Çarşamba, Eylül 12, 2007

DATÇA'DA YAŞAM SAKİNLEŞİYOR

Artık Bloğuma dönmeliyim. Güncelleştirmeler başlamalı. Bu kadar tembellik yeter...
Bukadarı Datcalı'ya bile yakışmıyor.

Salı, Ağustos 07, 2007

EN KÜÇÜK SATICI

ANNE, OYUNCAKLARIMI ALDILAR


Datça Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Yalnız okulda değil, her zaman her yerde öğretmen. Yaz aylarında Datça’da herkesin yaptığı gibi akşam yemeğinden sonra limana doğru yürüyüşe çıkmıştı Hayriye Öğretmen. Beraberindekiler kendi iki çocuğuyla birlikte hepsi altı çocuktu, kızlı erkekli. Dördü, komşusuna misafirliğe gelenlerin çocuklarıydı.
Cumhuriyet meydanı’nın karşılarında, ana cadde üstünde hediyelik eşya satan küçük dükkanın önünden geçiyorlardı. Dükkanın önünde bir tabureye oturmuş, önünde bir tepsi, tepsinin içinde beş altı tane kullanılmış basit oyuncak. Her çeşit renkten plastik oyuncaklar. Satıcı, ya üç ya da dört yaşlarında bir kız çocuğu… Datça'da o akşamki en küçük satıcıydı sanırım. Hayriye öğretmen durunca çocuklar da durdu. Küçük satıcıya ve sergilediği oyuncaklarına baktılar. Görüntü ilginçti. Hayrıye Öğretmen tepsidekileri işaret ederek çocuğa sordu:
-Bunlar kimin?
-Benim.
-Neden buraya getirdin, satıyor musun yoksa?
-Evet.
-Kaça?
-Ne alıysanız biy liya.
Hayriyanım yanındaki çocuklara seslendi:
-Çocuklar! Yanınızda harçlıklarınız var mı?
Sanki sınıftalarmış gibi, hep bir ağızdan:
-var!
-Haydi, bu kardeşinizi mutlu edelim. Herkes kendine bi oyuncak alsın. Olur mu?
-Olur!
Herkes birer YTL çıkardı cebinden. Rastgele birer oyuncak seçtiler ve birer YTL yi satıcıya verdiler. Önündeki tepsi boşalınca satıcı çocuk, bi’elindeki paralara bi’de boş tepsiye bakarak ağlamaya başladı ve dükkanda müşterilerle ilgilenmekte olan annesine seslendi:
-Anne be!Oyuncaklarımın hepşini aydılar. Bene oyuncak kalmadı…
Maksat satıcıyı mutlu etmek değil miydi? Herkes oyuncakları tepsiye koydu, paralarını geri aldılar. Satıcı çocuk sevinmişti. İçerdeki annesine bu kez mutlulukla seslendi:
-Anne, oyuncaklayımı geyi aldım!
Hayriye öğretmen ve çocuklar gülerek limandaki kalabalığa karıştılar…

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

TEKRAR, DATÇA VE "DATÇA'DA ZAMAN"




Datça ve "Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi'nin bugünkü Gezi Eki'nde. (yazıyı okumak için üstüne tıklayın)

Pazartesi, Temmuz 30, 2007

"Datca'da Zaman" Ulusal Basında



"Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi'nin cumartesi günkü EGE ekindeydi.

Cuma, Temmuz 27, 2007

"Datça'da Zaman" tekrar Ulusal Basında



"Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi Gezi eki'ndeydi

yazıyı okumak için üstüne tıklayın.

Salı, Temmuz 17, 2007

"Datça'da Zaman" Cumhuriyet Gazetesi'nde


Okumak için yazının üstünü tıklayınız.

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

NESİN VAKFI ÇOCUKLARI


Çocuklar ve görevliler feribottan iniyor.


SUYA BU KADAR TUZU KİM ATTI?

Dört yaşından on altı yaşına kadar, sevimli mi sevimli, zeki mi zeki bir çocuk grubu. Onlarla birlikte bakıcıları; on bir kişi. Yedisi görevli, dördü gönüllü anne. Bodrum üzerinden feribotla geldiler Datca’ya. Aslında Cuma günü geleceklerdi. Ufak bir aksama gelişlerini erteledi Cumartesi gününe . O gün Ege’de Hayıt Çiçeği Rüzgarları’nın en şiddetlisi esiyordu. Meraklı gözlerle gözden geçiriyorduk feribottan inenleri. Yolcuların hepsi karaya çıktıktan sonra göründü çocuklar; kimisi annelerinin (bakıcı anneler) kucağında, kimisi ağbeylerinin ellerine sıkıca yapışmış sarhoş gibiler. Belli ki tekne çok sallamış onları, çoğunu deniz tutmuş.


