Aşağıda fotoğraflar ve kısacık bir yazıyla gündeme getirmeye çalıştığım “Bürümcük çekme” etkinliğinin bu yıl önemli bir eksiği vardı: Bürümcük çekmeye gelenlere verilen öğle yemeği
Bu yemek en az bürümcük çekimi kadar önem taşırdı o günlerde. Bürümcük çekme işi, her yılın aynı günlerinde yapıldığından , yemek çeşitleri değişmezdi, hep aynısı olurdu. Sanki “yılın menüsü” gibi.: Başrolde gabak dolması, gabak çiçeği dolması, üzüm yaprağı dolması, patates ve kabak kızartması (yoğurtlu), tabii çorba ve bulgur plavı. Çekilecek kozası çok fazlaysa, bazı bürümcük sahipleri keşkek de verirlerdi. Geleneksel yemeklerle bu iş mutlaka bir bayram havasına sokulurdu.
Bu noksanlığı Yaşar ve Müberra’ya bu etkinlikte, şaka yollu hatırlattık. Gelecek yıl bu etkinliği eksiksiz yapmak isterlerse, biz de elimizden gelen desteği vermeye hazırız. Demek istediğim şu ki: Gelecek yıl Eski Datca’da ipek böcekçiliği bir adım daha atmış olacak. Ve biz de bürümcük çekme gününü bir festival havasına sokacağız.
Böylece bize ipek vermek uğruna kendilerini koza içine hapsedip yaşamlarına son veren guşlar (ipek böcekleri) bizlere bayram havası içinde veda etmiş olacaklar…
Perşembe, Haziran 07, 2007
Salı, Haziran 05, 2007
"GUŞ TUTMAK"
Eski Datça'da Pazar günü yapılan bürümcük çekme etkinliğini "Eski Datça Antik Cafe-Bar" linkini tıklayarak izleyebilirsiniz.
Pazar, Haziran 03, 2007
"GUŞ TUTMAK" İpek böcekciliği

Bugün Eski Datça'da bürümcük çekimi vardı. Datça ipekçiliğinin yirmi beş yıldan sonra tekrar gündeme getirilişi bizi çok mutlu etti. Turizme inat(!) bu geleneğin bu günlere taşınmasına ön ayak olan Müberra ve Yaşar Aydoğan çiftinin (Eski Datça El Sanatları ve Antik Cafe-Bar işleticileri), genç muhtarımız Neşe hanımın, engin tecrübesi ve yerel kültür bilgisinden yararlanılan Ummahan teyzenin ellerine sağlık. Turizme inat diyorum çünkü; turizm geldikten sonra giden işlerden biridir ipekçilik Datça'da.İpekçilik (Datça ağzıyla "Guş tutmak) üzerine daha uzun ve detaylı yazı arkadan gelecek...
Cumartesi, Mayıs 26, 2007
ERCÜMENT BEHZAT LÂV
ERCÜMENT BEHZAT LÂV
15 Kasım 1903’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Sultanisinde tamamladı. Bir süre İstanbul şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Berlin’de Stern Müzik Konservatuvarında ve Reinhart tiyatro akademisinde okudu. (1921-1925). Dönüşünde yeniden Darülbedayyi’e girdi. (1925-1930) İstanbul gazetelerinde çalıştı. (1930-1935). Ankara Radyosunda spikerlik, Halkevleri tiyatrolarında rejisörlük yaptı. (1935-1947). İstanbul’a yerleşip, şehir Tiyatrosunda aktörlük ve belediye Konservatuvarında tiyatro bölümü öğretmenliği yaptı.(1951-1961). Emekli oldu… (Toplumcu görüşü savundu.)
Uzun bir şiir
GİDİŞAT
Yaş kırkbeş, kırkyedi.
İçimden sayıyorum seneleri.
Otuz bir mart:
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.
İhtiyatlar silah çatmış.
İşte Hareket Ordusu askerleri.
Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:
Basıyor “şeriat isterük”leri.
Millet; sakallı cüppeli.
Derken, atının arkasında ben,altımda midilli
Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.
Hey gidi günler, hey gidi;
Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi
Bir sabah ne görelim
Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri
Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,
Sürüdü de ayağını sürüdü.
Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.
Bozgun vurdu manda leşi yenildi
Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.
Hey gidi bacım, oğulum hey gidi
“Göben”le “Breslau” bize sığınmış
Mış mış da mış mış
Çanakkale içinde vurdular beni
Ne o?
Birinci Dünya Harbi.
Sarıkamış sarıkamış
Dizboyu karda anamız ağlamış
Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten
Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,
Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz
Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.
Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;
Sultanahmet’te toplanıp
Yedi düvele kafa tutmuşuz,
Geceleyin atlı düşman kordonunun
Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca
Sopalar, meşalelerle dalga dalga
Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.
Ertesi gün haydi Kroker Oteli
Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.
Sürüdü de ayağını sürüdü
Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu
“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”
Geldi çattı İstiklal Harbi:
Dil yetmez söz etmiye
Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.
Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.
Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri
Kodesten kaçıp top kaçırmışız.
Boğaz’ın dili olsa da söylese
Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.
İşgücü düzene konmamış ama,
Günler, ümitli geçiyor ümitli
Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı
Bir yanda Menemen Kubilay.
Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,
Hidroelektrik santralleri.
Bataklıklar kurutulmakta bir yanda
İşlenmeye başlamış yavaştan
Toprakaltı, topraküstü ürünleri.
Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar
En özlüsünden.
Ve en berektlisinden sanat dergileri.
Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.
Derken efendim derken
Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan
Demiş geçmiş deli ozan
Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.
Efendim. Elde güldeste,
T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir
Her derde devâ
Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,
Büyüler, fallar, şirinlik muskası.
Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü
Alaturka üniversite korosu
Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu
İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.
Bağlandı gönül ol nevnihâle
Nasıl oldu da kondu a dostlar
Vicdan hürrüyeti bu hale?
Künfeyekün.
Leylim leyli leyli
İçimden sayıyorum seneleri
Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
Yaş kırkbeş kırk yedi
Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.
Şeriat gene pusuda
Gidişat netâmeli
Çarşafı atamadık gitti
Millet gene sakallı cüppeli.
