Salı, Eylül 02, 2008

Aşağıdaki şiir, Eski Datça'daki "Can Yücel sokağı"nın tabelası üstüne yazılmış


EN UZAK MESAFE

En uzak mesafe
Ne Afrika’dır
Ne çin
Ne Hindistan
Ne seyyareler
Ne yıldızlar
Gece ışıldayan.

En uzak mesafe
İki kafa
Arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan


CAN YÜCEL

Çarşamba, Ağustos 27, 2008

"Mutfaklardan Taşan Öyküler"i baştan sona okumaktayım. Okumakta değil, adeta yemekteyim kitabı. Daha önce yaz aylarının koşuşturmasıyla şöyle bi göz atmıştım. Büyük bir özen ve özveriyle derlenmiş yemek ve mutfak öyküleri.
Ellerine ve aklına sağlık Tijen İneltong... Yazmakta olduğun kitabı da dört gözle bekliyoruz.

Salı, Ağustos 26, 2008

CNN TÜRK' TV de DATÇA BELGESELİ

Bugün, 26 Ağostos Salı, Saat 17.30
Yarın, 27 Ağostos Çarşamba, 17.30 CNN Türk ekranlarında.

Pazar, Ağustos 17, 2008

MAVİLİMON DATÇA'DAYDI




Bloglararası bir buluşma: Mavilimon, Breezybead, Nihat Akkaraca...
İki yıldır bloğundaki gezi yazılarından bildiğimiz Mavilimon yazarı Ayşegül'e, bahçemizdeki yeşil limondan limonata sunduğumuz, yüz yüze, hem de sevgilisiyle beraber tanıdığımız an. Hiç bitmesini istemediğimiz tatlı bir sohbet. Ne yazık ki -Datça tatillerinin son günü olduğundan-iki saatlik bir zamanın iki dakikaymış gibi geçip gitmesi.
Tekrar görüşmek üzere Ayşegül ve Behçet Bey...

Perşembe, Temmuz 17, 2008

BİR DERGİ, BİR RESİM, BİR YAZI

Yukarıdaki resim ünlü bir derginin geçenlerde yayımlanan "Muğla" özel sayısında çıktı.
Resme ve yazıya dikkatle bakın. Yorumu, Datça'yı bilenlere bırakıyorum.