Ali henüz dört yaşında. Grubun en küçüğü, İyi beslenmesi
gerek.
(Eski Datça'da Antik Cafe Bar'da yemek.)

Program aksamadan gelselerdi cuma günü burada olacaklardı, cumartesi günü de benim bir söyleşim vardı onlarla. Çocuk yaşıma inip Datça’yı öykülerle anlatacaktım onlara. Durumlarını görünce iptal ettik söyleşiyi; çocukların dinlenmesi gerekiyordu.
Nesin Vakfı’nın çocuklarından bahsediyorum. Aygen Hanım’ın destekleriyle ve aktif arkadaşımız Melda’nın da yardımlarıyla Datça’da bir haftalık tatile geldiler.. Tatili kendi çadırlarında yapacaklar. Palamutbükünden yer bulundu. Kardelen Restaurant’ın arka bahçesi kamp yeri olarak belirlendi. Lokantanın banyo, tuvalet ve mutfağını da kullanacaklar. Aslında Palamutbükü’nün bütün esnafı emirlerinde. Ta Eski Datça ve Kaza merkezi İskele’den kucak açanlar var.


Dört yaşındaki Ali'yi, aynı yaşlardayken vakfa gelmiş olan abi besliyor

Onlar, dün Eski Datça’da ağırlandılar. Eski Datçalı çocuklarla kaynaşıp harika bir gün geçirdiler. Akşam yemekleri Antik Cafe’de yedirildi ve güneş batarken kamplarına gitmek üzere yola çıktılar.
Bugün İskele’de tatil yaptılar. Koru’daki Belediye Parkı mekanlarıydı; hem yüzdüler hem salıncaklara bindiler.
Akdeniz’in suyu onlara biraz tuzlu gelmiş olacak. Geldikleri gün hava oldukça sıcaktı. Kampları da tam denizin kenarında. Serinlemek için hemen atmışlar kendilerini buz gibi Akdeniz sularına. Altı yaşındaki Ilgın (sevimli bir kız) ilk kere denize giriyormuş. Denize atlamasıyla çıkması bir olmuş. Ağlamaklı bir tavırla sesini yükselterek şikayetini bildirmiş bakıcı annesine: “Bu kadar çok tuzu kim attı bu suya yaa?..”

nihat.akkaraca@gmail.com


Pazartesi, Temmuz 02, 2007

KİTAP

Yok sezeryan, yok normal doğum derken, sonunda geldi. Okuyucunun beğenisine dünden başlayarak sunuldu. Nasıl bir ses getirecek bakalım...

Pazar, Temmuz 01, 2007

Pazartesi, Haziran 25, 2007

"KADINLARIMIZ"

Datça Yerel Tarih Grubuna bakıyorum; grubun çalışanları: Fulya, Melda, Çiğdem, Semra, Cemile, zehra, Melike, İlkay… Böyle uzayıp gidiyor. Bir veya iki erkek adı, o kadar.

Daçev ve Doğa Derneği’nin eğitim toplantılarına bakıyorum: Elisabeth, meray, Bilge, hatice, Damla, Cemile, Zehra, Yolande, Nihan. Bu da böyle uzayıp gidiyor. En altlarda bir iki erkek adı…

Datça’ya Aziz nesin Vakfı’nın çocukları geliyor. Bu çocukların tatilini Organize edenlere bakıyorum: Aygen, Melda, Semra.


Şu içinde bulunduğum blog dünyasında karşıma çıkan isimler: Elif, şefika, Aslı, Endişeli Peri, Tijen, Şebnem, Sanem…

Bunu yadırgadığım için gündeme getirdiğimi sanmasın kimse. Ülkem adına kadınlarımızla gururlandığım için buraya taşıyorum.
Ama bu görüntü zaman zaman benim aklıma yıllar evel ekranları işgal eden ünlü bir reklamı getiriyor.

Kadınlarımız böylesine özveriyle çalışırken, erkekler nerede? "Erkekler uyuyor muuuuu?"

Pazar, Haziran 24, 2007

DATÇA'DA NELER OLUYOR?

Datça’da bir ayın içinde arka arkaya gelenler…

İlki M. Ali Ambarcı’ dan geldi.
YİTİK ZAMANIN ARDINDA…
Mehmet Ali Ambarcı’nın Anılarında Datça

Mehmet Ali Ambarcı’nın anıları, okuyucuyu Datça’nın seksen yıllık geçmişinde gezdiriyor. Yerli bir bürokrat olarak Datça bürokrasisinde önemli roller üstlenmiş olan birinin gözlemleriyle Datça’nın seksen yıllık geçmişini yalın bir dille anlatıyor kitap.

