
Cumartesi, Şubat 09, 2008
Cuma, Şubat 08, 2008
TÜRK VE YUNANLI YÜZÜCÜLER DATCA'DA
Datça Belediyesi sponsorluğunda geçen yıl da yapılan "Datça Kış Yüzme Festivali" için yüzücüler bugünden gelmeye başladılar. 9 Şubat 2008 Cumartesi günü saat 12.00 de Kumluk Plajı'ndan Fener Adası'na ( 5 Kilometre)yüzecekler. Bu sabah iki yakanın yüzücüleriyle kahvaltılı bir sohbet toplantısındaydık. Kahvaltıan sonra limanda kısa bir tur attık. Öğleden sonra Eski Datça'ya gidildi ve gezildi. Daha sonra Knidos gezisi vardı. Akşam yemeği Palamutbükün'de Dostlar Restaurant'da sıcak bir dostluk içinde geçti. Yarın yüzme etkinliğinden sonra, akşam bir müzik dinletisi var. Borusan Senfonisi'nde Viola sanatçısı, baş Viola Tuba Özkan bir müzik şöleni sunacak.Pazar günü Burgazdaki Arkeolojik kazı yerleri ve köyler gezildikten sonra etkinlikler sona erecek.Salı, Şubat 05, 2008
Cuma, Şubat 01, 2008
Perşembe, Ocak 31, 2008
KONUMUZ TÜRBAN İSE
Çarşamba, Ocak 30, 2008
ZÜBÜKLÜK
Şimdi çok iyi anladım ki, Zübük birtane değil, biz hepimiz birer zübüğüz.
Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor. Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra, kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük'te birleştiğini görünce ona kızıyoruz.
Bu zübükler her yerde var, biz zübükler nerde varsak, onlar da var...
Zübük romanından.
Pazar, Ocak 27, 2008
PAYAM KIRAN KADINLAR

Hızırşah Köyü'nde payam kıran kadınlar... Çekiç tıkırtıları arasında dedikodu da yapılıyor, maniler de söyleniyor. Yıllardır kadınların yaptığı bu iş, son yıllarda yavaş yavaş kayboluyor; yerini makinelere bırakıyor.
Biz farkına varmadan sıcacık insan ilişkileri arasına buz gibi makinalar giriyor; ilişkiler kopuyor, insanın insana olan sevgisinin yerini kavgalar, terör ve savaşlar alıyor...
Perşembe, Ocak 24, 2008
SAKIZ SARDUNYASI
Mesudiye'deki köy evimizin pencerelerinden birindeki sardunya. O, ılıman iklimi çok seviyor. Fazla su verilmemeli, erken, yani yılbaşından önce dikilmeli.Toprağına mutlaka dağ gübresi karıştırılmalı. Yarı gölge, yarı güneş alan yerde tutulmalı.Bir de sevgiyle yaklaşılmalı kendisine ki, o da size sevgiyle baksın.ÇEŞME

Çarşamba, Ocak 23, 2008
HAYITBÜKÜ
Pazar, Ocak 13, 2008
"PAYAM"

Müzmin bir nezlenin (Eskiden biz, sondaki "a"yı uzatarak, iki a imiş gibi “dumaa” derdik) verdiği uyuşuklukla bugün ancak payam üzerine bi’şeyler yazabileceğim. Böyle bir yazı yazmak çoktandır aklımdaydı da hep erteliyordum. Bu yıl Datça’da payamların çiçek açması geç kaldı. Bugünlerde tek tük açmaya başlamaları gerekirdi. Şimdi bazı okuyucular “payam” sözcüğüne takılacaklardır. Bi’çok Datçalı da dahil.. Çünkü ta 1960’lı yıllardan beri onlar da Payama badem demeye başladılar.. Yarımadamızdaki nerdeyse beşyüz yıllık payam, turizmin etkisiyle adını değiştiriverdi. Yerliler, beyaz adamların dilini kullanmaya o kadar meraklılardı ki… Ama, beni şaşırtamazlar. Seyitali Dede’min bubası payam demiş, Seyitali dedem payam dedi, bubam payam dedi, anam da, onun bubası ve dedeleri de payam dedi. Ben neden badem diyecekmişim ki? Hele alttaki yazıyı okuduktan sonra…
Yazı, Ahmet Uhri adında bir yazar tarafından kaleme alınmış. Ahmet Uhri’nin kaynağı nedir, bilmesem bile, yedi ceddimin kullandığı sözcüğü neden değiştirecek mişim? Onların bilgisi kaynak sayılmaz mı?
Bütün bunların ışığında Sayın Ahmet Uhri’nin yazısını da ekliyorum:
*********************************
Bademin Mitolojik Öyküsü (Bakın buradaki badem sözcüklerini ben kullanmıyorum)
Badem ağacı, mitolojide Trakya Kralı’nın kızı Phyllis’in bu ağaca dönüşmesiyle anılır. Troia Savaşı’ndan dönen Theseus’un oğlu Demophon, Trakya sahillerine sığınır ve burada Trakya Kralı’nın kızı ile birbirlerine aşık olurlar. Ancak ülkesine dönmesi gereken Demophon hemen geri döneceği sözünü vererek Phyllis’ten ayrılır. Ancak, aradan aylar geçmesine karşın Demophon geri dönmeyince kederinden kendini asan Phyllis’i tanrılar kuru bir badem ağacına dönüştürürler.. Çok uzun zaman sonra Demophon geri döndüğünde olanları öğrenir ve yanına giderek kuru ağaca sarılır. Ağaç bir anda yapraklar ve çiçeklerle donanır. Amygdalus Communis, Payam, Boçça, Piyam, Payem, Şabah gibi adlarla anılır. Sırpça ve Bulgarca’ ya da badem olarak geçen bu ağacın adının aslı Farsça “Badam” dır. Anadolu Türkçesi’nde sıkça görülen d-y dönüşümü sonucu badam ya da badem; Bayam ya da bayem buradan da payam sözcüğüne dönüşmüştür.. Karaburun yöresinde de payam adı kullanılmakta. Denizli’nin Acıpayam ilçesi de adını buradan almakta ve Acıbadem anlamına gelmekte.
Ahmet Uhri
*****************************
Datça için şu sıralar başlıca gelir kaynağı olan bu ürün üzerine yapılan bir araştırma sürecinde üreticiye sorulan sorularda alınan yanıtlar çok ilginçti.
Soru:
-Kaç çeşit payam tanıyorsun?
Cevap:
-Onu bilmeyecek ne va! beş çeşit!... Arkadan sayıyor: En iyisi nurlu, sonra akpayam, daha sonra gababağ, sonra da sırapayam gelir. Ha, bir de dişpayamı va.
Soruyu böyle cevaplandıran üreticinin tarlasına girince, gördüğümüz ilk payam ağacını gösteriyoruz;
Bu payamın türü nedir?:
-Ha! O mu? O, Omar payamı.
-Peki onu neden nurlu cinse aşı yapmıyorsun. Nurlunun fiyatı sıra payamın iki katı, değil mi?
-Aşı mı? Yok abi, o bizim can damarımız. En erken çağlayı o verir. Çağlanın kilosu on lirayken pazarlayabilirsin. Erkencidir. En az yirmi gün daha erken olur çağlası.
-Peki, şu ağaca bakar mısın, Bu ne türdür?
-O İsmet payamı.
-Neden iyi türe değiştirmiyorsun?
-Olur mu? O benim gelir garantim. Her yıl salkım salkım mahsul verir. Hiç biri mahsul tutmasa bu tür ağaç mutlaka iyi kötü mahsul verir. Bakın, diğer ağaçlar boş neredeyse, ama bu ağaç mahsul yüklü...
-Şu ne cinstir?
-Şu mu? Bu nakışlı payamdır. Dış kabuğu soyulduktan sonra kurutulur, kabuklu olarak evde saklanır. Evin ihtiyacı için sandıkta muhafaza edildiğinden, "sandık payamı" da denir. Dış kabuğu nakışla işlenmiş gibidir. Yani süslüdür. Eşe dosta hediye verilir. Çok eskiden şarlatan hocanın birisi, bu payamın üstündeki çizgileri Kuran yazısına benzetip, bu bademden kadınlara muskalar yaparmış.