Not: Büyütmek için resmi tıklayın

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

Alâkasız Benzetme

Denizin kenarındaki masaya oturmuşlar ama, denizin farkında değillerdi. Yoksa denize sırtları dönük oturmazlardı.. Hergün deniz kıyısındaki çay bahçelerinde oturduklarından çaylarını yudumlarken denize doğru bakmanın bi önemi yoktu. İkisi Datça’nın yerlisi, biri de yıllardır Datça’da yaşadığından yerlisi gibiydi artık. Günaydın diye seslenişime, buyur otur, diye cevap verdiler. Fazla zamanım yoktu, ama kısa zaman için de olsa oturmak istedim.
Datçalı M. Ali Dükali anlatıyor, Sami Acar dinliyordu. Benim ise gözüm önümdeki gazetede, kulağım Dükali’nin anlattıklarındaydı. Biz Datçalılar’ın çoğunun bir kulağı ağır işitir veya hiç işitmez. Bunu araştıran bazı tıp adamları Datça’da çok esen poyraz rüzgarını sebep olarak göstermişler. Olabilir...
M. Ali Dükali’nin anlattıklarına ara ara kulak kabartınca şu kadarını anladım:
İstanbul’da oturan birinin başına gelenler kul başına gelmemiliymiş. Biri altı yaşında diğeri dört yaşında iki çocuğu olan bu adamın bi de çok iyi yürekli(!), uzun süre istanbulda yaşadığından Türkçe’yi neredeyse bizim gibi konuşan Bengladeşli bi de komşusu varmış. Fakat ne yazık ki evleneli epey zaman olmasına karşın bu Bengladeşli'nin çocukları olmuyormuş.
Çocuğu olmayan Bengladeşli bi gün biri altı yaşında kız, diğeri dört yaşında oğlan çocukları olan bu aileyi ziyaret ederek önemli bişey konuşacağını söylemiş. Bizimkiler Bengladeşli’yi can kulağıyla dinleyip isteğini memnuniyetle kabul etmişler.
İsteği şuymuş:
Adamın iki gün önce gördüğü rüyasında ak sakallı bi ermiş karşısına çıkıp konuşmuş:
“Benim dediklerimi yapmadığın müddetçe çocuk sahibi olamayacaksın.”demiş. Daha önceleri de birkaç kez rüyasında karşısına çıkıp aynı şeyleri söylemişmiş o ermiş.
Ermişin Bengladeşli’ye söyledikleri:
“Çocuğum olmuyor diye bekleyeceğine, komşunun altı yaşındaki kızı Elif’i yanına al, bir umre ziyareti yap. Ondan sonra bak gör Allah sana kaç tane çocuk verecek.. Hem komşunun kızı da çocuk yaşında yarı hacı olmuş olacak, Kâbe’yi görmüş olacak…”.
Altı yaşındaki Elif’in babasının aklı bu işe yatmış. Olur deyivermiş. Nasıl olsa kızının gideceği yerde hiç bi kötülük yokmuş. Ne disko ne de plaj. Sadece ahlâklı insanların kol gezdiği bir yer… diye düşünmüş baba.
Zamanı gelince Elif’i katmışlar çocuğu olmayan, iyi kalpli, iyilik sever, Bengladeşli ailenin yanına. Havaalanından uğurlamışlar. Uğurlayış o uğurlayış; ne iyi kalpli Bengladeşli komşuları ne de Elif’leri geri gelmiş bir daha. Olay bu…
M.Ali Dükali anlatısını bitirdiğinde derin bi sessizlik oldu. Ardından Sami Acar konuştu:
“Kızı umreye götüren bankacıyı neden bulamamışlar? Türkiye’deki bankaların hepsine sorsalardı ya!” dediğinde, yarım saattir bunları anlatan M. Ali Dükali’nin yüz ifadesini görmeliydiniz. “Bengladeş’i Banka anlayan adama ben bu olayı bi kez daha anlatmam.” dedi.
Bana döndü:
“Nihatçıım! Sen de gazeteye bakıyordun ama, anlattıklarımı anladın mı?” dediğinde, başımla evet anlamına onayladım.
M.Ali Dükali:
“Eyi, hiç olmazsa bi kişi dinlemiş ve anlamış, boşa konuşmamışım.” dedi.
Anlatılanları pür dikkat dinlemiş olan Sami’nin Bengladeş’i bankayla nasıl özdeşleştirdiğini de ben anlayamadım…

Salı, Temmuz 08, 2008

DATÇA'DA MEVSİMLİK AŞKLAR

Uzunca bir zaman yurtdışında kalmış, evlenme zamanı gelince memleketine dönmüş, iyi bir evlilik yapmıştı. Kocası Datçalı’ydı ve işi de Datça’daydı. Mutlu çifte geçtiğimiz yortu günlerinde Avrupa ülkelerinden birinden uzun vaadeli bi misafir geldi, uzunca bir zaman kalacaktı. Misafir bekârdı. Sarışının fıkır fıkır kaynayan bir yapısı olduğundan gelir gelmez bi sevgili buldu veya sevgilisi onu buldu. Sanırım ikinci şık daha doğruydu. Ev sahibesinin avrupa ülkesinde kaldığı yıllarda tanıdığı çok samimi arkadaşıydı. Avrupalı kızın haziran ayı ortalarına kadar keyfine diyecek yoktu. Ama, ne olduysa o günlerde oldu, fıkır fıkır kaynayan, yerinde duramayan kıza bişeyler oldu. Yüzü gülmüyor, dili eskisi gibi söylemiyordu Sanki dünyaya küsmüştü. O günlere kadar akşam yemeğini bile dışarıda yiyip, dönünce gününün ne kadar güzel geçtiğini anlatan sarışın, evden de çıkmaz olmuştu…
Geçen gün evin balkonunda yemeklerini yedikten sonra kahvelerini içerlerken ev sahibesi, arkadaşını sorguya çekti. Sorgulama yarı şaka yarı ciddi devam ederken evin erkeği de günlük gazeteye göz atmaktaydı, ama kulakları da karısıyla misafir kızın konuşmalarındaydı. Kız her şeyi açıkladı. Datçalı sevgilisi başka bir kız arkadaş bulmuş, onu terketmişti. Onu üzen buydu.
Datça’daki yaz aşıklarını iyi tanıyan adam, gazeteden başını kaldırmadan teselli etti Avrupalı sarışını:
“Üzülme kızım, Eylül sonuna kadar sık dişini. Eylülün sonuna doğru o gelip garanti seni bulacak, ayaklarına kapanacaktır…”