15 Kasım 1903’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Sultanisinde tamamladı. Bir süre İstanbul şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Berlin’de Stern Müzik Konservatuvarında ve Reinhart tiyatro akademisinde okudu. (1921-1925). Dönüşünde yeniden Darülbedayyi’e girdi. (1925-1930) İstanbul gazetelerinde çalıştı. (1930-1935). Ankara Radyosunda spikerlik, Halkevleri tiyatrolarında rejisörlük yaptı. (1935-1947). İstanbul’a yerleşip, şehir Tiyatrosunda aktörlük ve belediye Konservatuvarında tiyatro bölümü öğretmenliği yaptı.(1951-1961). Emekli oldu… (Toplumcu görüşü savundu.)
Uzun bir şiir
GİDİŞAT
Yaş kırkbeş, kırkyedi.
İçimden sayıyorum seneleri.
Otuz bir mart:
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.
İhtiyatlar silah çatmış.
İşte Hareket Ordusu askerleri.
Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:
Basıyor “şeriat isterük”leri.
Millet; sakallı cüppeli.
Derken, atının arkasında ben,altımda midilli
Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.
Hey gidi günler, hey gidi;
Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi
Bir sabah ne görelim
Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri
Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,
Sürüdü de ayağını sürüdü.
Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.
Bozgun vurdu manda leşi yenildi
Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.
Hey gidi bacım, oğulum hey gidi
“Göben”le “Breslau” bize sığınmış
Mış mış da mış mış
Çanakkale içinde vurdular beni
Ne o?
Birinci Dünya Harbi.
Sarıkamış sarıkamış
Dizboyu karda anamız ağlamış
Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten
Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,
Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz
Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.
Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;
Sultanahmet’te toplanıp
Yedi düvele kafa tutmuşuz,
Geceleyin atlı düşman kordonunun
Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca
Sopalar, meşalelerle dalga dalga
Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.
Ertesi gün haydi Kroker Oteli
Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.
Sürüdü de ayağını sürüdü
Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu
“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”
Geldi çattı İstiklal Harbi:
Dil yetmez söz etmiye
Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.
Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.
Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri
Kodesten kaçıp top kaçırmışız.
Boğaz’ın dili olsa da söylese
Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.
İşgücü düzene konmamış ama,
Günler, ümitli geçiyor ümitli
Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı
Bir yanda Menemen Kubilay.
Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,
Hidroelektrik santralleri.
Bataklıklar kurutulmakta bir yanda
İşlenmeye başlamış yavaştan
Toprakaltı, topraküstü ürünleri.
Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar
En özlüsünden.
Ve en berektlisinden sanat dergileri.
Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.
Derken efendim derken
Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan
Demiş geçmiş deli ozan
Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.
Efendim. Elde güldeste,
T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir
Her derde devâ
Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,
Büyüler, fallar, şirinlik muskası.
Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü
Alaturka üniversite korosu
Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu
İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.
Bağlandı gönül ol nevnihâle
Nasıl oldu da kondu a dostlar
Vicdan hürrüyeti bu hale?
Künfeyekün.
Leylim leyli leyli
İçimden sayıyorum seneleri
Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
Yaş kırkbeş kırk yedi
Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.
Şeriat gene pusuda
Gidişat netâmeli
Çarşafı atamadık gitti
Millet gene sakallı cüppeli.
Perşembe, Mayıs 24, 2007
ANTON ÇEHOV
Postacının Düzeni
Geçenlerde yaşlı posta müdürümüz Sladkopersevert’in genç karısını madden ve ruhen sonsuz sürecek dinlenme yerine götürmüştük. Güzel kadını toprağa koyduktan sonra dedelerimizin, babalarımızın geleneklerine uyarak, ölüyü anmak için bir lokantaya gittik.
Yemeklerle beraber masaya gözlemeler de geldi. Gözlemeleri gören, yaşlı dul acı acı ağlayarak:
“Gözlemeler de tıpkı rahmetli karıcığım gibi pespembe. Onun gibi güzel! Tıpkı onun gibi!..” dedi
Biz, yani ölüyü anmak için toplanmış olanlar:
“Evet” diye doğruladık. “O gerçekten de güzeller güzeliydı… En iyi cins kadınlardan…”
“Evet… Ona bakarak herkes şaşıp kalıyordu… Ama, ben onu yalnız güzelliği ve uysallığı için sevmiyordum. Bu iki özellik, bütün kadınlarda zaten vardır, yeryüzünde bunlara sık sık rastlanır. Asıl ben onu başka özelliği için seviyordum. Oldukça neşeli ve özgür yartılışlı bir kişiliği olmasına karşın rahmetli, Tanrı bol bol rahmet eylesin, kocasına sadıktı!”
Bizimle birlikte yemeğe gelmiş olan Zangoç, anlamlı bir homurtu ve öksürmeyle kuşkusunu belli etmeye çalıştı.
Dul, ona:
“Demek, siz ınanmıyorsunuz?” dedi.
Zangoç, bozulmuştu:
“Hayır, ben inanmıyorum demedim, ama öyle işte. Şimdiki genç kadınlar pek fazla şey… Randevu, şu bu…”
Madem ki beni kuşkuyla karşılıyorsunuz, ben de size bunu kanıtlayacağım öyleyse! Şunu bi-liniz ki ben onun bana olan bağlılığını çeşitli yollarla destekliyordum, yani bir çeşit askeri hileye başvuruyordum. Yaratılıştan kurnaz bir insan olduğum için böyle davranmak suretiyle karımın beni aldatmasını önlüyordum. Başkalarının evlilik haklarıma saldırmasını önlemek için böyle hilelere başvurmak zorundayım. Öyle sözler bilirim ki bunlar parola etkisi yapar. Bu sözleri söyledim mi, tamamdır, bağlılıktan yana hiçbir kuşku duymadan rahatça uyuyabilirim.”
“Ne biçim sözlermiş bunlar?”
“Çok basit şeyler. Ben bütün kente kötü bir söylenti yaymıştım.. Siz de bunu pek iyi bilirsiniz Herkese şöyle diyordum:
“Karım Alena, polis müdürü İvan Alekseyiç Zalihvatskiy’in metresidir.”