-Şu da diş payamı. Elle bile kırılır. Evlerde çerez gibi tüketilir.
Bu gibi sorular ve cevaplar uzayıp gidiyor. Araştırma sonucu kaç çeşit payam çıkıyor karşımıza biliyor musunuz? Ellinin üstünde. Her cinsten alınan örnekler bir üniversiteye gönderildi. Genetik sonuçlar alınınca cins sayısı düşer ama gene de kırk sayısından daha az olmayacaktır, Datca’daki payam türleri.
Ha, bir de Şeytan Payamı var. Dağlarda kür olarak insan boyunda büyür. Küçük küçük payamı olur. Çağlayken yenir ama, sonraları çok acı olur. Datça'dan başka yerlerde olduğu bilinmiyor. Bugünkü payamların atasıymış. Bu payamı acı payamla karıştırmayalım. Acı payamın ağacı da kendisi de normal payam büyüklüğündedir.
Payamın öyküsü burada bitmez. Ama, hepsini anlatmak istersek, yerimiz yetmez…
Cumartesi, Ocak 05, 2008
1940'lı Yıllardan bir anı

Ben, ilkokulun dördüncü, kardeşim ikinci sınıfındaydık. Babam, ağaların ortağı idi. İşleyeceğimiz tarlalar köyümüze yaya olarak iki buçuk saat uzaklıktaydı. Ailecek tarlaların olduğu yere (İskandil) e göçettik. Bazen ortakların kendilerinin barındığı, bazen hayvanların barındığı damların birinde kendimiz oturuyor, diğerine hayvanlarımızı bağlıyorduk.
Biz okulumuzu aksatmıyorduk. Sabah olmadan ortalık ağarmaya başladığında yola çıkıyor, iki buçuk saat sonra okula varıyorduk.
Yalınayaktık. Sabahın ayazında, patika yoldaki taşlar ayaklarımıza çivi gibi batıyordu. Sanki çivili yolda yürüyorduk. Okul paydos olduğunda evin yolunu tutuyorduk. Bir süre Cumalı, Belen, yazı köylerinin çocukları ile, bir süre Yazı köyün çocukları ile koşa oynaya yürümek güzel oluyordu. Yazıköy kavşağından sonra iki kardeş baş başa kalıyorduk. Daha iki saat kadar yolumuz oluyordu. Eve vardığımızda karanlık oluyordu. Haftada altı gün(O zamanlar Cumartesi günleri de okul vardı.).
Okula ulaşmak için sabahları iki buçuk saat, akşam üzeri eve ulaşmak için iki buçuk saat yol yürüyorduk. Yalınayak, günde beş saat yol yürümekten iki kere ayağım Taşdüvelek oldu. Taşdüvelek olunca ayağının tabanında irin (Cerehat) toplanmaya başlar, irin iyice belirlemeğe başladığı ilk iki günde dayanılmaz acı çekerdim. Geceleri uyuyamazdım. O günler İskandil’deki eve gidemezdim.Okulun bulunduğu köyümüzde (Çeşmeköy) teyzemlerde kalırdım. İrin bir yere toplanıp iyice belirgenleştiğinde teyzem iğnenin ucuyla deler, irini çıkarırdı. Acılarım azalır, o günün akşamı en tatlı uykumu uyurdum.
Bir keresinde kardeşimle biraz geç kaldığımızı, Yazıköy kavşağına yaklaştığımızda, Yazıköy yolundan çocuk sesi gelmemesinden anladık. Öğretmenlerimiz neye geç kaldınız diyerek döver diye okula gitmemeye karar verdik. Kuyucak denen yerde kardeşimle kitaplarımızı okuduk, oynadık. Akşamüzeri okuldan dönüyoruz gibi evimize vardık.
Köy çocukları hep yalınayaktık. Suya, oduna, orağa, harmana, değirmene, kuzu, oğlak otlatmaya, sığır gütmeye yalınayak giderdik. Doğal olarak okula da yalınayak giderdik. Hem bizim sağlığımız açısından, hem de dersliği çamurlu ayaklarımızla çabucak batırdığımızdan, öğretmenler bize nalın giyme zorunluğu getirdiler Köyde nalın yapanlar çoktu. Babam da yapıyordu.
Zorunluluk karşısında birer çift nalın sahibi olduk. Nalınları elimizde taşıyor, okulun bahçe kapısına gelince giyiyorduk. Sanıyorum 11 yaşlarındaydım. Dayım kunduracıydı. O zamanlar hazır ayakkabılar satılmazdı. İstek üzerine kunduracılar ayaklarımızın ölçüsünü alır ince deriden yüzünü, kösele denen kalın deriden altını dikerdi.
Dayım, o yılın dini bayramlarının biri için bana bir çift ayakkabı dikti. Yaşamımda ayakkabı giyişim ilkti. Alışıncaya kadar çok zorluk çektim. Yürüyüşüm değişti. Aksak aksak, sallana sallana, topallaya topallaya yürüyordum.
O bayramda tek başıma bütün akrabalarımı dolaştım. Ayakkabılarımı gösterdim.
Çarşamba, Ocak 02, 2008
EN İYİ SERGİLEME VE KORUMA ŞEKLİ
(Resmin üstüne tıklayın.)
Pazar, Aralık 30, 2007
YILIN SON YÜRÜYÜŞÜ


Ekmek Attım fırına
Bişmedi galdı yarına
İmamalisi Gızı vemiş
Bi çuval kokar una.
Kızın Babasının adı İmam Alisi, yani İmamın Ali. Maniyle demek istemişler ki, güzelim kız, bir çuval unun hatırına gitti. Ya... İşte böyle!Değirmenler o yıllarda o kadar önemliydi ki…
Cuma, Aralık 28, 2007
Günün Haberi
Haber şöyleydi: “Geçen yıl yapılan bir açılış töreninden sonra, Başbakan RTE çok değerli atlardan birine binmek istemiş, fakat at huysuzlanarak sırtındakini yere atmıştı. Allahtan Başbakan’ımız kazayı yarasız beresiz atlatmıştı. Aynı at bugün, bağırsak düğümlenmesinden kurtulamayarak ölmüştür.” Sahibinin başı sağolsun.
Perşembe, Aralık 27, 2007
Arkadaşın Ölümü
Nihat Akkaraca
Limandaki kafelerin birinde arkadaşlarla buluşmuş, sohbet ederken birer bardak şarap içmiş, dağılmıştık. Evin yolunu ağır adımlarla arşınlarken, Maya Apart’ın alt katındaki kafeden kulağma bi ses geldi. Dönüp bakınca çocukluk arkadaşımın eliyle işaret ederek beni çağırdığını gördüm.Çocukluk arkadaşımdı, okul arkadaşımdı, hatta aynı sırada oturduğumuzdan, sıra arkadaşımdı, oyun arkadaşımdı, askerlik arkadaşımdı. Askerlikten sonra herkes kendi yoluna gitmiş, yollarımız ayrılmıştı. Birbirimizi bazen yıllık izinlerde, senede bi kez görürdük. Kırmadım, boş zamanım da vardı, döndüm masasına oturdum.. -Tam bi Datçalı ağzıyla- Lafa bir soruyla başladı:
-Nerelerden gelik gelising?
-Şurada, limanda arkadaşlarla buluşup gonuştuk, birer bardak şarap içtik.
-Boşver şarabı. Bu yaştan sonra şarap içsen ne oluu, içmesen ne olu?
Soğuk bir duş etkisi yaptı cevap bende.Kısa bir suskunluğun ardından gene sordu:
-Başka neler yapıkdurusung? Nasıl zaman geçirikdurusung?
-Valla Omar, boş zamanım olunca Mesudiye’deki köy evime gidiyoruz, güzel bi akşam geçirip geri geliyoruz.
-Bu yaştan soona güzel zaman geçirsen n’olacak ki?
Bu cevap daha da soğuk, buzzz gibi geldi bana. Aramızda kısa bir suskunluk daha... Beklemeye başladım ne soracak acaba diye. Sessizliği, ne içeceğimi sorarak bozdu:
-Ne alırsın, gayve mi çay mı?
Benim cevabımın artık hazır olması gerekirdi:
-Omar! Bu yaştan sonra gayve içsek n’olur, içmesek n’olur?
Cevap oturmuştu , sohbeti şakaya getirmek için gülümsedi.
