Cuma, Eylül 21, 2007
6-7 Eylül'den bir anı
7 Eylül günü İstanbul'a, Beyoğlu'na indim... Beyoğlu'nda sokaklardan, yağmalanmış bakkalların zeytinyağları akıyordu. O güzelim mağazalar, yangından kalma gibiydi. Küçük çocuklar, kırık oyuncakları, dükkanların önünden topluyordu.
Sıkı yönetim ilan edilmişti. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, İstanbul'a gelmiş, perişan kenti geziyordu. Beyoğlu'nda yağmadan kurtulan nadir mağazalardan biri Necmi Rıza Ahıskan'ın, kumaşçı dükkanıydı. O gece yağma başlayınca, mağaza sahipleri vitrinlerine bir Türk bayrağı, bir de Atatürk büstü koyarak, kurtulacaklarını hesaplamışlar. Necmi Rıza'nın ağabeyi de, akşam telaşla bir Atatürk büstü koymuş mağazanın vitrinine. Yağmacı kalabalık, Necmi Rıza'nın mağazasına dokunmamış. Ertesi gün Necmi Rıza mağazasına gidince, vitrindeki büstün Atatürk'e değil, Beethoven'e ait olduğunu farketmiş. Ağabeyi o gece telaşla, eline geçirdiği Beethoven büstünü, Atatürk zannedip vitrine yerleştirmiş. Necmi Rıza, "Herkesi Atatürk, beni de Beethoven kurtardı" der ve gülerdi.
Adnan Menderes, 7 eylül günü perişan Beyoğlu'nu, yaşlı gözlerle gezerken, Necmi Rıza'nın mağazasının önüne gelmiş. Aynı zamanda ünlü bir ses sanatçısı olan Necmi Rıza da, mağazasının önünde, başbakanı izliyormuş.
Necmi Rıza o anı şöyle anlatmıştı bana,
-Menderes, önüne eğik başını kaldırınca beni gördü. Bana doğru yürümeye başladı. arkasında generaller, bürokratlar vardı. Yanıma gelince, boynuma sarıldı.Omuzumda hüngür hüngür ağlayacağını zannettim. ağzını kulağıma yanaştırdı."Necmi Bey, sizin mağazada tuvalet var mı?" dedi. Evet böyle dönemlerdi 1950' ler... Artık ne eski İstanbul, ne İstanbul'lu Rumlar, ne Yeniköy'ün pazar piyasaları, ne Adnan Menderes, ne Necmi Rıza var.
O dönemden bugüne kalan tek şey, hala "Kıbrıs Krizi" ve çözümsüzlük.
Çarşamba, Eylül 12, 2007
DATÇA'DA YAŞAM SAKİNLEŞİYOR
Bukadarı Datcalı'ya bile yakışmıyor.
Salı, Ağustos 07, 2007
EN KÜÇÜK SATICI
Datça Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Yalnız okulda değil, her zaman her yerde öğretmen. Yaz aylarında Datça’da herkesin yaptığı gibi akşam yemeğinden sonra limana doğru yürüyüşe çıkmıştı Hayriye Öğretmen. Beraberindekiler kendi iki çocuğuyla birlikte hepsi altı çocuktu, kızlı erkekli. Dördü, komşusuna misafirliğe gelenlerin çocuklarıydı.
Cumhuriyet meydanı’nın karşılarında, ana cadde üstünde hediyelik eşya satan küçük dükkanın önünden geçiyorlardı. Dükkanın önünde bir tabureye oturmuş, önünde bir tepsi, tepsinin içinde beş altı tane kullanılmış basit oyuncak. Her çeşit renkten plastik oyuncaklar. Satıcı, ya üç ya da dört yaşlarında bir kız çocuğu… Datça'da o akşamki en küçük satıcıydı sanırım. Hayriye öğretmen durunca çocuklar da durdu. Küçük satıcıya ve sergilediği oyuncaklarına baktılar. Görüntü ilginçti. Hayrıye Öğretmen tepsidekileri işaret ederek çocuğa sordu:
-Bunlar kimin?
-Benim.
-Neden buraya getirdin, satıyor musun yoksa?
-Evet.
-Kaça?
-Ne alıysanız biy liya.
Hayriyanım yanındaki çocuklara seslendi:
-Çocuklar! Yanınızda harçlıklarınız var mı?
Sanki sınıftalarmış gibi, hep bir ağızdan:
-var!
-Haydi, bu kardeşinizi mutlu edelim. Herkes kendine bi oyuncak alsın. Olur mu?
-Olur!
Herkes birer YTL çıkardı cebinden. Rastgele birer oyuncak seçtiler ve birer YTL yi satıcıya verdiler. Önündeki tepsi boşalınca satıcı çocuk, bi’elindeki paralara bi’de boş tepsiye bakarak ağlamaya başladı ve dükkanda müşterilerle ilgilenmekte olan annesine seslendi:
-Anne be!Oyuncaklarımın hepşini aydılar. Bene oyuncak kalmadı…
Maksat satıcıyı mutlu etmek değil miydi? Herkes oyuncakları tepsiye koydu, paralarını geri aldılar. Satıcı çocuk sevinmişti. İçerdeki annesine bu kez mutlulukla seslendi:
-Anne, oyuncaklayımı geyi aldım!
Hayriye öğretmen ve çocuklar gülerek limandaki kalabalığa karıştılar…
Çarşamba, Ağustos 01, 2007
Pazartesi, Temmuz 30, 2007
Cuma, Temmuz 27, 2007
Salı, Temmuz 17, 2007
Çarşamba, Temmuz 04, 2007
NESİN VAKFI ÇOCUKLARI
Çocuklar ve görevliler feribottan iniyor.
SUYA BU KADAR TUZU KİM ATTI?
Dört yaşından on altı yaşına kadar, sevimli mi sevimli, zeki mi zeki bir çocuk grubu. Onlarla birlikte bakıcıları; on bir kişi. Yedisi görevli, dördü gönüllü anne. Bodrum üzerinden feribotla geldiler Datca’ya. Aslında Cuma günü geleceklerdi. Ufak bir aksama gelişlerini erteledi Cumartesi gününe . O gün Ege’de Hayıt Çiçeği Rüzgarları’nın en şiddetlisi esiyordu. Meraklı gözlerle gözden geçiriyorduk feribottan inenleri. Yolcuların hepsi karaya çıktıktan sonra göründü çocuklar; kimisi annelerinin (bakıcı anneler) kucağında, kimisi ağbeylerinin ellerine sıkıca yapışmış sarhoş gibiler. Belli ki tekne çok sallamış onları, çoğunu deniz tutmuş.
Ali henüz dört yaşında. Grubun en küçüğü, İyi beslenmesi gerek.
(Eski Datça'da Antik Cafe Bar'da yemek.)
Program aksamadan gelselerdi cuma günü burada olacaklardı, cumartesi günü de benim bir söyleşim vardı onlarla. Çocuk yaşıma inip Datça’yı öykülerle anlatacaktım onlara. Durumlarını görünce iptal ettik söyleşiyi; çocukların dinlenmesi gerekiyordu.
Nesin Vakfı’nın çocuklarından bahsediyorum. Aygen Hanım’ın destekleriyle ve aktif arkadaşımız Melda’nın da yardımlarıyla Datça’da bir haftalık tatile geldiler.. Tatili kendi çadırlarında yapacaklar. Palamutbükünden yer bulundu. Kardelen Restaurant’ın arka bahçesi kamp yeri olarak belirlendi. Lokantanın banyo, tuvalet ve mutfağını da kullanacaklar. Aslında Palamutbükü’nün bütün esnafı emirlerinde. Ta Eski Datça ve Kaza merkezi İskele’den kucak açanlar var.
Dört yaşındaki Ali'yi, aynı yaşlardayken vakfa gelmiş olan abi besliyorOnlar, dün Eski Datça’da ağırlandılar. Eski Datçalı çocuklarla kaynaşıp harika bir gün geçirdiler. Akşam yemekleri Antik Cafe’de yedirildi ve güneş batarken kamplarına gitmek üzere yola çıktılar.
Bugün İskele’de tatil yaptılar. Koru’daki Belediye Parkı mekanlarıydı; hem yüzdüler hem salıncaklara bindiler.
Akdeniz’in suyu onlara biraz tuzlu gelmiş olacak. Geldikleri gün hava oldukça sıcaktı. Kampları da tam denizin kenarında. Serinlemek için hemen atmışlar kendilerini buz gibi Akdeniz sularına. Altı yaşındaki Ilgın (sevimli bir kız) ilk kere denize giriyormuş. Denize atlamasıyla çıkması bir olmuş. Ağlamaklı bir tavırla sesini yükselterek şikayetini bildirmiş bakıcı annesine: “Bu kadar çok tuzu kim attı bu suya yaa?..”
nihat.akkaraca@gmail.com
Pazartesi, Temmuz 02, 2007
KİTAP
Pazar, Temmuz 01, 2007
Pazartesi, Haziran 25, 2007
"KADINLARIMIZ"
Daçev ve Doğa Derneği’nin eğitim toplantılarına bakıyorum: Elisabeth, meray, Bilge, hatice, Damla, Cemile, Zehra, Yolande, Nihan. Bu da böyle uzayıp gidiyor. En altlarda bir iki erkek adı…
Datça’ya Aziz nesin Vakfı’nın çocukları geliyor. Bu çocukların tatilini Organize edenlere bakıyorum: Aygen, Melda, Semra.
Şu içinde bulunduğum blog dünyasında karşıma çıkan isimler: Elif, şefika, Aslı, Endişeli Peri, Tijen, Şebnem, Sanem…
Bunu yadırgadığım için gündeme getirdiğimi sanmasın kimse. Ülkem adına kadınlarımızla gururlandığım için buraya taşıyorum.
Ama bu görüntü zaman zaman benim aklıma yıllar evel ekranları işgal eden ünlü bir reklamı getiriyor.
Kadınlarımız böylesine özveriyle çalışırken, erkekler nerede? "Erkekler uyuyor muuuuu?"
Pazar, Haziran 24, 2007
DATÇA'DA NELER OLUYOR?
İlki M. Ali Ambarcı’ dan geldi.
YİTİK ZAMANIN ARDINDA…
Mehmet Ali Ambarcı’nın Anılarında Datça
Mehmet Ali Ambarcı’nın anıları, okuyucuyu Datça’nın seksen yıllık geçmişinde gezdiriyor. Yerli bir bürokrat olarak Datça bürokrasisinde önemli roller üstlenmiş olan birinin gözlemleriyle Datça’nın seksen yıllık geçmişini yalın bir dille anlatıyor kitap.
**************
İkincisi nefis bir şiir kitabı.
Yazarı: Hüseyin Tüzün.
Takvim Şiirleri
****************
Üçüncü kitap yine bir şiir kitabı:
Yazarı: İsa İnan
GÖZLERİNDE UYANMAK
112 sayfa
***************
Dördüncüsü henüz yolda. Sancılar başladı, gelmek üzere.
Belki bir hafta, belki on gün sonra.
DATÇA’DA ZAMAN
Yazarı: ???????? kitap çıkınca göreceğiz.
Yaşanmış öykülerden oluşuyor.
161 sayfa.
Çarşamba, Haziran 20, 2007
CANDAN TURHAN'DAN YENİ BİR KİTAP
Geçenlerde kendisi Datça’daydı. Hiç kitaptan bahsetmedi. Havadan, sudan, biraz da Datça ve Şirince’den konuştuk. daha önce Candan Turhan'ı sanal dünyadan tanımıştım. Dün internette dolaşırken gördüm haberi; yeni bir yemek kitabı çıkarmış, Oğlak Yayıncılıktan. Bugün, Hayattan Renkler Yahoo grubunun yazışmaları hep bu kitap üstüneydi. Okuyanlar beğenmişler, kitaptan övgüyle bahsediyorlar. Anladığım kadarıyla yemek tarifleri daha çok çorbalar, ama, bizim pek bilmediğimiz çorbalar üstüne. İlginç bir kitap olsa gerek. Bir adet getirteceğim. Okuduktan sonra daha detaylı anlatırım.
