Çarşamba, Haziran 18, 2008

BÜROKRAT, BALIK VE BALIKÇI

Ömrünün yarıdan fazlası üst düzey bürokrat olarak sahil kasabalarında geçmişti. Üst düzey makamın verdiği bütün kolaylıkları rahatlıkla kullanmış, bundan da büyük bir haz almıştı. Evine sebze, meyve mi alacak, ısmarlardı köylüye, seçme gelir ki, sorma. Ama, ücretini mutlaka öderdi. Öyle, hediye olarak falan değil ha… Hediye lafını duymak bile istemezdi. O gün Balık yemek mi istedi canı; günlük kurtarmaz, saatlik olsa daha iyi olurdu. Ama neredeyse canlı balık, hem de istediği türden, mutlaka girerdi mutfağına. Bayat balık hiç görmemişti ömründe, sadece duyardı arkadaşlarından. Yok, gözleri ölü gözü gibi baygın olurmuş, yok efendim, solungaçları beyazlaşırmış veya her yanı hamur gibi yumuşarmış da…
Emekli olduktan sonra durum biraz değişmişti ama, emekliliğini de küçük bir kasabada yaşamaya başlamıştı. Balıkçıların hepsi onu tanıdığından taze balık yemeğe devam ediyordu…
Bir ara İstanbul'a gitmişti. Bir ay kadar kalacaktı. O gün balık yemek istiyordu canı. Kasaba yaşamından kalma bir alışkanlık işte...
Kaldığı ev yabancısı değildi. Kendisi de gider alırdı balığı. Zaten balık seçiminde kimseye güvenmezdi. Damat mı? Ne anlar balıktan. Ömür boyu yediği balıkların hemen hemen hepsi tezgaha birkaç gün park etmiş balıklar olabilirdi.
Öğleden sonra indi Beşiktaş’a. Balık Pazarı'na doğru yürüdü. “Palamuta gel, derya kuzusu bunlar!” nağraları çarşıyı çınlatıyordu. Palamutların sıralandığı tezgaha yaklaştı. İlkin teker teker göz attı balıklara. Balıkların gözleri pek baygın bakmıyordu ama, “solungaçların renginden ne haber “ diye geçirdi aklından. Elini uzattı, gözüne kestirdiği palamutun kulağını açtı, solungaçlara baktı. Şimdiye kadar hiç bayat balık görmediğinden, solungaçların renginden balığın tazeliğine karar veremedi. Balıklara dokunduğunda, “Derya kuzusu bunlar” diye bağıran, sivri burunlu, karadenizli olduğu her yanından belli satıcıdan bir tepki gelmediğini görünce biraz daha ileri gitti. Ne de olsa üst düzey bürokrat alışkanlığı nüksetmişti.
Palamutun birini eline aldı, kulağını açtı, gözlerinin önüne tutup iyice baktı, daha sonra kokladı. Balığın sırtını okşayıp yumuşaklığına baktı. Sonunda bir eliyle kafasından diğer eliyle kuyruğundan tutarak burnunun ucundan geçirdi balığı boydan boya. Birini bıraktı diğerine aynı titizlikle baktı. İstediği tazelikte balık yoktu tezgahta. Tam vazgeçip oradan ayrılırken o ana kadar hiç sesi çıkmayan Karadenizli balıkçı kükrer gibi konuştu:
“ Bey Amca! Ha pu paluklarla akrabalığınız mi vardır da?"
Bu tepki karşısında döndü, balıkçının yüzüne sadece baktı. Hiç bişey demedi. Ömür boyu hiç bir balıkçıdan böyle bir tepki almamıştı. Onun sessiz kaldığını gören Laz balıkçı devam etti:
“Palukların kulağına bişeyler fısıldadin, kokladin, sırtlarını okşadın; bi öpüp boyunlarına sarılmadığın kaldı, be Bey Amca! Ha onun içun dedum öyle...”
Alışverişin tadı kalmamıştı. Zaten alsa da o balığı ağız tadıyla yiyemeyecekti. Hiç sesini çıkarmadan tezgahtan uzaklaştı, en yakın kasap dükkanuna girdi..

4 yorum:

muzaffer özgen dedi ki...

Tebrikler Nihat Ağbi dört dörtlük
bir öykü çıkmış ortaya,bir kaç kez
okudum ,tadından yenmiyor derler ya...

Adsız dedi ki...

Nihat Abi,öykü hem güzel,hem anlamlı,hem de düşündürücü.
Copysini dosyalarıma aldım,tşklr..

reality dedi ki...

İsim yazmayı unutmuşum.

sunny-reality.blogspot.com

Nihat Akkaraca dedi ki...

merhaba Reality, Ben de sizin blogdan şimdi geri geldim. uzun yazıyı okudum. Bodrum Şiirini okudum. harikasınız.
Tekrar görüşmek üzere... Nihat Abi