-Yok, yok, ben çaardım, bişey ısmarlamam lazım. Gayve mi olsun?
Eski günleri hatırladım:
-Moskof Çayı, dedim. Garsona bakmaktan vazgeçip, bana bakarak:
-Antikasın, valla! dedi. Garsona:
-Oğlum, bak!. Buraya bi Moskof çayı! diye seslenince, garson anlamadı.
Sanırım Moskof çayını ilk kez duyuyordu garson. Eskiden Datca’da “Moskof çayı” derlerdi kırmızı çaya. Biraz pahalı olduğundan eşraftan üç beş kişi içerdi Moskof çayını. İçenlerin çoğu da gösteriş olsun diye içtiklerinden, kahveciye yüksek perdeden seslenirlerdi: “Yap bi Moskof çayı!”
Garsonun anlamadığını görünce, fikir değiştirdim, orta bi kahve istedim.
O da garsona tekrar seslendi:
-Boşver çayı, orta bi gayve geti sen bu antikaya, dedi.
Hep o bana soracak değildi ya, bu kez sessizliği ben bozdum:
-Sen neler yapıkdurusun? Arasıra yüzükduru musun??
Cevap aynı tonda, aynı anlamdaydı:
-Bu yaştan soona yüzsek n’olu yüzmesek n’olu…
Bu tür cevabın değişeceğine dair ümidim kalmamıştı. Kahvemi çabucak içtim. Kalkarken:
-Ben gitmeliyim, işim var evde, dedim.
-Ne işin var bu yaştan soona? demesin mi.
Hiç cevaplamadan yürüdüm. Eve doğru yürürken, biraz önce bir ölüyle konuştuğumu düşündüm…
Aradan on gün kadar geçmişti. Suya Batmazlar’ın Rüstem’in kahvesinin önünden geçiyordum, gözüm Omar’a takıldı. Bir masada dört-beş Datçalı arkadaşıyla oturuyordu. Şuna bi merhaba diyeyim dedim. Masaya yaklaştım ve masadakiler de duysunlar diye sesimi yükselterek:
-Omar! Yahu, sen ne zaman ölmüştün? diye sordum.
Soru, hem Omar’ı hem masadakileri şaşırtmıştı. Hepsi gözlerini dikmiş yüzüme bakarken devam ettim.
-Üç gün önce mezarlığa gitmiştim, senin mezarını aradım, bulamadım. Sen gerçekten hangi yıl ölmüştün? dedim. Masadakilerin tümü yüzüme hayretle bakarken, Omar’ın gözünün içine bakarak, Gaffar’laştım:
-“ANLADIN SEN ONU!” deyip yoluma devam ettim. Arkadaşım anlamış mıydı, bilemem..
-
Pazar, Aralık 23, 2007
En Zor Bayram Ziyareti
İskemleler çürük. Odalar bir bir kilitli. Kadın hasta.
Soğuk, kapı kilidinden usulca giriyor. Komodinde bir bardak su.
Gezinen böcekler.
Uzaktan duyulan neşeli bir şarkı. Ter. Kâbus. Sıkılmış dişler. Sayıklama. Bir yumru.
Boyut karışıklığı. Hiçlik. Geri dönüş.
Komodinde bir bardak su. Rüzgârla şımaran perdeler. Bütün kapılar açıldı.
Gıcırtılar. Çocuk sesleri. Duran, duyargalarını kımıldatan böcekler, tedirgin, hazırlıklı.
Nereden geldiği belli olmayan konuşmalar, birbirine karışan kelimeler. Biraz daha uyku.
Bitmiş zaman.
Süreyya Aylin Antmen
Salı, Aralık 18, 2007
Cuma, Aralık 14, 2007
YILIN SALATASI!
2- Bir diş sarımsak, büyükçe. Eğer sarımsak küçükse iki diş
3- Taze soğan, iki veya üç adet. (Büyüklüğüne göre ayarlayın)
4- Üç veya dört yaprak roka
5- Dört dal maydanoz
6- Dört dal dereotu
7- Bir adet salatalık, küçük boy, bol çekirdekli olsun
8- Orta büyüklükteki bir elmanın yarısı
9- Brüksel lahanası, altı adet, iştahınıza göre, 8 adet de yapabilirsiniz
10- Ton balığı, Dardanel, kağıt paketlerde satılan. (Paket içinde satılanlar lezzetli)
11- Bir adet yeşil biber.
12- Marul 4 yaprak. (kıvırcık da olabilir, göbekli marul da..)
13- Zeytinyağı (Datça zeytinyağı olsun. Şirince’den Candan Turhan’ın zeytinyağından da olabilir.)
14- Tuz
15- Elma sirkesi
Büyükçe bir cam kasenin içine turpu rendeliyoruz (Rendenin büyük dişli tarafıyla)
Daha sonra salatalığı, ondan sonra da elmayı, en son sarımsağı, rendenin ince dişli tarafıyla rendeliyoruz. Veya eziyoruz.
Önce rokayı, sonra dereotunu, daha sonra maydanozu ve taze soğanları doğruyoruz.
Bu arada küçük bir çelik tencere içinde su kaynamış oluyor. Brüksel lahanalarını suya atıp başında bekliyoruz. Zamanlamaya çok dikkat etmemiz gerek. Lahanaların özleni, yani damarları açık yeşile dönerken ocaktan alıp suyunu boşaltıyoruz. Daha fazla kaynarsa tadı kalmaz. Lahanalar ağızda cırrrt etmeli. Onlar beklerken biz devam ediyoruz.
Salata kabımıza marul yapraklarını doğradıktan sonra yeşil biberi de doğruyoruz.
Kaynamış olan Brüksel lahanalarını dörde bölüp salatanın içine atıyoruz.
En son bir paket ton balığının yarısını(zaten paket 100 gr lıktır) salataya katıyoruz.
Zeytinyağını kendi zevkinize göre katıyor, arkasından elma sirkesinden gereği kadar ilave
Bu arada işin en zevkli tarafını unuttum. Bütün bu işleme başlarken kırmızı şarap açılmış olmalı. İşte bu kısım çok önemli. Şarap deyince ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırıyoruz . Bu sofra iyi bir şarap ister. İyi bir şarap da çok pahalı. Ne yapacağız? Az içeceğiz ama kaliteden şaşmayacağız. Salata yapımına başlarken, açılan şişeden bir bardak şarap tezgaha konmuş olacak. Ara sıra bir iki yudum alacaksınız. Hafiften, kendinize göre ıslıkla veya sesle bir şarkı mırıldanabilirsiniz. Sofraya oturduktan sonra da ikinci bardak gelecek. Artan şarap yarına saklanacak. Bu salatayı yapmak biraz zamanınızı alacak, ama, sonuçta hiç pişman olmayacaksınız.
Ha! Yanında yemek ne olacak? Bu salatanın yanında başka yemeğin pek önemi kalmıyor. Rahat bir uyku için bu salata yeter. Afiyet olsun. Bu, 2007 nin salatasıydı. 2008 ne getirir bilemem. Eğer beğenirseniz adına “Akkaraca Salatası” diyebilirsiniz.
Pazartesi, Aralık 03, 2007
MADIMAK
MADIMAK OTELİ _Sivastopal,2 temmuz 1993, 37 ölü, milyonlarca şiir yaralı._
sizleri tanıyordum
sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize
siz
kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav
yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı
siz
çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü
maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru
evet siz
siz
öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenciyurdu müdürü
yani siz beyefendi
siz
çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler
melek boğazlayıcılar
sahte itfa’ye aslanları
siz
cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar
bayat yeşil biberler
kanat düşmanları
sizleri tanıyordum
kutu kutu odalarım kol kanat gerdi
askerlik anılarınıza
banka cüzdanlarınıza
astım ilaçlarınıza
kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar
zik zak
korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından
çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu
yaktınız
türküleri yaktınız şiirleri yaktınız
doğru sözü yaktınız
akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize
yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz
kapıda sizi karşılayan çocuklarınız
onlar da öğrenir bir gün
içindeki insanlarla yaktığınız
bir otelin
sonsuza dek
kül tüküreceğini yüzünüze.