Bu sözler yetiyordu. Hiç kimse, Alena’ya kur yapma cesaretini gösteremiyordu, çünkü polis müdürünün gazabına uğramaktan korkuyorlardı. Onu görünce Zalihvatskiy’in aklına kötü bir şey gelmesin diye fareler gibi kaçışıyorlardı. He-he he!’ Bu bıyıklı umacı herife bi çat baka-lım, anandan doğduğuna bile pişman olursun, temizlik için beş tane tutanak hazırlarlar. Örneğin, senin kedinin sokakta başıboş dolaştığını görünce, serseri, hayvanları sokağa bırakıyor, diye zabıt tutar. Ondan sonra kurtul elinden, eğer kurtulabilirsen!”
Bizler bu olaya oldukça şaşırarak:
“Demek ki karınız İvan Alekseyeviç’in metresi değildi?” diye sorduk.
“Hayır, bu benim bir hilemdi. He-he-he… Siz gençleri nasıl aldattım, ha? İşte böyle.”
Üç dakika sessizlik içinde geçti. Bizler oturmuş susuyorduk. Bu şişman, kırmızı suratlı ihtiyarın bizi böyle aldatmış olması gücümüze gidiyor, hem de onurumuzu yaralıyordu.
Zangoç homurdandı:
“İnşallah yine evlenirsin!”
Not: Bu öykü Ankara'da iki ayda bir yayımlanan felsefe ve Edebiyat dergisi “deliler teknesi”nden alındı. Çeviri: Atölye çeviri Grubu
Geçenlerde yaşlı posta müdürümüz Sladkopersevert’in genç karısını madden ve ruhen sonsuz sürecek dinlenme yerine götürmüştük. Güzel kadını toprağa koyduktan sonra dedelerimizin, babalarımızın geleneklerine uyarak, ölüyü anmak için bir lokantaya gittik.
Yemeklerle beraber masaya gözlemeler de geldi. Gözlemeleri gören, yaşlı dul acı acı ağlayarak:
“Gözlemeler de tıpkı rahmetli karıcığım gibi pespembe. Onun gibi güzel! Tıpkı onun gibi!..” dedi
Biz, yani ölüyü anmak için toplanmış olanlar:
“Evet” diye doğruladık. “O gerçekten de güzeller güzeliydı… En iyi cins kadınlardan…”
“Evet… Ona bakarak herkes şaşıp kalıyordu… Ama, ben onu yalnız güzelliği ve uysallığı için sevmiyordum. Bu iki özellik, bütün kadınlarda zaten vardır, yeryüzünde bunlara sık sık rastlanır. Asıl ben onu başka özelliği için seviyordum. Oldukça neşeli ve özgür yartılışlı bir kişiliği olmasına karşın rahmetli, Tanrı bol bol rahmet eylesin, kocasına sadıktı!”
Bizimle birlikte yemeğe gelmiş olan Zangoç, anlamlı bir homurtu ve öksürmeyle kuşkusunu belli etmeye çalıştı.
Dul, ona:
“Demek, siz ınanmıyorsunuz?” dedi.
Zangoç, bozulmuştu:
“Hayır, ben inanmıyorum demedim, ama öyle işte. Şimdiki genç kadınlar pek fazla şey… Randevu, şu bu…”
Madem ki beni kuşkuyla karşılıyorsunuz, ben de size bunu kanıtlayacağım öyleyse! Şunu bi-liniz ki ben onun bana olan bağlılığını çeşitli yollarla destekliyordum, yani bir çeşit askeri hileye başvuruyordum. Yaratılıştan kurnaz bir insan olduğum için böyle davranmak suretiyle karımın beni aldatmasını önlüyordum. Başkalarının evlilik haklarıma saldırmasını önlemek için böyle hilelere başvurmak zorundayım. Öyle sözler bilirim ki bunlar parola etkisi yapar. Bu sözleri söyledim mi, tamamdır, bağlılıktan yana hiçbir kuşku duymadan rahatça uyuyabilirim.”
“Ne biçim sözlermiş bunlar?”
“Çok basit şeyler. Ben bütün kente kötü bir söylenti yaymıştım.. Siz de bunu pek iyi bilirsiniz Herkese şöyle diyordum:
“Karım Alena, polis müdürü İvan Alekseyiç Zalihvatskiy’in metresidir.”
Bu sözler yetiyordu. Hiç kimse, Alena’ya kur yapma cesaretini gösteremiyordu, çünkü polis müdürünün gazabına uğramaktan korkuyorlardı. Onu görünce Zalihvatskiy’in aklına kötü bir şey gelmesin diye fareler gibi kaçışıyorlardı. He-he he!’ Bu bıyıklı umacı herife bi çat baka-lım, anandan doğduğuna bile pişman olursun, temizlik için beş tane tutanak hazırlarlar. Örneğin, senin kedinin sokakta başıboş dolaştığını görünce, serseri, hayvanları sokağa bırakıyor, diye zabıt tutar. Ondan sonra kurtul elinden, eğer kurtulabilirsen!”
Bizler bu olaya oldukça şaşırarak:
“Demek ki karınız İvan Alekseyeviç’in metresi değildi?” diye sorduk.
“Hayır, bu benim bir hilemdi. He-he-he… Siz gençleri nasıl aldattım, ha? İşte böyle.”
Üç dakika sessizlik içinde geçti. Bizler oturmuş susuyorduk. Bu şişman, kırmızı suratlı ihtiyarın bizi böyle aldatmış olması gücümüze gidiyor, hem de onurumuzu yaralıyordu.
Zangoç homurdandı:
“İnşallah yine evlenirsin!”
