yollarsınız.
-Boş laflar, dolandırıcılık bu
-Siz gene de deneyin bir kerecik! Votkaya pek düşkündür. Kendi karısıyla değil, bir Alman kadınıyla yaşıyor. Küfürcünün tekidir; gelgelelim keramet sahibi adamdır
generalin karısı yalvarmaya başladı;
-Telgraf çek, ne olur! Alyoşa,* telgraf çek! Biliyorum böyle okumalara inanmazsın ama ben kendi üzerimde denedim. İnanmasan da gene çek! Taş attın da kolun mu yoruldu?
Buldeyev;
-Peki, çekelim, dedi. Körolası öyle ağrıyor ki, değil tekel memuruna şeytana bile telgraf çekilir. Of, anacığım, bittim! E, nerede oturuyor bu tekel memuru? Hangi adrese çekeceğiz?
General masaya oturdu, kalemi eline aldı. Kahya;
-Onu Saratov’da tanımayan yoktur, dedi. Yazın, sayın generalim! Saratov kenti… Sayın bay Yakov Vasılyiç… Vasilyiç…
E, sonra?
Vasilyiç… Yakov Vasılyiç… soyadı… Bakın, soyadını unuttum. Neydi soyadı? Demin buraya gelirken aklımdaydı… Durun!
İvan yevseyiç gözlerini tavana dikti, dudaklarını kıpırdatmaya başladı. Generalin karısı sabırsızlıkla bekliyordu.
-Hadi, ne duruyorsun, çabuk düşün!
-Şimdi, şimdi… Vasılyiç. Yakov Vasilyiç! Unuttum soyadını. Öyle basit bir soyadı ki! Atla ilgiliydi. Kısrakov mu? Hayır, Kısrakov değil. Aygırov’du sanırım. Yok, o da değil.. iyice biliyorum, bir at çeşidiydi. Dilimin ucunda…
-Tayiç olmasın?
-Değil… Durun! Kısrakovski, Kısrakin, Enikov…
-Bu atla değil, köpekle ilgili…Tayciyev miydi!
-İdişev olmasın?
-Hayır, İdişev de değil.
-Beygirov, Beygirski… İğdişkeviç mi yoksa? Hayır, hiçbiri değil!
-Peki, ona nasıl yazacağım? İyice bir düşün, bakalım!
-Şimdi, şimdi… Beygirkin… Taykin… Dorukin…
Generalin karısı;
-Doruyev olmasın? Diye araya girdi.
-Hayır efendim. Dizginov… Yok o da değil… Çıktı aklımdan!
General kızdı.
Tüh, Tanrı cezanı versin! Madem çıktı aklından, ne diye tavsiyede bulunuyorsun? Hadi, yıkıl karşımdan!
İvan Yevseyiç usulca çıktı., general de yanağını tutarark odadan odaya dolaşmaya başladı. “Ah anacığım’ ah, anacığım! Gözüm dünyayı görmüyor!” diye inliyordu.
Bahçeye çıkan kahya gözlerini havaya dikerek tekel memurunun soyadını anımsamaya çalışıyordu:
-Tayov… Tayevski… Tayciyenko… Hayır, bunların hiçbiri değil. Beygirovski, Beygirliyev, Tayenko, Kısrakovski…
Adamı biraz sonra efendisinin yanına çağırdılar.
General;
-Aklına geldi mi? diye sordu.
-hayır, generalim anımsıyamadım.
-Atlıyev olmasın? Ya da Beygirenko! Ha, ne dersin?
Evde herkes atla ilgili soyadı peşine düştü. Atların cinsleri, soyları, donları, yaşları ele alındı; hatta yeleleri, toynakları, dizginleri bile unutulmadı… Evde, bahçede, uşaklar bölmesinde, mutfakta herkes bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, alınlarını kaşıyarak soyadı düşünüyorlardı.
Kahyayı ikidebir konağa çağırıp soruyorlardı;
-Hergeleyviç, toynakin, Yağızov olmasın?
İvan Yevseyiç;
Hiçbiri değil! diyerek gözlerini yukarı kaldırıyor, yüksek sesle düşünmesini sürdürüyordu.; “Atkin, Atski, Atov, Beygirçenko…”
Çocukların odasından;
Baba, Baba! diye sesler geliyordu. Troykayiç!.. Özengiyev!...
Bütün konak ayaklanmıştı. Sabırsızlanan, acı çeken general, soyadını anımsayana beş ruble bağışlayacağına söz verdi. İvan Yevseviç’in peşinden bir sürü insan dolaşıyordu.
-Doruyenko mu? Eşkinov mu? Krovski mi? Diye soruyorlardı.
Akşam oldu, soyadı hala bulunamamıştı. Telgrafı çekemeden herkes yatmaya gitti.
Bütün gece generalin gözüne uyku girmedi; inleye, inleye bir köşeden ötekine dolaştı durdu. Sabahın üçüne doğru konaktan çıktı, kahyanın penceresine vurdu. Ağlamaklı bir sesle:
-Burakov mu? Diye sordu
İvan Yevseviç;
-Hayır, sayın generalim, Brakov dğil, dedi.
Ardından suçluymuş gibi içini çekti.
-Belki adamın soyadı atla değil başka bir şeyle ilgilidir ne dersin?
-Kesinlikle atla ilgili, sayın generalim! Kendi adım gibi biliyorum.
-Sen de ne unutkan bir adammışsın, be kardeşim! Bu soyadı şimdi benim için herşeyden daha önemli. Öldüm, bittim!
Sabah olur olmaz general dişçiye bir adam gönderdi.
-Varsın dişimi çeksin! Daha fazla dayanamıyacağım!
Diş doktoru ağrıyan dişi çekti. Ağrı derhal kesildi, general de rahat bir soluk aldı. Doktor işini bitirdikten sonra visite ücretini ödediler, adam arabasına binerek evinin yolunu tuttu. Avlu kapısından çıkınca tarlada kahyaya rastladı. İvan Yevseyiç yolun kıyında durmuş, gözlerini ayak uçlarına dikerek bir şeyler düşünüyordu. Alnındaki buruşukluklardan, dalgın bakışlarından koyu, üzücü düşüncelere gömüldüğü belliydi.
“Demirkırov, Eğerliyov, Kadanov, Kılayev. Midilliyev…” diye söylenip duruyordu.
Dişçi ona dönerek:
-İvan Yevseyiç, dostum, sizden beş kile yulaf alabilir miyim? dedi. Köylüler satıyorlar ama onların ki çok kötü.
İvan Yevseyiç diş doktoruna alık alık baktı. Yüzünde vahşice bir gülümseme belirdi. Ona hiç karşılık vermeden, kollarını iki yana açarak öyle bir koşuş koştu ki, arkasından kuduz bir köpek kovalıyor sanırdınız.
Generalin çalışma odasına daldı, avazı çıktığınca haykırdı:
-Buldum, buldum, sayın generalim! Tanrı razı olsun diş doktorundan! Yulafov! Tekel memurunun soyadı Yulafov! Yulafov, generalim! Telgrafı Yulafov’a gönderin!
General küçümseyen bir tavırla, yumruklarını çilik yaparak İvan Yevseyiç’e doğru uzattı.
-Nah sana! Artık senin atla ilgili soyadına gereksinmem yok! Nah sana!

*Aleksey

1 yorum:

nicomedian dedi ki...

Benim gibi kafası karışıkların sık sık yaşadığı bu durum,içinde kendimi bulduğumdan mı nedir, beni çok güldürdü.
Çehov'un tip yaratma becerisine ise bir kez daha hayran oldum.