Pazar, Haziran 17, 2007
(denize açılanları kutsayan
yüce gönüllü aphrodite)
akdeniz dokunuşuyla ürperirken
karyalı kadınların memeleri
daha sabah aydınlığı yüklenmeden
knidos sokaklarına
tanrılar tanrıçaşı euploia
yol verdi tekirden
bastık yelkeni burgaza
yedikat açıklarında alim kaptan
every day holiday namıdiğer
meyhane açmış uzunadaya
bizim denizde işret uzun sürer
cebinde mührüyle muhtar kerim misali
bir de gördük ki
güneş dönmüş deveboynunu
vurduk sarhoş balıklarla beraber
birer birer datça anakarasına
ay ışırken
sırtımızı sıvazlayan köpüklü dalgalardı
tanrıçalı aşk kaçınılmazdı
Hüseyin Tüzün
Perşembe, Haziran 07, 2007
BÜRÜMCÜK ÇEKME ÜZERİNE
Bu yemek en az bürümcük çekimi kadar önem taşırdı o günlerde. Bürümcük çekme işi, her yılın aynı günlerinde yapıldığından , yemek çeşitleri değişmezdi, hep aynısı olurdu. Sanki “yılın menüsü” gibi.: Başrolde gabak dolması, gabak çiçeği dolması, üzüm yaprağı dolması, patates ve kabak kızartması (yoğurtlu), tabii çorba ve bulgur plavı. Çekilecek kozası çok fazlaysa, bazı bürümcük sahipleri keşkek de verirlerdi. Geleneksel yemeklerle bu iş mutlaka bir bayram havasına sokulurdu.
Bu noksanlığı Yaşar ve Müberra’ya bu etkinlikte, şaka yollu hatırlattık. Gelecek yıl bu etkinliği eksiksiz yapmak isterlerse, biz de elimizden gelen desteği vermeye hazırız. Demek istediğim şu ki: Gelecek yıl Eski Datca’da ipek böcekçiliği bir adım daha atmış olacak. Ve biz de bürümcük çekme gününü bir festival havasına sokacağız.
Böylece bize ipek vermek uğruna kendilerini koza içine hapsedip yaşamlarına son veren guşlar (ipek böcekleri) bizlere bayram havası içinde veda etmiş olacaklar…
Salı, Haziran 05, 2007
"GUŞ TUTMAK"
Pazar, Haziran 03, 2007
"GUŞ TUTMAK" İpek böcekciliği

Bugün Eski Datça'da bürümcük çekimi vardı. Datça ipekçiliğinin yirmi beş yıldan sonra tekrar gündeme getirilişi bizi çok mutlu etti. Turizme inat(!) bu geleneğin bu günlere taşınmasına ön ayak olan Müberra ve Yaşar Aydoğan çiftinin (Eski Datça El Sanatları ve Antik Cafe-Bar işleticileri), genç muhtarımız Neşe hanımın, engin tecrübesi ve yerel kültür bilgisinden yararlanılan Ummahan teyzenin ellerine sağlık. Turizme inat diyorum çünkü; turizm geldikten sonra giden işlerden biridir ipekçilik Datça'da.Cumartesi, Mayıs 26, 2007
ERCÜMENT BEHZAT LÂV
15 Kasım 1903’de İstanbul’da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Sultanisinde tamamladı. Bir süre İstanbul şehir Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Berlin’de Stern Müzik Konservatuvarında ve Reinhart tiyatro akademisinde okudu. (1921-1925). Dönüşünde yeniden Darülbedayyi’e girdi. (1925-1930) İstanbul gazetelerinde çalıştı. (1930-1935). Ankara Radyosunda spikerlik, Halkevleri tiyatrolarında rejisörlük yaptı. (1935-1947). İstanbul’a yerleşip, şehir Tiyatrosunda aktörlük ve belediye Konservatuvarında tiyatro bölümü öğretmenliği yaptı.(1951-1961). Emekli oldu… (Toplumcu görüşü savundu.)
Uzun bir şiir
GİDİŞAT
Yaş kırkbeş, kırkyedi.
İçimden sayıyorum seneleri.
Otuz bir mart:
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri.
İhtiyatlar silah çatmış.
İşte Hareket Ordusu askerleri.
Bir avazı yerde bir avazı gökte binlerce hödük:
Basıyor “şeriat isterük”leri.
Millet; sakallı cüppeli.
Derken, atının arkasında ben,altımda midilli
Biz çölde kutluyoruz babamla hürriyeti.
Hey gidi günler, hey gidi;
Hurma ağaçları pıtrak güzelim Bingazi
Bir sabah ne görelim
Topları burnumuza çevrilmiş İtalyan destroyerleri
Tamam. Eli kulağında Trablusgarb harbi,
Sürüdü de ayağını sürüdü.
Balkan Harbi kelle dedi yürüdü.
Bozgun vurdu manda leşi yenildi
Barut fıçısı makedonya, içler acısı Urumeli.
Hey gidi bacım, oğulum hey gidi
“Göben”le “Breslau” bize sığınmış
Mış mış da mış mış
Çanakkale içinde vurdular beni
Ne o?
Birinci Dünya Harbi.
Sarıkamış sarıkamış
Dizboyu karda anamız ağlamış
Tabanlarımız yarılmış çiğnemekten
Galiçya’yı Süveyş’i Kûtulammâre’yi,
Bu yetmemiş de Kızıldeniz’de şapa oturmuşuz
Ah o Enver’i diriltip yeniden öldürmeli.
Nazende Bosfor da gördü mutarekeyi;
Sultanahmet’te toplanıp
Yedi düvele kafa tutmuşuz,
Geceleyin atlı düşman kordonunun
Köprüye gerdiği zinciri kıramayınca
Sopalar, meşalelerle dalga dalga
Unkapanı’ndan Beyoğlu’na vurmuşuz.
Ertesi gün haydi Kroker Oteli
Arkasından Kürt Mustafa Paşa Divanı harbi.
Sürüdü de ayağını sürüdü
Başkaldırdı Anadolu, kursacığı kurudu
“Mert var ise işte meydan, gele dedi yürüdü”
Geldi çattı İstiklal Harbi:
Dil yetmez söz etmiye
Bu toprağın canı güneşi Mustafa Kemal’inden.
Bizimkisi o dev kavgasında çerçöp kabilinden.
Çoğumuz kodesteyiz, biz İstanbul kopilleri
Kodesten kaçıp top kaçırmışız.
Boğaz’ın dili olsa da söylese
Ah o Beykoz, Hisar, Kandilli.
İşgücü düzene konmamış ama,
Günler, ümitli geçiyor ümitli
Bir yanda Konya’da Delibaş isyanı
Bir yanda Menemen Kubilay.
Bir yanda fabrikalar, devlet çiftlikleri,
Hidroelektrik santralleri.
Bataklıklar kurutulmakta bir yanda
İşlenmeye başlamış yavaştan
Toprakaltı, topraküstü ürünleri.
Resimler, şiirler, heykeller, operalar, kitaplar
En özlüsünden.
Ve en berektlisinden sanat dergileri.
Kızlı erkekli pırıl pırıl bir gençlik yetişiyor.
Derken efendim derken
Din dersleri İlahiyat fakülteleri, Arapça, Türkçe ezan
Demiş geçmiş deli ozan
Çat kapı: safa geldin yâ şehr-i ramazan.
Efendim. Elde güldeste,
T’esir-i şifâ bahşâsı mücerrep, birebir
Her derde devâ
Rüya tabirnâmeleri, karınca duaları,
Büyüler, fallar, şirinlik muskası.
Kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsü
Alaturka üniversite korosu
Bizi heyheyle, neyle uyutsun radyo kutusu
İnnâ lillâh ve İnnâileyhi râciûn.
Bağlandı gönül ol nevnihâle
Nasıl oldu da kondu a dostlar
Vicdan hürrüyeti bu hale?
Künfeyekün.
Leylim leyli leyli
İçimden sayıyorum seneleri
Otuz bir mart, Hareket Ordusu, “Şeriat Üsterük”,
Kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
Yaş kırkbeş kırk yedi
Seneler beni tanımıyor, ben seneleri.
Şeriat gene pusuda
Gidişat netâmeli
Çarşafı atamadık gitti
Millet gene sakallı cüppeli.
Perşembe, Mayıs 24, 2007
ANTON ÇEHOV
Geçenlerde yaşlı posta müdürümüz Sladkopersevert’in genç karısını madden ve ruhen sonsuz sürecek dinlenme yerine götürmüştük. Güzel kadını toprağa koyduktan sonra dedelerimizin, babalarımızın geleneklerine uyarak, ölüyü anmak için bir lokantaya gittik.
Yemeklerle beraber masaya gözlemeler de geldi. Gözlemeleri gören, yaşlı dul acı acı ağlayarak:
“Gözlemeler de tıpkı rahmetli karıcığım gibi pespembe. Onun gibi güzel! Tıpkı onun gibi!..” dedi
Biz, yani ölüyü anmak için toplanmış olanlar:
“Evet” diye doğruladık. “O gerçekten de güzeller güzeliydı… En iyi cins kadınlardan…”
“Evet… Ona bakarak herkes şaşıp kalıyordu… Ama, ben onu yalnız güzelliği ve uysallığı için sevmiyordum. Bu iki özellik, bütün kadınlarda zaten vardır, yeryüzünde bunlara sık sık rastlanır. Asıl ben onu başka özelliği için seviyordum. Oldukça neşeli ve özgür yartılışlı bir kişiliği olmasına karşın rahmetli, Tanrı bol bol rahmet eylesin, kocasına sadıktı!”
Bizimle birlikte yemeğe gelmiş olan Zangoç, anlamlı bir homurtu ve öksürmeyle kuşkusunu belli etmeye çalıştı.
Dul, ona:
“Demek, siz ınanmıyorsunuz?” dedi.
Zangoç, bozulmuştu:
“Hayır, ben inanmıyorum demedim, ama öyle işte. Şimdiki genç kadınlar pek fazla şey… Randevu, şu bu…”
Madem ki beni kuşkuyla karşılıyorsunuz, ben de size bunu kanıtlayacağım öyleyse! Şunu bi-liniz ki ben onun bana olan bağlılığını çeşitli yollarla destekliyordum, yani bir çeşit askeri hileye başvuruyordum. Yaratılıştan kurnaz bir insan olduğum için böyle davranmak suretiyle karımın beni aldatmasını önlüyordum. Başkalarının evlilik haklarıma saldırmasını önlemek için böyle hilelere başvurmak zorundayım. Öyle sözler bilirim ki bunlar parola etkisi yapar. Bu sözleri söyledim mi, tamamdır, bağlılıktan yana hiçbir kuşku duymadan rahatça uyuyabilirim.”
“Ne biçim sözlermiş bunlar?”
“Çok basit şeyler. Ben bütün kente kötü bir söylenti yaymıştım.. Siz de bunu pek iyi bilirsiniz Herkese şöyle diyordum:
“Karım Alena, polis müdürü İvan Alekseyiç Zalihvatskiy’in metresidir.”
Bu sözler yetiyordu. Hiç kimse, Alena’ya kur yapma cesaretini gösteremiyordu, çünkü polis müdürünün gazabına uğramaktan korkuyorlardı. Onu görünce Zalihvatskiy’in aklına kötü bir şey gelmesin diye fareler gibi kaçışıyorlardı. He-he he!’ Bu bıyıklı umacı herife bi çat baka-lım, anandan doğduğuna bile pişman olursun, temizlik için beş tane tutanak hazırlarlar. Örneğin, senin kedinin sokakta başıboş dolaştığını görünce, serseri, hayvanları sokağa bırakıyor, diye zabıt tutar. Ondan sonra kurtul elinden, eğer kurtulabilirsen!”
Bizler bu olaya oldukça şaşırarak:
“Demek ki karınız İvan Alekseyeviç’in metresi değildi?” diye sorduk.
“Hayır, bu benim bir hilemdi. He-he-he… Siz gençleri nasıl aldattım, ha? İşte böyle.”
Üç dakika sessizlik içinde geçti. Bizler oturmuş susuyorduk. Bu şişman, kırmızı suratlı ihtiyarın bizi böyle aldatmış olması gücümüze gidiyor, hem de onurumuzu yaralıyordu.
Zangoç homurdandı:
“İnşallah yine evlenirsin!”