Akgün Akova
Pazar, Aralık 02, 2007
OLAY, PROTOKOL VE HABER
Haber Kars’tan. Bir ilkokulun açılışı var. Okulun bahçesinde sıraya girmiş, ilkokul çağındaki çocuklar. Hepsi tiril tiril titriyor, bazıları da o kadar çok üşümüşler ki ağlıyorlar. Korkudan değil. Eksi otuz santigrada inmiş soğuktan. Habere göre tam iki saattir titriyorlar. Çünkü açılışta nutuk çekecek olan protokol denen zevat azıcık geçkalmış. Tabii onlara göre azıcık geç kalmışlar… Gel de o donmak üzere olan çocuklara sor o iki saati. Üstüne üslük bi’de başlarına kar yağmakta… “Çocuklardan bazıları donma tehlikesi geçirdi” diyerek devam ediyor haber…
Burada yanlışı yapan kim? Geç kalan protokol mü? Her ne sebeptense o çocukların orada iki saat kar altında titremesine göz yuman öğretmenlerin mi? Böylesine önemli bir olayı haberlerin en arkasına alan Tv kanalızas... pardon kanalının mı? Yoksa bütün bunlara kafayı takan benim mi?
Acaba bu yüzden mi yaşadığım müddetçe protokollerden bu kadar çok nefret ettim? Yoksa ne işe yaradığını anlayamamış olduğumdan mı?
Eğer o kanalın haberler bölümünde tam yetkili birisi olsaydım (olmaz ya) bu haberi en başa koyarak en önemli haber olarak verirdim.
Cuma, Kasım 30, 2007
BUKALEMON
BUKALEMUN
A. ÇEHOV
Polis Şefi Oçumelov sırtında yeni paltosu ve elinde içi dolu bir mendil olduğu halde Pazar yerinden geçiyordu. Onu, başkalarından gaspedilmiş bektaşi üzümü ile tepeleme dolu bir sele taşıyan kızıl saçlı bir polis izliyordu. Ortalık sessizdi… Meydanda kimsecikler yoktu. Dükkanların ve meyhanelerin açık kapıları birer aç ağız gibi bezgince bakıyordu dışarıya. Dilenci bile yoktu bu kapıların önlerinde.
Oçumelov birdenbire bir ses duydu.:
“Isırırsın demek ha, melun! Bırakmayın onu, heey, ahali! Bu devirde adam ısırılmaz! Tutun! A…a!”
Bir köpek ciyaklaması işitildi. Oçumelov sesin geldiği yere baktı. Tüccar Piçugin’in odun deposundan dışarıya doğru, üç ayağı üzerinde sıçrayarak ve korkuyla etrafına bakınarak koşan bir köpek gördü. Köpeğin peşinde, sırtında kolalı bir basma gömlek ve düğmeleri açık bir yelek olan bir adam koşuyordu. Adam tüm gövdesiyle öne doğru atladı, yere düşerken köpeğin arka bacaklarından yakaladı. Köpek yine ciyakladı. Etraftan “bırakma” diye bağırıyorlardı. Dükkânların kapılarında uykulu yüzler belirmeye başladı. Odun deposunun önünde çok geçmeden kalabalık toplanmıştı.
Polis:
“Galiba bir vukuat var, efendim!” dedi.
Oçumelov sola doğru yarım çark ederek, adımlarını kalabalığa doğru çevirdi. Tam depo kapısının önünde yukarıda sözünü ettiğimiz önü açık yelekli adamı gördü. Adam, sağ elini havaya kaldırmış, kanlı parmağını kalabalığa gösteriyordu. Yarı sarhoş yüzünde adeta “derini yüzeceğim senin, deyyus!” der gibi bir ifade vardı. Havadaki parmağı ise sanki bir zafer işaretiydi.
Oçumelov adamı tanımıştı. Kuyumcu ustası Hryukin’di bu. Olayın suçlusu, kalabalığın orta yerinde ön ayakları açık halde gövdesiyle titreyerek oturuyordu. Sivri suratlı, beyaz renkli, sırtında sarı lekeler olan bir tazı yavrusuydu bu. Hayvancağızın yaşlı gözlerinden üzüntü ve korku okunuyordu.
Kalabalığı yarıp giden Oçumelov:
“Ne var burada? Niçin buradasınız? Senin parmağına ne olmuş? Kimdi bağıran?” diye sordu.
Hryukin, yumruğunu ağzına götürerek öksürdü ve:
“Yoluma gidiyordum, efendim, hiç kimseyi incitmeksizin,” diye anlatmaya başladı. “Mitriy Mitriç’le odun işini konuşacaktık. Durup dururken bu alçak parmağımı kaptı. Beni mazur görün, ben çalışan bir adamım… İnce bir işle uğraşırım. Bu parmağımı belki bir hafta kımıldatamıyacağım. Zararımı ödesinler… Hayvanlar yüzünden zarara uğramak yasalarda da yoktur, efendim… Eğer her köpek her önüne geleni ısıracaksa, bu dünyada hiç yaşamayalım daha iyi…”
Oçumelov, kaşlarını oynattı, öksürdü ve sertçe:
“Hımm!.. Anlaşıldı… Kimin köpeği?” diye konuşmaya başladı. “Bunun peşini bırakmayacağım. Köpeklerin nasıl başı boş bırakılacağını göstereceğim size! Kararlara boyun eğmek istemeyen bu gibi beylerle ilgilenmenin zamanı geldi artık! O namussuzu öyle bir cezalandıracağım ki, köpeğin ve diğer başı boş hayvanların ne demek olduğunu öğrenecek! Ona dünyanın kaç bucak olduğunu göstereceğim.
Oçumelov polis memuruna dönerek:
“Yeldirin, bu köpeğin kime ait olduğunu öğren, tutanak düzenle! Köpeğin de yok edilmesi gerek, hemen! Gecikmeksizin! Kuduzdur muhakkak… Soruyorum, kimindir bu köpek?”
Kalabalığın arasından birisi:
“Galiba General Jigalov’un köpeği,” dedi.
“General Jigalov’un mu? Hım!.. Paltomu çıkar, Yeldirin… Ne korkunç bir sıcak böyle. Yağmur yağacak galiba…”
Hyrukin’e dönerek:
“Yalnız bir şeyi anlamıyorum: Bu köpek seni nasıl ısırabildi? Parmağına nasıl yetişebildi? Köpek küçücük, sense böyle kocaman iri! Mutlaka parmağını bir çiviye iliştirip kanatmışsındır, sonra da bu ısırma yalanını uydurmuşsundur. Sizi gidi… Malum halk! Siz melunları çok iyi tanırım ben!”
“Efendim, o, komiklik olsun diye elindeki sigarayı köpeğin yüzüne yaklaştırıp onu kızdırıyordu. Köpek de aptal değil ya, birden ısırıverdi… şirretin biridir, efendim!”
“Yalan söylüyorsun, şaşı göz! Bir şey görmedin, neden yalan söylüyorsun? Efendimiz polis şefi zeki adamdır, kimin yalan söylediğini, kimin Tanrının huzurunda imiş gibi vicdanı ile hareket ettiğini anlar… Eğer yalan söylüyorsam, bırakınız sulh mahkemesi yargılasın beni. Yargıcın yasasında yazılı… Bugün herkes eşit… Benim öz kardeşim de jandarmadır… Eğer tanımak isterseniz…”
“Kes sesini.”
Polis memuru ciddi bir ifade takınarak:
“Bu, generalin değil,” dedi… “Generalin böyle bir köpeği yok. Onunkiler daha çok av köpekleridir.”
“Bundan emin misin?”
“Evet, efendim.”
“Ben de biliyordum, zaten. Generalin köpekleri pahalı, cins köpeklerdir. Bu ise, şeytan bilir neyin nesidir! Ne tüyü var, ne alımı. Sadece rezilin biri. Böyle bir köpeği köpek diye saklamak, ha? Aklınız yok mu hiç? Böyle bir köpek Petersburg’da, Moskova’da görülseydi, ne olurdu, bilir misiniz? Yasaya falan bakmazlar, hemen oracıkta gebertirlerdi. Sen, Hryukin, mağdursun, bu işin peşini bırakma… Ders vermeli! Vaktidir!”
Polis memuru sesli düşünür gibi söylendi:
“Belki de generalindir, efendim. Suratında yazılı değil ki…Geçenlerde onun kapısında böyle bir köpek görmüştüm.”
