Cuma, Kasım 17, 2006

BİR ANI

CAHİT ÇETE

1943 yılında, Aksu Köy Enstitüsü’ne ulaşmak üzere Datça’nın köylerinden yola çıkıp, Antalya’ya kadar zorlu bir yolculuğun üstesinden gelen altı çocuğun öyküsünü geçen yıl yazmıştım. Bu öykünün kahramanlarından biri, Cahit Çete. Enstitüyü bitirip öğretmen olmuş, öğretmenliği sırasında yazdığı bir çok ders kitabı ilkokullarda okutulmuş, yazdığı bir çok çocuk öykülerini kendi yayınevinde yayınlamış, Köy Enstitülü bir abide. Şu anda evinde bulundurduğu 43 yıllık, kesintisiz Cumhuriyet Gazetesi arşivi isteyenlere açık. Şimdi Datça, palamutbükündeki evinde hatıralarıyla emekliliğini yaşıyor.
Okuyacağınız yazı, bana yazılı olarak verdiği anılarından çok küçük bir kesit.

“Kızlankarası(1) da dikecek miyiz?”
Babam:
-Hem de en iyi yerine, yanıtını verdi.
Bunun üzerine ben daha çok hellik (2) toplamaya başladım.
Babamın yeni satın aldığı bir iki dönümlük tarlaya çevrik(3) yaptırıyorduk. Çevrik bitince incir dikecektik.
Kızlankarası denen incir o zaman köyümüzde yalnız Lütfüye halaların komşu tarlasında vardı. Dört taneydi. Onlar da suyumuzu aldığımız Lütfüye halaların kuyusuna giden yol üzerindeydi. Ben kuyudan su çekip çardağımıza giderken, kızlankaralarının ikisinin dibinden geçerdim. Başka hiçbir tarlada bulunmayan kızlankaralarına imrenir, Lütfüye hala görmeden, birkaç tane koparmak isterdim. Lütfüye hala bu niyetimi bildiğinden, ben tam kızlankaralarının altından geçerken, birkaç tane koparmak için, kimse görüyor mu diye bakındığımda, Lütfüye halayı çardağının kapısında beni gözetlerken görürdüm. Yine de bazen birkaç incir aşırmayı başarırdım.

**************
Anam “turpotu hazır” dedi. Karınlarımız acıkmıştı, doyurmalıydık. Anam, biz çalışırken ara vermiş, turpotu toplayıp küçük kazanda kaynatmıştı. Kazandan suyunu döktü, tuz ekti. Tuzumuz yazdan vardı. Ağabeyim deniz kenarındaki kayalıklardan, gide gele epeyce toplamıştı. Zeytinyağımız biteli çok olmuştu. Çoktan beri ekmeğimiz, unumuz da yoktu. Haşlanmış, yağsız turp otunu kazanın içinden elimizle alıp ağzımıza tıkıştırdık.
Yanımızdaki tarlada ekinlerin başakları görünmüyordu. Başaklar bir dolgunlaşsalar, sararmasalar da olur. Anam onları saçı ters çevirerek, ateşte kurutmasını iyi biliyordu. Kurutulan taneleri el değirmeninde öğütmeyi ortaklaşa yapıyorduk.
Haşlanmış, yağsız turp otunu ekmeksiz yerken önümüzde yükselen dağın tepesinde uçaklar göründü. Bunlar bombardıman uçaklarıydı. Gölgeleri tepeden aşağıya doğru hızla geliyordu Ahh! Gölgeler bizim üstümüzden geçmeseler bari. Gölgelerinde üşüme tutuyordu. Bulut gölgelerinde de böyle oluyordu.
Biraz sonra uçaklar Sümbeki(4) adasının üzerine varacaklar, biz bombaların sadece seslerini duyacağız… Ve yağsız, ekmeksiz de olsa, bomba yerine turpotu yediğimize şükredeceğiz…..

(1)Kızlankarası; Bir cins incir. Taze olarak yendiğinde incirlerin en lezzetlisi
(2)Hellik; Moloz taş
(3)Çevrik; Tarlanın çevresine yapılan taş duvar
(4)Sümbeki ; Datça'nın tam karşısında bir Yunan Adası

1 yorum:

nicomedian dedi ki...

Bu çok yakınımıza kadar gelmiş büyük paylaşım savaşı yıllarının anılarını, savaşı yaşamamış, belki bir film izler gibi canlı yayında CNN'den Irak savaşını izlemiş, Filistin başta olmak üzere şimdi de süren savaşlara hep başkasının acısı olarak bakmış kuşakların (bizlerin) okuyup özümsemeye çok ihtiyacı var.
Selamlar