Not: Bu öykü Ankara'da iki ayda bir yayımlanan felsefe ve Edebiyat dergisi “deliler teknesi”nden alındı. Çeviri: Atölye çeviri Grubu
Salı, Mayıs 22, 2007
Salı, Mayıs 08, 2007
DUYURU
Dadyader & Eski Datça Muhtarlığı
Pazar, Mayıs 06, 2007
ÖDEŞMEK
İmamoğlu Memedali (Yaşlılık döneminde)
Yol yapımında on gün çalışılarak ödenmiş vergi borcunun makbuzu. (Okuyabilmek için makbuzun üstünü tıklayın)Vergiyi tahsildarların topladığı yıllardı. Elindeki deriden yapılmış kocaman çantasıyla kahvelerin bulunduğu sokağın başında görünür görünmez kahveler tenhalaşırdı.. Vergi borcu olanlar sıvışıverirdi ara sokaklara. Tahsildar da bu vergileri toplamak zorunda olduğundan, en sonunda borçlunun evine jandarmayla girer, eline ne geçerse alırdı; kıl çuval, heybe, kazan, yün çuval, daha çok kilim gibi şeyler. Haciz edilen bu gibi eşyaları ne yaparlar, nerede satarlardı, bilmiyorum. Sözün kısası, vergi borcu hem vadandaşın hem tahsildarın başının belasıydı. Devlet de bu vergiyi toplamak zorundaydı; okul yoktu, yol yoktu, hastane yoktu; bu paralarla bu gibi şeyler yapılacaktı. Yol vergisi altı liraydı. 18 yaş ile altmış yaş arası olanlar yol vergisi mükellefiydi. Ödeyebilen para olarak öder, ödeyemeyenler yol yapımında on gün bedava çalışırlardı. Datça-Marmaris yolu (80 kilometre) bu şartlar altında, kazma kürekle açılmıştı. Yol, tam ortasından ikiye bölünmüş, kırk kilometresini Marmarisliler, kırk kilometresini de Datçalılar yapmıştı. Yol hizmete açıldıktan sonra her yıl yolun bakımı da bu sistemle yapılırdı, 1950’li yıllara kadar. Dikkat ederseniz “trafiğe açılınca” demiyorum, çünkü, o zamanlar trafik diye bişey yoktu.
İkinci Dünya Savaşı yıllarının getirdiği ekonomik sıkıntılarla bu yol vergisinin ( o zamanlar [yol parası] denirdi.) ödemesi iyice zorlaşmaya başlamıştı. Altı çocuğu olan bu verginin dışında tutulduğundan, herkes çocuğunu altılamaya gayret etmiş, bu yüzden o yıllarda Datça’da altı çocuklu aileler çoğalmıştı.
O gün Eski Datça normal günlerden daha kalabalıktı. Birkaç kişi cuma namazı için işe gitmemişti ama, bir çoğu için cuma, dinlenmeleri için iyi bir bahaneydi. Tahsildar Memedağa bunu bildiğinden, Cuma günleri mutlaka yoklardı Eski Datça’yı. Kendisi ilçe merkezi Elee (Reşadiye) de oturduğundan köyleri atıyla dolaşırdı.
Atının üstünde, çarşı sokağının başında görünür görünmez insanla dolu olan kahvelerin içinde ve önlerindeki sandalyeler boşalıvermişti. İstifini bozmayıp, yerinden kıpırdamayan birkaç kişiden biri Durmuş Kara’ydı. Atını her zamanki yerine bağlayıp bir elinde kocaman deri çantası, bir elinde mendili, yüzündeki ve ensesindeki terleri silerek kahvenin önüne gelen Tahsildar Memedağa:
-Gene sıvıştılar beni görünce, değil mi? diyerek bir sandalye çekti altına. İlkönce soğuk bi su istedi kahveciden.
-Destiden olsun, dedi.
Suyunu içip bi ohh! çektikten sonra Durmuş Kara’ya bakıp çantasına davrandı. Çantadan kocaman vergi defterini çıkarıp:
-Durmuş, Yanaşsana!.. dedi
Durmuş tereddütsüz sandalyesini çekti tahsildar Memedağa’nın yanına.
-Kesiyorum, dedi Memedağa
Durmuş tahsildarın kesmekten neyi kastettiğini anlamıştı, yol vergisinden başka neyi kastederdi ki.
-Kes, Memed Efendi, dedi, omursamadan.
-Makbuz kesildi, para ödendi, Memedağa, kapamadan bi kere daha göz attı deftere:
-İmamoğlu Memedali’yi görürsen deyiverir misin, onun da yol vergisi var, dedi.
Belli ki vergi borcunu aksatmadan ödüyordu İmamoğlu Memedali. Tahsildar sadece hatırlatıyordu.
İmamoğlu dendiği zaman aklımıza o yılların dozeri gelir. Güçlü kuvvetli, çalışkan, eşi enderi bulunmayan bir işçiydi.Kısaca, hiç abartmadan söylemek gerekirse, bir günde beş kişinin yaptığı işi, o tek başına yapardı. Çalışan birisi olduğundan her zaman elinde parası bulunur, yol vergisini bedenen değil parayla öderdi.
Durmuş cebine davrandı, çıkının içinden altı lira daha çıkardı:
-Kes onun makbuzunu da! dedi.
Aradan birkaç ay geçti. Yol vergisi ödemesinin son günleriydi. Akşam herkes kahveleri doldurduğunda, Gebeş Amca bağırdığı tellalla üç gün sonra yol vergisi ödemesinin sona ereceğini bildiriyordu.. Ertesi günü, İmamoğlu, işten bir fırsatını bulup gündüz vakti kahveye geldi. Tahsildar Memedağa, kahvenin önünde bir masaya oturmuş yol vergilerini topluyordu. Karşısında İmamoğlu’nu görünce, önündeki listeye bakarak İmamoğlu’nun adını aradı. Bulamayınca hatırladı:
-Senin vergin ödendi sanırım, ama, gene de bi bakalım, deyip deftere baktı,
-Tamam, dedi, ödenmiş… Hatırlıyorum, Durmuş Gara ödemişti geçenlerde.
İmamoğlu’nun gururu okşanmıştı:
-Allah, Allah! Beni kaç kere gördü hiç demedi ya! diyerek, işine geri gitti.
Bir haftadır Balçıkhisarı’nda Gabosman Oğlu Şükrü Efendi’nin tarlasında orak biçmekteydi. Hergün şafakla kalkıyor, al atına binerek bir saatlik yolu tepiyor, akşama kadar orak sallıyordu. İşine gelip gittiği yolun üstünde Durmuş Kara’nın dört dönümlük bir ekin tarlası vardı. Tarlada arpa neredeyse adam boyu yükselmiş, (bu kadar yükselmesi normaldi çünkü Durmuş’un keçileri olduğundan tarla her yıl gübreleniyordu) biçme vakti çoktan gelmiş, geçmişti bile. Akşam üstü evine dönerken Durmuş’un tarlasına bakarak; “Tamam” dedi içinden, “İlk horoz öttüğünde başlasam, guşluk vakti biter. Şansıma da gece yarısından sonra ay doğacak.” dedi.
Pazartesi, Nisan 30, 2007
DATÇA ŞİİRİ
Datça'da yılki atları var beyaz beyaz
Görmedim ama biliom ayakları kekik kokan
Can Baba'nın ruhu kaçmış içlerine
öyle esrikli, öyle özgür, öyle güzeller
Hani atlasanız sırtlarına sizi cennete götürecekler.
DUYURU
Eski Datça'da yaşayan sayın Prof. Dr. Kaya Türker, "Laik Hukuk ve şeriat hukukunun karşılaştırılması ve sosyal yaşama yansımaları" konulu bir söyleşi yapacaktır. Katılmak isteyen herkes davetlidir.
Tarih : 2 Mayıs Çarşamba
Saat : 16.00
Yer : ESKİ DATCA, ORHAN'IN KAHVESİ
Pazar, Nisan 29, 2007
Datçalı'dan Şikayet
Herneyse, bunları dinleye dinleye kanıksadık artık, aldırmıyoruz. Fakat, geçenlerde uzman bir doktordan duyduğum bir şikayet beni güldürdü. Doktor yeni yerleşmiş, müşterisi az. Şikayeti şu: “Datcalı doktora gelmiyor…” “Acaba Datçalı hasta olmuyor mu?” diye düşünmüyor. Her ikisi de olabilir. Doktor acaba neden olumlu yönünden bakmıyor olaya?.
mesela: "Datçalı hasta olmuyor." diyebilir... Ama, işe olumsuz yönünden bakmayı tercih ediyor, her nedense.
Henüz duymadık ama, yakında duyabiliriz, Datça’ya atanmış İmamlardan: “Datçalı kolay kolay ölmüyor” şikayetini…
Salı, Nisan 24, 2007
HAYITBÜKÜ'NDEKİ KUTLAMA
Pazartesi, Nisan 23, 2007
KÖY ENSTİTÜLERİNİN 67. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI
Anlatmak için oturup yazmaya başlamadan önce bloklar aleminde ne var ne yok diye ilk kendi bloğuma girdim. Linklere bakarken gözüme “Eski Datça Antik Cafe-Bar” linki ilişti. Bi bakayım bizim “Guşçula” ne yapıkduru, dedim. Köy Enstitülerinin 67.nci Kuruluş yıldönümü kutlamasının Muberra tarafından anlatıldığı yazıyı gördüm. Ben de yazsam ona benzer sözcüklerle anlatacaktım Pazar günü Hayıtbükü’nde yaptığımız kutlamayı. Şimdilik yazmaktan vazgeçtim. Okumak isterseniz bu bloğun yan tarafındaki linklerden “Eski Datça Antik Cafe-bar” linkini tıklayınız.. Daha sonra ben de belki bişeyler yazarak anlatmaya çalışırım. Müberra arkadaşımız sanki dilimin ucundakileri oraya aktarmış. Duyguyu yitirmeden özetlemiş. Sağolasın Müberra… Nihat amcaÇarşamba, Nisan 18, 2007
Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması
Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlaması
Törenin yapılacağı koy, Hayıtbüküİki öğretmen bir de ben. Elimizde çiçekler. Kapıyı çalıyoruz, kapıyı açanın gözü ilkönce çiçeğe takılıyor. Duygulandığı yüzündeki ifadeden anlaşılıyor. Hafif bir gülümseme, gözler pırıl pırıl. . Sanırım hemen anlıyorlar neden geldiğimizi. 17 Nisan’a birkaç gün var, ellerinde çiçeklerle onu ziyarete gelmişler… Gözler parlıyor ve yaşarıyor. Yüzlerinde tatlı bir gülümseme. Ziyaretimizin sebebini anladıkları bundan belli oluyor. 17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluş Yıldönümü kutlamasını 22 Nisan Pazar gününe aldığımızı ve kendisini törene çağırdığımızı bildiriyoruz. Bu yıl törenin köyde yapılacağını da söylüyoruz. Mesudiye Köyü, Hayıtbükü’nde. Törenin köyde yapılacak oluşu daha da sevindiriyor onları. Hepsi belli bir yaşın üzerindeler ve bu yüzden çok hassaslaşmışlar.
Bu yıl Köy Enstitülerinin Kuruluş Yıldönümü kutlamasına Köy Enstitülü emekli öğretmenleri böyle zarif bir yöntemle çağırmayı düşündük. Çiçeği veriyoruz, oturup bir müddet sohbet ediyoruz. Sohbet esnasında hepsinin gözlerinde yaşlar, dudaklarında hafif bir gülümseme görüyorum. Önlerinde hep saygıyla eğildiğim bu öğretmenleri ben, hep yaralı kuşlara benzetmişimdir. Kamu oyunda çok tartışıldılar ve halen tartışılmaktalar. Bu tartışmanın devam etmesi onları incitiyor gibi geliyor bana.
Ben bir öğretmen değilim. Ama, düz bir vatandaş olarak onları ve eğitildikleri sistemi öylesine anlıyor ve beğeniyorum ki… Üç ayda bir yayınladıkları “Yeniden İmece” dergisinin Datça temsilcisiyim. Derginin her sayısını daha çok okuyucuya nasıl ulaştırırım diye çabalıyorum. “Yeniden İmece” üç ayda bir çıkar, okumaya değer yazılarla dolu, kalite bir dergidir. İlerideki günlerde çıkacak sayılardan edinmek isteyenler bana başvurabilirler. Ederi 10.00 YTL dir. Başvuru için: akkaracanihat@hotmail.com .