Kalabalıktan bir ses:
“Evet, generalindir,” dedi.
“Hımm!.. Paltomu giymeme yardım et, kardeşim Yeldirin. Rüzgar… Üşüyorum… Bu köpeği generale götür, orada öğren. Benim bulduğumu ve gönderdiğimi söyle… Sokağa bırakmamalarını da söyle. Değerli bir köpek olabilir. Eğer her domuz onun burnuna sigarası ile dokunacak olursa bozulur hayvancağız. Köpek nazik yaratıktır…. Sen de indir şu parmağını, odun herif. Pis parmağını ne diye gösterip duruyorsun! Kendinde kabahat.”
“Generalin ahçısı geliyor, ona soralım… Hey, Prohor! Birazcık geliversene buraya, cancağızım. Şu köpeğe bir bak… Sizin mi?”
Ne diyorsunuz! Bizde böyle köpekler asla bulunmaz.”
Oçumelov:
“Uzun boylu araştıracak bir şey kalmadı,.” Dedi. “Bu köpek başıboş! Lafı uzatmaya gerek yok. Eğer ben, bu başıboş bir köpektir diyorsam, başıboş köpektir… Öldürülecek, o kadar.”
Prohor:
“Bu bizim değil,” diye devam etti. “Generalin kardeşinindir.” Geçenlerde geldi. General tazılara meraklı değildir. Kardeşi meraklıdır.”
Oçumelov:
“Yoksa generalin kardeşi mi geldi? Viladimir İvaniç, ha?” diye sordu. Tüm yüzü sevecenlik dolu bir gülünsene ile kaplanmıştı.
“İşe bak sen, Yarabbi! Bilmiyordum! Misafirliğe mi geldi?”
“Evet, misafirliğe.”
“İşe bak sen… kardeşini özlemişti general… Benim ise haberim bile yok! Onun köpeği demek bu? Çok memnun oldum buna… Al onu… Köpekçik, sevimli şey… Nasıl da çevik… Şunun parmağını ısırmış! Ha, ha, ha… Ne var titreyecek? Hırrr… hırr… kızıyor kerata… Seni yaramaz…”
Prahor köpeği çağırdı. Onunla birlikte odun deposunun önünden uzaklaştı…. Kalabalık hryukin’e kahkahayla gülüyordu.
Hryukin:
“Benden daha çekeceğin var!...” diye tehdit eden Oçumelov paltosuna büründü ve Pazar yerinden geçip yoluna devam etti.
Çarşamba, Kasım 28, 2007
HİZMET
Cuma, Kasım 16, 2007
DURUM
Allahtan burada sürekli bir eylem içindeyiz. Araştırmalar, edebiyat toplantıları, çevre toplantıları, gelen giden misafirlerle yemekler, oyalanıyoruz. Akşam eve gelip TV haberlerini dinleyince dünyamız kararıyor.
Dünkü Edebiyat toplantısındaki gündem felsefeydi. Bir felsefe öğretmeni arkadaş bize uzun uzun felsefeyi anlattı. Gecenin yarısına kadar sürdü toplantı. O mutluluk eve gelene kadardı. Evde ya TV açılıyor, ya da eline bir gazete geçiyor, tekrar başlıyor dünyan kararmaya.
Bütün bunları buraya yazıp sizin de içinizi ben karartıyorum ama, ne yapayım, ben de içimi bu bloğa dökmeyi istedim.
Yarın Fethiye Anadolu Lisesi öğrencileri gelecek. Datça'daki öğrenci arkadaşlarını ziyaret edecekler. Biz de onlarla olacağız. İki günü de öyle kurtarırız. Pazartesi günü ne çıkar bilinmez.
MARGARET ATWOOD'dan kısa bir öykü
Margaret Atwood
Sana Hamlet ismini vermenin hata olduğunu düşünmüşümdür hep. Demek istediğim, hiç küçük bir çocuğa yakışan bir isim mi bu?. Babanın fikriydi. İlla ki kendi ismini vermek istedi sana. Bencil. Okuldaki çocuklar seninle öldüresiye dalga geçerlerdi. Ah o takma isimler, ah o korkunç “domuz” şakaları!
Ben sana George ismini vermek istemiştim.
Ben ellerimi ovuşturmuyorum, tırnaklarımı kurutuyorum.
Hayatım, lütfen aynamla oynamayı bırak. Bunu da kırarsan üç olacak.
Evet, o resimleri gördüm, çok teşekkür ederim.
Babanın Cladius’tan daha yakışıklı olduğunu ben de biliyorum. Geniş bir alın, kemerli bir burun, vesaire; üniformasının içinde de muhteşem görünürdü. Ama fiziki güzellik her şey demek değildir, özellikle de erkeklerde. Ben ölünün arkasından konuşmayı hiç sevmem ama, babanın pek de eğlenceli bir adam olmadığını sana söylemenin zamanı geldi artık. Asildi elbette, hakkını vermek lazım. Cladius ise arada sırada içki içmekten hoşlanır. Güzel bir yemeğin tadına varmayı bilir. Gülmeyi de sever, ne demek istediğimi anlıyormusun? Sırf senden daha kutsal bir ilke- ya da işte öyle bir şey-buyuruyor diye kendini kasıp parmak uçlarının üzerinde etrafta dolanmak zorunda değilsin.
Bu arada hayatım, üvey babana et yığını kral demesen keşke. Hafif bir kilo problemi var ve sen böyle deyince üzülüyor.
Ne dedin, nasıl bir yatağım varmış benim? Yatağım kesinlikle yağlı ve ter kokularına batmış bir yatak değildir. Gübre yığınına da hiç benzemez! Gerçi seni ilgilendirmez ama yine de söyliyeyim, ben haftada iki kere değiştiriyorum o çarşafları. Wittenberg’deki domuz ahırına benzeyen öğrenci yurdunda gördüklerimden senin o kadarını da yapmadığın anlaşılıyor. Bir daha önceden haber vermeden seni asla ziyaret etmiyeceğim orada! Üstelik eve getirdiğin o kirli çamaşırları da görüyorum, ki çamaşırlarını da yeterince sıklıkla getirmiyorsun, ancak siyah çoraplarının hepsi kirlenince…
Ve sana şunu da söylememe izin ver; o anlarda herkes biraz terler canım. Eğer bir deneseydin bunu kendin de anlardın. Gerçek bir kız arkadaşın sana çok faydası olurdu. O uçuk benizli kız varya, adı her neyse, hani şu sakın bana dokunmayın diyen korseleri içinde tavuk gibi bağlanmış duran kız… Bana soracak olursan, o kızda bir tuhaflık var. Sınırda gibi. En ufak bir şokta aşağı yuvarlanabilir.
Git de kendine ayakları yere basan birisini bul. Samanlıkta şöyle bir yuvarlanın. Bakalım. Ancak ondan sonra bana gelip gübre yığını neymiş söyleyebilirsin.
Hayır hayatım, sana kızgın değilim. Ama bazen çok ukala olduğunu söylemem lazım. Tıpkı baban gibisin. Et derdi o da.
Köpek pisliğinden söz ettiğini sanırdın. Bunu genç bir insan söylemiş olsa, hadi anlaşılabilir, gençler her zaman çok hoşgörüsüz oluyorlar çünkü, ama onun yaşında biri öyle davrandığında, nasıl desem, katlanmak iyice zorlaşmıştı. Durumu bundan da hafif anlatamam artık…
Bazen tek çocuk olmasaydın ikimiz için de daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Ama bunun için kime teşekkür etmen gerektiğinin farkındasın tabii. Nelere katlanmak zorunda kaldığımı hiç bilmiyorsun. Canım biraz istediğinde, neden söz ettiğimi anlıyorsun herhalde, hani sadece yaşlı kemiklerimi biraz ısıtmak için, sanki cinayet işleyelim demişim gibi davranırdı bana.
Ne! Sen ne diyorsun! Babanı Claidus’un öldürdüğünü mü zannediyorsun? Yemek masasında ona çok kaba davranmana şaşmamalı!
Eğer böyle düşündüğünü bilseydim, seni çoktan düzlüğe çıkarırdım…
Babanı öldüren Cladius değildi, hayatım.
Bendim.