**************

İkincisi nefis bir şiir kitabı.
Yazarı: Hüseyin Tüzün.
Takvim Şiirleri

****************

Üçüncü kitap yine bir şiir kitabı:
Yazarı: İsa İnan
GÖZLERİNDE UYANMAK
112 sayfa

***************

Dördüncüsü henüz yolda. Sancılar başladı, gelmek üzere.
Belki bir hafta, belki on gün sonra.
DATÇA’DA ZAMAN
Yazarı: ???????? kitap çıkınca göreceğiz.
Yaşanmış öykülerden oluşuyor.
161 sayfa.

Çarşamba, Haziran 20, 2007

CANDAN TURHAN'DAN YENİ BİR KİTAP

Sürpriz Kitap "Dumanı üstünde doyurucu çorbalar kolay ekmekler"

Geçenlerde kendisi Datça’daydı. Hiç kitaptan bahsetmedi. Havadan, sudan, biraz da Datça ve Şirince’den konuştuk. daha önce Candan Turhan'ı sanal dünyadan tanımıştım. Dün internette dolaşırken gördüm haberi; yeni bir yemek kitabı çıkarmış, Oğlak Yayıncılıktan. Bugün, Hayattan Renkler Yahoo grubunun yazışmaları hep bu kitap üstüneydi. Okuyanlar beğenmişler, kitaptan övgüyle bahsediyorlar. Anladığım kadarıyla yemek tarifleri daha çok çorbalar, ama, bizim pek bilmediğimiz çorbalar üstüne. İlginç bir kitap olsa gerek. Bir adet getirteceğim. Okuduktan sonra daha detaylı anlatırım.

Pazar, Haziran 17, 2007

euploia

(denize açılanları kutsayan
yüce gönüllü aphrodite)

akdeniz dokunuşuyla ürperirken
karyalı kadınların memeleri
daha sabah aydınlığı yüklenmeden
knidos sokaklarına
tanrılar tanrıçaşı euploia
yol verdi tekirden
bastık yelkeni burgaza

yedikat açıklarında alim kaptan
every day holiday namıdiğer
meyhane açmış uzunadaya

bizim denizde işret uzun sürer
cebinde mührüyle muhtar kerim misali
bir de gördük ki
güneş dönmüş deveboynunu

vurduk sarhoş balıklarla beraber
birer birer datça anakarasına

ay ışırken

sırtımızı sıvazlayan köpüklü dalgalardı
tanrıçalı aşk kaçınılmazdı


Hüseyin Tüzün

Perşembe, Haziran 07, 2007

BÜRÜMCÜK ÇEKME ÜZERİNE

Aşağıda fotoğraflar ve kısacık bir yazıyla gündeme getirmeye çalıştığım “Bürümcük çekme” etkinliğinin bu yıl önemli bir eksiği vardı: Bürümcük çekmeye gelenlere verilen öğle yemeği
Bu yemek en az bürümcük çekimi kadar önem taşırdı o günlerde. Bürümcük çekme işi, her yılın aynı günlerinde yapıldığından , yemek çeşitleri değişmezdi, hep aynısı olurdu. Sanki “yılın menüsü” gibi.: Başrolde gabak dolması, gabak çiçeği dolması, üzüm yaprağı dolması, patates ve kabak kızartması (yoğurtlu), tabii çorba ve bulgur plavı. Çekilecek kozası çok fazlaysa, bazı bürümcük sahipleri keşkek de verirlerdi. Geleneksel yemeklerle bu iş mutlaka bir bayram havasına sokulurdu.
Bu noksanlığı Yaşar ve Müberra’ya bu etkinlikte, şaka yollu hatırlattık. Gelecek yıl bu etkinliği eksiksiz yapmak isterlerse, biz de elimizden gelen desteği vermeye hazırız. Demek istediğim şu ki: Gelecek yıl Eski Datca’da ipek böcekçiliği bir adım daha atmış olacak. Ve biz de bürümcük çekme gününü bir festival havasına sokacağız.
Böylece bize ipek vermek uğruna kendilerini koza içine hapsedip yaşamlarına son veren guşlar (ipek böcekleri) bizlere bayram havası içinde veda etmiş olacaklar…

Salı, Haziran 05, 2007

"GUŞ TUTMAK"

Eski Datça'da Pazar günü yapılan bürümcük çekme etkinliğini "Eski Datça Antik Cafe-Bar" linkini tıklayarak izleyebilirsiniz.