Not: Bu öykü Ankara'da iki ayda bir yayımlanan felsefe ve Edebiyat dergisi “deliler teknesi”nden alındı. Çeviri: Atölye çeviri Grubu
Salı, Mayıs 22, 2007
Salı, Mayıs 08, 2007
DUYURU
13 Mayıs Pazar Anneler Günü. O gün Datça’da geleneksel hale gelen Akdeniz’den Egeye su götürme etkinliği var. Gereme, Katıyalı’ya yürüyüşten sonra günün kutlaması orada yapılacak. Aynı gün saat 16.00 da Eski Datça’da, Muhtarlık ve Dadyader olarak bir kermes düzenlendi. Kermes 16.00 da başlayacak. İsteyenler Gereme’deki etkinlikten sonra saat 16.00 da eski Datça’ya gelip bizlere katılabilirler. Herkesi içtenlikle davet ediyoruz.
Dadyader & Eski Datça Muhtarlığı
Dadyader & Eski Datça Muhtarlığı
Pazar, Mayıs 06, 2007
ÖDEŞMEK
İmamoğlu Memedali (Yaşlılık döneminde)
Yol yapımında on gün çalışılarak ödenmiş vergi borcunun makbuzu. (Okuyabilmek için makbuzun üstünü tıklayın)Vergiyi tahsildarların topladığı yıllardı. Elindeki deriden yapılmış kocaman çantasıyla kahvelerin bulunduğu sokağın başında görünür görünmez kahveler tenhalaşırdı.. Vergi borcu olanlar sıvışıverirdi ara sokaklara. Tahsildar da bu vergileri toplamak zorunda olduğundan, en sonunda borçlunun evine jandarmayla girer, eline ne geçerse alırdı; kıl çuval, heybe, kazan, yün çuval, daha çok kilim gibi şeyler. Haciz edilen bu gibi eşyaları ne yaparlar, nerede satarlardı, bilmiyorum. Sözün kısası, vergi borcu hem vadandaşın hem tahsildarın başının belasıydı. Devlet de bu vergiyi toplamak zorundaydı; okul yoktu, yol yoktu, hastane yoktu; bu paralarla bu gibi şeyler yapılacaktı. Yol vergisi altı liraydı. 18 yaş ile altmış yaş arası olanlar yol vergisi mükellefiydi. Ödeyebilen para olarak öder, ödeyemeyenler yol yapımında on gün bedava çalışırlardı. Datça-Marmaris yolu (80 kilometre) bu şartlar altında, kazma kürekle açılmıştı. Yol, tam ortasından ikiye bölünmüş, kırk kilometresini Marmarisliler, kırk kilometresini de Datçalılar yapmıştı. Yol hizmete açıldıktan sonra her yıl yolun bakımı da bu sistemle yapılırdı, 1950’li yıllara kadar. Dikkat ederseniz “trafiğe açılınca” demiyorum, çünkü, o zamanlar trafik diye bişey yoktu.
İkinci Dünya Savaşı yıllarının getirdiği ekonomik sıkıntılarla bu yol vergisinin ( o zamanlar [yol parası] denirdi.) ödemesi iyice zorlaşmaya başlamıştı. Altı çocuğu olan bu verginin dışında tutulduğundan, herkes çocuğunu altılamaya gayret etmiş, bu yüzden o yıllarda Datça’da altı çocuklu aileler çoğalmıştı.
O gün Eski Datça normal günlerden daha kalabalıktı. Birkaç kişi cuma namazı için işe gitmemişti ama, bir çoğu için cuma, dinlenmeleri için iyi bir bahaneydi. Tahsildar Memedağa bunu bildiğinden, Cuma günleri mutlaka yoklardı Eski Datça’yı. Kendisi ilçe merkezi Elee (Reşadiye) de oturduğundan köyleri atıyla dolaşırdı.
Atının üstünde, çarşı sokağının başında görünür görünmez insanla dolu olan kahvelerin içinde ve önlerindeki sandalyeler boşalıvermişti. İstifini bozmayıp, yerinden kıpırdamayan birkaç kişiden biri Durmuş Kara’ydı. Atını her zamanki yerine bağlayıp bir elinde kocaman deri çantası, bir elinde mendili, yüzündeki ve ensesindeki terleri silerek kahvenin önüne gelen Tahsildar Memedağa:
-Gene sıvıştılar beni görünce, değil mi? diyerek bir sandalye çekti altına. İlkönce soğuk bi su istedi kahveciden.
-Destiden olsun, dedi.
Suyunu içip bi ohh! çektikten sonra Durmuş Kara’ya bakıp çantasına davrandı. Çantadan kocaman vergi defterini çıkarıp:
-Durmuş, Yanaşsana!.. dedi
Durmuş tereddütsüz sandalyesini çekti tahsildar Memedağa’nın yanına.
-Kesiyorum, dedi Memedağa
Durmuş tahsildarın kesmekten neyi kastettiğini anlamıştı, yol vergisinden başka neyi kastederdi ki.
-Kes, Memed Efendi, dedi, omursamadan.
-Makbuz kesildi, para ödendi, Memedağa, kapamadan bi kere daha göz attı deftere:
-İmamoğlu Memedali’yi görürsen deyiverir misin, onun da yol vergisi var, dedi.
Belli ki vergi borcunu aksatmadan ödüyordu İmamoğlu Memedali. Tahsildar sadece hatırlatıyordu.
İmamoğlu dendiği zaman aklımıza o yılların dozeri gelir. Güçlü kuvvetli, çalışkan, eşi enderi bulunmayan bir işçiydi.Kısaca, hiç abartmadan söylemek gerekirse, bir günde beş kişinin yaptığı işi, o tek başına yapardı. Çalışan birisi olduğundan her zaman elinde parası bulunur, yol vergisini bedenen değil parayla öderdi.
Durmuş cebine davrandı, çıkının içinden altı lira daha çıkardı:
-Kes onun makbuzunu da! dedi.
Aradan birkaç ay geçti. Yol vergisi ödemesinin son günleriydi. Akşam herkes kahveleri doldurduğunda, Gebeş Amca bağırdığı tellalla üç gün sonra yol vergisi ödemesinin sona ereceğini bildiriyordu.. Ertesi günü, İmamoğlu, işten bir fırsatını bulup gündüz vakti kahveye geldi. Tahsildar Memedağa, kahvenin önünde bir masaya oturmuş yol vergilerini topluyordu. Karşısında İmamoğlu’nu görünce, önündeki listeye bakarak İmamoğlu’nun adını aradı. Bulamayınca hatırladı:
-Senin vergin ödendi sanırım, ama, gene de bi bakalım, deyip deftere baktı,
-Tamam, dedi, ödenmiş… Hatırlıyorum, Durmuş Gara ödemişti geçenlerde.