Kutlamanın yapılacağı yer, Mesudiye Köyü, Hayıtbükü, Sarmaşık kahve. Datça dışındakilere yeri tanıtmak için yukarıya koyun resmini koydum. Kahve, denizin kenarında. O gün sabah saat 09.00 da Datça’daki minibus garajında toplanacağız. 09.30 da herket edeceğiz. Arabasıyla gidecek olanlar arabalarında boş yer varsa gideceklerden bir kaçını alacaklar. Bir de minibüs kiralanacak. Datça--Hayıtbükü arası 20 kilometre. İlkönce kahvaltı yapılacak. Kahvaltı sohbet toplantısı gibi olacak. Henüz tanışmayanlar birbirlerini tanıyacaklar. Kahvaltıya bir kişi için ödenecek ücreti bu akşam bildireceğiz. Tören kahvaltıdan sonra yapılacak. Konuşmacı olarak öncelik Köy Enstitülü öğretmenlere verilecek. Diğer konuşmacıların konuşmalarina sınırlama getirilecek. Uzun konuşmalar ve her yıldönümünde söylenen sözlerin tekrarı, töreni uzatıyor ve dinleyiciyi yoruyor.
Törenden sonra isteyenler yüzebilir veya yürüyüş yapabilirler.
Salı, Nisan 17, 2007
Sevdiğim fıkralardan biri
Kızılderili Büyük Şef, aile fertleri, çoluk çocuk trenle yolculuk yapıyorlardı. Bütün bir aile neredeyse kompartımanı doldurmuşlar, uyur uyanık uzun bir yolculuğun sonuna yaklaşıyorlardı. Şef, çöl ikliminin etkisiyle sık sık susuyor, sırtındaki torbasından çıkardığı, ağaçtan yapılmış tası karısına doğru uzatıp:
-Büyük Şef susamak, diyordu.
Kadının tas dolusu getirdiği sudan içebildiği kadar içiyor, kalan kısmını da çocuklar içerken tas elden ele dolaşıyordu.
Gene böyle kısaca kestirdiği bir uyuklamadan sonra torbasına davrandı. Ağaçtan yapılma tası çıkarıp karısının gözüne doğru uzattı ve:
-Büyük Şef susamak, dedi.
Karısı büyük bir saygıyla tası alıp kompartımandan çıktı. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra boynu bükük, kompartımanın kapısında göründü. Üzüntülü bir yüz ifadesiyle:
-Büyük Şef biraz beklemek, sonra su içmek, dedi,
Karısının yüzüne “O da nedenmiş?” der gibi bakan Şef’e boş tasla gelişinin sebebini anlattı:
-Su çukurunun üstünde beyaz adam oturmak, dedi...
Cumartesi, Nisan 14, 2007
BUGÜN DATÇA'NIN PAZARI
Cuma, Nisan 13, 2007
Eski Datça'da Bir Deyim ve Öyküsü
“SOLAKLAR’IN ÇAPASI”
Hemen hemen her evin avlusunun bir kenarında az çok, güzelce istiflenmiş, bilek kalınlığında veya kalın ağaç gövdelerinden yarılmış yarma meşe odunları olurdu. Bunlar soğuk günlerde evi ısıtmak ve yemek pişirmek için kullanılırdı. Bu tür odunlar evin erkeği veya varsa genç oğlu tarafından yapılırdı. Başka bir köşede kuru, ince ağaç dallarından yapılmış odun yığını bulunurdu. Buna “yalankı denir, daha çok evin kadını tarafından tarlalardan veya dağlardan toplanıp getirilirdi. Bu yalankıların yanındaki yığın ise geven[1] yığınıdır. Yalankı dediğimiz odun çok çabuk tutuşup iyi alevi olduğundan acil pişirmelerde kullanılırdı; örneğin, evin kadını sabahleyin acele olarak tepitme[2] yapmak isterse bu yalankıları gevenin küçük bir dalıyla tutuşturur, bir dakikada ocaktaki ateş, herhangi bişeyi pişirmeye hazır olur. Geven dediğimiz bu tutuşturucu da gene evin kadınları tarafından köye yakın yerlerden, mesela Eski Datca’da Çamlı Belen’den kazılırdı. Çoğunlukla dul kalmış kadınları görürdük, sırtlarında yalankı veya gevenle , iki büklüm olmuş, yorgun fakat yüzüne vurmuş mutluluğuyla evine doğru giden daracık Datça sokaklarını adımlarken. Bu yalankı veya geven getirme işi onlar için bir kıra çıkma, nefes alma fırsatı veya bir kır gezisi bahanesi olurdu. Kocası olan bir çok kadın da geven veya yalankı yapmaya kendisi gider bu işi kocasına yük etmezdi.
Yalankı yapmada kesici bişey kullanmaya gerek yoktur, ince, kuru dallar elle kırılarak yapılır. Geven dikenli olduğundan mutlaka bir çapayla kopartılırdı yerden. İşte o eski günlerde Eski Datça’nın yukarı mahallesinde oturan bir karı koca, bu karı kocanın, kocası askerde olan bir de gelinleri vardı. O zamanlar soyadı kullanılmadığından her ailenin bir lakabı, yani takma adı olurdu. Bu aileye de “Solaklar” denirdi. Hiç sanmam ki bunlara rastgele “Solaklar” denmiş olsun. Mutlaka geçmişte soylarından biri solak idiyse millet ne desin? Zaten herkes bir takma ad alınca ortalıkta bolca takma ad kalmıyormuş o zamanlar. Salaklar diyecek halleri yok ya. Takma ad üreten bir fabrika da yok ki alıp takacaksın adama…
Solakların komşusu olan Hacı Amad’ın karısı bi gün gevene gidecek oldu. Geveni sırtına bağlayacak ipi yerinde buldu ama, ara tara çapayı bi türlü bulamıyordu. Çapayı kocasının tarlaya götürmüş olabileceğini düşünerek, aramaktan vazgeçti. Eh! Gider komşulardan isterim bi çapa diyerek Solaklar’a geldi. Solaklar, karı koca tarlaya çalışmaya gitmişlerdi. Evde gelinleri Dudu vardı. Dudu’ya kendi çapalarını bulamadığını söyledi ve onların çapasını istedi. Solakların gelini hiç tereddüt etmedi.
“Komşu komşuya her zaman muhtaç, neye vermeyeyim” diyerek ıvır zıvırın bulunduğu, evin bitişiğindeki dama girdi. Elinde bi çapayla çıktı ve bekleyen komşusu Raziye kadına vererirken,
“Hadi gomşu, golay gelsin sene” dedi. Komşu kadın Raziye, ipi doladı beline, güzelim kazmayı aldı eline, yollandı Çamlı Belen’e. Daha önceleri de gittiğinden iyi gevenin nerelerde olduğunu bilirdi.
Gevenlerin içine girip de ilk kazmayı vurduğunda farkına vardı Solaklar’ın çapasının ne kadar iyi olduğunu. köküne dokunur dokunmaz kesip alıyordu koca köklü gevenleri. Bi solukta yaptı bir sırt yükü geveni. Eve gelip yükünü indirir indirmez götürdü verdi çapayı Solaklar’a. Solaklar’ın gelini Dudu, aldı çapayı koydu nereden aldıysa daha önceki yerine.
Fakat komşu kadın Raziye’nin dili durur mu? Nerede geven lafı edilirse hemen başlıyordu anlatmaya Solaklar’ın çapasını. Yok, öyle kesermiş ki geveni, hiç vurmaya hacet yokmuş. Yok, bi sırt yükü geveni iki solukta yapıvermiş de, böyle iyi çapa hiç görmemiş de… Çapanın ününü duyan konu komşu merak eder oldu Solaklar’ın çapasını. Ne zaman geven kazmaya gideceklerse başladılar Solaklar’ın çapasını istemeye. Konuşuldukça Eski Datça’ya yayıldı Solaklar’ın çapasının ünü.(Pardon. O zaman Eski Datça denmezdi ki oraya. Dadya denirdi. Çünkü Datça’nın yenisi yoktu henüz.) Karı koca Solaklar hep tarlada olduklarından gelinleri Dudu, severek veriyordu çapayı isteyene. Çapanın ünü yayıldıkça Dudu’nun hoşuna gidiyor ve tereddüt bile etmiyordu vermek için. Zaman zaman çapa evde olmuyor, geri çevirdiği komşu kadına; “öğleden sona gel, çapa gelirse alırsın” diyordu.
Bir kış günüydü, yağmur püsen püsen aralıksız yağıyordu. Solaklar karı koca o gün tarlaya gitmediler. Evin adamı Osman boş durmayı sevmezdi. Çoktandır aklındaydı; evin avlusunda duran kocaman meşe kütüğünden sürgü yapacaktı. Tam havası diye düşündü. Evin bitişiğindeki dama girerek baltasını aramaya başladı. Yıllardır hep yerinde bulduğu baltayı bulamıyordu. Öfkelenerek bağırdı gelinine:
-Gız Iraziye! Burada bi baltamız olacaktı, yok ortalıkta, hangi ceenneme godun baltayı?..
Gelin, koşarak geldi sundurmanın kapısına kadar ve sordu:
-Hangi baltayı sorukdurusun buba? Orada balta yoktu, bi çapa vardı, unu da gomşula durmadan alıkduru, eve geldiğimi va bizim çapanın. Öyle metediyorla ki…
-Aahh benim aptal gelinim, o senin eve gelmiyor dediin çapa deel, baltaydı o balta! Ne de güzel bilemiştim ben unu. Git kim aldıysa kap da gel, hadi çabuk ol!
Osman hâla bilmiyordu baltasının geven kazmada kullanıldığını. Baltayı ödünç alanların ağaç yontmak için aldıklarını sanıyordu. Biraz sonra balta elinde avlu kapısından içeri girdi Raziye gelin. Osman baltayı adeta kaptı gelinin elinden ve dikkatlice bakmaya başladı baltanın ağzına. İlk bakışta farkına varıp bastı feryadı:
-Gız ne bu baltanın hali? Ne yapmışla bunuynan? Bunun ağzı bizim çapadan da kötü olmuşa…
Gelin saf saf sormaya başladı.
-Bu bizim çapa değil miydi, buba?
Ahh benim salak gelinim, ahh! Solakların Salak gelini mi desem ben sene… diye yakınmaya başladı Solaklar’ın Osman.
İşte o günlerden beri Datça’da hangi alet ödünç alınarak elden ele dolaşırsa ona “Solakların çapası gibi” derler. Bir de, hangi balta körelmiş, kesmezse ona da, “Solakların baltasına dönmüş” derler…
Bugün artık “Solaklar’ın Çapası” deyimi olsun, geven kazma, yalankı toplama gibi şeyler unutulmaya yüz tutmuş olmasına karşın, yukarıda resimde gördüğünüz gibi köylerde hâla geven ve yalankı yapma işi devam ediyor.
[1] Dağlarda veya tepelerde diz boyu büyüyen dikenli bir çalı. Çabuk tutuşduğundan ocakta ateşi başlatmada kullanılır. Burada “geven” dedim ama Datca’da ona “kefen” derlerdi.
[2] Tepitme: Günlük olarak sac üzerinde yapılan, yufkaya benzer bir ekmek.
Pazartesi, Nisan 09, 2007
Dört masası, topu topu on beş sandalyesiyle küçücük, sevimli bir pastane. Tabelasına “Damak Tadı” yazmışlar ama ben “Sempati” diyorum. Öyle diyesim geliyor. Belki işleten çiftin çok sempatik oluşları bu çağrışımı yapıyor bende. Temiz mi temiz, hertaraf pırıl,pırıl… Kumluk Plajı’na yakın. Datça’da yaşayanlar bilirler. Hani, turizm sezonunda takıcıların sergilerini açtıkları, trafiğe kapalı olan sokakta.
Öğleden evvel oturup, orada bi çay veya kahve içmeyi seviyorum. Ara sıra “Gulak”ı da görürüm orada. Gulak, çalışmadığı için, Eski Datça’da oturmasına karşın, sık sık İskele’ye gezmeye gelir. Pastanenin sahipleri karı-koca, daha önce Eski Datça’da lokanta işletirken tanımışlar onu. Her gelişinde çayını, pastasını ikram ediyorlar ona. Bu Gulak, hani şu Can Yücel’in birkaç şiirinde adı geçen, Gulak… Can Yücel şöyle yazmış:
I
Güneş yanığı dazlak kafasını kaşıyarak
Kahvede deyip durdu Gulak:
O goca memeli gızın goynuna giresen
Göyceğiz gaplıcasına girmiş gader olasın!