Çarşamba, Kasım 14, 2007
EN YAŞLI OKUYUCU

Kitaptaki ‘Datca Manileri’ öyküsünde hem İmine Deyze'nin hem de geçen yıl kaybettiğimiz eşi, Hamdi Amca'nın adları geçer. ... İşte, o maniler, resimde gördüğünüz İmine Deyze için söylenmişti... Tekrar hatırlamanız için buraya alıyorum. Akşamları, yazlık komşusu Memed Amcalar'a misafirliğe gidem İmine Deyze, oya işlerken erkenden uyuklayınca, şu maniyi söylemiş Memed Amca. (Datça ağzıyla)
Oturu boncuk dize
O erkenden uyuklar
Gözünü süze süze.
Hep İmine Deyze Amıca Memedler’e gitmezmiş. Bazen de Amıca Memed İmine Deyzeler’e gelirmiş, yazlıklara göçtüklerinde. Amıca Memedler'e bir "akşam oturması"na geldiklerinde, İmine Deyze’nin eşi Hamdi amca henüz işten gelmemişmiş. Misafirlerini oyalamak için İmine Deyze, nohut kavurmaya başlamış. Tam o sırada dışarıdan Hamdi Amca’nın eşeğinin anırtısını duymuş, Amıca Memed. Durur mu? Söyleyivermiş Hamdi’nin geldiğini bir maniyle:
Nohut gavurukduru
Dumanı savrulukduru
Galiba Hamdi geldi
Eşeği anırıkduru.
Salı, Kasım 13, 2007
Symi Adası'nın Temizlik Elemanları
Bu adanın en sevdiğim özelliklerindendir eşekleri ve tertemiz merdivenli yolları, (özellikle turistlerin olmadığı aylarda.) Bu "Belediye Eşekleri" toplanan çöpleri taşıyorlar. Ekzos dumanı şikayeti, park yeri sıkıntısı ve motor gürültüsü yok. Aşağıda limanda garaj... Pardon, ahırları var. Peki, sokaklara pislerlerse mi dediniz? Sanırım bu iş için eğitilmişler. Symi sokaklarında öyle bir problem olmadığına göre. Bu kadar eşeğin yaşadığı yerde hiç eşek anırtısı da duymadım. Bir zamanlar Datça pazarına sebze getiren Datça eşeklerinin anırtılarını hatırlıyorum da... Turistlerin şikayeti üzerine zamanın belediye başkanı eşekleri pansiyonlardan uzaklara bağlatmıştı.
Bu resimde gördükleriniz Symi temizlik personelinin bir grubu, haa!..
Pazartesi, Kasım 12, 2007
Datça'da Zaman: Aylardan ŞUbat
Cumartesi, Kasım 10, 2007
Cuma, Kasım 09, 2007
KİBAR HIRSIZ

(Hırsızı bile sıradışı Datça'nın)
Doğuş sitesinde oturanların rahatı, huzuru kaçmıştı, son günlerde üst üste meydana gelen hırsızlık olayları yüzünden. Her gece bir ev soyuluyordu. Çalınan eşyalar çoğunlukla kullanılmış ev eşyalarıydı. Hırsız, polisin sıkı takibe aldığı aynı sitede yakalandı. Araştırılınca çalınan eşyaların hepsi adamın evinde bulundu. Polis, eşyası çalınanların hepsini çağırdı ve herkese eşyasını teslim etti. Kimisinin kucağında TV, kimisinin, uydu alıcısı, kimisinin ütü, fırın ve bunun gibi şeyler... Tam kapıdan çıkarlarken hırsız onları tamtamına şu sözlerle uğurladı: “Kusura bakmayın komşular, sizleri buraya kadar yorduk!”
Not: Bu haberi okuyan bir Datcalı'nın yorumu. "Bu adam o kadar eşyayı evlerden alıp kendi evine taşımaya üşenmemiş mi?"
Salı, Kasım 06, 2007
AÇIK HAVADA TIRAŞ

Pazartesi, Kasım 05, 2007
SOKAK ADI

Bu yıl düzenlenen Datça Uluslararası Şiir Buluşması’nda dünyaca ünlü on altı şairin adları verilecekti, Özbel Site’sindeki sokaklara. Merakımı gidermek için Özbel’de oturan, fakat Liman'da dükkanı olan arkadaşlarımdan birine uğradığımda sordum:
-S….., şu anda sizin evin bulunduğu sokağın adı ne oldu?
Arkadaşım elindeki bezle masaların üstünü silmeye devam ederken oldukça sakin cevapladı sorumu:
-Burokoli!
-Ne?..
Arkadaşım yüzüme bakmadan tekrarladı:
-"Burokoli olmuş, bizim komşu söyledi geçen gün. Ben kendim hiç dikkat etmedim. "
Düşünmeye başladım. Benim pratik halkım, yabancı ismi teleffuz edemeyince, acaba hangi ünlünün adından Burokoli’yi bulup çıkartmıştı. Düşündüm, düşündüm bi türlü içinden burokoli çıkabilecek bir şair adı gelmedi aklıma. Eve gelince, evdeki okunmuş “K” dergilerini karıştırdım, acaba burokoliye benzer bir ad bulabilir miyim, diye, yok, bulamadım.
Bugün akşamüstü atladım arabaya, doğru Özbel’e. Arkadaşımın oturduğu sokağın başına dikilmiş olan direkteki sokak tabelasının resmini çektim…
Aslında "K Dergisi"nin birinde bu ünlü şairin adı geçiyormuş, ama bu isimden brokoli çıkaracaklarını nasıl bilebilirdim ki?..
Pazartesi, Ekim 29, 2007
YENİ BİR KİTAP
Kitabın adı: Ödünç Zamanlar
Yazarı: Suna Güler
Yayınevi: Kanguru yayınları
2-3-4 Kasım günlerinde İstanbul Kitap Fuarı, Kanguru Yayınları standında görülebilir.
Pazar, Ekim 21, 2007
Çevre ve Karakaçan
Perşembe, Ekim 18, 2007
Çarşamba, Ekim 17, 2007
ESKİ DATCA'DAN
YAZILI
Perşembe, Ekim 11, 2007
DATCA'DA ZAMAN TRT 2 de
Salı, Ekim 09, 2007
Cahit Çete (1932) den kısa bir hatıra
2.nci Dünya Savaşı yıllarında, sanırım Almanların Rodos ve Simi Adalarını ele geçirdikleri günlerde, bir günde 300 kadar İtalyan, 60 kadar İngiliz askeri geldi, Datça’ya, bizim köye. Bunlar savaştan kaçabilenlermiş,
İtalyanları köyün camisinde, İngilizleri İlkokulda yatırdılar.
Karanlık çökünce gelen askerler kümeler biçiminde, köyün merkezi olan Çeşme Alanı’ndaki yan sokaklarda dolaşıp konuşuyorlardı. Biz de onları, meraklı bakışlarla gözetliyorduk. Askerler birden dağılıverdi. Ortalıkta kimse görünmüyordu. İlkönce ne olduğunu anlıyamadık. Ortalık birden sessizleşmişti. Gökyüzünde bir uçak sesi duyduk, arkasından bir uçak ışığı göründü. Bizim sık sık gördüğümüz, alışık olduğumuz bir görüntüydü. Ama savaştan kurtulan, ölümden dönüp gelenler için öyle değildi. Gizlenmeleri o yüzdenmiş. Sessizlik çökmese bizlerin uçaktan haberi olmayacaktı.
Bir küme İtalyan sığınmacının içinde bir kadın ilgi çekiyordu. Bir çocuk, annesinin eteklerini tutuyor, diğer bir çocuk zaman zaman annesini emiyor. Çocuk halimizle anladığımız kadar, bir çocuk da karnında var.
Kadın durmadan “Yannimu! Yannimu!” (Yannim, Yannim!) diye çırpınıp ağlıyor. Biz merakla durmadan kadını izliyoruz. Hüseyin Çavuş’un bahçesindeki evin boş bir odasına götürdüler. Durmadan ağlıyor. O sıralar köyde Rumca bilen kişiler var. Birkaç kişi de İtalyanca biliyor. Konuşmalardan sonra durumu açıkladılar.