İmamoğlu’nun gururu okşanmıştı:
-Allah, Allah! Beni kaç kere gördü hiç demedi ya! diyerek, işine geri gitti.
Bir haftadır Balçıkhisarı’nda Gabosman Oğlu Şükrü Efendi’nin tarlasında orak biçmekteydi. Hergün şafakla kalkıyor, al atına binerek bir saatlik yolu tepiyor, akşama kadar orak sallıyordu. İşine gelip gittiği yolun üstünde Durmuş Kara’nın dört dönümlük bir ekin tarlası vardı. Tarlada arpa neredeyse adam boyu yükselmiş, (bu kadar yükselmesi normaldi çünkü Durmuş’un keçileri olduğundan tarla her yıl gübreleniyordu) biçme vakti çoktan gelmiş, geçmişti bile. Akşam üstü evine dönerken Durmuş’un tarlasına bakarak; “Tamam” dedi içinden, “İlk horoz öttüğünde başlasam, guşluk vakti biter. Şansıma da gece yarısından sonra ay doğacak.” dedi.
O akşam eve gelince orağını iyice biledi. Yemekten sonra kahveye çıkmadı, erkenden yattı. İlk horozun ötmesini bile beklemedi. Atına binip yola çıktığında Eski Datça’nın sokak fenerleri bile hala sönmemişti. Tarlaya geldiğinde ilk horozlar ancak ötüyordu. Gecenin serinliğiyle bismillah deyip, sallamaya başladı, akşamdan güzelce bilediği orağı. Tarlanın bi başından başlıyor öbür başına çıktığında şöyle biraz durup soluklanmıyordu bile. Tarladaki ekini biçen bir insanoğlu değil, sanki bir biçer- döverdi. Ekini yakaladığı elinin parmaklarına tahtadan yapılmış parmaklıkları taktığından, orağın ve parmaklıkların çıkardığı ses, İmamoğlu’nu çoşturmaktaydı. Orak biçmiyor, sanki davul zurnanın karşısında harmandalı oynuyordu.
Güneş bir kulaç yükselmişti, İmamoğlu Memedali, dört dönümlük tarlada insan boyu yükselmiş ekini biçerek yere sermiş, ağacın köküne dayanarak tütününü tüttürüyordu.. Yerli pamuklu bezden dikilmiş beyaz gömleği terden sırıl sıklam olmuş, kuruyan yerlerinde terin bıraktığı tuzlanmalar görülüyordu. Şimdi Şükrü Efendi’nin tarlasına gidecek gün batımına kadar orada orak sallayacaktı. İmamoğlu şimdi huzurlu ve mutluydu. Borcunu ödemişti ama, hiçbir zaman arkadaşına gidip, “Ben de senin ekinini biçiverdim,” demeyecekti. Nasıl olsa gören biri söylerdi Durmuş'a, ekin tarlasının biçilmiş olduğunu.
O günler, “Ben senin orağını biçiverdim, ben senin vergi borcunu ödedim.” gibi lafların edilmediği günlerdi. Yaptığın iyiliği konuşmak çok ayıp sayılırdı…
Pazartesi, Nisan 30, 2007
DATÇA ŞİİRİ
Bu şiir bana E postayla gönderildi. şiiri bir yere not etmiştim. Bir hata yaparak yazarını not etmemişim. şiirin yazarı belki burada okur, "ben yazmıştım" diyerek kendisini tanıtır.
Datça'da yılki atları var beyaz beyaz
Görmedim ama biliom ayakları kekik kokan
Can Baba'nın ruhu kaçmış içlerine
öyle esrikli, öyle özgür, öyle güzeller
Hani atlasanız sırtlarına sizi cennete götürecekler.
Datça'da yılki atları var beyaz beyaz
Görmedim ama biliom ayakları kekik kokan
Can Baba'nın ruhu kaçmış içlerine
öyle esrikli, öyle özgür, öyle güzeller
Hani atlasanız sırtlarına sizi cennete götürecekler.
DUYURU
Datça'da yaşayanlara duyurulur
Eski Datça'da yaşayan sayın Prof. Dr. Kaya Türker, "Laik Hukuk ve şeriat hukukunun karşılaştırılması ve sosyal yaşama yansımaları" konulu bir söyleşi yapacaktır. Katılmak isteyen herkes davetlidir.
Tarih : 2 Mayıs Çarşamba
Saat : 16.00
Yer : ESKİ DATCA, ORHAN'IN KAHVESİ
Eski Datça'da yaşayan sayın Prof. Dr. Kaya Türker, "Laik Hukuk ve şeriat hukukunun karşılaştırılması ve sosyal yaşama yansımaları" konulu bir söyleşi yapacaktır. Katılmak isteyen herkes davetlidir.
Tarih : 2 Mayıs Çarşamba
Saat : 16.00
Yer : ESKİ DATCA, ORHAN'IN KAHVESİ
Pazar, Nisan 29, 2007
Datçalı'dan Şikayet
Büyük şehirlerden gelip yerleşenler Datçalı’dan şikayetçidir. Yok Datcalı tembelmiş. Yok tarlasını satarak yaşıyormuş. Lokanta açıp da işletemeyenlerin şikayeti de “Datçalı lokantaya gelip yemek yemiyormuş,” gibi şeyler. Bodrum’da lokanta işleten kayınbiraderimin eşi de Bodrumlu’dan şikayet ediyor. Kiraladıkları lokantanın kirasını yükseltmek istiyormuş Bodrumlu sahibi. Bizimkiler yükseltmeyince “Çıkın lokantamdan,” diyormuş. Marmaris’e yerleşen bir arkadaştan dinlemiştim Marmarisli hakkındaki şikayetini. Marmarisliler'in yazın çorap giymediklerinden yakınıyordu. Sanırım rıhtımdaki tekne sahiplerini görmüştür çorapsız olarak.