II
Bakkal Hasan’ın orda
Gulak daha önce gelmiş dükkâna
Bene bi guru fasule, dedi
Buz dolabından ossun!
Ben de kuru fasulye buz dolabında
Ne arıyor? diye sordum.
Biz şaraba guru fasule deriz, dedi.
VIII
Elli metrodan fazla yürüyene
Dizlerim geriliyor,
Antepli hekim garıya çıktım,
Sen iflah olmassın dedi bana
İlâç da gâr etmez bu derde
Sen bu sancıyla ölene kadar sürünecen
Sen siyaset olmuşun dedi kesti
Ben de ağnamadım nerden bildi
Bizim köpeğe “Demokrat” dediğimi.
İşte, yukarıda şiirlerde adı geçen Gulak bu. Bu sabah pastaneye vardığımda Gulak’ı oturuyor buldum, yalnız başına bir masada. Ben de laflayacak birini arıyorum zaten, Kendi kendime,“bulduk laflayacak adamı,” dedim. Masaya iliştim. Elimdeki kitabı görünce o açtı lafı:
-Kitap mı okuyacan?
-Burada değil, evde okurun, dedim.
-Sen de okurmusun, bazen?
-Yok, ben okuma bilmem.
-Yapma yahu! Bir harf de bilmen mi?
-Hiç bilmem!..
-Peki, hiç öğrenmek istemedin mi?
-Hiç… ne yapaan okuyuk da.
-Allah, Allah! İlginç. Gözüne bazen yazılı bi tabela çarpar veya bi yerde ilgini çeken bi resim görürsün, altında yazı vardır, hiç merak etmez misin, ne yazıyor burada acaba diye? Okuyamadığın zaman bi eksiklik duymaz mısın?
-Yoo. Öyle bişey hiç aklıma gelmedi şindiye gada…
-Harika valla. Bi açıdan bakınca fena bişey değil. Kafan ebür cübürle dolmuyor. Gazete filan okumayınca, bizim canımızı sıkan haberlerden haberin olmuyor... Ama, televizyona bakasın akşamları, değil mi? Hani haberle filan…
-Yok, Nihatcıım, filimle olu, una bakarın, başkasına bakmam. Hani şu hoş filimle olusa, şarkılı şennikli… Bide, Telli Volli, var ya, işte una…
-Tele-Vole mi diyeceksin?
-Her neyse işte o. Ben telli Volli derin.
-Eee! Evde hanımın falan varsa senin tele-Vole’ye bakmana izin verirler mi? Biz dizi izleyeceğiz, demezler mi?
-Desinle… Gumanda bende olu hep. Emme torun olusa bizde, işte o zaman seyredemem.
-Senin torun… Dur bakayım. Mert değil mi? Hani şu mavi gözlü çocuk, biraz hiperaktif gibi.
-Ne aktif gibi, ne?..
-Boşver yahu, hani biraz süper demek istedim.
Süper deyince yüzü güldü, sevindi Gulak. Gülerek:
-Öyle valla… Süper benim torun.
-Biliyorum, Süper! Hani geçen yıl Marmarise Orman işletmesine, Datca’da yangın var diye telefon edip, iki helikopterin taa Marmaris’ten glipte, Datça üzerinde yarım saat tur atmasına sebep olan çocuklardan biri Mert değilmiydi?
-Bak bilikdurusun. O haydutların başıdır, Mert.
-Bilmezmiyim. Dadyader olarak eski Datça’daki çocuklarla haşır neşiriz.. Bazen tiyatro bile yapıyor Eski Datça’nın o süper! çocukları,
-Hayatı tiyaturu bizimkinin, valla... (gülerek) Geçen yıl dayısından harçlık istemiş. Dayısı harçlık vememiş. Gitmiş evinin camlarını indirmiş… Bakdım, dayısı gelikgeli, yakınık duruyo. Yakalarsam eşek sudan gelene gadan dövecen deyikduru. Bi dokan da Göreen seni, neden vemedin bi kaç guruş çocuğa, dedim. Vemem, bööle çocuğa, dedi. Ben de dedim, vemezsen bööle olu işte, camcıya verisin harçlığı gayri…
Bunları anlatrken çok mutlu görünüyordu. Gulak’a göre torunu, yaptığı haydutluklarla vardı. Mert’in yaptığı bu gibi şeyleri anlatırken mutluluğunu görebiliyordum. Hemen başka bir eşkiyalığını anlatmaya başladı Mert’in:
-Gene geçen yıldı. Öbür dedesine gitmiş, para istemiş. Dedesi yok para demiş. Mert de gitmiş, dedesinin tarlada bağlı olan eşeğini bulmuş ve eşeğin urganını, paldumunu, yularını hep kesmiş. Ertesi günü dedesi öğrenmiş bunu Mert’in yaptığını. Baktım o da gelik geli, bene şikayet edikduru. Dedim, veseydin çocuğa bikaç kuruş. Vememişin, tabii kese ipini yularını… Dua et, eşeği kesmemiş… İşte Nihatçıım bööle benim torun. Sen ne demiştin başda?
-Süper demiştim ya.
-Yok, yok! İlk gonuşmanın başında. Eper mi, tiper mi ne dedin?
-Ha, Hiper aktif demiştim
-Hah işte u dediinden bu çocuk. Maşallahı va…
-İyi ama burnu devamlı akıyor. Bi de o şeyi olmasa. Hatta geçen yıl tiyatro yapan çocuklarla, Nasyonel Coğrafik Dergisi bi görüşme yapmıştı. Çocuklardan biri, “biz mevsimleri Mert’in burnundan biliyoruz.” demişti. Mert’in burnunda sümük görününce Ekim, yarıya kadar uzarsa Kasım, ağzına kadar gelirse Şubat ayıdır . Sonra gene ağzından yukarı biraz çekilirse Mart, hiç görünmezse Mayıs ayıdır deyip bizi güldürmüştü…
-Unu deyen çocuk kendine baksın, arkadaş! O kadar gusur gadı gızında da va…
Bi şiir de ben yazsam mı, Gulak için acaba?..
-
Salı, Nisan 03, 2007
ANI
Datca yerel Tarih Grubunu yeni kurmuştuk. Yeni bir girişimin eşiğindeydik, hepimiz heyecanlıydık. Toplantılarımızı Datça’nın köylerinde yapmaya başlamıştık. Palamutbükü’ndeki Nostalji Kahve’de yapacağımız toplantıda grup içinden, arkeolojik bilgisi iyi olan bir arkadaş konuşacak, biz ve köylüler dinleyecektik. Kahve ağzına kadar doldu, konuşmacı karşıdaki masaya oturdu ve başladı Knidos’un ve Datça’nın tarihini anlatmaya. Konuşmacı Datça’ya gelip yerleşeli epey olmuştu ama, henüz Datçalı olmamıştı. Anlattıkça coşmuştu, çünkü, önünde, onu hiç ses çıkarmadan dinleyenler vardı. Ne güzel, kuzu kuzu, sessiz sedasız dinlemekteydik. Ağzı kurumasın diye konuşmacının masasına bir bardak suyla bir duble de rakı gelmişti.
Gerek rakının sıcak bir gündeki etkisi, gerekse konuşmasının cankulağıyla dinleniyor olması sanırımkonuşmacının iyice coşmasına sebep oldu. Sözü, Knidos’un çok eski tarihinden yakın tarihlere getirerek; “1950’li yıllara kadar Datcalıların balık nedir bilmediğini ve o zamana kadar balık yemediklerini” kelimelerin üstüne basa basa söyledi. Bu cümleyi bitirdiğinde dinleyiciler arasında homudanmalar oldu. Dinleyiciler arasından birkaç el kalktı havaya, konuşmacının son tümcesine itirazlar vardı. Kalkan ellerden biri de benim elimdi. Hem de havadaki elimin beş parmağı da açılmıştı. Çünkü; 1940’lı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sürerken ben on iki, on üç yaşlarındaydım ve yaz aylarında Kargı Koyu’nda yaşayan bir akrabada kalıyordum. Kaldığım ev denize iki metre uzaklıktaydı ve zaman zaman evin önüne oturur balık avlardık. Tuttuğum balıklardan kendi istediklerimi seçer, -hergün aynı cins balığı yemek istemezdik- geri kalanları komşulara verirdik.
O günlerde yiyecek kıt olduğundan en kolay bulunan gıda balıktı bizim için. Zaman zaman “yine mi balık yiyeceğiz” diye sofrada sızlandığımı hiç unutmadım…
Yaşadığım o yılları konuşmacının önünde dinleyenlere anlattım.
Benden sonra sözü o köyün muhtarı, Ali Dayı aldı: Karşımızda denize doğru uzanmış kayaları göstererek, 1930’lu yıllarda, orada basit bir oltayla bir sepet balığı nasıl on dakika içinde tuttuğunu anlattı. Daha sonra köyden bir arkadaş, balıkçıların satamadıkları balıkları nasıl tahıl ve sebzeyle değiştiklerini; daha sonra başka birisi, akşam üzerleri limana yatmaya gelen süngercilerin sepetler dolusu balıkları köylülere verip karşılığında onlardan sebze ve meyve aldıklarını anlattı. İtiraz edenlerin sözleri bittiğinde, konuşmacı masayı terketmişti.
Burada demek istediğim şu ki; biz konuşmacıyı dinlemiştik, ama, YEMEMİŞTİK!... (Yanlış anlamayın. Eski yıllarda balık yemiştik; konuşmacının konuşmasını yememiştik.)
Bu olaydan bir yıl sonraydı. Bir cenaze için mezarlıktaydım. Mezarlar arasında dolaşırken gözüme ilginç bir mezar taşı ilişti. Taştaki yazı şöyleydi:
Adı Mehmet, soyadı, “BALIKÇI”.
Doğum tarihi: 1899.
Bu Datcalıyı iyi tanırdım. Kendisi balıkçıydı, soyadı Balıkçı’ydı, takma adı da Balıkçı’ydı. Bizim konuşmacıya verilecek en güzel cevabı mezarlıkta bir mezar taşında bulmuştum. Gittim kalabalık arasından bizim konuşmacıyı iyi tanıyan birini buldum. Getirip mezar taşını göstererek olanları kısaca anlattım ve “git ona söyle,” dedim. “Sadece George E. Bean’in kitabını okuyarak konuşmasın. Biraz da mezar taşlarını okusun.”
George E. Bean 1949 yılında Datça’da arkeolojik araştırmalar yapmıştı. Yanında gene Arkeolog olan, Milaslı zengin bir adamın kızı da vardı. O yıllarda Datça’da elektrik olmadığından, buzdolabı da yoktu. Sıcak yaz aylarında balığı saklamak zordu. Balık denizden çıkınca hemen pişirilip yeniyordu.George E. Bean, bir gün balık yemek istemiş. Kalkmış kasabanın tek lokantasına gelmiş. ”Balık yok” dediklerinde, sanırım canı sıkılmış. Daha sonra bunu notlarının arasına sıkıştırmış: "Datca’da yaşayanlar henüz balığı bilmiyor.” diye…
Demek istediğim; her okuduğumuza ve her duyduğumuza hemen inanmayalım. Sözün kısası: YEMEYELİM… Araştıralım, soruşturalım.
Yarımadaya İstila gibi süren göçün içinden böyleleri de çıkacaktır.
Lokantasında Datça yemekleri yapıp “Datça’ya yemek kültürünü ben getirdim" diyenler gibi… Kendilerini kolony valisi sanıp, yerliyi aborigin görmek isteyenler gibi…
Tekrar ediyorum; bunları dinleyeceğiz ama, YEMEYECEĞİZ!..
Perşembe, Mart 29, 2007
BİR ANI
1960’lı yıllar. [1966 olabilir.] Sinop, Amerikan Radarı’nda çalışıyorum. Hasbelkader Sendika başkan yardımcısıyım.
Başkanımız, Et ve balık Kurumu’nda memur olan Bahri adında biri. Kendisi Yozgatlıydı. Neden Et ve balık Kurumu’nda çalışan birinin bizim sendikaya başkan olduğunu anlamış değildim. Sendikalar yeni kurulmuş, her şey toz duman içindeydi, işçi dünyasında.