Pazar, Temmuz 06, 2008

GİRİT MANİLERİ

Uzunca bir zamandır öykülü Datça manileriyle haşır neşirim. Zannediyordum ki diğer toplumların mani geleneği pek yok. İrlandalılar’ın Limerik dedikleri manileri olduğunu biliyordum. Hatta “One Thousand and One Limericks” adlı bir kitap getirttim. O kitaptaki İrlanda manileriyle bizim manileri kıyaslama fırsatını buldum. Belki Azerbeycan, Özbekistan gibi toplumların da mani gelenekleri vardır; kesin kes bilmiyorum.
Ama, bu arada elime bir mani kitabı geçti; “Belleklerdeki Güzellik, Girit Manileri, Atasözleri…” Kitap, Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından hazırlanmış. Bursa Lozan Mübadilleri Derneği; Ayvalık Belediyesi; Edirne, Lozan Mübadiller Derneği; Avrupa Birliği Türkiye delegasyonu tarafından desteklenmiş ve yayımlanmış.
Çok ilginç maniler ve deyimlerle dolu bir eser. Mani ve deyimler Girit Rumcası’yla düzülmüş ve yazılmış. Giritlilerin Rumcası çok değişik olduğundan kullanılmış olan dile “Giritçe” bile denebilir. Aşağıdaki örneklerde gördüğünüz gibi Rumcasını da vermişler. Rumcada ses ve hece uyumu var.Türkçeye çevrilince ses ve hece uyumu tutmamış . Ama, Rumca okuyup, Türkçe anlamına baktığımda bile ilginç geldi bana.
Bunları bizim Datça manileriyle karşılaştırınca bizimkilerin, çok daha geçerli ve anlamlı olduğunu anladım. Maniler kitabını yayımlamak için elimi çabuk tutmam gerekecek…
Girit Manilerinden birkaç örnek:


Sto parathiro kathese, ti vraka su gazonis
Çe pano sta gazomata, to nu su anemazonis
.

Pencerede oturmuş, şalvarını dikersin
Dikişlerin üstüne, düşünceni dökersin

*********
Sto parathiro kathese, lemoni katharizis
To dahtilaki su kopses, çe mena fovarizis
.

Pencerede oturmuş, dilimlerken limonu
Parmağını kesince, koparırsın ödümü

*********
Ti mandinades dio fores, katholu mi da leyis
Yati tharun i kopelyes, pos ali den kateşis
,

Bir maniyi üst üste, söyleme sakın asla
Çünkü kızlar sanır ki, mani bilmezsin başka

****************

Not: Mani1 sözcüğünün Rumcadaki karşılığı: Madinada, ya da çoğul şekliyle, Madinades. Sözcüğün etimolojisine baktığımızda, Yunanca'da "Bilicilik, kehânet ya da bilmece" anlamına gelen "Mandema" sözcüğüyle ilişkilendirilebilir.

(Kaynak: Belleklerdeki Güzellik, GİRİT. maniler, Atasözleri, Deyimler, tekerlemeler...)

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Etkinlikler

Datça'da Sinema Günleri, 1 Temmuz Kutlamaları, Global ısınmayı protesto eden bisiklet grubunun etkinlikleri ve aynı gün Pir Sultan Abdal Derneği'nin düzenlediği "Sivas Katliamını anma gecesi. Hepsi birbirine girmiş durumda Datça'da. Bu etkinlikleri kaydedip sizinle paylaşmak için buraya taşımak isterdim ama zamanım olmadığından sadece aşağıdaki "Muzo" linkini tıklamanızı öneririm. Muzaffer hocam izliyor, resimliyor ve bloğunda yayınlıyor.

Çarşamba, Temmuz 02, 2008

SİVAS KATLİAMININ YILDÖNÜMÜ

Bugün Sivas Madımak Oteli katliamının yıldönümü. O katliamda kaybettiğimiz değerleri saat 21.30 da Ecevit Kültür Merkezi'nde, Pir Sultan Abdal derneği'nin düzenlediği bir etkinlikle anacağız. Anacağız ki unutmayacağız. Unutmayacağız ki sürüler bir daha insanlara, gerçek insanlara saldırmadan önce biraz düşünsünler... Düşünsünler? (!)