TİLOS Adası’ndan kürekli, yelkenli iki kayıkla geliyorlarmış. Bunlar bizim Bükceğiz’e çıkmışlar. Diğer kayık kaybolmuş. Ağlaması; “kayık battı, onlar boğuldu” diyeymiş. Onların üzüntüsüne bütün köylünün katıldığını anımsıyorum. Bir kaç gün sonra kaybolduğu sanılan kayığın Bozburun taraflarına çıktığını, birbirini yitirdiğini düşünen tarafların sevince boğulduğunu işittik. Köylü de bir oh! Çekti, sevindi.
İkinci Dünya savaşı sırasında 10-20 kişilik kümeler halinde çok sığınmacı geliyordu. Bunlar çoğunlukla İtalyanlardı. İçlerinde öğretmenler de vardı. Bizim karakola (Knidos karakoluna) da iki Alman sığınmacı geldi. Onlar da fırtınaya yakalandıkları, botları bozulduğu için zorunlu sığınmacı olmuşlar.
Çilliri amcam (Süleyman Çete) o yıllar köy bekçisi. O evleri dolaşır, köye gelen sığınmacılar için ekmek ve yiyecekler toplardı.
Pazartesi, Ekim 08, 2007
GARGI KOYU'NDA DOLUNAY
Salı, Ekim 02, 2007
Nicomedian
Cuma, Eylül 21, 2007
6-7 Eylül'den bir anı
7 Eylül günü İstanbul'a, Beyoğlu'na indim... Beyoğlu'nda sokaklardan, yağmalanmış bakkalların zeytinyağları akıyordu. O güzelim mağazalar, yangından kalma gibiydi. Küçük çocuklar, kırık oyuncakları, dükkanların önünden topluyordu.
Sıkı yönetim ilan edilmişti. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, İstanbul'a gelmiş, perişan kenti geziyordu. Beyoğlu'nda yağmadan kurtulan nadir mağazalardan biri Necmi Rıza Ahıskan'ın, kumaşçı dükkanıydı. O gece yağma başlayınca, mağaza sahipleri vitrinlerine bir Türk bayrağı, bir de Atatürk büstü koyarak, kurtulacaklarını hesaplamışlar. Necmi Rıza'nın ağabeyi de, akşam telaşla bir Atatürk büstü koymuş mağazanın vitrinine. Yağmacı kalabalık, Necmi Rıza'nın mağazasına dokunmamış. Ertesi gün Necmi Rıza mağazasına gidince, vitrindeki büstün Atatürk'e değil, Beethoven'e ait olduğunu farketmiş. Ağabeyi o gece telaşla, eline geçirdiği Beethoven büstünü, Atatürk zannedip vitrine yerleştirmiş. Necmi Rıza, "Herkesi Atatürk, beni de Beethoven kurtardı" der ve gülerdi.
Adnan Menderes, 7 eylül günü perişan Beyoğlu'nu, yaşlı gözlerle gezerken, Necmi Rıza'nın mağazasının önüne gelmiş. Aynı zamanda ünlü bir ses sanatçısı olan Necmi Rıza da, mağazasının önünde, başbakanı izliyormuş.
Necmi Rıza o anı şöyle anlatmıştı bana,
-Menderes, önüne eğik başını kaldırınca beni gördü. Bana doğru yürümeye başladı. arkasında generaller, bürokratlar vardı. Yanıma gelince, boynuma sarıldı.Omuzumda hüngür hüngür ağlayacağını zannettim. ağzını kulağıma yanaştırdı."Necmi Bey, sizin mağazada tuvalet var mı?" dedi. Evet böyle dönemlerdi 1950' ler... Artık ne eski İstanbul, ne İstanbul'lu Rumlar, ne Yeniköy'ün pazar piyasaları, ne Adnan Menderes, ne Necmi Rıza var.
O dönemden bugüne kalan tek şey, hala "Kıbrıs Krizi" ve çözümsüzlük.
Çarşamba, Eylül 12, 2007
DATÇA'DA YAŞAM SAKİNLEŞİYOR
Bukadarı Datcalı'ya bile yakışmıyor.
Salı, Ağustos 07, 2007
EN KÜÇÜK SATICI
Datça Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Yalnız okulda değil, her zaman her yerde öğretmen. Yaz aylarında Datça’da herkesin yaptığı gibi akşam yemeğinden sonra limana doğru yürüyüşe çıkmıştı Hayriye Öğretmen. Beraberindekiler kendi iki çocuğuyla birlikte hepsi altı çocuktu, kızlı erkekli. Dördü, komşusuna misafirliğe gelenlerin çocuklarıydı.
Cumhuriyet meydanı’nın karşılarında, ana cadde üstünde hediyelik eşya satan küçük dükkanın önünden geçiyorlardı. Dükkanın önünde bir tabureye oturmuş, önünde bir tepsi, tepsinin içinde beş altı tane kullanılmış basit oyuncak. Her çeşit renkten plastik oyuncaklar. Satıcı, ya üç ya da dört yaşlarında bir kız çocuğu… Datça'da o akşamki en küçük satıcıydı sanırım. Hayriye öğretmen durunca çocuklar da durdu. Küçük satıcıya ve sergilediği oyuncaklarına baktılar. Görüntü ilginçti. Hayrıye Öğretmen tepsidekileri işaret ederek çocuğa sordu:
-Bunlar kimin?
-Benim.
-Neden buraya getirdin, satıyor musun yoksa?
-Evet.
-Kaça?
-Ne alıysanız biy liya.
Hayriyanım yanındaki çocuklara seslendi:
-Çocuklar! Yanınızda harçlıklarınız var mı?
Sanki sınıftalarmış gibi, hep bir ağızdan:
-var!
-Haydi, bu kardeşinizi mutlu edelim. Herkes kendine bi oyuncak alsın. Olur mu?
-Olur!
Herkes birer YTL çıkardı cebinden. Rastgele birer oyuncak seçtiler ve birer YTL yi satıcıya verdiler. Önündeki tepsi boşalınca satıcı çocuk, bi’elindeki paralara bi’de boş tepsiye bakarak ağlamaya başladı ve dükkanda müşterilerle ilgilenmekte olan annesine seslendi:
-Anne be!Oyuncaklarımın hepşini aydılar. Bene oyuncak kalmadı…
Maksat satıcıyı mutlu etmek değil miydi? Herkes oyuncakları tepsiye koydu, paralarını geri aldılar. Satıcı çocuk sevinmişti. İçerdeki annesine bu kez mutlulukla seslendi:
-Anne, oyuncaklayımı geyi aldım!
Hayriye öğretmen ve çocuklar gülerek limandaki kalabalığa karıştılar…
Çarşamba, Ağustos 01, 2007
Pazartesi, Temmuz 30, 2007
Cuma, Temmuz 27, 2007
Salı, Temmuz 17, 2007
Çarşamba, Temmuz 04, 2007
NESİN VAKFI ÇOCUKLARI
Çocuklar ve görevliler feribottan iniyor.
SUYA BU KADAR TUZU KİM ATTI?
Dört yaşından on altı yaşına kadar, sevimli mi sevimli, zeki mi zeki bir çocuk grubu. Onlarla birlikte bakıcıları; on bir kişi. Yedisi görevli, dördü gönüllü anne. Bodrum üzerinden feribotla geldiler Datca’ya. Aslında Cuma günü geleceklerdi. Ufak bir aksama gelişlerini erteledi Cumartesi gününe . O gün Ege’de Hayıt Çiçeği Rüzgarları’nın en şiddetlisi esiyordu. Meraklı gözlerle gözden geçiriyorduk feribottan inenleri. Yolcuların hepsi karaya çıktıktan sonra göründü çocuklar; kimisi annelerinin (bakıcı anneler) kucağında, kimisi ağbeylerinin ellerine sıkıca yapışmış sarhoş gibiler. Belli ki tekne çok sallamış onları, çoğunu deniz tutmuş.
Ali henüz dört yaşında. Grubun en küçüğü, İyi beslenmesi gerek.
(Eski Datça'da Antik Cafe Bar'da yemek.)
Program aksamadan gelselerdi cuma günü burada olacaklardı, cumartesi günü de benim bir söyleşim vardı onlarla. Çocuk yaşıma inip Datça’yı öykülerle anlatacaktım onlara. Durumlarını görünce iptal ettik söyleşiyi; çocukların dinlenmesi gerekiyordu.