Herneyse, bunları dinleye dinleye kanıksadık artık, aldırmıyoruz. Fakat, geçenlerde uzman bir doktordan duyduğum bir şikayet beni güldürdü. Doktor yeni yerleşmiş, müşterisi az. Şikayeti şu: “Datcalı doktora gelmiyor…” “Acaba Datçalı hasta olmuyor mu?” diye düşünmüyor. Her ikisi de olabilir. Doktor acaba neden olumlu yönünden bakmıyor olaya?.
mesela: "Datçalı hasta olmuyor." diyebilir... Ama, işe olumsuz yönünden bakmayı tercih ediyor, her nedense.
Henüz duymadık ama, yakında duyabiliriz, Datça’ya atanmış İmamlardan: “Datçalı kolay kolay ölmüyor” şikayetini…
Herneyse, bunları dinleye dinleye kanıksadık artık, aldırmıyoruz. Fakat, geçenlerde uzman bir doktordan duyduğum bir şikayet beni güldürdü. Doktor yeni yerleşmiş, müşterisi az. Şikayeti şu: “Datcalı doktora gelmiyor…” “Acaba Datçalı hasta olmuyor mu?” diye düşünmüyor. Her ikisi de olabilir. Doktor acaba neden olumlu yönünden bakmıyor olaya?.
mesela: "Datçalı hasta olmuyor." diyebilir... Ama, işe olumsuz yönünden bakmayı tercih ediyor, her nedense.
Henüz duymadık ama, yakında duyabiliriz, Datça’ya atanmış İmamlardan: “Datçalı kolay kolay ölmüyor” şikayetini…
Salı, Nisan 24, 2007
HAYITBÜKÜ'NDEKİ KUTLAMA
Pazartesi, Nisan 23, 2007
KÖY ENSTİTÜLERİNİN 67. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI
Anlatmak için oturup yazmaya başlamadan önce bloklar aleminde ne var ne yok diye ilk kendi bloğuma girdim. Linklere bakarken gözüme “Eski Datça Antik Cafe-Bar” linki ilişti. Bi bakayım bizim “Guşçula” ne yapıkduru, dedim. Köy Enstitülerinin 67.nci Kuruluş yıldönümü kutlamasının Muberra tarafından anlatıldığı yazıyı gördüm. Ben de yazsam ona benzer sözcüklerle anlatacaktım Pazar günü Hayıtbükü’nde yaptığımız kutlamayı. Şimdilik yazmaktan vazgeçtim. Okumak isterseniz bu bloğun yan tarafındaki linklerden “Eski Datça Antik Cafe-bar” linkini tıklayınız.. Daha sonra ben de belki bişeyler yazarak anlatmaya çalışırım. Müberra arkadaşımız sanki dilimin ucundakileri oraya aktarmış. Duyguyu yitirmeden özetlemiş. Sağolasın Müberra… Nihat amcaÇarşamba, Nisan 18, 2007
Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması
Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması
Törenin yapılacağı koy, Hayıtbüküİki öğretmen bir de ben. Elimizde çiçekler. Kapıyı çalıyoruz, kapıyı açanın gözü ilkönce çiçeğe takılıyor. Duygulandığı yüzündeki ifadeden anlaşılıyor. Hafif bir gülümseme, gözler pırıl pırıl. . Sanırım hemen anlıyorlar neden geldiğimizi. 17 Nisan’a birkaç gün var, ellerinde çiçeklerle onu ziyarete gelmişler… Gözler parlıyor ve yaşarıyor. Yüzlerinde tatlı bir gülümseme. Ziyaretimizin sebebini anladıkları bundan belli oluyor. 17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş Yıldönümü kutlamasını 22 Nisan Pazar gününe aldığımızı ve kendisini törene çağırdığımızı bildiriyoruz. Bu yıl törenin köyde yapılacağını da söylüyoruz. Mesudiye Köyü, Hayıtbükü’nde. Törenin köyde yapılacak oluşu daha da sevindiriyor onları. Hepsi belli bir yaşın üzerindeler ve bu yüzden çok hassaslaşmışlar.
Bu yıl Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlamasına Köy Enstitülü emekli öğretmenleri böyle zarif bir yöntemle çağırmayı düşündük. Çiçeği veriyoruz, oturup bir müddet sohbet ediyoruz. Sohbet esnasında hepsinin gözlerinde yaşlar, dudaklarında hafif bir gülümseme görüyorum. Önlerinde hep saygıyla eğildiğim bu öğretmenleri ben, hep yaralı kuşlara benzetmişimdir. Kamu oyunda çok tartışıldılar ve halen tartışılmaktalar. Bu tartışmanın devam etmesi onları incitiyor gibi geliyor bana.
Ben bir öğretmen değilim. Ama, düz bir vatandaş olarak onları ve eğitildikleri sistemi öylesine anlıyor ve beğeniyorum ki… Üç ayda bir yayınladıkları “Yeniden İmece” dergisinin Datça temsilcisiyim. Derginin her sayısını daha çok okuyucuya nasıl ulaştırırım diye çabalıyorum. “Yeniden İmece” üç ayda bir çıkar, okumaya değer yazılarla dolu, kalite bir dergidir. İlerideki günlerde çıkacak sayılardan edinmek isteyenler bana başvurabilirler. Ederi 10.00 YTL dir. Başvuru için: akkaracanihat@hotmail.com .
Kutlamanın yapılacağı yer, Mesudiye Köyü, Hayıtbükü, Sarmaşık kahve. Datça dışındakilere yeri tanıtmak için yukarıya koyun resmini koydum. Kahve, denizin kenarında. O gün sabah saat 09.00 da Datça’daki minibus garajında toplanacağız. 09.30 da herket edeceğiz. Arabasıyla gidecek olanlar arabalarında boş yer varsa gideceklerden bir kaçını alacaklar. Bir de minibüs kiralanacak. Datça--Hayıtbükü arası 20 kilometre. İlkönce kahvaltı yapılacak. Kahvaltı sohbet toplantısı gibi olacak. Henüz tanışmayanlar birbirlerini tanıyacaklar. Kahvaltıya bir kişi için ödenecek ücreti bu akşam bildireceğiz. Tören kahvaltıdan sonra yapılacak. Konuşmacı olarak öncelik Köy Enstitülü öğretmenlere verilecek. Diğer konuşmacıların konuşmalarina sınırlama getirilecek. Uzun konuşmalar ve her yıldönümünde söylenen sözlerin tekrarı, töreni uzatıyor ve dinleyiciyi yoruyor.