Radar üssünde, İsrailli bir şirket tarafından yeni yapılar yapılmaktaydı ve bu inşaat işlerinde çalışan iki yüz kadar Türk işçisi vardı. Sendika olarak biz, bu işçileri sendikaya üye yaptık ve ücret artışı için toplu iş sözleşmelerine başladık. Yapılan iki üç görüşmede İsrailli şirket, istediğimiz artışın yüzde onunu bile vermediği gibi ileride vereceğine dair hiçbir ümit de vermiyordu. Kaçıncı görüşmeydi bilmiyorum ama, o toplantıda daha önce verdikleri sadaka gibi bir artışı da geri çekip adeta alay etmişlerdi bizimle. O moral bozukluğu içinde biz sendikacılar iş yerinden kasabaya geri geldik. Bütün işçi bizi zaten otobüs durağında beklemekteydi. Hemen sendikaya gittik, bina bize dar gelince sendikanın bahçesinde yaptık toplantıyı. Bizim başkan oturdu masanın başına. İşçiler toplandı etrafına. Oturan oturuyor, sandalyesi olmayan ayakta dinliyordu. Sendika Başkanı Bahri bey açtı ağzını yumdu gözünü. O günkü görüşmeyi anlatıyordu kanımca. Kanımca diyorum çünkü, ne konuştuğunu ben de anlayamıyordum. Cümleler çok uzun, dolambaçlı ve cümle içinde kullandığı sözcüklerin yarısından fazlası farsça veya arapça sözcüklerdi. Kaldı ki bu sözcükler bile cümlede yerinde kullanılmadığından ortaya hiç anlaşılmayan bir konuşma çıkmıştı. Ama ne var ki arasıra alkışlanıyordu dinleyenler tarafından.
Oldukça canım sıkılmış, böyle bir başkanla toplu sözleşme görüşmelerine katılmış olmamdan dolayı öfkeleniyor yerimde oturamıyordum. Yerimden kalkmış, konuşmakta olan başkanın etrafındaki insan halkasını hızlı adımlarla turlarken, karşıma gelen tanıdık bir işçi beni durdurup:
“Nihat Abi! Adam ne güzel gonuşuyo, görüyor musun.” deyiverdi.
Bir iki adım daha yürüdükten sonra aydım. Arkama dönüp bunu diyen işçiyi kolundan tutup kendime doğru çektim, kendimi kaybedercesine bağırarak sordum:
“Güzel konuşuyor ama, sen ne anladın bu konuşmadan?”
Cevap alamıyordum. Üsteledim:
“Söyle allahaşkına bana, anlayabildiğin bir cümle söyle…”
Adam yüzüme şaşkın, şaşkın bir müddet baktı, sorumu cevaplama zorunluluğu mu hissetti ne, cevap verdi:
“Ağbi, adamın gonuşması yüksek gonuşma… Biz anlayamayız bu gonuşmaları.” dedikten sonra sözünü şöyle bitirdi. “Yiğide furacaksın, emme, hakkını da verceksin. Adam yüksek gonuşuyo…”
Ağzım açık bi müddet yerimde çakıldım kaldım bunu duyunca. Fakat, yüksek sesle bağırdığımdan işçiyle aramdaki diyaloğu Bahri Bey de duymuş, konuşmasını durdurmuş bizi dinlemekteydi.
Bu olaydan on beş gün sonra Bahri Bey, alalacele genel kurulu topladı, kongrede gene böyle kimsenin anlayamayacağı bir konuşma yapıp alkış aldı. Üstelik de beni yönetim kuruluna seçtirmedi. Anlayamadıkları yüksek konuşmadan işçiler çok etkilenmişlerdi.
Sonradan öğrendim ki, bir konuşma ne kadar yüksekse o kadar anlaşılmaz veya ne kadar anlaşılmazsa o kadar yüksektir…
Bazılarına göre…
Çarşamba, Mart 28, 2007
Salı, Mart 27, 2007
Pazar, Mart 25, 2007
FIRÇA
-“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
-“Belediyeye,” dedim
-“Beni de alır mısın? Ben de Tedaş’a gideceğim,” dedi.
Onu indireceğim yere yaklaşırken sordu:
-“Ne işin va, belediyede, su parası falan mı yatıracaksın?”
-“Yok,” dedim. “Sergi açıyoruz da… Belediyeden isteyeceğim bazı şeyler var, onun için gidiyorum.”
İneceği yere kadar hiç sesini çıkarmadı. Arabadan indi. Kapıyı kapadıktan sonra pencereden başını içeri doğru uzattı, kimse duymasın gibi bir tavıra bürünerek alçak sesle bana:
-“Ne paragöz adamsın," dedi ve ekledi: "Emekli maaşın va… Kirada evin va… Dükkânın va, televizyon da tamir edikdurusun… Bi de bazarcılık mı yapacan.” deyip, Allah, Allah! der gibi başını iki yana sallayarak Tedaş’a doğru yürüdü.
Ben belediye başkanını görmeden önce, bi müddet merdivenlerin orada oturdum. Gülmem geçsin diye…
-
Perşembe, Mart 22, 2007
Bir Fıkradan Bir Öykü
Nihat Akkaraca
Mezarın yanı başındaki yeni kazılmış toprak, cenazeye gelenler tarafından tekrar mezara atılmaktaydı. Birisi iki üç kürek atıp, küreği yere bırakıyor, diğeri alıyor, o da bi kaç kürekten sonra bırakıp sırada bekleyenlere toprak atma fırsatı veriyordu. Toprak yığınının tam ortasında, dizleri üstüne çökmüş, yaşı ellinin üzerinde gösteren, iyi giyimli bir adam da, iki gözü iki çeşme durmadan elleriyle mezara toprak atıyor ve ikide birde ceketinin koluna gözyaşlarını siliyordu. Onu böyle perişan bir halde, gelişi güzel toprak atarken gören bir arkadaşı arasıra gelip omuzuna dokunuyor:: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme, metin ol!” deyip teselli etmeye çalışıyordu. Toprakları avuçlarıyla saçma sapan atışı, teselliye ihtiyacı olduğunu göstermekteydi.
Adamın kendinden yirmi yaş daha genç olan, çok sevdiği güzel karısı yakalandığı melun bir hastalıktan kurtarılamamış, ölmüştü. Genç karısının ölümü zavallı adam için tam bir yıkım olmuştu. Ne zorluklarla bu güzel kızı kendine eş etmişti. Kız, uzun bir zaman ayak diremiş, evlenme ekliflerini geri çevirmişti. Adam bu direnişe çok şaşırmıştı. Çünkü kendisi öyle çok yakışıklı olmasa bile eline yüzüne bakılır tiplerdendi. Giyinip kuşanmasını iyi bilirdi. Bir iş adamıydı ve maddi sıkıntısı söz konusu değildi. Mahallede hangi kızı istese red edilmeyeceğini bildiğinden, kızın kendisiyle evlenmek istememesine şaşmıştı. Kız, aynı mahallede yaşayan orta halli bir ailenin kızıydı ve o semtin en güzeli ve endamlısıydı. Orta yaşlı adamın kendisiyle evlenmek istediğini duyunca dünyası yıkılmış, aylarca “olmaz, ben bu adamla evlenmem” demesine karşın, anne ve babasının ısrarlarına dayanamayıp sonunda evet demişti. Bu zoraki evlilik, zamanla yoluna girmiş evlendikleri günden bu güne kadar kusursuz bir evlilik tablosu çizmişlerdi.
Güzel kızı, kendisiyle evlenmeye başkalarının yardımıyla güç bela razı ettiğinden karısının üstüne titremiş, bir dediğini iki etmemişti evliliği müddetince. Genç kadın da mutlu görünüyordu. Ölüm, kapılarını çalana kadar hiçbir anlaşmazlıkları, kavgaları olmamıştı. Karısına öylesine aşıktı ki; sanki kendisi Mecnun, o da Leyla idi.
Mezar örtülüp, hocanın duası da bittikten sonra, cenazeye gelenler teker teker başsağlığı dileyip teselli edici şeyler söyleyerek ayrıldılar. Çok yakın iki arkadaşının dışında herkes gitmişti. Yaslı koca mezardan ayrılmak istemiyordu. Hatta bir ara arkadaşına “benide gömseydiniz buraya” diye mırıldanmıştı.
Gitmeden mezarın başında son bir fatıha okumak istedi. Duayı bitiripte elleriyle yüzünü sıvazlamak isterken başını kaldırdığında, gözü, tam karşısındaki bir selvi ağacının gövdesine arkasını dayamış, uzun saçları darmadağın, kafası iki elinin arasında, durmadan ağlayan genç bir delikanlıya takıldı. Delikanlının üzerinde bakışları kilitlendi. Genç adamın hıçkırarak ağladığını farkettiğinde kafasının içinde sorular şimşek gibi çaktı. Soruların cevabını bulmaya çalışıyordu: “Kimdi bu tanıdık sima?, kendisi onu nereden tanıyordu ve karısının ölümü için neden bu kadar perişan etmişti kendini?...” Ayağa kalkıp delikanlıya biraz daha yaklaşınca, hatırlar gibi oldu genç adamı. Onu yatak odalarının penceresinden her baktığında, karşılarındaki apartman dairesinin onlara bakan balkonunda, üstünde sadece bir şortla jimnastik yaparken görüyordu. Tereddüte hiç yer yoktu, bu, zaman zaman kafasunda soru işaretleri ve şüphe yaratan konşu delikanlıydı. Sportif vücudu, pazuları, çenesindeki sakalı ve ensesine kadar inen uzun saçlarıyla karşısında oturmuş ağlıyordu…
Karısının yasını unutup geçmiş günlere doğru daldı gitti: İlkönce kızın ailesine ilk evlenme teklifini götürdüğü günleri geçirdi kafasının içinden. Anası ve babasının ısrarlarına rağmen kız, nasıl ayak diremişti “ben bu adamla evlenmem de evlenmem!..” diye. Evlendikten sonra akşamları eve geldiğinde güzel karısını, çoğu kere, yatak odalarının penceresinin önünde oturuyor bulması ve delikanlıyı da karşı evin balkonunda elindeki ağırlıklarla vücut geliştirme hareketleri yapıyor olması tesadüf müydü acaba?. Zaman zaman Avrupa ülkelerine iş gezisine giderken karısını da götürmek istediğinde, karısının “Yok, istemem şekerim, ben evimi çok seviyorum, ben evimde daha mutluyum” demeleri… Sofrada pür neş’e olupta, yatma zamanı geldiğinde başağrılarının da beraber geldiği geceler… Hepsi, ama hepsi sinema şeridi gibi gözünün önünden aktı geçti.
Herşeyi geç de olsa anlamış, taşlar yerine oturmuştu. O kederler içinde kendini kaybetmiş olan yaslı kocanın yerine bambaşka biri gelmişti sanki. Ağır ağır yürüyerek ağlayan gencin başucunda durdu. Gencin omuzunu eliyle okşar gibi vurarak onu teselli etti, mezarın başında arkadaşının kendisine söylediği sözleri tekrarlıyarak: “Kendini bu kadar kapıp koyuverme delikanlı, metin ol.” Ve ilave etti: “Ben yine evlenirim!..” dedikten sonra, mezarlığın girişindeki arabasına doğru yürürken içinde on dakika evvelki keder yoktu, ama aldatılmış bir kocanın sıkıntısı vardı….
Salı, Mart 20, 2007
LA FONTAİNE
Bir horoz inci bulur, kuyumcuya gider:
"Al, şuna bak, der.
pırıl pırıl ne özrü ne kusuru var.
Fakat sen bana bir avuç mısır ver,
benim işime o yarar."
Bir cahile bir kitap miras kalır.
Adam kitabı alır,
komşusu kitapçıya gider:
"Bak, ne güzel kitap, der,
fakat sen bana beş on kuruş ver.
benim işime o yarar."
Pazar, Mart 11, 2007
Çehov'dan bir öykü

Dört beş ay oluyor, Reşadiyeli birinden dinlemiştim, yıllar evvel bir berberle bir müşterisi arasında geçen olayı. Henüz öyküleştirmedim. Ama bugün o olayı düşünürken aklıma Çehov’un bir öyküsü geldi. Şu sıralar kendim yazmadağımdan öyküyü sizlerle paylaşmak istedim. Biliyorum ki Çehov’un bu öyküsünü çoğunuz okudunuz. Ama bi kere daha okumanın bi zararı da yok. Belki henüz okumayanlar vardır, onlar okurlar. Datca’da olan olay şu: İsim vermeden yazacağım şimdilik. Ama zaten “o zamanların tek berberi” deyince bir çok Datçalı anlayacak kim olduğunu.