Pazar, Haziran 03, 2007

"GUŞ TUTMAK" İpek böcekciliği


Bugün Eski Datça'da bürümcük çekimi vardı. Datça ipekçiliğinin yirmi beş yıldan sonra tekrar gündeme getirilişi bizi çok mutlu etti. Turizme inat(!) bu geleneğin bu günlere taşınmasına ön ayak olan Müberra ve Yaşar Aydoğan çiftinin (Eski Datça El Sanatları ve Antik Cafe-Bar işleticileri), genç muhtarımız Neşe hanımın, engin tecrübesi ve yerel kültür bilgisinden yararlanılan Ummahan teyzenin ellerine sağlık. Turizme inat diyorum çünkü; turizm geldikten sonra giden işlerden biridir ipekçilik Datça'da.
İpekçilik (Datça ağzıyla "Guş tutmak) üzerine daha uzun ve detaylı yazı arkadan gelecek...


Cumartesi, Mayıs 26, 2007

ERCÜMENT BEHZAT LÂV

ERCÜMENT BEHZAT LÂV


15 Kasım 1903’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Sultanisinde tamamladı. Bir süre İstanbul şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Berlin’de Stern Müzik Konservatuvarında ve Reinhart tiyatro akademisinde okudu. (1921-1925). Dönüşünde yeniden Darülbedayyi’e girdi. (1925-1930) İstanbul gazetelerinde çalıştı. (1930-1935). Ankara Radyosunda spikerlik, Halkevleri tiyatrolarında rejisörlük yaptı. (1935-1947). İstanbul’a yerleşip, şehir Tiyatrosunda aktörlük ve belediye Konservatuvarında tiyatro bölümü öğretmenliği yaptı.(1951-1961). Emekli oldu… (Toplumcu görüşü savundu.)

Uzun bir şiir

GİDİŞAT

Yaş kırkbeş, kırkyedi.
İçimden sayıyorum seneleri.
Otuz bir mart:
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.
İhtiyatlar silah çatmış.
İşte Hareket Ordusu askerleri.
Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:
Basıyor “şeriat isterük”leri.
Millet; sakallı cüppeli.

Derken, atının arkasında ben,altımda midilli
Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.
Hey gidi günler, hey gidi;
Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi
Bir sabah ne görelim
Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri
Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,

Sürüdü de ayağını sürüdü.
Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.
Bozgun vurdu manda leşi yenildi
Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.

Hey gidi bacım, oğulum hey gidi
“Göben”le “Breslau” bize sığınmış
Mış mış da mış mış
Çanakkale içinde vurdular beni
Ne o?
Birinci Dünya Harbi.

Sarıkamış sarıkamış
Dizboyu karda anamız ağlamış
Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten
Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,
Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz
Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.

Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;
Sultanahmet’te toplanıp
Yedi düvele kafa tutmuşuz,
Geceleyin atlı düşman kordonunun
Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca
Sopalar, meşalelerle dalga dalga
Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.
Ertesi gün haydi Kroker Oteli
Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.

Sürüdü de ayağını sürüdü
Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu
“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”
Geldi çattı İstiklal Harbi:
Dil yetmez söz etmiye
Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.
Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.
Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri
Kodesten kaçıp top kaçırmışız.
Boğaz’ın dili olsa da söylese
Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.

İşgücü düzene konmamış ama,
Günler, ümitli geçiyor ümitli
Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı
Bir yanda Menemen Kubilay.
Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,
Hidroelektrik santralleri.
Bataklıklar kurutulmakta bir yanda
İşlenmeye başlamış yavaştan
Toprakaltı, topraküstü ürünleri.
Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar
En özlüsünden.
Ve en berektlisinden sanat dergileri.
Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.
Derken efendim derken
Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan
Demiş geçmiş deli ozan
Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.

Efendim. Elde güldeste,
T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir
Her derde devâ
Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,
Büyüler, fallar, şirinlik muskası.
Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü
Alaturka üniversite korosu
Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu
İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.

Bağlandı gönül ol nevnihâle
Nasıl oldu da kondu a dostlar
Vicdan hürrüyeti bu hale?
Künfeyekün.
Leylim leyli leyli
İçimden sayıyorum seneleri
Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
Yaş kırkbeş kırk yedi
Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.

Şeriat gene pusuda
Gidişat netâmeli
Çarşafı atamadık gitti
Millet gene sakallı cüppeli
.