Törenden sonra isteyenler yüzebilir veya yürüyüş yapabilirler.
Salı, Nisan 17, 2007
Sevdiğim fıkralardan biri
ŞEF SUSADI
Kızılderili Büyük Şef, aile fertleri, çoluk çocuk trenle yolculuk yapıyorlardı. Bütün bir aile neredeyse kompartımanı doldurmuşlar, uyur uyanık uzun bir yolculuğun sonuna yaklaşıyorlardı. Şef, çöl ikliminin etkisiyle sık sık susuyor, sırtındaki torbasından çıkardığı, ağaçtan yapılmış tası karısına doğru uzatıp:
-Büyük Şef susamak, diyordu.
Kadının tas dolusu getirdiği sudan içebildiği kadar içiyor, kalan kısmını da çocuklar içerken tas elden ele dolaşıyordu.
Gene böyle kısaca kestirdiği bir uyuklamadan sonra torbasına davrandı. Ağaçtan yapılma tası çıkarıp karısının gözüne doğru uzattı ve:
-Büyük Şef susamak, dedi.
Karısı büyük bir saygıyla tası alıp kompartımandan çıktı. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra boynu bükük, kompartımanın kapısında göründü. Üzüntülü bir yüz ifadesiyle:
-Büyük Şef biraz beklemek, sonra su içmek, dedi,
Karısının yüzüne “O da nedenmiş?” der gibi bakan Şef’e boş tasla gelişinin sebebini anlattı:
-Su çukurunun üstünde beyaz adam oturmak, dedi...
Kızılderili Büyük Şef, aile fertleri, çoluk çocuk trenle yolculuk yapıyorlardı. Bütün bir aile neredeyse kompartımanı doldurmuşlar, uyur uyanık uzun bir yolculuğun sonuna yaklaşıyorlardı. Şef, çöl ikliminin etkisiyle sık sık susuyor, sırtındaki torbasından çıkardığı, ağaçtan yapılmış tası karısına doğru uzatıp:
-Büyük Şef susamak, diyordu.
Kadının tas dolusu getirdiği sudan içebildiği kadar içiyor, kalan kısmını da çocuklar içerken tas elden ele dolaşıyordu.
Gene böyle kısaca kestirdiği bir uyuklamadan sonra torbasına davrandı. Ağaçtan yapılma tası çıkarıp karısının gözüne doğru uzattı ve:
-Büyük Şef susamak, dedi.
Karısı büyük bir saygıyla tası alıp kompartımandan çıktı. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra boynu bükük, kompartımanın kapısında göründü. Üzüntülü bir yüz ifadesiyle:
-Büyük Şef biraz beklemek, sonra su içmek, dedi,
Karısının yüzüne “O da nedenmiş?” der gibi bakan Şef’e boş tasla gelişinin sebebini anlattı:
-Su çukurunun üstünde beyaz adam oturmak, dedi...
Cumartesi, Nisan 14, 2007
BUGÜN DATÇA'NIN PAZARI
Bu sezon ilk gelişleri. Symililer biraz sonra geliyorlar. Bütün arkadaşlar, cümbür- cemaat. Kostas, Gianni, Hugo, katerina, Vasili, Michail... Limana gidiyorum. karşılamaya...
Cuma, Nisan 13, 2007
Eski Datça'da Bir Deyim ve Öyküsü
“SOLAKLAR’IN ÇAPASI”
Hemen hemen her evin avlusunun bir kenarında az çok, güzelce istiflenmiş, bilek kalınlığında veya kalın ağaç gövdelerinden yarılmış yarma meşe odunları olurdu. Bunlar soğuk günlerde evi ısıtmak ve yemek pişirmek için kullanılırdı. Bu tür odunlar evin erkeği veya varsa genç oğlu tarafından yapılırdı. Başka bir köşede kuru, ince ağaç dallarından yapılmış odun yığını bulunurdu. Buna “yalankı denir, daha çok evin kadını tarafından tarlalardan veya dağlardan toplanıp getirilirdi. Bu yalankıların yanındaki yığın ise geven[1] yığınıdır. Yalankı dediğimiz odun çok çabuk tutuşup iyi alevi olduğundan acil pişirmelerde kullanılırdı; örneğin, evin kadını sabahleyin acele olarak tepitme[2] yapmak isterse bu yalankıları gevenin küçük bir dalıyla tutuşturur, bir dakikada ocaktaki ateş, herhangi bişeyi pişirmeye hazır olur. Geven dediğimiz bu tutuşturucu da gene evin kadınları tarafından köye yakın yerlerden, mesela Eski Datca’da Çamlı Belen’den kazılırdı. Çoğunlukla dul kalmış kadınları görürdük, sırtlarında yalankı veya gevenle , iki büklüm olmuş, yorgun fakat yüzüne vurmuş mutluluğuyla evine doğru giden daracık Datça sokaklarını adımlarken. Bu yalankı veya geven getirme işi onlar için bir kıra çıkma, nefes alma fırsatı veya bir kır gezisi bahanesi olurdu. Kocası olan bir çok kadın da geven veya yalankı yapmaya kendisi gider bu işi kocasına yük etmezdi.