Pazar, Haziran 29, 2008

DATÇA SİNEMA GÜNLERİ







Datça Sinema Günleri başladı. "Ustaya Saygı" adıyla bu yıl üçüncüsü yapılan festivalin yıldızı Hülya Koçyiğit. Dün Ecevit Kültür Merkezi'nde gösterilen bir Datça belgeseliyle başlayan etkinlik, belediye salonlarında açılan "Sinema Afişleri" sergisiyle devam etti. Akşam amfi tiyotroyu dolduran iki binden fazla Datçalı'yla, etkinliğe katılan sinema oyuncuları ve yönetmenler yaptıkları konuşmalarla dinleyicilerle bütünleştiler. Hülya Koçyiğit, Mustafa Altıoklar, Nehir Erdoğan, Halit Akçatepe, Nur Sürer, Halit Refiğ, Berhan Şimşek gibi ünlülerin katıldığı festival bir hafta devam edecek.

Datça'yı çok sevdiklerini defalarca söyleyen sanatçılara, Datça'yı daha iyi tanımaları için, yaşanmış Datça öykülerini okusunlar diye birer "Datça'da Zaman" hediye ettik.

Perşembe, Haziran 26, 2008

İKİNCİ BASKI


"Datça'da Zaman"ın ikinci baskısı okuyucusuyla böyle buluşuyor.



Arka kapak



Ön Kapak
Tatil dönüşü sevdiklerinize Datça'dan "Datça'da Zaman" götürün.


Güzel Haber.

Bugünkü Datça Express gazetesinde gördük haberi. Datça'daki ressamlar kendilerine ait bir sokak istiyorlar. yani, Ressamlar Sokağı. Haydı hayırlısı. Bundan daha güzel istek, bundan daha güzel haber olur mu?
Zaten bir yıldır düşünüyordum, buraya yerleşen ressamlara rastladıkça... Ben, bir dernek kurabilirler diye düşünürken , bir sokak istemelerini daha da ilginç buldum. Onları canı gönülden desteklediğimi söyleyebilirim. Eşim de resim kursuna gidiyor bir aydır. Bakarsın Ressamlar Sokağı'nda biz de yerimizi alabiliriz. Haydi arkadaşlar bu öneriye hepimiz arka çıkalım. Datça'nın değişik bir renk kazanmasına yardımcı olalım...

Salı, Haziran 24, 2008

2 Temmuz. Kara lekenin yıldönümü


Not: 2 Temmuz Çarşamba günü Sivas katliamını anmak için"Pir Sultan Abdal Derneği"nin düzenlediği etkinliğe katılacağım. Datça'da ilk kez Madımak şehitlerimizi anacağız.

MADIMAK OTELİ _
Sivastopal, 2 temmuz 1993, 37 ölü, milyonlarca şiir yaralı._

sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenciyurdu müdürü
yani siz beyefendi

siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar
zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.

Akgün Akova

Cumartesi, Haziran 21, 2008

BİR ANI


(TV kanallarından birinde gösterilen "Parmaklıklar Ardında" adlı diziyi görünce hep bu anı gelir aklıma.)