Nesin Vakfı’nın çocuklarından bahsediyorum. Aygen Hanım’ın destekleriyle ve aktif arkadaşımız Melda’nın da yardımlarıyla Datça’da bir haftalık tatile geldiler.. Tatili kendi çadırlarında yapacaklar. Palamutbükünden yer bulundu. Kardelen Restaurant’ın arka bahçesi kamp yeri olarak belirlendi. Lokantanın banyo, tuvalet ve mutfağını da kullanacaklar. Aslında Palamutbükü’nün bütün esnafı emirlerinde. Ta Eski Datça ve Kaza merkezi İskele’den kucak açanlar var.
Dört yaşındaki Ali'yi, aynı yaşlardayken vakfa gelmiş olan abi besliyorOnlar, dün Eski Datça’da ağırlandılar. Eski Datçalı çocuklarla kaynaşıp harika bir gün geçirdiler. Akşam yemekleri Antik Cafe’de yedirildi ve güneş batarken kamplarına gitmek üzere yola çıktılar.
Bugün İskele’de tatil yaptılar. Koru’daki Belediye Parkı mekanlarıydı; hem yüzdüler hem salıncaklara bindiler.
Akdeniz’in suyu onlara biraz tuzlu gelmiş olacak. Geldikleri gün hava oldukça sıcaktı. Kampları da tam denizin kenarında. Serinlemek için hemen atmışlar kendilerini buz gibi Akdeniz sularına. Altı yaşındaki Ilgın (sevimli bir kız) ilk kere denize giriyormuş. Denize atlamasıyla çıkması bir olmuş. Ağlamaklı bir tavırla sesini yükselterek şikayetini bildirmiş bakıcı annesine: “Bu kadar çok tuzu kim attı bu suya yaa?..”
nihat.akkaraca@gmail.com
Pazartesi, Temmuz 02, 2007
KİTAP
Pazar, Temmuz 01, 2007
Pazartesi, Haziran 25, 2007
"KADINLARIMIZ"
Daçev ve Doğa Derneği’nin eğitim toplantılarına bakıyorum: Elisabeth, meray, Bilge, hatice, Damla, Cemile, Zehra, Yolande, Nihan. Bu da böyle uzayıp gidiyor. En altlarda bir iki erkek adı…
Datça’ya Aziz nesin Vakfı’nın çocukları geliyor. Bu çocukların tatilini Organize edenlere bakıyorum: Aygen, Melda, Semra.
Şu içinde bulunduğum blog dünyasında karşıma çıkan isimler: Elif, şefika, Aslı, Endişeli Peri, Tijen, Şebnem, Sanem…
Bunu yadırgadığım için gündeme getirdiğimi sanmasın kimse. Ülkem adına kadınlarımızla gururlandığım için buraya taşıyorum.
Ama bu görüntü zaman zaman benim aklıma yıllar evel ekranları işgal eden ünlü bir reklamı getiriyor.
Kadınlarımız böylesine özveriyle çalışırken, erkekler nerede? "Erkekler uyuyor muuuuu?"
Pazar, Haziran 24, 2007
DATÇA'DA NELER OLUYOR?
İlki M. Ali Ambarcı’ dan geldi.
YİTİK ZAMANIN ARDINDA…
Mehmet Ali Ambarcı’nın Anılarında Datça
Mehmet Ali Ambarcı’nın anıları, okuyucuyu Datça’nın seksen yıllık geçmişinde gezdiriyor. Yerli bir bürokrat olarak Datça bürokrasisinde önemli roller üstlenmiş olan birinin gözlemleriyle Datça’nın seksen yıllık geçmişini yalın bir dille anlatıyor kitap.
**************
İkincisi nefis bir şiir kitabı.
Yazarı: Hüseyin Tüzün.
Takvim Şiirleri
****************
Üçüncü kitap yine bir şiir kitabı:
Yazarı: İsa İnan
GÖZLERİNDE UYANMAK
112 sayfa
***************
Dördüncüsü henüz yolda. Sancılar başladı, gelmek üzere.
Belki bir hafta, belki on gün sonra.
DATÇA’DA ZAMAN
Yazarı: ???????? kitap çıkınca göreceğiz.
Yaşanmış öykülerden oluşuyor.
161 sayfa.
Çarşamba, Haziran 20, 2007
CANDAN TURHAN'DAN YENİ BİR KİTAP
Geçenlerde kendisi Datça’daydı. Hiç kitaptan bahsetmedi. Havadan, sudan, biraz da Datça ve Şirince’den konuştuk. daha önce Candan Turhan'ı sanal dünyadan tanımıştım. Dün internette dolaşırken gördüm haberi; yeni bir yemek kitabı çıkarmış, Oğlak Yayıncılıktan. Bugün, Hayattan Renkler Yahoo grubunun yazışmaları hep bu kitap üstüneydi. Okuyanlar beğenmişler, kitaptan övgüyle bahsediyorlar. Anladığım kadarıyla yemek tarifleri daha çok çorbalar, ama, bizim pek bilmediğimiz çorbalar üstüne. İlginç bir kitap olsa gerek. Bir adet getirteceğim. Okuduktan sonra daha detaylı anlatırım.
Pazar, Haziran 17, 2007
(denize açılanları kutsayan
yüce gönüllü aphrodite)
akdeniz dokunuşuyla ürperirken
karyalı kadınların memeleri
daha sabah aydınlığı yüklenmeden
knidos sokaklarına
tanrılar tanrıçaşı euploia
yol verdi tekirden
bastık yelkeni burgaza
yedikat açıklarında alim kaptan
every day holiday namıdiğer
meyhane açmış uzunadaya
bizim denizde işret uzun sürer
cebinde mührüyle muhtar kerim misali
bir de gördük ki
güneş dönmüş deveboynunu
vurduk sarhoş balıklarla beraber
birer birer datça anakarasına
ay ışırken
sırtımızı sıvazlayan köpüklü dalgalardı
tanrıçalı aşk kaçınılmazdı
Hüseyin Tüzün
Perşembe, Haziran 07, 2007
BÜRÜMCÜK ÇEKME ÜZERİNE
Bu yemek en az bürümcük çekimi kadar önem taşırdı o günlerde. Bürümcük çekme işi, her yılın aynı günlerinde yapıldığından , yemek çeşitleri değişmezdi, hep aynısı olurdu. Sanki “yılın menüsü” gibi.: Başrolde gabak dolması, gabak çiçeği dolması, üzüm yaprağı dolması, patates ve kabak kızartması (yoğurtlu), tabii çorba ve bulgur plavı. Çekilecek kozası çok fazlaysa, bazı bürümcük sahipleri keşkek de verirlerdi. Geleneksel yemeklerle bu iş mutlaka bir bayram havasına sokulurdu.
Bu noksanlığı Yaşar ve Müberra’ya bu etkinlikte, şaka yollu hatırlattık. Gelecek yıl bu etkinliği eksiksiz yapmak isterlerse, biz de elimizden gelen desteği vermeye hazırız. Demek istediğim şu ki: Gelecek yıl Eski Datca’da ipek böcekçiliği bir adım daha atmış olacak. Ve biz de bürümcük çekme gününü bir festival havasına sokacağız.
Böylece bize ipek vermek uğruna kendilerini koza içine hapsedip yaşamlarına son veren guşlar (ipek böcekleri) bizlere bayram havası içinde veda etmiş olacaklar…
Salı, Haziran 05, 2007
"GUŞ TUTMAK"
Pazar, Haziran 03, 2007
"GUŞ TUTMAK" İpek böcekciliği

Bugün Eski Datça'da bürümcük çekimi vardı. Datça ipekçiliğinin yirmi beş yıldan sonra tekrar gündeme getirilişi bizi çok mutlu etti. Turizme inat(!) bu geleneğin bu günlere taşınmasına ön ayak olan Müberra ve Yaşar Aydoğan çiftinin (Eski Datça El Sanatları ve Antik Cafe-Bar işleticileri), genç muhtarımız Neşe hanımın, engin tecrübesi ve yerel kültür bilgisinden yararlanılan Ummahan teyzenin ellerine sağlık. Turizme inat diyorum çünkü; turizm geldikten sonra giden işlerden biridir ipekçilik Datça'da.




.jpg)
.jpg)
