Reşadiyeden biri, Ahmet, işten güçten saç tıraşı için fırsat bulamadı. Bir fırsat bulup tıraş için Reşadiye’den İskele’ye berbere geldiğinde akşam olmak üzereydi. İskele’nin tek berberi de tahtadan yapılmış bir kulübede berberlik yapmaktaydı. Ahmet, berber koltuğuna oturduğunda güneş batmıştı. O yıllarda Datça’da henüz elektrik yok, aydınlatma gaz lambalarıyla idare ediliyor. Berber, hem tıraş edip hem sohbet ederken tıraş yavaş gidiyor ve Ahmet’in kafasının yarısının tıraşı bittiğinde karanlık iyice bastırıyor... Berber ne de olsa Akdeniz insanı. Üstelik de Datçalı. Karanlık basıpta işini göremeyince, bir duvarda asılı gaz lambasına, birde Ahmet’in yarı tıraşlı kafasına bakıyor. İlkönce lambayı yakıp tıraşı bitirmeyi düşünüyor ama, sadece düşündüğüyle kalıyor. Lambanın camı simsiyah is ve şişesinde de bir damla gazyağı kalmamış. Şimdi tıraşı bırakacak, lambaya gaz koycak, camı silecek, lambayı yakacak ve tıraşı bitirecek… Öfff!Bir sürü iş. Eğilerek müşterinin yüzüne bakıyor ve: "Yahu Ahmet! Şindi [şimdi] bişey diyecen sene [sana]. Emme [ama] gızma bene. Zaten gabıyat [kabahat] sende. Vakıtsız geldin dükkâna. Bak karannık [karanlık] bastı, tıraşın da yarım. Bu garanlıkda bu tıraş olmayacak. Lambayı yakmaya kalksam bi sürü işi va. Cam pis, gaz yok içinde. Zaten yemek vakti de geldi. Hadi sen kusura bakma da bu tıraşı yarın bitiriverelim…" Ahmet,çaresiz boynunu büktü. Sandalyeden kalktı, kasketini giyip Reşadiye’ye yürüdü. O gece kahveye çıktığında arkadaşları farkına vardı yarım saç tıraşının. Ne de olsa kasketi kafasının heryanını kapatamamıştı. Ense kökünden görünüyordu yarısı tıraşlı, diğer yarısı tıraşsız başı Ahmet’in. Ahmet işten güçten dolayı bir hafta gidemedi kafasının diğer yarısını tıraş ettirmeye. Böylece milletin diline düştü. Çehov’un bu öyküsünü bugün bundan dolayı hatırladım… Haydi hep birlikte okuyalım...
BERBER DÜKKÂNINDA
Anton çehov
Sabah saat daha yedi olmadığı halde Makar Kuzmiç Bliostkov’un berber dükkânı açık. Şık giyimli, ama üstü-başı kir içinde , henüz yüzünü bile yıkamamış bulunan yirmi yaşlarındaki dükkân sahibi Makar sabah temizliği yapmakta. Elindeki bezle bir yerleri siliyor, şuraya buraya parmağını sürüyor, duvarda gördüğü bir tahtakurusuna fiske atıyor…
Dükkân küçük mü küçük, daracık, pis bir yer. Kütüklerden örtülü duvarlara arabacıların gömleği gibi soluk duvar kâğıtları yapıştırılmış. Camları rutubetten donuklaşmış, ışık sızdırmaz iki pencere arasında gıcırtılı bir tahta kapı; kapının üstündeyse durduk yerde şangırdayan, titrek sesli, pastan yeşillenmiş bir çıngırak göze çarpıyor. Duvardaki aynaya şöyle bir bakmaya görün, suratınız dört bir yana çarpılır, kendinizi tanıyamazsınız. Makar, bu aynanın karşısında, saç-sakal tıraş etmektedir. Aynanın önündeyse dükkân sahibi kadar pis, yağa bulanmış berber gereçleri var; taraklar, makaslar, usturalar, birkaç kapiğe alınan krem ve pudralar, içine su katılmış bir şişe kolonya… Berber dükkânını satmaya kalksanız beş ruble bile etmez.
Kapının üstündeki zilin hastalıklı sesi duyuluyor, içi kürklü bir gocuk ve keçe çizmeler giymiş yaşlıca bir adam dükkâna giriyor. Adamın başı, boynu kadın şalıyla sarılı. Makar Kuzmiç’in vaftiz babası İvanoviç Yagodov’dur bu gelen. Kendisi oturdukları Prud mahallesi’nde tesviyecilik yapıyor.
Temizlik işiyle uğraşan Makar Kuzmiç’e;
-Merhaba Makarcığım! Ne haber, gözümün nuru? diye sesleniyor içeri girer girmez.
Öpüşüyorlar. Yagodov istavroz çıkardıktan sonra bir iskemleye çöküyor.
-Yol ne kadar uzunmuş! diyor oflayıp puflayarak. Şaka değil, ta Krasniy Prud’dan Kaluga kapısına değin yaya geldim.
-E, nasılsınız bakalım? İyi misiniz?
-Hiç sorma, iyi değilim. Yakınlarda bir hastalık atlattım.
-Ne hastalığı?
-Evet, bir ay ateşler içinde kıvrandım. Ölüyorum sandım, ama sonunda kefeni yırttık. Şimdi de saçlarım dökülüyor. Doktor saçlarımı kestirmemi söyledi. Yerine daha gür çıkarmış. Ben de tuttum, sana geldim. “Yabancıya gitmektense bir yakınım kessin saçlarımı. Hem daha iyi tıraş eder, hem de para almaz” dedim. Doğrusu yol biraz uzun, ama zararı yok. Benim için bir gezinti oldu.
-Ne olacakmış canım. Seve seve tıraş ederim. Buyurun, oturun!
Makar Kuzmiç saygıyla eğilerek tıraş masasının arkasındaki koltuğu gösteriyor. Yagodov gösterilen yere oturarak aynada kendine bakıyor. Oradaki görüntüden pek hoşnut kalmış olmalı. Neden derseniz, Moğol dudaklı, küt, yayvan burunlu, gözleri alnuna kaymış bir surat beliriyor orada. Makar Kuzmiç vaftiz babasının omuzlarına sarı sarı lekeli, beyaz bir çarşaf örttükten sonra makası şıkırdatmaya başlıyor.
-Saçlarınızı cascavlak keseceğim, ne dersiniz?
-En güzelini yapmış olursun. Tatarlara benzet beni, bomba gibi bir şey olayım. Sonunda daha gür çıkacak nasıl olsa.
-E, hanım teyzemiz nasıllar?
-Nasıl olsun, yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde binbaşının karısına doğuma çağırmışlardı, tam bir ruble vermişler.
-Ya, bir ruble vermişler, ha? Kulağınızı tutar mısınız biraz?
-Tuttum… Sakın keseyim deme, e mi? Of, acıttın be! Neden çekiyorsun saçımı?
-zararı yok, zararı yok. Bizim meslekte böyle şeyler olmadan olmaz. Anna Erastovna iyiler mi?
-kızım mı? Yerinde rahat durduğu yok ki! Geçen Çarşamba Şeykin’le nişanını yaptık. Sen niçin gelmedin?
Makas şıkırtıları şıp diye kesiliyor. Makar’ın elleri aşağı düşüyor. Korku okunan bir sesle;
-Kim? Kimi nişanladınız? diye soruyor.
-Bizim Anna’yı, canım!
-Nasıl olur? Kiminle?
-Şeykin’le, Petroviç Şeykin’le. Teyzesi, zengin bir ailenin vekilharçlığını yapıyor. İyi bir kadındır. Şükürler olsun, hepimizi sevindiren bir iş kıvırdık. Bir hafta sonra da nikahı var. Sen de gel, eğleniriz.
Şaşkınlıktan yüzü sararan Makar Kuzmiç omuzlarını silkiyor.
-Nasıl olur, Erast İvanoviç? Bunu nasıl yaparsınız? Olamaz! Anna ile ben… Ben ona karşı iyi duygular besliyordum… Niyetim onunla… Bu nasıl şey, bilmem ki! Makar Kuzmuç’in yüzünde ter damlaları tomurcuklanıyor. Makası masanın üstüne bıraktıktan sonra yumruğuyla burnunu ovuşturmaya başlıyor.
-Benim ona karşı temiz niyetlerim vardı. Olacak şey değil, Erast İvanoviç! Ben onu sevdim, en saf duygularımı sundum. Karınız hanım teyze de söz vermişti. Size karşı hep öz babam gibi saygı gösterdim… Her zaman bedava tıraş ediyorum. Benden iyilikten başka ne gördünüz? Babam öldüğü zaman evdeki kanapeyle on rublemi aldınız. Sonra geri vermediniz. Anımsıyorsunuz, değil mi?
-Anımsamaz olur muyum? Hatırımdadır hep. Ama, gözümün nuru, sen iyi bir güvey olabilir misin, Makarcığım? Söyle, iyi bir güvey olabilir misin? Ne paran var, ne mevkiin, ne de işe yarar bir mesleğin!
-peki, Şeykin zengin mi?
-Taşeronluk yapıyor. Tam bin beş yüz ruble pey akçesi yatırmış bu işe. Yetmez mi, iki gözüm? Her neyse, olan oldu birkere, geri dönemeyiz, Makarcığım, sen kendine başka bir kız ara. Elini sallasan ellisi gelir sana. E, ne duruyorsun? Hadi tıraş etsene.
Makar Kuzmiç konuşmadan dikiliyor, sonra cebinden mendilini çıkararak ağlamaya başlıyor. Erast İvanoviç onu yatıştırmaya çalışıyor.
-Aman canım, böyle şeylere de ağlanır mı? Hadi, sus bakalım. Kadınlar gibisin vallahi!.. Önce saçımı kes, sonra ne yaparsan yap. Hadi, makası al eline!
Makar Kuzmiç makası alıyor, ona bir dakika şaşkın şaşkın baktıktan sonra yine masaya bırakıyor. Eli titremektedir.
-Yapamayacağım, kalsın şimdi, elimin gücü kesildi. Ah, ne talihsiz insanmışım ben? O da çok mutsuz şimdi…. Birbirimizi seviyorduk, söz vermiştik. Kötü insanlar acımadan ayırdılar bizi. Dükkânımdan gidin, Erast İvanoviç! Sizi gördükçe tuhaf oluyorum.
-Öyleyse yarın gelirim, Makarcığım. Tıraşı yarın bitirirsin.
-Peki, nasıl isterseniz.
Erast İvanoviç saçlarının yarısı kökünden kesilmiş başıyla tıpkı bir kürek mahkûmuna benziyor. Böyle bir başla ortalıkta dolaşmak pek de hoş değil ama başka ne yapabilir? Başına şalı yeniden sarıyor, berber dükkânından çıkıyor Makar yalnız kalınca bir sandalyeye oturuyor, sessiz sessiz ağlamasını sürdürüyor.
Ertesi sabah Erast İvanoviç erkenden dükkândadır. Makar Kuzmiç soğuk bir sesle:
-Bir şey mi var, ne istiyorsunuz? diye soruyor.
-Tıraşı bitir Makarcığım. Bak, yarısı duruyor
-Parası peşin, lütfen. Bedava tıraş etmem!
Erast İvanoviç tek söz söylemeden kalktığı gibi dükkândan dışarı fırlıyor. O günden beri başının yarısında saçları uzun, öbür yarısında ise kısacık. Parayla tıraş olmayı lüks saydığından başının yarısındaki saçların kendiliğinden büyümesini bekliyor. Kızının düğününde bile ortalıkta böyle dolaştı.