SİNOP CEZAEVİNDEKİ GÜNLERİM


İlk kez ne zaman yüzdüm hatırlamıyorum. Belki de yürümeden önce yüzmüşümdür diye düşünüyorum bazen. Çocukluk ve delikanlılık yıllarım hep denizle içiçe. Burgaz’a yazlığa göçtüğümüzde, Dalacak, Küçük Deniz, Cinali yetmezdi, iskelesinden denize atlamaya gelirdik Burgazdan İskele’ye Denizsiz yaşayamayacağımı düşünürdüm. Askerlik yılları deniz eri olarak denizaltı yatak gemisi Erkin... Gene denizin içindeydim. Askerlikten sonra İzmir, Alaybey… Tam Tersane’nin arkasında, denize elli metre. Alaybey'de rıhtımdan denize girerdik. Su pırıl pırıldı. Pazar günleri İnciraltı'na giderken vapurda gramafon çalıp milleti başımıza topladığımız günler... Ama 50’li yılların sonlarında Ankara’da denizsiz iki koca yıl. Sinema afişlerini dikkatle incelediğim yıllar. Afişte deniz resmi varsa filimde de vardır diye gittiğim sinemalar…
Deniz hasretiyle yandığım iki yılın sonunda yolum düştü Sinop'a. Yarı gece varmıştık oraya. Yorgundum, ayakta duracak halde değildim, kamyonla gelmiştik. Ona rağmen uyumak istemiyordum. Çünkü, denizden iyot kokusu gelmişti burnuma. Kim tutabilirdi beni evde. İki tarafına ahşap evlerin sıralandığı sokağa Meydankapı’dan girdim, sokağı arşınlayarak, bir solukta Tersane’de denizin kenarındaydım. Denizi kokusundan bulmuştum. Görenlerin “delinin teki” diyeceklerini düşünmesem sabaha kadar kalabilirdim deniz kenarında.. İşte yirmi altı yıl sürecek Sinop yaşamım böyle başladı.
Bir şirketin Amerikan Radar Üssü’ndeki inşaat işini altı ayda bitirip Ankara’ya geri gelmek üzere gönderilmiştim. İş bitiminde dönmedim. Ankara’da kendi kendime çalışarak yaptığım yarım yamalak bir İngilizceyle Amerikan şirketinde çevirmen olarak iş aldım. Çamları devire devire (orasını anlatırsam bir komedi dizisi olur) rayına oturttum işimi..
Yirmi yıl çalıştıktan sonra 1980 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra sözleşmeyle çalıştım, tam altı yıl. Şehirde elektronik tamirat dükkanım vardı. Birkaç çırakla yürütüyorduk işi. Sözleşmeli olduğum Amerikan şirketine beni çağırdıklarında gidiyordum.

Biliyorsunuz Sinop, o büyük cezaeviyle ünlüdür. Cezaevi de zaman zaman içinde barındırdığı ünlü edebiyatçı ve siyasi mahkumlarıyla ünlüdür. Örneğin; Sabahattin Âli(1932-1933 yılları) gibi… Ve diğerleri: Refii Cevat, Burhan Felek, Celal Zühtü Benneci (teyyareci Celal), Mustafa Suphi 1913-1918. Zekeriye Sertel gibi daha bir çok yazı ve edebiyat adamları.

“Başın öne eğilmesin
Aldırma Gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma”

dizeleri Sebahattin Âli tarafından burada kaleme alınmış.