Yalankı yapmada kesici bişey kullanmaya gerek yoktur, ince, kuru dallar elle kırılarak yapılır. Geven dikenli olduğundan mutlaka bir çapayla kopartılırdı yerden. İşte o eski günlerde Eski Datça’nın yukarı mahallesinde oturan bir karı koca, bu karı kocanın, kocası askerde olan bir de gelinleri vardı. O zamanlar soyadı kullanılmadığından her ailenin bir lakabı, yani takma adı olurdu. Bu aileye de “Solaklar” denirdi. Hiç sanmam ki bunlara rastgele “Solaklar” denmiş olsun. Mutlaka geçmişte soylarından biri solak idiyse millet ne desin? Zaten herkes bir takma ad alınca ortalıkta bolca takma ad kalmıyormuş o zamanlar. Salaklar diyecek halleri yok ya. Takma ad üreten bir fabrika da yok ki alıp takacaksın adama…
Solakların komşusu olan Hacı Amad’ın karısı bi gün gevene gidecek oldu. Geveni sırtına bağlayacak ipi yerinde buldu ama, ara tara çapayı bi türlü bulamıyordu. Çapayı kocasının tarlaya götürmüş olabileceğini düşünerek, aramaktan vazgeçti. Eh! Gider komşulardan isterim bi çapa diyerek Solaklar’a geldi. Solaklar, karı koca tarlaya çalışmaya gitmişlerdi. Evde gelinleri Dudu vardı. Dudu’ya kendi çapalarını bulamadığını söyledi ve onların çapasını istedi. Solakların gelini hiç tereddüt etmedi.
“Komşu komşuya her zaman muhtaç, neye vermeyeyim” diyerek ıvır zıvırın bulunduğu, evin bitişiğindeki dama girdi. Elinde bi çapayla çıktı ve bekleyen komşusu Raziye kadına vererirken,
“Hadi gomşu, golay gelsin sene” dedi. Komşu kadın Raziye, ipi doladı beline, güzelim kazmayı aldı eline, yollandı Çamlı Belen’e. Daha önceleri de gittiğinden iyi gevenin nerelerde olduğunu bilirdi.
Gevenlerin içine girip de ilk kazmayı vurduğunda farkına vardı Solaklar’ın çapasının ne kadar iyi olduğunu. köküne dokunur dokunmaz kesip alıyordu koca köklü gevenleri. Bi solukta yaptı bir sırt yükü geveni. Eve gelip yükünü indirir indirmez götürdü verdi çapayı Solaklar’a. Solaklar’ın gelini Dudu, aldı çapayı koydu nereden aldıysa daha önceki yerine.
Fakat komşu kadın Raziye’nin dili durur mu? Nerede geven lafı edilirse hemen başlıyordu anlatmaya Solaklar’ın çapasını. Yok, öyle kesermiş ki geveni, hiç vurmaya hacet yokmuş. Yok, bi sırt yükü geveni iki solukta yapıvermiş de, böyle iyi çapa hiç görmemiş de… Çapanın ününü duyan konu komşu merak eder oldu Solaklar’ın çapasını. Ne zaman geven kazmaya gideceklerse başladılar Solaklar’ın çapasını istemeye. Konuşuldukça Eski Datça’ya yayıldı Solaklar’ın çapasının ünü.(Pardon. O zaman Eski Datça denmezdi ki oraya. Dadya denirdi. Çünkü Datça’nın yenisi yoktu henüz.) Karı koca Solaklar hep tarlada olduklarından gelinleri Dudu, severek veriyordu çapayı isteyene. Çapanın ünü yayıldıkça Dudu’nun hoşuna gidiyor ve tereddüt bile etmiyordu vermek için. Zaman zaman çapa evde olmuyor, geri çevirdiği komşu kadına; “öğleden sona gel, çapa gelirse alırsın” diyordu.
Bir kış günüydü, yağmur püsen püsen aralıksız yağıyordu. Solaklar karı koca o gün tarlaya gitmediler. Evin adamı Osman boş durmayı sevmezdi. Çoktandır aklındaydı; evin avlusunda duran kocaman meşe kütüğünden sürgü yapacaktı. Tam havası diye düşündü. Evin bitişiğindeki dama girerek baltasını aramaya başladı. Yıllardır hep yerinde bulduğu baltayı bulamıyordu. Öfkelenerek bağırdı gelinine:
-Gız Iraziye! Burada bi baltamız olacaktı, yok ortalıkta, hangi ceenneme godun baltayı?..
Gelin, koşarak geldi sundurmanın kapısına kadar ve sordu:
-Hangi baltayı sorukdurusun buba? Orada balta yoktu, bi çapa vardı, unu da gomşula durmadan alıkduru, eve geldiğimi va bizim çapanın. Öyle metediyorla ki…
-Aahh benim aptal gelinim, o senin eve gelmiyor dediin çapa deel, baltaydı o balta! Ne de güzel bilemiştim ben unu. Git kim aldıysa kap da gel, hadi çabuk ol!
Osman hâla bilmiyordu baltasının geven kazmada kullanıldığını. Baltayı ödünç alanların ağaç yontmak için aldıklarını sanıyordu. Biraz sonra balta elinde avlu kapısından içeri girdi Raziye gelin. Osman baltayı adeta kaptı gelinin elinden ve dikkatlice bakmaya başladı baltanın ağzına. İlk bakışta farkına varıp bastı feryadı:
-Gız ne bu baltanın hali? Ne yapmışla bunuynan? Bunun ağzı bizim çapadan da kötü olmuşa…
Gelin saf saf sormaya başladı.
-Bu bizim çapa değil miydi, buba?
Ahh benim salak gelinim, ahh! Solakların Salak gelini mi desem ben sene… diye yakınmaya başladı Solaklar’ın Osman.
İşte o günlerden beri Datça’da hangi alet ödünç alınarak elden ele dolaşırsa ona “Solakların çapası gibi” derler. Bir de, hangi balta körelmiş, kesmezse ona da, “Solakların baltasına dönmüş” derler…
Bugün artık “Solaklar’ın Çapası” deyimi olsun, geven kazma, yalankı toplama gibi şeyler unutulmaya yüz tutmuş olmasına karşın, yukarıda resimde gördüğünüz gibi köylerde hâla geven ve yalankı yapma işi devam ediyor.
[1] Dağlarda veya tepelerde diz boyu büyüyen dikenli bir çalı. Çabuk tutuşduğundan ocakta ateşi başlatmada kullanılır. Burada “geven” dedim ama Datca’da ona “kefen” derlerdi.
[2] Tepitme: Günlük olarak sac üzerinde yapılan, yufkaya benzer bir ekmek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