Cumartesi, Mart 10, 2007
Datça'dan
Salı, Şubat 13, 2007
Pazartesi, Şubat 12, 2007
Duyuru
Cuma, Şubat 09, 2007
DUYURU
Çok severek yaşadığımız bu yarımadada doldurulması gereken bir boşluk görüyorum. Uzun zamandır aklımda. Bu boşluk zaman zaman doldurulmaya çalışıldı ama, uzun sürmedi, defalarca kesintiye uğradı. Bu kesintilerin sebebini göz önünde tutatarak, devamlı olacak, yeni bir yayın organı çıkarmak istiyorum. Gelin buna “çıkarmak istiyoruz” diyelim. Aklımdan geçen yayın organı şöyle:
1- Gazete ayda bir kere çıkacak
2- İçindeki yazılar siyasi olmayacak
3- Yazılar, Datca’nın tarihi, Çevre sorunu, sosyal yaşamı üzerine yazılacak. Şiir ve öykü sayfaları, duyuru köşeleri olacak.
4- Gazete, şu anda Datca’da yayınlanmakta olan bir gazetenin eki gibi çıkacak. Her sayı bin adet bastırılacak. Adı “Datça Özel Sayısı” olacak.
5- Biz sadece bin adet Özel sayı için para ödeyeceğiz. Dört sayfa için ne kadar ödeyeceğimizi bu gün öğreneceğim. Böyle olunca bürokratik işlemlerle falan uğraşmayacağız. Dağıtımını biz yapacağız.
6- Gazetenin üç kişilik bir düzenleme grubu olacak. Gelen yazıları onlar elden ve gözden geçirecek.
7- Gazete ücretsiz olacak. İlan falan almayacak. Belki de bir edebiyat dergisi gibi olacak..
Gönüllü olanlar gelin bunu konuşalım. Yeni fikirlerinizle gelin. Hemen formatlayalım…
Bu serüvene! katılmak isteyenler: akkaracanihat@hotmail.com adresine yazabilirler
Not: Datça Ekpres Gazetesi'nin sahibi, Arif Bey Muğla'daydı. Henüz görüşemedim. Pazartesi günü görüşecebileceğiz. Gecikmeden dolayı özür dileriz. Ne de olsa hepimiz bu Yarımadada yaşıyoruz, acelemiz yok. Acelesi olanın Datça'da işi ne Zaten.
Pazartesi, Ocak 29, 2007
BUGÜN DE AZİZ NESİN'den
Bitki Olacaksam
Çayır çimen olayım
Aman baldıran değil
Yol altında kalacaksam
Gelin arabaları geçsin üstümden
Çelik paletler değil
Üstünde çocuklar koşussun
Ne kaçan ne kovalayan
Askerler değil
Kerpiç yapacaksanız beni
Okullarda kullanın
Cezaevlerinde değil
Soluğum tükenmez de kalırsa
Islık öttürsünler
Aman ha düdük değil
Kalem yapın beni kalem
Şiirler yazın bilgi üstüne
Ölüm kararı değil
Ölünce yaşamalıyım defne yapraklarında
Sakın ola ki
Silahlarda değil
AZİZ NESİN
Şu günlerde işlerimin çokluğundan kendi yazdıklarımı koyamıyorum. Pek yakında tekrar kendi yazılarımla geleceğim bu sayfalara.
Pazar, Ocak 28, 2007
Melih Cevdet Anday'dan bir anı(Simge Dergisi)
Yaz için bulunduğum köyde ve köyün çevresinde kalıntı zenginliği şaşırtıcı olarak nitelendirilebilir. Yüzyılların bilinçsizliğinden, değer bilmezliğinden sonra bunca eski yapıtın ayakta kalmış olmasını nasıl açıklamalı?Fotoğraf sanatçısı Cem Akkan ile resim çekmek için yola çıkıyoruz. Arabanın sürücüsüne sorduk.
-Zeus Tapınağı nerede, biliyor musun?
Soruda gizli bir sınav niyeti vardı. Sürücü;
-Bilmiyorum, diyor. Nerde?
-Milas'a girmeden, Bafa Gölü kıyısında.
-Herif orda dükkan mı açmış?
Hadi, "Zeus"u "deyyus" sanmış olsun diyelim, "tapınak'ı nasıl dükkana çevirdi, içinden çıkamadım...
Cumartesi, Ocak 27, 2007
KÖÇEK METAFORU

Aşağıda okuyacağınız yazı, çok değerli arkadaşım Vefa Önal’ın geçen yıl yayımlamış olduğu “Şiir Sanatı” adlı kitabından alınmıştır. Vefa Önal’ın, bu yazısıyla bugünkü şiirimize bakışını çok anlamlı bir şekilde yansıttığını düşünerek bloğumun okuyucularıyla paylaşmak istedim.
Bir antişiirsellik: Köçek Metaforu
Folklorumuzun kurumsallaşmış bir metaforudur köçek. Katı ahlak anlayışının geçerli olduğu kırsal yörelerde hala uygulama alanı bulabilmektedir. Kadın kılığına girmiş erkek oyuncu olan köçek, bir kadın edasıyla zil takıp oynar, kıvırtır. Bu edasını allı güllü bol bir basma etek, abartılmış yapma göğüslerin gerdiği bir hırka, bıyıkları örten desenli bir tülbent tamamlar. Ama boylu boslu, geniş omuzlu, dar kalçalı, sert adaleli, köşeli erkek bedeni ne kadar gizlenmeye çalışılsa da gene kendini ele verir. İzleyenler bilir ki, bu kadın aslında bir erkektir. İşin berbat yanı da buradadır. Erkeği kadın yerine koyma, öyle görmeye çalışma çarpık bir metafordur, doğal ve şiirsel bağlamından koparılmış bir metafordur, antişiirseldir. Ayrıca burada, erkeği oğlancılığa özendiren bir tutuma girildiği de açıktır. Zaten cinselliği tabulaştırılmış, bir çıkış arayan delikanlı, karşısında dişil edayla köçeğin yarattığı metaforik imgeden fazlasıyla etkilenir. Kendi cinsine bakışının yedeğinde, köçekten esinlenen imge potensiyeli vardır artık.
Köçek, bir açıdan da kadın estetiğini, kadınsal erotik şiirselliği, erkek tınısıyla yaşama özlemini simgeler. Yani bir tek bedende, erkek kadınlaşırken, kadın da erkekleşerek birleştirilir, bir çeşit hermoafrodit yaratılır. Bu hermoafrodit denklemiyle kadının toplumdaki rolünü “ürem” ve “bakıcılık”la sınırlandırmaya çalışan, kadına olan cinsel bağımlılığını bir türlü içine sindiremeyen erkek paradigması iyice açığa çıkar. Aynı paradigma köçek metaforu aracılığıyla kısıtlı bir pratiksel alanda da olsa, kadının cinsel rolünü çalar.
Öte yandan köçekliği kurumsallaştıran şeyin, büyük ölçüde erkek tarafından şekillendirilmiş ahlak anlayışı olduğuna kuşku yoktur. Ahlakından pek ödün vermeye yanaşmayan erkek, kadının oyundaki özgün işlevinden de vazgeçemez. Bu iki arada bir derede kalma konumundan köçekle kurtulur. Kadının toplum içinde, salına salına oynamasına yasak getiren “ahlak” erkeğin kadın kılığına girip kadın gibi oynamasına ses çıkarmaz. Ancak, doğanın belirlediği rollerin, insan eliyle böyle ters yüz edilip tekrar dağıtılmasını doğa bağışlamaz. Ortaya çıkan estetik, kaba, çirkin, ne kadın ne erkek, antişiirsel bir köçek estetiğidir. Kadın bedeninin erkek bedenine “sentetik” bir şekilde transferiyle oluşan “transeksüel” bir estetiktir.
İnsanın aklına şu gelebilir, erkek üstünlüğünün her bağlamda adeta normatifleştiği bir toplumsal yapıda, nasıl oluyor da erkek, kadın kılığına girip, onun gibi davrabmaya rıza gösterebiliyor? Sanırım bunun yanıtı, kadına tanınacak oynama özgürlüğü, erkeği yücelten, kadını “günaha çağrı” olarak gören “ahlak” anlayışında önemli bir kırılma noktası oluşturacağından kaygılanmasıdır. Bu kaygıdan ötürü erkek, kendinin komik, hatta küçük düşmesini göze alarak köçekliği kabullenir.
Köçeklik için bir simülasyondur da diyebiliriz. Elbette her simülasyon gibi gerçeklik yanılsaması oluşturur. Köçek bu yanılsamanın simularkıdır. Olmayanı “olan” gibi gösterme hilesi simülasyon günümüzün elektronik, sanal ortamlarında doruğa çıkmış bu alandaki teknik beceri, inandırıcılık köçekliği kat kat aşmıştır. Bir bakıma çağımız “mükemmel köçeklik” çağıdır. Nerdeyse her şey, herkes köçekleşmiş durumda. Hiçbir şey göründüğü gibi, aslı gibi değil. Bu dediğim olgu, belki de en çok sanat alanında gözleniyor, kendini duyuruyor. Öyle ki, ne yana baksanız kendini sanatçı, yaptığı işi sanat diye tanımlayan birilerini görüyorsunuz. Nasıl, bir kadın gibi zarif davranmaya çalıştıkça, hareketleri kaba saba bir hal alan köçek, antişiirsel bir metaforsa, sanatçının da aynı şekilde kaba, düzeysiz metaforları doldurmuş ortalığı. Sahici olan ile olmayan ayırt edilemez hale gelmiş. Oysa biraz dikkatli bir yaklaşım bu işin sahicisi ile sahtesini ayırmaya yeter. Çünkü aradaki fark, bir “köçek” ile “kadın” arasındaki fark kadar belirgin.
Sanatçının özelde şairin böyle köçekleştirilmesi, sahicisinin yerini sahtesinin alması kasıtlı bir şey, düzenlenen bir şeydir. Sanatsal algısı, beğenisi kuvvetlendirilmiş bir toplum sıradan bir modele, gelişigüzel kalıplara sokulamayacağı gibi, ona birtakım çirkinliklerin “güzellik” diye yutturulması da zor olur. Bu zorluğun aşılmak istenmesinden dolayı sanatçı, bir köçek metaforuna dönüştürülürken, sanat da gerçeklikten kopartılır. Sanat adına bütün değerlerin içinde kar gibi eridiği kitle kültürünün yanılsamalı gerçekliği geçerli kılınır. Tıpkı bugün olduğu gibi bir simülasyon başlar. Bu simülasyonun amacı, gerçeklerin olanca eziciliğine rağmen, herkesi herşeyi ortalama bir kültüre çekmek, sınıfların statülerin arasındaki ayırımın pratik yansımalarını ve bu yansımaların yol açtığı tepkisel düşünceleri silmektir. İyi, kötü, güzel, çirkin kavramlarını tahrip ederek, kitle kültürün etkilenmesini sağlamaktır. Bunun anlamı, muhalif değer sistemlerinin, ideolijilerin yaratılan köçeksi kültürle hızının kesilmesi, kavramsal, imgesel söylemlerinin kitlelere “gerçeği” gösteremez duruma gelmesidir.
Belki köçeklere artık eskisi kadar sık rastlanmıyor. Belki de köçeklik artık tarihe karışıyofr. Ama bu metaforun özü, yukarıda da gösterdiğim gibi, başka bağlamlarda, başka kavramlar altında tüm hızıyla sürüyor. Toplum aslından uzak, gerçekçilikten uzak bir “köçek estetiğine” mahküm ediliyor. Ondan sonra da birileri iri göğüslerini kameralara göstere göstere, benim kasetim bir milyon sattı, ben sanatçıyım diyebiliyor; başka birileri de onu canı gönülden alkışlıyor. Başka birileri çıkıyor hiçbir geçmişi, çabası olmadan, beş dakikada yazdıklarını şiir, kendini şair ilan ediyor. Köçekleşen kültürde birileri, Fazıl Saylar’dan, Melih Cevdetler’den, Fazıl Hüsnüler’den ağır basıyor. Tabii bu ağır basış, antişiirsel bir estetikle gün ve gün tütsülenmiş bir toplumun kantarın topuzunu kaçırmasından kaynaklanıyor. Zaman, aslında neyin ağır basacağını yanılmaz bir şekilde tayin edecekse de, bugünü doğru dürüst yaşamaya çalışanların bundan sıkıntı duymamaları mümkün değildir. Ne yazık ki, bu sıkıntıyı duyacağız Nedeni açık, antişiirsel köçek estetiğinin egemen kılındığı, köçeklerin makbule geçtiği zamandayız..
