Bir gün atölyemde çalışırken cezaevi müdürü geldi. Önceden tanışırdık. Koğuşlardaki 45 kadar TV nin bakım ve tamirini yapardım. Müdür büyükçe bir projeyle gelmişti. Cezaevine kapalı devre TV sistemi kurdurmak istiyordu… İlkin işin teknik yönünü bilemem diyerek çekindim, “Ben bu sistemi kurarım.” diyemedim. O dalda hiçbir tecrübem yoktu. Bir iki gün izin istedim, “Bi düşüneyim,” dedim. Tecrübem yoktu ama, çalıştığım radar üssünde aranılan her çeşit yayını bulabileceğim kocaman bir kütüphane vardı. Bir ilin kütüphanesinden çok daha büyük ve zengindi. Oraya gittim. Kapalı devre TV sistemi konulu teknik kitabı buldum. O işin altından kalkabileceğime inandım ve işi kabul ettim. Cezaevi müdürüyle anlaştıktan sonra işe başladım. Atölyemdeki yardımcılardan ikisini yanıma alıp, her gün cezaevine gidiyordum. Atölyede 13-14 yaşlarındaki bir çırak kalıyordu.. Biz, sabah gidip akşam dönüyorduk.
İş umduğumdan çok ağır ilerliyordu, hızlandırmak elimizde değildi. Altmış kişilik koğuşlarda cezalarını doldurmaya çalışan normal mahkumların, müebbetlerin, terörden hüküm giymiş gençlerin, koğuşa girdiğimizde bize gösterdikleri konukseverlik işimizi yavaşlatıyordu. Bizi kendi halimize bıraksalar, işimizi çok kısa bir zamanda bitirebilirdik. Çünkü oradan bir an önce çıkıp kurtulmak istiyorduk. 50-60 kişilik koğuşlara kucağımızda TV ile girdiğimizde öyle bir alkış kopuyordu ki, zaman zaman bişey mi oldu diye müdür kendisi çıkıp geliyordu. Alkış almak hoşumuza gidiyordu da, hoşumuza gitmeyen şey, her koğuşta bize mutlaka ikram edilen, içmek zorunluluğunda olduğumuz “Mahpushane işi çay"dı.
Koğuşa girmeden önce refaketçi gardiyana yalvarırdık, “Ne olur bi formül bul, hiç olmazsa bu koğuşta çay içmeyelim” diye. Ama cevap her zaman: “Abi yapmayın, kızarlar, içlerinden biri yanlış bi laf eder canımız sıkılır. Ne olacak birer bardak da burada içiverin.” oluyordu.
Eh, ne yapalım? Girerdik koğuşa. Herkes ayakta… Koğuşun lideri mi desem, külhanbeyi mi desem, seslenir: “Çaylar hazır mı? Getirin bakalım çaylari ilkin.” Bizim: “Biz şu koğuşta çay içmiştik” gibi çok nazik itirazımızı ciddiye almaz, “Bizim çay o koğuşun çayına benzemez, abicim.” diyerek koyu kırmızı çay bardağıyla donatılmış tepsiyi sürerdi önümüze. Çaycının gözü önümüzdeki bardaklardadır, daha bardağın dibi görünmeden doldurur bardakları…
Üstüste içilen koyu çay yüzünden bulanan midelerimizle başlardık işe. Teknik bağlantıları bitirip de TV yi açtığımızda, bir alkış daha kopardı, kıyamet kopar gibi. Bu sefer koğuş liderinden başka teklif gelirdi: “Birer keyif kahvesi içelim mi abicim?” Kahve teklifine karşı çıkabiliyordum, kalbime dokunuyor diyerekten.
İşimiz on gün kadar sürmüştü. Sabah gidip, akşam çıkıyorduk cezaevinden. Bu arada dükkânıma uğrayamıyordum. İşin bitmesine yakın günlerde, işe giderken ve akşam işten dönerken beni gören tanıdıklar hararetle “Geçmiş olsun” demeye, hatta bazıları, geçmiş olsun deyip sarılıp öpmeye, arkasından da “Ne oldu yahu, neden Cezaevine düştün?” diye sorgulamaya başladılar. İlkin şaka yaptıklarını sanmıştım ama daha sonra anlamaya başladım:
Biz sabahtan akşama kadar ünlü mahpushanede çay içip fırsat bulunca çalışırken, dükkâna müşteri geliyor, beni göremeyince çırağa soruyormuş:
“Nihat Usta nerede, oğlum?” Bizim az konuşan çırak tek kelimeyle cevaplıyormuş: “Mapushanede!” Soran üsteler de,
“Neden mapusa girdi?” diye sorarsa mesele yok, çırak:
“Çalışıyor” deyip savıyormuş adamı. Ama bazısı çırakla muhabbet etmeyi sevmediğinden neden sorusunu sormaz:
"Vah vah! iyi adamdı, neden düştü mapus damına? der uzaklaşırmış. İlk rastladığı arkadaşına da:
Duydun mu? Bizim Nihat Akkaraca var ya, içeri almışlar onu da" der sorarmış: "Neden aldılar ki içeri, yazı yazmaz bişey yapmaz "deyince diğeri de:
"Biraz solculuğu vardı, acaba ondan mı aldılar dersin?" deyip, haberi aldığı gibi başka arkadaşına aktarırmış. Bu habere en çok sevinen elektronikçi rakiplerim olmuşmuş ama, onlar kısa zamanda öğrenmişler iş için içeride olduğumu.
O ünlü cezaevine yirmi günlüğüne sadece çalışmak için girdiğimi Sinoplu dostlara anlatıncaya kadar, deyim yerindeyse, göbeğim çatlamıştı. Keşke o zaman hiç açıklama yapmasaydım da, o cezaevinde yirmi gün bile olsa, yatmış olduğum bilinseydi. Bugünlerde yazmaya çalıştığım yazıları, cezaevine girmiş çıkmış bir yazarın yazıları olarak daha başka bir gözle okurdunuz…

Not:
“Datça’da Zaman” ın ikinci baskısı çıktı .