Perşembe, Mayıs 24, 2007

ANTON ÇEHOV

Postacının Düzeni


Geçenlerde yaşlı posta müdürümüz Sladkopersevert’in genç karısını madden ve ruhen sonsuz sürecek dinlenme yerine götürmüştük. Güzel kadını toprağa koyduktan sonra dedelerimizin, babalarımızın geleneklerine uyarak, ölüyü anmak için bir lokantaya gittik.

Yemeklerle beraber masaya gözlemeler de geldi. Gözlemeleri gören, yaşlı dul acı acı ağlayarak:

“Gözlemeler de tıpkı rahmetli karıcığım gibi pespembe. Onun gibi güzel! Tıpkı onun gibi!..” dedi

Biz, yani ölüyü anmak için toplanmış olanlar:
“Evet” diye doğruladık. “O gerçekten de güzeller güzeliydı… En iyi cins kadınlardan…”

“Evet… Ona bakarak herkes şaşıp kalıyordu… Ama, ben onu yalnız güzelliği ve uysallığı için sevmiyordum. Bu iki özellik, bütün kadınlarda zaten vardır, yeryüzünde bunlara sık sık rastlanır. Asıl ben onu başka özelliği için seviyordum. Oldukça neşeli ve özgür yartılışlı bir kişiliği olmasına karşın rahmetli, Tanrı bol bol rahmet eylesin, kocasına sadıktı!”
Bizimle birlikte yemeğe gelmiş olan Zangoç, anlamlı bir homurtu ve öksürmeyle kuşkusunu belli etmeye çalıştı.
Dul, ona:
“Demek, siz ınanmıyorsunuz?” dedi.
Zangoç, bozulmuştu:
“Hayır, ben inanmıyorum demedim, ama öyle işte. Şimdiki genç kadınlar pek fazla şey… Randevu, şu bu…”
Madem ki beni kuşkuyla karşılıyorsunuz, ben de size bunu kanıtlayacağım öyleyse! Şunu bi-liniz ki ben onun bana olan bağlılığını çeşitli yollarla destekliyordum, yani bir çeşit askeri hileye başvuruyordum. Yaratılıştan kurnaz bir insan olduğum için böyle davranmak suretiyle karımın beni aldatmasını önlüyordum. Başkalarının evlilik haklarıma saldırmasını önlemek için böyle hilelere başvurmak zorundayım. Öyle sözler bilirim ki bunlar parola etkisi yapar. Bu sözleri söyledim mi, tamamdır, bağlılıktan yana hiçbir kuşku duymadan rahatça uyuyabilirim.”

“Ne biçim sözlermiş bunlar?”

“Çok basit şeyler. Ben bütün kente kötü bir söylenti yaymıştım.. Siz de bunu pek iyi bilirsiniz Herkese şöyle diyordum:

“Karım Alena, polis müdürü İvan Alekseyiç Zalihvatskiy’in metresidir.”

Bu sözler yetiyordu. Hiç kimse, Alena’ya kur yapma cesaretini gösteremiyordu, çünkü polis müdürünün gazabına uğramaktan korkuyorlardı. Onu görünce Zalihvatskiy’in aklına kötü bir şey gelmesin diye fareler gibi kaçışıyorlardı. He-he he!’ Bu bıyıklı umacı herife bi çat baka-lım, anandan doğduğuna bile pişman olursun, temizlik için beş tane tutanak hazırlarlar. Örneğin, senin kedinin sokakta başıboş dolaştığını görünce, serseri, hayvanları sokağa bırakıyor, diye zabıt tutar. Ondan sonra kurtul elinden, eğer kurtulabilirsen!”

Bizler bu olaya oldukça şaşırarak:
“Demek ki karınız İvan Alekseyeviç’in metresi değildi?” diye sorduk.

“Hayır, bu benim bir hilemdi. He-he-he… Siz gençleri nasıl aldattım, ha? İşte böyle.”

Üç dakika sessizlik içinde geçti. Bizler oturmuş susuyorduk. Bu şişman, kırmızı suratlı ihtiyarın bizi böyle aldatmış olması gücümüze gidiyor, hem de onurumuzu yaralıyordu.
Zangoç homurdandı:
“İnşallah yine evlenirsin!”

Not: Bu öykü Ankara'da iki ayda bir yayımlanan felsefe ve Edebiyat dergisi “deliler teknesi”nden alındı. Çeviri: Atölye çeviri Grubu

Salı, Mayıs 22, 2007

YouTube

YouTube' e baktınız mı?

Zülfü Livaneli Özgürlük şarkısını İtalya'ya tanıtan Deniz Ünel ile.