Çarşamba, Haziran 18, 2008

BÜROKRAT, BALIK VE BALIKÇI

Ömrünün yarıdan fazlası üst düzey bürokrat olarak sahil kasabalarında geçmişti. Üst düzey makamın verdiği bütün kolaylıkları rahatlıkla kullanmış, bundan da büyük bir haz almıştı. Evine sebze, meyve mi alacak, ısmarlardı köylüye, seçme gelir ki, sorma. Ama, ücretini mutlaka öderdi. Öyle, hediye olarak falan değil ha… Hediye lafını duymak bile istemezdi. O gün Balık yemek mi istedi canı; günlük kurtarmaz, saatlik olsa daha iyi olurdu. Ama neredeyse canlı balık, hem de istediği türden, mutlaka girerdi mutfağına. Bayat balık hiç görmemişti ömründe, sadece duyardı arkadaşlarından. Yok, gözleri ölü gözü gibi baygın olurmuş, yok efendim, solungaçları beyazlaşırmış veya her yanı hamur gibi yumuşarmış da…
Emekli olduktan sonra durum biraz değişmişti ama, emekliliğini de küçük bir kasabada yaşamaya başlamıştı. Balıkçıların hepsi onu tanıdığından taze balık yemeğe devam ediyordu…
Bir ara İstanbul'a gitmişti. Bir ay kadar kalacaktı. O gün balık yemek istiyordu canı. Kasaba yaşamından kalma bir alışkanlık işte...
Kaldığı ev yabancısı değildi. Kendisi de gider alırdı balığı. Zaten balık seçiminde kimseye güvenmezdi. Damat mı? Ne anlar balıktan. Ömür boyu yediği balıkların hemen hemen hepsi tezgaha birkaç gün park etmiş balıklar olabilirdi.
Öğleden sonra indi Beşiktaş’a. Balık Pazarı'na doğru yürüdü. “Palamuta gel, derya kuzusu bunlar!” nağraları çarşıyı çınlatıyordu. Palamutların sıralandığı tezgaha yaklaştı. İlkin teker teker göz attı balıklara. Balıkların gözleri pek baygın bakmıyordu ama, “solungaçların renginden ne haber “ diye geçirdi aklından. Elini uzattı, gözüne kestirdiği palamutun kulağını açtı, solungaçlara baktı. Şimdiye kadar hiç bayat balık görmediğinden, solungaçların renginden balığın tazeliğine karar veremedi. Balıklara dokunduğunda, “Derya kuzusu bunlar” diye bağıran, sivri burunlu, karadenizli olduğu her yanından belli satıcıdan bir tepki gelmediğini görünce biraz daha ileri gitti. Ne de olsa üst düzey bürokrat alışkanlığı nüksetmişti.
Palamutun birini eline aldı, kulağını açtı, gözlerinin önüne tutup iyice baktı, daha sonra kokladı. Balığın sırtını okşayıp yumuşaklığına baktı. Sonunda bir eliyle kafasından diğer eliyle kuyruğundan tutarak burnunun ucundan geçirdi balığı boydan boya. Birini bıraktı diğerine aynı titizlikle baktı. İstediği tazelikte balık yoktu tezgahta. Tam vazgeçip oradan ayrılırken o ana kadar hiç sesi çıkmayan Karadenizli balıkçı kükrer gibi konuştu:
“ Bey Amca! Ha pu paluklarla akrabalığınız mi vardır da?"
Bu tepki karşısında döndü, balıkçının yüzüne sadece baktı. Hiç bişey demedi. Ömür boyu hiç bir balıkçıdan böyle bir tepki almamıştı. Onun sessiz kaldığını gören Laz balıkçı devam etti:
“Palukların kulağına bişeyler fısıldadin, kokladin, sırtlarını okşadın; bi öpüp boyunlarına sarılmadığın kaldı, be Bey Amca! Ha onun içun dedum öyle...”
Alışverişin tadı kalmamıştı. Zaten alsa da o balığı ağız tadıyla yiyemeyecekti. Hiç sesini çıkarmadan tezgahtan uzaklaştı, en yakın kasap dükkanuna girdi..

Cumartesi, Haziran 14, 2008

Memleket Şaşırmış!

Bir TV kanalında kadın programlarından biri...
Program yapımcısı İkbal hanım, bir gözü morarmış ağlayarak konuşan kadına soruyor:
“Seni geçen yıl da dövmüş. Şikayetçi olmuşsun. Hakim sekiz yüz lira ceza vermiş kocana, doğru mu?”
“Evet, sekiz yüz lira ceza kestiydi hakim, o zaman.”
“Eh, iyi! Sekiz yüz lirayı verdiler mi sana?”
“Yok, nerdee… Hökümet aldı parayı. Ben para falan görmedim.”
“Vah, vah! Keşke sana verselerdi.”

Her karısını döven adamdan hükümet sekizyüz lira gelir elde edecekse, bundan böyle kadınlarımızın yiyeceği dayağa bak sen artık… Hükümet, kadın dövmeyi teşvik eden bir kanun da çıkarırsa...
“Kadıyla adamın anası” meselesi geliyor insanın aklına.

Cumartesi, Haziran 07, 2008

BİRAZ DA ŞİİR

"İki Şair Sunay Akın-Akgün Akova
arasında, İSTANBUL"
adlı kitaptan

ŞİİRİÇİ VAPURU

Nazım Hikmet vapuru
Deniz ile arasına
Dökülen asfaltı kırar
Ve özgürlüğüne kavuşturur
Salacak İskelesini
Batmak pahasına

Can Yücel vapuru
Alaycı bir düdük çalar
Savaş gemilerine
Ki rakı şişeleri asılıdır
Can simitlerinin
Yerine

Attila İlhan vapuru
Keyifle yarar suları
İçinde çünkü sevgililer öpüşür
Ve güvertesinde
Rüzgara karşı yakan
Bir katil üşür

Edip Cansever vapuru
Denize yansıyan
Otel ışıkları altında
Gider gelir Boğaz’ın en uzak
İki iskelesi
Arasında

Orhan Veli vapuru
Evlerine taşırken
Telaş içindeki insanları
Küpeştesinden atılan
Simitleri kapışır
Martı kuşları

Cemal Süreyya Vapuru
Akşamüstleri giyince
Işıklı elsbisesini
İnce bir duman savurarak havaya
Dansa kaldırır
Kız Kulesini


Sunay Akın




İÇİMİZDEKİ ÇOCUK

Yüksel DEMİREKLER

İçimizdeki Çocuk

İçimizdeki çocuk öldüğü zaman
Ne ressam kalır ne şiir ne ozan
Ne bilgin kalır ne bayram-ı ramazan
Ne merak kalır ne sevgi ne bilim
Ne yaşama sevinci ne oyun ne yaşam
Kaç yaşında olursan ol
İçimizdeki çocuk öldüğü zaman

**************************

PARAMPARÇA
Bedri rahmi Eyüpoğlu


Ağaç bütün
Işık bütün
Meyve bütün
Benim dünyam paramparça


Büyük bir ayna kırılmış
Kırılıp yere dökülmüş
Kâinat içine düşmüş
Düşmüş ama paramparça


Yaprak yaprak yapıştırdım
Diyar diyar dolaştırdım
Bir alevdi tutuşturdum
Yandım ama paramparça

DUYURU

Datca Yerel Tarih Dernegi'nin hazirlamakta oldugu "Datca'da Hayatin İcinden Bitkiler" kitabi okuyucuyla bulusuyor.
İcinde yemek tariflerinden, alet edevat yapimina, oyuncaklardan, kozmetik ürünlerine, zirai mücadele yöntemlerinden, tedavi amaçlı kullanilan otlara varan genis bir bitki kullanim yelpazesini barindiriyor bu kitap. Kisacasi Datça Yarimadasi'nin yakin gecmisinde yer alan otlarla, bitkilerle kurulan yakın iliskiyi kapsayan bir yerel kültür-tarih çalismasi. Bu çalisma oldukca amatör bir grup tarafından hazirlandi. Grupta botanikci veya farmakolog olmadigini belirtmek gerek. Bu grup, giderek unutulmakta olan bitkilerle kurulan bu bagi kayit altına alip, gelecek kusaklara aktarmak amaciyla köy köy, bag bahçe, dere tepe dolasip, calisarak bu bilgileri derlediler. Datca Yerel Tarih Dernegi Bitki Grubu asagidaki isimlerden olustu: Aliman Erdem, Ayse Ural, Cemile Kahraman, Çigdem Erkan, Fatma Celik, Fatma Soydan, Melda Omay Ozdamar, Meray Yesiltas, Nihal Yalcinkaya, Nihat Akkaraca, Sedat Uysal ve Semra Geremeli.
Ve simdi 12 Haziran Persembe saat:18:00'de kent Parki'nda duzenlenecek bir tanitim kokteyli ile "Datca'da Hayatin İcinden Bitkiler" isimli bu kitap Datcalılarla bulusacak. Tanitim kokteyline hepinizi bekliyoruz.
Datca Yerel Tarih Dernegi